SELANİKLİ'NİN İTALYAN KURTLARLA DANSI VE VALSİ

 




(Danışıklı döğüşün İngilizce ve İtalyancası)


UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 47

 

Önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk ve Fethi Okyar ile görüşen ve onlara “teşkilat”ları vasıtasıyla Osmanlı hükümetini (devletini) düşürüp yeni bir hükümet (devlet) kurma aklı veren bir “İtalyan şahsiyet”in, aynı zamanda Osmanlı vatandaşı bazı Arnavutlar’la da görüşmüş olduğunu öğrenmiştik.

Tesadüfe bakın ki bu Arnavutlar da Selanikli’nin can ciğer kuzu sarması dostları.

İtalyan şahsiyet bir “teşkilat” aklı da bunlara vermiş.

Onlara şunu demiş:

İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir. Türkiye şüphesiz bundan memnun olmaz. İtalya da aynı endişededir. Onun için İzmir ve havalisinde Yunan istilasına karşı silahlı teşkilat yapmalısınız. Yunanlıları İzmir topraklarına sokmamaya çalışmalısınız. Eğer bunda muvaffak olamazsanız, hiç olmazsa dostunuz İtalya'yı tercih etmelisiniz!”

Bunu Falih Rıfkı’ya anlatan Selanikli “Bu iş için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceğini de temin ediyormuş” demeyi de unutmamış. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 134.)

*

Selanikli uyanık adam..

Kendisinin arkadaşı Fethi Okyar ile birlikte yaptığı görüşmede İtalyan şahsiyetin, kendisi ile arkadaşına da “Osmanlı hükümetini yıkıp yerine yeni bir hükümet kurulması işi için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceği” yönünde teminat vermiş olduğundan hiç bahsetmiyor.

Selanikli ile Fethi’nin başı kel mi, onların neyi eksik ki teminat vermiş olmasın! (Ki İtalyanlar, İstiklal Harbi sırasında, işgal etmiş oldukları topraklardan çekilirken geride pekçok silah ve cephane bıraktılar.)

Selanikli’nin bazı şeyleri sır olarak kendisine saklama gibi bir huyu var.. Nitekim, söz konusu İtalyan şahsiyetin de, İtalya işbirlikçisi Arnavut dostlarının da isimlerini vermiyor.

*

Selanikli şunu da diyor:

“Bu teklifi [gelecekteki Yunan işgaline karşı silahlı teşkilat kurulması teklifini] dinleyenler [yani Arnavutlar] arasında makul görenler, hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bile olmuştur. Gene onlar [Arnavutlar] böyle bir mukavemet (direniş) teşkilatının başına geçebilecek bir kumandan bile bulmuşlar: Ben!” (Atay, s. 134.)

Tesadüf denen işlere bakın, dönüyor dolaşıyor hep Selanikli’ye tosluyor..

İşbirlikçilik tenceresi yuvarlanıyor hep kapak olarak Selanikli’yi buluyor.

Bu Arnavutlar, Selanikli dostlarının işbirlikçiliğinden emin oldukları için, ona sormadan bir “İtalyan şahsiyet – Selanikli” görüşmesi de ayarlıyorlar.

Selanikli’ye, “İtalyan şahsiyet seni bekliyor” diyorlar.

Ve Selanikli de İtalyan şahsiyetin yanına tekrar gidiyor.

Hiç itiraz etmiyor.

*

Selanikli bu ikinci görüşmeyi şöyle anlatıyor:

“Mülakat saatinde İtalyan şahsiyetinin bürosunda bulunuyordum. Çok terbiyeli ve nazikti. Evimi basan İtalyan müfrezesini geri çağırmak için mümessilin nasıl yardım ettiğini anlattım:

“- Ekselans dedi, herhangi bir tehlike karşısında sefarethanenin [İtalya Büyükelçiliği’nin] emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim.

“Yıldırımla vurulmuşa döndüm, teessürümü saklamak için nefsimi güç tuttum. İtalyan tebaası mı oluyordum? Dedim ki:

“- Beni buraya mühim bir şeyden bahsetmek için siz davet etmişsiniz. Bu mühim şeyi dinlemek istiyorum.

“Bir an durdu,

“- Ha, dedi, bu mülakatı sizin de tanıdığınız arkadaşlarınız istediler. Öyle pek mühim bir mesele bahis mevzuu değildi!”

“- O halde fazla rahatsız etmeyeyim! dedim ve kalktım.

“Görüyorsunuz, arkadaşlar, bir millet esirliğe düşünce o milletten olan herkes nasıl hiç olur. Ben bu yabancının evinden çıkarken, bütün uşaklarının arkamdan güldüklerini duyar gibi oluyordum. Caddenin kalabalığı arasında kendimi kaybetmeye çalıştım ve beni buraya sürüklemiş olanlara küstüm. Bununla beraber, bu zat, ilk sözünün benim üstümdeki tesirini görünce, bana bütün o tasavvurlarından bahsetmemek inceliğini göstermişti.(Atay, 135.)

