İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK










Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

(Meseleyi Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr adlı kitabımızda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştık.)

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, hayattaki tek başarısı angut bir geri zekâlının da ilahiyatta prof. olabileceğini göstermek olan Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


ORYANTALİST DOMUZLARIN PİSLİĞE BULAŞMIŞ YERLİ-MİLLİ KUYRUKLARININ İSLAM'I YENİLEME VE GÜNCELLEME KALPAZANLIĞI

 








Sözlerinde hiçbir değişiklik olmayan, hiçbir şeyi unutmayan, herşeyi bilen, her söylediği hatasız olan, ancak Allahu Teala’dır:

Ve Rabbinin sözleri doğruluk (sıdk) ve adâlet (adl) üzere tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek bir kimse yoktur! O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (En’âm, 6/115)

Diyanet’in Kur'an Yolu Tefsirinde bu ayet-i kerime hakkında şu bilgiler veriliyor:

“Sıdk, “sözde ve işte doğruluk, dürüstlük, gerçeğe uygunluk”; adl de “bir sözün veya işin yerli yerince, hak ve nesafet [insaf] kaidelerine uygun olması; hiçbir zulüm, haksızlık ve aşırılık unsuru taşımaması” demektir. Âyette Allah’ın sözünün yani kelâmının, belirtilen değerleri eksiksiz taşıdığı ve bu niteliklerini değiştirmenin de mümkün olmadığı vurgulanıyor. Nitekim Râzî de, âyeti geniş olarak açıkladıktan sonra okuyucusuna hitaben, “Kur’an bahislerinin bu iki kısma (yani haber bildiren [ihbarî] ve yükümlülük getiren [inşaî] âyetler grubuna) ayrıldığını [sen] bildiğine göre, biz deriz ki eğer bir âyetin konusu haber grubuna giriyorsa Allah’ın kelâmı sıdk (doğruluk ve gerçeklik) bakımından; eğer yükümlülük grubuna giriyorsa adalet bakımından eksiksiz ve mükemmeldir. …” (XIII, 161) demektedir. Böylece âyette Allah kelâmının, diğer bütün üstün nitelikleri de kapsayan dört temel niteliğine işaret edilmiştir: Tam ve mükemmel oluşu, doğru ve gerçek oluşu, âdil oluşu, değiştirilemez ve tahrif edilemez oluşu.”

Ancak, değiştirmek ve tahrif etmek isteyenler var.

*

Değiştirmek ve tahrif etmek isteyenler İslam’ın güncellenmesi gerektiğini, bin 400 yıl öncesinin hükümlerinin bugün uygulanamayacağını iddia ediyorlar.

Bunların bir kısmı resmen münafık.. İçlerinde imandan bir kırıntı bile yok.. Şeytanlaşmış tipler.

Bir kısmı ise ahmak.. Aptal.. Sözde İslam’ı yenileyecek, canlandıracak, çağın insanına sevdirecek.

İlk gruba örnek, Fazlur Rahman denen şeytan.. İslam adlı kitabında Allahu Teala’yı “ahlâkî idealden taviz” vermiş olmakla suçlayabilmiş durumda. (Kitabı Türkçe’ye çeviren, Mehmet S. Aydın adlı dinozor dangalak.)

Böylece, Allahu Teala’yı yalancı çıkarıyor, yalanlıyor, “Hayır, senin sözlerin sıdk ve adl bakımından sorunlu, doğru da değil, adil de değil” demiş oluyor.

Adam kıpkızıl kâfir..

*

Ahlâkî ideal” dediği şey, Frenk keferesinin (şimdi artık LGBT, eşcinsel evlilik sapıklığı, “Uçsa da keçi, uçmasa da keçi” türünden cinsiyet tanımazlık fanatizmi noktasına gelmiş olan) çağdaş hurafeleri.

Kâfir olmak için daha ne yapması gerekiyor?.. Eşek gibi anırarak “Ben kâfirim” demesi mi gerekiyor?!

Bu “hayvandan aşağı” rezilin peşine (öz Türk olma iddiasıyla) takılan pırasasör Mustafa Yoztürk gibi soytarıların hali ortada.. Allahu Teala’nın ayetine inanmıyorlar fakat Fazlur Rahman eşeğinin anırmalarına “mutlak doğru” muamelesi yapıyorlar.

Allahu Teala’ya imanları yok, Fazlur Rahman itine var.

Bunlar, Allahu Teala’yı tanıyamamış, “marifetullah”tan hiç nasip alamamış körler, sağırlar ve kalpsizler durumundalar:

Onlar Allah’ın kadrini bilemedi, hakkıyla takdîr edemediler. …” (Zümer, 39/67)

*

İlk taife böyle.. Suret-i haktan gelen şeytan..

İkinci taifeyi ise, bu şeytanlardan etkilenen saftirikler oluşturuyor.