Görüldüğü gibi, kulağa çok hoş gelen bir hikâye.. Selanikli teessürlü anlatım konusunda gerçek bir üstad.

Şahsen, görüşmenin biraz farklı gerçekleşmiş olduğunu düşünüyorum.. Ancak, tahminlerimizi bir tarafa bırakıp, anlatıcının kendi beyanları üzerinden “kritik-analitik düşünme” denemesi yapmamız, “söylem analizi” ve “metin çözümlemesi” gibi disiplinlerden yararlanmamız gerekiyor. 

(Artık bahtsızlık mı dersiniz, yoksa ehliyet ve liyakati bulunmayan çok şanslı birinin başına konan talih kuşu mu dersiniz, bilmem, fakat bir iletişim fakültesinde bu dersleri okutmuşluğum var.)

*

Selanikli’nin lafları mantık, tutarlılık ve akla yatkınlık bakımından “tel tel dökülüyor”.

Öyle ki, “hayatın olağan akışı” açısından acayibü’l-mahlukat ve garayibü’l-mevcudat kategorisine giriyor.

Baştan sona saçmalık.

Söyledikleri, (kendisini çok zeki, milleti de aptal zanneden burnu havada bir “işbirlikçilik virtüözü”nün som ve saf palavraları olduğunu bangır bangır bağırarak ilan eden) bir yakıştırmalar demeti durumunda.

Görüşmede tutuyor, anasının evini basan İtalyan müfrezesini “geri çağırmak için” mümessilin (temsilcinin) nasıl yardım ettiğini anlatıyor. 

(Geçmiş bölümlerden birinde bu hadiseyi yine Selanikli’nin ağzından aktarmıştık. Olay müfrezenin geri çekilmesiyle kalmıyor, ayrıca ertesi gün Selanikli’ye, Şişli bölgesi İtalyan kumandanının arkası yazılarla dolu bir kartını getiriyorlar. Yazılarda söylenen şuymuş: "Bu eve kimse tecavüz edemez." Bkz. Atay, s. 127.)

Tamam da Selanikli bunu orada niye anlatıyor, ve de mümessil kim?. Nedense, bunları bize açıklamıyor.

Mümessil dediği, Kont Sforza.. Galip düşmanlar tarafından işgal edilmiş olan İstanbul’daki İtalyan güçlerinin başında bulunan ve İtalya’yı temsil eden adam.. Gelecekte İtalyan hükümetinin dışişleri bakanı olacaktır.

Selanikli’nin görüştüğü İtalyan şahsiyetin de üstünde..

Selanikli bunu anlatmakla şu mesajı vermiş oluyor: “Ayağına geldiğime bakma, sen benim dengim değilsin, benim muhatabım daha yukarısı.”

*

Selanikli bunu anlatınca, İtalyan şahsiyet, mesajı almış olacak ki, şöyle diyor:

“Ekselans, herhangi bir tehlike karşısında sefarethanenin [İtalya Büyükelçiliği’nin] emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim.”

Buraya kadar herşey normal.. Ancak, Selanikli’nin bundan sonraki ifadeleri ile birlikte film kopuyor, zurnanın zırt dediği yere geliniyor.. Selanikli’nin sözleri şöyle:

“Yıldırımla vurulmuşa döndüm, teessürümü saklamak için nefsimi güç tuttum. İtalyan tebaası mı oluyordum?

Lafa bak, yıldırımla vurulmuşa dönmüşmüş..

İlk anda zannediyorsunuz ki, kendisine ekselans diye hitap edilmiş olunmasından dolayı keyfinden yıldırımla vurulmuşa dönüyor, fakat öyle değil, vatandaş pek alıngan, pek hassas, pek kırılgan, “İtalyan tebaası mı oluyordum?” diye kaygılanıyor.

Adam seni sığıntı bir İtalyan tebaası kabul etse sana “ekselans” diye hitap eder, büyükelçiliğin “emrine hazır” olduğunu söyler mi, ey ex-ekselans?

Emrine hazır olduğunu söylüyor, ekselans, daha ne desin?

Çok şakacısın be Selanikli çok, bizimle iyi kafa buluyorsun.

Ayrıca, bir “teessürünü saklamak için nefsini güç tutması” da var ki tadından yenmez.. Çok hassas canım.

Fakat, nerden icab ediyorsa teessürünü saklıyor, nefsini güç bela da olsa tutuyor, renk vermiyor.

Kötü olan şu ki bunun ceremesini sonradan biz çekiyoruz, bütün teessürünü kendisi şıkıdım şıkıdım oynar havadayken fooş diye üstümüze boca ediyor.

Gâvura öyle, bize böyle..

Bize yazık değil mi ekselans?

*

Nerden geliyor bu ekselanslık ekselans?..

Sen o sırada ne cumhurbaşkanısın, ne başbakansın, ne valisin, ne büyükelçisin.. 

Emri altında bir kişi bile bulunmayan, kızağa çekilmiş, "Sarı Çizmeli Mustafa Paşa" formatında sıradan bir subaysın.

Varlığınla yokluğun bir.. Kim takar Yalova kaymakamını!

Sende o sırada ekselanslığın “eks” kısmı var, gerisi yok.

Ve de sen, bütün bunlara rağmen, adamın sana ekselans diye hitap etmesinden hiç işkillenmiyorsun.

Ekselanslığı “İstemez, yan cebime koy” bile demeden yalayıp yutuyor, ham hum şaralop diyerek alıp götürüyorsun.

Neden?.. İngilizler’le perde arkasında bir “ekselans”lık anlaşması yaptığın için mi ekselans?

Bu senin sabr u kararının ardındaki sır nedir ekselans?

Yüksek müsaadelerinizle cevap için yönümüzü yine İsmet İnönü’ye dönelim ekselans:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İmdi ey ekselans, sen bu İtalyan şahsiyetin Arnavutlar’a işbirlikçilik teklif etmiş olduğunu biliyorsun.

Onların, İtalyanlar’ın teşviki ve yönlendirmesi ile Ege’de bir teşkilat kurup gelecekteki Yunan işgaline karşı koymayı kararlaştırdıklarından haberin var.

Ayrıca aynı İtalyan şahsiyetin İtalya olarak “teşkilat”a istenildiği kadar silah ve cephane verme taahhüdünde bulunduğunu da (Ki bunu müttefiki İngilizler'in onayı olmadan yapamaz) öğrenmiş durumdasın.

Hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bulunduğunu bile duymuşsun.

Ayrıca, aynı Arnavutlar’ın böylesi bir teşkilatın başına geçecek kumandan olarak seni gösterdiklerini de biliyorsun.

Dahası, o Arnavutlar’ın İtalyan şahsiyeti onay makamı olarak görüp senin adını ona verdiklerinden, ve bir bakıma bu onay işleminin resmiyete binmesi için senin onunla görüşmeni istediklerinden de haberdarsın.

Ve sen bütün bunların farkında olarak, ortada bir “vesayet” ve güdümlülük durumunun bulunduğunu bilerek kalkıp görüşmeye kendi rızanla gidiyorsun.

Bütün bunlar seni rahatsız etmiyor, teessüre boğmuyor, fakat adamın sana sadece “Ekselans, herhangi bir tehlike karşısında sefarethanenin [İtalya Büyükelçiliği’nin] emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim” demesinden dehşete kapılıyor, yıldırımla vurulmuşa dönüyorsun.

Teessüre gark oluyorsun.

Sana, “Sende böyle bir hassasiyet vardıysa, daha o görüşmeye gitmeden önce, olayın İtalyan (dış güç) vesayeti boyutundan dolayı senin en az elli kere yıldırımla çarpılmışa dönmen, üzüntünden felç olman, yürüme yetini kaybetmen, teessür okyanusunda boğulup cansız cesede dönüşmen, konuşamaz hale gelmiş bir kekeme durumuna gelmen gerekmez miydi cânım efendim?” diye sormazlar mı ekselans?!

*

Anasının gözü bu Selanikli..

Bakın nasıl da kendisini bütün bu bataklıktan tereyağından kıl çeker gibi özenle çıkarıp aklayıp paklıyor.

Güya İtalyan şahsiyet buna,  “Ha, bu mülakatı sizin de tanıdığınız arkadaşlarınız istediler. Öyle pek mühim bir mesele bahis mevzuu değildi!” demişmiş.

Mühim bir mesele bahis mevzuu değildiyse “ekselans”larını niye ayağına çağırdın, “şahsiyet”?. Adama “Bizimle alay mı ediyorsun, oynuyor musun?” demezler mi?!

Ekselansı ayağına getiriyor ve niçin çağırdığını bile söylemiyorsun.. Böyle bir nezaketsizlik olabilir mi?.. Bunu bir diplomat yapabilir mi?.

Hayatın olağan akışı” içinde böyle bir saçmalık yaşanabilir mi?

*

Böyle bir “olağansızlık” yaşandıysa iki sebebi olabilir:

Birincisi, söz konusu İtalyan şahsiyet Anadolu’daki “yeni devlet kuracak işbirlikçi teşkilat”ın kumandanlığı için Selanikli’nin İngilizler tarafından zaten seçilmiş olduğunu biliyordur, fakat bunun bir sır olarak saklanması gerektiğini öğrendiği için Arnavutlar’a bilmiyormuş numarası yapmış, olayı akışına bırakmıştır, ve de Selanikli ile görüşmesinde bu konuyu açmaya gerek görmemiştir.

İkinci ihtimal ise şu: İngilizler tarafından böyle bir karar alındığını bilmiyordur, bu görüşme öncesinde Kont Sforza’ya olayı arzetmiş ve ondan konuyla kendisinin bizzat ilgilendiği, Selanikli ile irtibat halinde olduğu, onun bu meseleyi kurcalamaması gerektiği yönünde talimat almıştır.

*

Evet, Selanikli, kendisini bütün bu bataklıktan tereyağından kıl çeker gibi ustaca çıkarıp aklayıp paklıyor.