Bunlar, nasslarla (ayet ve hadislerle) sabit olan Şeriat hükümlerini “tamamlanmış, mükemmel, doğru ve adil” bulanları “asr-ı saadet simülasyonuna gömülen, nostalji duygusuna mağlup olan, ayet ve hadisleri anlamada donmuş, donuk ve tutuk davranan” kimseler olmakla suçluyorlar.

Akıl hocaları, suret-i haktan gelerek kendilerini kukla gibi parmaklarında oynatan şeytanlar.

O yüzden, "sofistike" takılıp soytarı pırasasör Mustafa Yoztürk gibi “Hz. Ömer içtihatçılığı” edebiyatı yapıyorlar.

İslam’ı “Batı’nın ahlâksız ahlâkî ideallerine”ne göre “güncelleyince” bu zamanın Hz. Ömerleri olacaklarını zannediyorlar.

*

Bu geri zekâlı Yoztürk Mustafa şunu demişti:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?"

Bunun sorunu isminin önünde Ebu Mansur yazmaması değil, Ebu Hınzır yazılması gerekirken yazılmaması..

İmam Matüridî’nin sözünün doğru anlaşılması için öncelikle onun ictihad ve nesh kavramlarıyla neyi kastettiğinin ortaya konulması gerekiyor.

Yani bugün nesh ve ictihad denilince anlaşılan hususları mı kastediyor, yoksa başka birşeyi mi; bunun ortaya konulması önem taşıyor.

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” diye nitelendirerek lanetledikleri tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

Fakat bunu demiyorlar, diyemiyorlar.

*

Ve işlerine geldiğinde Mustafa Yoztürk dümbeleği gibi şöyle konuşabiliyorlar:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Evet, münafıkça ve riyakârca konuşan bu sünepe züppenin sonradan Kur’an hakkında neler söylediğini gördük.. Peşine takılan humaka ve budala taifesine, “Batılı oryantalistlerin pisliğe bulaşmış kuyruğu olan benim gibi ‘din bilimleri mühendisi taslakları’nın peşinden akılsızca gitmeyi bırakın, aklınızı kullanıp Kur’an’a sarılın” demedi.

Diyemedi.. Demez.

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi putları ve efendileri ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "sapık ruhban" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî gibi isimleri sokuşturuyorlar. 

Ümmetin onlara olan itimadını istismar etmeye çalışıyorlar.

*

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafığın, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir ahlâksız sahtekâr olduğu ortaya çıkmıştı.

Sonradan küfrünü tamamen kustu.

*

Batılı oryantalist öküzlerin ve domuzların pisliğe bulaşmış kuyruğu olan bu adi mahlukun Hz. Ömer’le ilgili iddiasını bir sonraki yazıda konu edinelim inşaallah.


İTALYAN İŞBİRLİKÇİSİ ARNAVUTLARDAN SIRDAŞLARI ATATÜRK'E GÜLDÜREN TEKLİF

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 46

 

Önceki iki bölümde gördüklerimizden şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

Selanikli Mustafa Atatürk mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce) İstanbul’dayken, Fethi Okyar’la birlikte, işgalci İtalya’yı temsil eden bir “İtalyan şahsiyet”le görüşüp, Osmanlı Devleti’ne ve hükümetine ihanet hususunda ondan adeta akıl ve talimat almış durumda.

İtalyan şahsiyet bunlaraHükümetin[inizin] acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" diye sormuş.

Buradan anlaşılıyor ki, Osmanlı Hükümeti, işgalci güçlerin her talebine “Evet” deme konusunda “acizlik” sergilemiş.

İşgalci düşman İtalyanlar ile müttefiklerinin (İngilizler ve Fransızlar'ın), taviz konusunda “acizlik” göstermeyecek (iç ve dış siyasetinde, eğitimden kültüre kadar bütün politikalarında Batı’ya teslim olacak, milletin dinini imanını “satacak” hain bir) “yeni hükümet”e ihtiyaç duyuyor olmaları "hayatın olağan akışı"na uygundur.

*

İtalyan şahsiyete cevabı Fethi vermiş, bu işi yapacak ölçüde “kuvvetli olduklarını ve kuvvetli arkadaşlarının da bulunduğunu” söylemiş. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

Yani teşkilatları da, adamları da var.

Fethi orada şahsı adına konuşmuyor, “teşkilat”ları adına konuşuyor. (Teşkilatları da, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Selanikli liderliğinde kurmuş oldukları “ihtilal komitesi”.. Bu çeteyi “ihtilal komitesi” olarak adlandıran da yine Selanikli.)

Teklifine olumlu cevap alan İtalyan şahsiyetin başka birşey söylemesine gerek kalmamış, onlara başarılar dilemekle yetinmiş.

“O halde, kendinizi göstermelisiniz?" demiş.

Emir büyük yerden.

*

Bunları anlatan ne Necip Fazıl Kısakürek, ne de Kadir Mısıroğlu.