Sözlerini, “Bu zat, ilk sözünün benim üstümdeki tesirini görünce, bana bütün o tasavvurlarından bahsetmemek inceliğini göstermişti” diyerek bitiriyor ve bize, “Bakmayın benim oraya gittiğime, işbirlikçilik namına hiçbir şey konuşmadık ki, konuşamadık ki, konuşamadı ki” mesajını veriyor.

Acaba?

Peki bizim payımıza ne düşüyor, “Biz de inanmadık ki” demek mi?

Selanikli güzel konuşuyor da, hikâyesindeki tuhaflığın farkında değil.. “Şahsiyet”in ilk sözünün kendisi üzerindeki tesirinden bahsederken (yalan söylemiyor, olayı tersyüz ederek aktarmıyorsa eğer) “nefsini tutup teessürünü saklamış", duygularını belli etmemiş olduğunu unutuyor.

Teessürünü saklamışsın işte, (İtalyan şahsiyetin farkına vardığı) hangi tesirden söz ediyorsun?

Diyelim ki adam (sen belli etmediğin halde) senin kalbinden geçeni anladı, sana İtalyan tebaası muamelesi yapılmakta olduğunu düşünerek rahatsızlık duyduğunu fark etti, böyle olağanüstü zeki ve sezgileri güçlü bir diplomatın bunu telafi etmesi, sözlerini, “Beni yanlış anlamayın ekselans, bunu (sizi yenip ülkenizi işgal etmekte olan düşman bir devletin) kardeşçe uzatılan dostluk eli olarak kabul edin” gibisinden bir cümle ile sürdürmesi zor mudur?

Sonra, adamla (Fethi Okyar’la birlikte) yaptığın ilk görüşmenin bahsinin bu görüşmede geçmemiş olması normal mi, böyle bir unutkanlık “hayatın olağan akışı” içinde anlamlı mı?

Anlaşıldığı kadarıyla “Paşam bizimle eğleniy”.

Elin İngilizi, Fransızı ve İtalyanıyla alavere dalavere, bize gelince vatanseverlik kaynaklı (yürek paralayan fakat nasılsa belli edilmeyen) teessür hikâyesi.

Safız ya, yedik.

*

Selanikli’nin bir de dramatik, hatta trajik “ayrılış” hikayeleri anlatmak gibi bir takıntısı var.

Mesela, Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışından bir gün önce Padişah Vahideddin ile yaptığı görüşmeden sonra saraydan çıkarkenki ruh hali hakkında acayip edebiyat paralamış durumda.

Benzer bir edebiyat şaheserine bu görüşme vesilesiyle de şahit oluyoruz.. Diyor ki:

“Ben bu yabancının evinden çıkarken, bütün uşaklarının arkamdan güldüklerini duyar gibi oluyordum. Caddenin kalabalığı arasında kendimi kaybetmeye çalıştım ve beni buraya sürüklemiş olanlara küstüm. Bununla beraber, bu zat, ilk sözünün benim üstümdeki tesirini görünce, bana bütün o tasavvurlarından bahsetmemek inceliğini göstermişti.”

Ekselans, "şahsiyet"le ne konuştuğunuzu, senin orada niye bulunduğunu bile bilmeyen uşaklar arkandan niye gülsünler ki?. Adamlar arkandan, "Bu eve kimse tecavüz edemez" yazılı kart taşıyorlar.

Arkandan gülecek biri varsa, “İtalyan şahsiyet” olabilir.

Fakat ona toz kondurmuyor, “incelik” madalyası takıyorsun.

Seni oraya sürüklemiş olan arkadaşlarına ise güya küsüyorsun.

Adamlar seni zorlamamışlar, kendi ayağınla gelmişsin, niye küsüyorsun?.. Küseceksen kendine küs, “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” de!

Demiyorsun!

Hem, niye adamlara baştan küsmüyorsun?..

Üstelik, orada küsmeni gerektiren birşey de yaşanmamış.. Dediğine göre, adam sana “incelik” göstermiş.

Sen de maşallah incelikten anlayan bir adamsın.

*

Evet, Selanikli, İtalyan işbirlikçiliği dosyasını bu (İtalyan'a göstermediği fakat bizim üzerimize boca ettiği) teessür hikâyesi ve "küsme" damgasıyla kapatıyor, rafa kaldırıyor.

Uyanık adam vesselam.


LAİKLEŞEN DİYANET, LAİKLEŞTİRİLİP İÇİ BOŞALTILAN İSLAM

 



Diyanet’in 5 Temmuz 2024 tarihli cuma hutbesinde yer alan “zarûrât-ı hamse” (beş zorunluluk) konulu ifadeleri bir “laikleşme”yi yansıtıyor.

Hutbede “zarûrât-ı hamse” (diğer bir tabirle makasıd-ı şerîa) şöyle açıklanıyordu:

“… İslam’ın gönderiliş hikmetlerinden biri de … erdemli ve güvenilir bir toplum inşa etmektir. İslam dini, böyle bir toplumu inşa etmenin yolunu bizlere öğretmiştir. Bu yol; yaratılmışların en değerlisi olan insanın canını, dinini, malını, aklını ve neslini korumaktan geçer. Zarûrât-ı hamse olarak adlandırılan bu beş temel hakka sahip çıkmak farz, hangi sebeple olursa olsun bunlara zarar vermek ise haramdır.”

Meseleyi bu şekilde ifade ettiğinizde, bir bakıma şunu demiş (ya da şunun anlaşılmasını istemiş, şunun anlaşılmasına yeşil ışık yakmış) olursunuz: İslam, mesela bir budistin dinini (budistliğini) korumasını ister, dinini koruyamayıp müslüman olması gibi bir "maksad"ı bulunmamaktadır.

Budist kelimesi yerine başka inançları da koyabilirsiniz.

Oysa Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“Bir fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Fakat vazgeçerlerse, o takdirde zâlimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara, 2/193)

Demek ki, korunacak olan din, “Allah’ın dini” İslam’dan ibarettir.

Fakat siz, bunu belirtmeyip meseleyi (hangi din olduğuna bakılmaksızın) genel bir “dini koruma” sorunu olarak takdim ettiğinizde, Kur’an’a sırt çevirmiş, bilerek veya bilmeyerek, bilinçlice ya da bilinçsizce, kasten veya gafilce dini tahrip, tağyir ve tahrif etmeye başlamış olursunuz.

İşte bu, fitnelerden bir fitnedir.. Azîm bir fitne.

Ve bu durumda birilerinin, “dini korumak” için sizi uyarması gerekir.

*

Fitne nedir?

Fitne, “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi”ne izin verilmemesidir.

Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini isteyen insanlara “irtica, tehdit, tehlike” vs. denilerek savaş açılmasıdır.

Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi”ni isteyenlerin küfür ve/veya şirk rejimleri açısından “tehdit ve tehlike” olmaktan çıkarılmaları için onların “havuç ya da sopa, zor ya da zer (altın)” ile yola getirilmeye çalışılmaları, böylece onların “din anlayışları”yla ve itikatlarıyla oynanmasıdır.

*

Evet, fitne, demokratik, laik, (Türk İslamı/Müslümanlığı lafında görüldüğü üzere) ulusal/milli, (Anadolu irfanı tabirinde olduğu gibi) coğrafî (bir coğrafyadaki insanların üslubunu referans kaynağı haline getiren) bir din anlayışının müslümanlara dayatılmasıdır.

Suret-i haktan gelinerek insanların itikatlarının bozulması, o insanların türlü hilelerle küfür ve şirk rejimlerinin “yandaş”ı ve savunucusu haline getirilmeleridir fitne. 

Bu sapmayla mücadele edecek fikrî donanıma ve kararlılığa sahip insanların zehirleme ve trafik kazaları gibi yöntemlerle ortadan kaldırılmaları, ya da birtakım tuzaklarla itibarsızlaştırılmaya çalışılmaları, iftira, tahkir ve tezyife maruz kalmalarıdır fitne.

Canları istediğinde faili meçhul (yapanı bilinmeyen) mekanizmaları harekete geçirerek meçhul fiiller (bilinmeyen işler) yapan birilerinin, bazen bir adamlarını, bütün bir millete gözdağı vermek üzere, "Laiklik (siyasal dinsizlik) için gerekirse kan da dökülür (Allah'ın indirdiği ile hükmedilmemesi için kan da dökeriz, sizi kör testereyle katır kıtır keseriz)" diye konuşturmalarıdır fitne.

Öldürmeden beter olan fitne”den kasıt işte budur.

Çünkü öldürmek, zaten bitecek olan hayata son vermektir; bu fitne ile insanların gâvur gibi konuşmaya, laiklerin istediği türden uyduruk bir İslam'ı savunmaya zorlanmaları (ve onların da dünyevî kazanımlarını kaybetmemek için buna razı olmaları) ise, ebedî/sonsuz azaba uğrama sebebidir.

*

Bir devlet, Allah’ın indirdiği ile (yani Şeriat’le) hükmedilmesine izin vermiyorsa, yasak getiriyorsa, "kan"lı tehditler savuruyorsa (ve çaktırmadan alttan alta kanlı işler de yapıyorsa), işte o ("Ben ilimden irfandan, akıldan fikirden, insanlıktan anlamam, kandan anlarım" diyen) devlet, ayet-i kerimeden anlaşıldığı üzere, gerçekte, savaşılması gereken bir devlettir. (Gücünüz yetmez, o başka.. Fakat, "itikadınızı korumak, müslüman kalmak" için bunu böyle bilmeniz gerekiyor.)

Ve böylesi bir savaştan gaye, sizin iktidar olmanız, devleti ele geçirmeniz, kişisel veya grupsal (etnik, cemaatsel vs.) iktidarınızı tesis etmeniz değildir.

Gaye, fitnenin ortadan kaldırılması, yani Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesinin önündeki engellerin izale edilmesi, insanların "kanlı tehditler" almasına son verilmesi, Allah'ın indirdiği ile hükmetme hakkı ve özgürlüğünün hayata geçirilmesidir.

İşte, fî sebîlillah (Allah yolunda) cihat bu demektir.

*

Bir devlet, insanların Şeriat’in tüm hükümlerini hayata geçirmelerinin zeminini oluşturduğunda (anayasasını ve yasalarını buna göre tanzim ettiğinde), o ülkede “din yalnız Allah’ın olmuş” olur.

Dinin yalnız Allah’a ait olması, insanların hepsinin müslüman olması ya da müslüman olmaya zorlanmaları değildir.

İslam’ın bütün hükümlerinin uygulandığı, Şeriat’in eksiksiz bir biçimde hayata geçirildiği bir yönetimin/rejimin inşasıdır dinin yalnız Allah'a ait olması.

*

Evet, Diyanet, bir taraftan “dini koruma”dan bahsederken diğer taraftan tam aksi yönde hareket edip ed-Dîn’i (bilerek veya bilmeyerek) tahrif etme şaşkınlığına son vermeli, İslam’ı adam gibi anlatmalıdır.

Müslümanlar için “fitne” olmaktan (derin fitnecilerin gönülsüz aparatı olarak işlev görmekten) çıkmalıdır.. Çıkarılmalıdır.

Birileri ateşle oynuyor, ahiretlerini yakıyorlar, fakat farkında değiller.

“Onu dillerinizle (birbirinizden) alıyor ve hakkında bir bilgi sâhibi olmadığınız birşeyi ağızlarınızla söylüyor, ve bunu (pek) kolay (basit, önemsiz) birşey sanıyordunuz. Hâlbuki o, Allah katında büyüktür.” (Nur, 24/15)


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, DİN İSTİSMARINDA ŞERİK KABUL ETMİYOR

 





Diyanet’in 12 Temmuz 2024 tarihli cuma hutbesinin konusu FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) idi.

FETÖ, ıslah edicilik maskesi altında fesat çıkarmakla, ve dini dünya menfaati için istismar etmekle suçlanıyordu. (28 Şubat öncesi dönemde “din istismarı” suçlamasının ilk hedefi hep Erbakan oluyor, “dini siyasete alet etmek”le suçlanıyordu.)

Bir önceki (5 Temmuz tarihli) cuma hutbesinin konusu ise makāsıdü’ş-şerîa(t)” (şeriatin gayeleri/hedefleri) idi.

Fakat, tahmin edilebileceği gibi, Diyanet şeriat kelimesini ağzına almıyor ve meseleyi laik (siyasal dinsiz) devletin rahatsız olmayacağı bir zemine taşımak için “zarûrât-ı hamse” (beş zorunluluk) tabirini kullanıyordu.

Hutbede “zarûrât-ı hamse” şöyle açıklanıyordu:

“… İslam’ın gönderiliş hikmetlerinden biri de … erdemli ve güvenilir bir toplum inşa etmektir. İslam dini, böyle bir toplumu inşa etmenin yolunu bizlere öğretmiştir. Bu yol; yaratılmışların en değerlisi olan insanın canını, dinini, malını, aklını ve neslini korumaktan geçer. Zarûrât-ı hamse olarak adlandırılan bu beş temel hakka sahip çıkmak farz, hangi sebeple olursa olsun bunlara zarar vermek ise haramdır.”

Bu ifadeler aslında “makāsıdü’ş-şerîa”nın (şeriatin gayelerinin/hedeflerinin) bir ölçüde laikleştirilmesi anlamına geliyor.

*

Dini korumadan maksad, Diyanet’in hutbesinde ortaya çıkan anlamın aksine ed-Dîn’i, yani Allah indinde makbul olan dini korumaktır.

Küfür olan inançlar buna dahil değildir.

Evet, (bir MİT-CIA prodüksiyonu olarak ortaya çıkan) FETÖ, “dinler (doğrusu hinler) arası diyalog” ve (İslam ile Yahudilik sapkınlığını, Hristiyanlık dalaletini eşitleyen) “İbrahimî dinler” adlandırması gibi saçmalıklarıyla, ve (Siyasal İslam ya da İslamcılık diye isimlendirdiği) “Rasulullah sallallahu aeyhi ve sellem ile ashabının yolu”na tabi olma hassasiyetine karşı sergilediği “tenafür”le bir fesat hareketi haline gelmiş durumdaydı.

Fesadı, Şeriat’in maksatlarından “dini koruma” hedefine zarar vermesiyle ilgiliydi.

Ve bu fesada laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti uzun yıllar boyunca destek verdi.

Aynı şekilde AK Partililer de o yollarda ve yıllarda FETÖ ile beraber yürüdüler, aynı yağmurlarda ıslandı, aynı dağın yeli olarak estiler.

Bugün FETÖ’cülere şiddetli düşmanlık sergileyenlere bakın, hepsinin mazisinde bir FETÖ güzellemesi vardır.

Buna MHP’liler de dahildir.

Geçmişte FETÖ’ye daha çok “yağ” çekenler, kendilerine “iltisak” suçlaması yöneltilmesin diye daha fazla küfrediyor, daha fazla çirkinleşiyorlar.

*

FETÖ’ye yöneltilecek bir (“dini koruma” esası ile çelişen) fesatçılık suçlaması, laik (siyasal dinsiz) devlet için de varit..

AK Parti de aynı durumda..

Aynı şey, Diyanet İşleri Başkanlığı için de bir ölçüde söylenebilir.

Yine, Şeriat’in “nesli koruma” gayesi çerçevesinde baktığımızda AK Parti’nin resmen bir tür fesat merkezi haline gelmiş bulunduğunu söylemek mümkün olabilir.

İktidar partisinin ilk işlerinden biri, zinayı yasal (laik devlet indinde helal) hale getirmesi olmuştu.

Eşcinsellere bile zeytin dalı uzatıyor olmakla adeta övünüyor, bunu demokratlık ve özgürlükçülüklerinin bir alameti olarak gösteriyorlardı.

Bu marifetlerini, aile kurumuna atılan yağlı İstanbul Sözleşmesi kazığı ve o doğrultuda çıkarılan yasalar izledi.

Eksizsiz gediksiz, tam dört dörtlük bir fesat gerçekleştirildi.

Doğal olarak, FETÖ’ye diş gıcırdatan “emir kulu” Diyanet’ten buna karşı ne bir inilti, ne bir sızıltı, ne bir vızıltı, ne de bir fısıltı duyuldu.

Herşey güllük gülistanlıktı.. Adeta asr-ı saadeti yaşıyorduk..

Dombıramız yeri göğü inletiyordu.

*

Makasıd-ı şerîa denilince ilk akla gelen isim İmam Şâtıbî, ve ilk akla gelen eser de onun el-Muvafakat (çev. Prof. Dr. Mehmet Erdoğan) adlı kitabı olmaktadır.

Bu kitabı Türkiye’de (mütercimi dışında) kaç kişi okumuştur bilmiyorum, fakat ona atıfta bulunan pekçok kişinin aslında okumamış oldukları, yazılarındaki saçmalıklardan anlaşılmaktadır.

İmam şöyle diyor:

“…, akıl [akıl sahibi insan] ancak şeriatin arkasından bakar [peşi sıra gitmek zorundadır]. Dolayısıyla usûlle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir. Ümmet, hatta sâir milletler, şeriatin [bir hukuk sisteminin] şu zarurî beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve akıldır. Bütün ümmete [bütün müslümanlara] göre bunlar [bunların korunması], dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir [Bunlar, makasıd-ı şerîa(t) durumundadır]. …”

Bu beş esası ilk olarak merhum Necmettin Erbakan, 1980’li yılların sonlarından itibaren gündeme getirmeye başlamıştı.

Süleyman Karagülle ve Arif Ersoy gibi isimlerin fikir babalığını yaptığı “adil düzen” teorisi çerçevesinde bu beş maksadı “doğuştan gelen haklar” olarak adlandırıyordu

Yani temel insan hakları ya da insanın insan olması hasebiyle sahip olduğu haklar.

Ancak, konunun “adil düzen” teorisi çerçevesinde yorumlanışı bir laikleştirmeyi de içeriyordu. Fıkıh usulü çerçevesinde “dinin korunması”, ed-Din’in (İslam’ın, tevhid akidesinin) korunmasıyken, insanların hak dini benimsemelerinin önündeki bütün engellerin kaldırılmasıyken (Ki bu da ancak İslam’ın hakim olmasıyla sağlanabilir) “adil düzen”de bu hedef laikliğe paralel bir “din hürriyeti” oluyordu.

*

İmam Şatıbî, eserinin başka bir yerinde, hemen hemen bütün toplumlarda bu beş esasın hepsinin veya çoğunun korunmasına çalışılmakla birlikte bunu sadece İslam Şeriati’nin tam ve eksiksiz biçimde sağlayabileceğini belirtmektedir.

Tabiî “dinin korunması” hedefi, İslam dışı rejimlerde “rejimin, resmî ideolojinin korunması” hedefine dönüşmektedir.

Onların “İslam’ı (tevhid akidesini) koruma” gibi bir derdinin olmayacağı açıktır.. (Mesela Ayasofya’nın banisi İmparator Jüstinyen, Aryüs mezhebinden olan muvahhid hristiyanlara savaş açmıştı.)

*

Öte yandan, bu beş esas arasında bir önem sıralaması da vardır; dinin (sahih itikadın, ed-Din'in, "Allah katında"ki dinin) korunması/korunabilmesi hedefi, en önde gelir.

2000’li yılların sonlarında Hayrettin KaramanYeni Şafak gazetesinde, hatalı olarak canı koruma hedefinin dini koruma hedefinden önce geldiğini yazabilmişti. 

Diyanet’in hutbesinde de can, dinden önce zikrediliyor.. Şaşırdık mı?.. Hayır!

Şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türkiye’de nice zamandır, ulvî değerler için canını feda edebilme anlayışının yerini, dünya ve dünyalık için bütün manevî değerlerden vazgeçme ve hatta onları satma tavrı, “millî/ulusal karakter(sizlik)” katına yükseltilmiş bulunuyor.

Karaman’a gönderdiğimiz bir e-postada, İmam’ın el-Muvafakatta iki yerde aksini savunduğunu, dinin korunması esasını en başa aldığını belirtmiştik.

Herhangi bir düzeltme yapmadı.. Halbuki, dini tahrif etmekte olduğunu anlaması ve Şeriat’in “dini koruma” maksadı doğrultusunda yanlışından dönmesi gerekirdi.

İmam’ın belirttiği gibi, cihad, dini koruma hedefi canı korumadan öncelikli olduğu için vardır; öyle olmasaydı cihad, canı tehlikeye attığı için, ehemmi mühim için harcamak olurdu.

*

Bakara Suresi’nde fitnenin (yani insanların açık veya dolaylı yollarla küfre ve şirke zorlanmalarının, hakkı tam bir hürriyetle eksiksiz bir biçimde benimseyip savunabilmelerinin engellenmesinin) katilden/öldürmeden daha kötü olduğunun belirtilmesi sebepsiz değildir.

Bu engelleme bugün camide bile yapılmakta, hutbelerde, Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti gibi Şeriat vurgusu yapan ayetler ve rejimin hoşuna gitmeyen hadîsler okunamamaktadır.

İnsanın öldürülmesi/katli salt bu sınırlı dünya hayatının kaybı demektir, ki bu er geç olacak birşeydir; fitne (dinin sahih bir şekilde anlatılmasının engellenmesi) sonucu ortaya çıkan küfür ve şirk ise ebedî/sonsuz felaket ve bedbahtlık sebebidir.

*

İslam dışı rejimlerde “Mal canın yongasıdır” fehvasınca dinin bile değil, malın/vatanın/toprağın, maddî menfaatin, çıkarın, hele de ulusal sıfatını taşıyan çıkarın (ulusal çıkarın), candan daha değerli olduğu kabul edilir; vatan/toprak için ölme keyfiyeti yüceltilir.

Kanımızın son damlasına kadar…”, “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” vs. edebiyatı bunun sonucudur.

Din, eğer uğrunda ölebiliyorsanız dindir” denilmez; o, önemsizdir.

Bununla birlikte böylesi rejimlerin, İslam için değilse de kendi küfür ve şirklerinin bekası için (Ki buna bazen devletin bekası adını verirler) tehlikeli addettikleri kişileri kimi zaman “örtülü yöntemlerle” ortadan kaldırdıkları, canlarını aldıkları da olur. 

Bediüzzaman ve Es'ad Erbilî gibi zatların zehirlenmesinde olduğu gibi. 

*

Bu rejimlerin bendeleri, Allah yolunda ölmeyi değil, küfür ve şirk namına öldürmeyi seçmişlerdir.

Bununla birlikte, “Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmasına asla izin vermek istemedikleri ülkeleri için” ölenlerin, Allah yolunda ölenlere mahsus şehadet/şehitlik rütbesine sahip olduklarını ileri sürecek kadar da istismarcıdırlar.

İşte bu, Diyanet’in hutbesinde FETÖ’ye yöneltilen din istismarı olgusuna karşılık geliyor.

Hem devletin din devleti olmasına sonuna kadar karşılar, hem de devlet için ölenlerin din için ölmüş kabul edilmesini istiyorlar.

Böylece devlet çakma din haline gelmiş, getirilmiş oluyor.

*

Türkiye’de laik (siyasal dinsiz) devlet, din istismarını da tekeline almak, din istismarı alanının yegane sahibi olmak istiyor.

FETÖ gibi grup ve cemaatlerle olan kavgasının temelinde bu yatıyor.

Laik efendiler, din istismarını devletin tekeline vermek istedikleri için “Devlet din istismarında da şerik kabul etmez” felsefesiyle hareket ediyor, kendi laik (siyasal dinsiz) zihniyetleri çerçevesinde meşru kabul etmedikleri dinî hareketlere, (onların çalışma tarzlarının Şeriat’e uygun olup olmadığına bakmaksızın) din istismarı suçlamasını yöneltiyorlar.

Onlara göre, kutsallık atfedilerek putlaştırılan devlet şerik kabul etmez, fakat teşrî (yasama, yasa yapma) hususunda Allahu Teala şerik kabul eder; kendileri bu konuda Allahu Teala’ya denktir, O’na ortaktır.

Hatta, Allahu Teala’ya kırıntı kabilinden bile bir ortaklık hakkı tanımazlar, teorik olarak uluslarının/milletlerinin (devletlerinin), pratikte ise politik ve bürokratik mutlu elitlerin “ortaksız” olduğunu, şerik kabul etmediğini ilan ederler, çünkü benimsedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) bu anlama gelmektedir.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah. 


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...