Padişah Vahideddin de “İstihbarat teşkilatımızın bana bildirdiğine göre, hain Selanikli, işgalci düşman güçler adına konuşan bir İtalyan şahıs ile, devletimiz ve hükümetimiz aleyhine işbirliği içine girmiş, böyle bir görüşme yapmış, mutabık kalmışlar” diyor değil.

Bunları anlatan, Selanikli’nin kendisi.

Muhtemelen içkili olduğu bir sırada “Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” (Kıptî’nin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler) babından ihanetini açıklamış.

Dumanlı kafalılıkta ondan geri kalmayan (sosyal bünyedeki “ata tür kist” durumundaki) Atatürkistler de onun bu tür kahramanlık öykülerini ballandıra ballandıra anlatıyor, “Benim atam devletine nasıl ihanet eder, hem de nasıl, sen biliyon mu?” dercesine bundan bir övünme payı çıkarmayı bile başarıyorlar.

*

Selanikli, söz konusu “ihanet görüşmesi”nden sonra yaptıkları değerlendirmeye ilişkin olarak şunları söylüyor:

“Herhalde İtalyanların bir başka maksatları olmalı idi. Arkadaşlarla bu maksadın ne olabileceğine hükmettik: Antalya ve havalisinden başka İzmir ve havalisine de hâkim olmak! Buraları Yunanlılara bırakmamak!” (Atay, s. 134.)

İlginç..

Çok çok ilginç.

İlginçlik şu soruyla açığa çıkıyor: Selanikli İzmir ve havalisinin Yunanistan’a bırakılacağını o sırada nereden bilmekte ve nasıl böyle bir değerlendirme yapabilmektedir?

İki bilinmeyenli denklemdeki iki “bilinmeyen”i de, hiçbir matematiksel işlem yapmadan şıppadanak biliyor.. Maşallah.

Bilinmeyenlerden biri, İzmir ve havalisini Yunan’ın işgal edeceği.

İkincisi, İtalya’nın da İzmir’de gözünün olduğu.

Bilindiği gibi Yunan ordusunun İzmir’i işgal tarihi 15 Mayıs 1919.. Bir gün sonra da (16 Mayıs’ta) Selanikli İstanbul’dan ayrılıyor, ve üç gün sonra, 19 Mayıs’ta Samsun’a varıyor.

İtalyanlar’ın Antalya’yı işgal tarihi ise 28 Mart 1919.

Bu duruma göre, Selanikli ile Fethi Okyar’ın söz konusu “İtalyan şahsiyet” ile 28 Mart’tan sonraki günlerde görüşmüş olması gerekiyor.

Eğer bu tarihten önce görüşmüşlerse, denklem üç bilinmeyenli hale geliyor.. Fakat ne gam, Selanikli (gaipten haber almış gibi) üçüncü “bilinmeyen”i, İtalya’nın Antalya ve havalisini işgal edeceğini de biliyor.

Biz, görüşmenin 28 Mart’tan sonra gerçekleştiğini ve denklemin iki bilinmeyenli olduğunu varsayalım.

Ortada henüz İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali diye birşey yok, fakat Selanikli bunun yaşanacağını biliyor.. Değerlendirmesini ona göre yapıyor.

Kimden (ya da kimlerden) öğrenmiş olabilir?

Gaipten haber almış, hatiften bir ses duymuş olabilir mi?

(Aramızda sır olarak kalsın, kimseye söylemeyin: İngilizler sayesinde biliyor.. İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew sayesinde.)

*

Selanikli ile arkadaşlarının yaptığı değerlendirme, bu ilginçliklerin yanı sıra bir de şöyle bir muamma içeriyor:

“İtalyan şahsiyet”in bunlara yaptığı (ve bunların itiraz etmeyip kabul ettiği) “Osmanlı hükümetini yıkıp devlete hakim olmaları” teklifi ile, “İtalyanlar’ın Antalya ve havalisinin yanı sıra İzmir ve havalisine de hakim olmayı istemeleri” arasında nasıl bir ilişki ya da bağ var ki, Selanikli söz konusu tekliften hareketle böyle bir değerlendirme yapabiliyor?

Selanikli’nin bu soruya bir cevabının bulunuyor olması gerekiyor, fakat söylemiyor.

Onun yerine şunları söylemiş:

“Bazı hadiseler bu kanaatime kuvvet verdi. İtalyan şahsiyeti bizden, fakat Arnavut aslında [Arnavut asıllı Osmanlı vatandaşı] bazı kimselerle de temas ediyormuş. Onlara şöyle bir sır da emanet etmiş: "İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir. Türkiye şüphesiz bundan memnun olmaz. İtalya da aynı endişededir. Onun için İzmir ve havalisinde Yunan istilasına karşı silahlı teşkilat yapmalısınız. Yunanlıları İzmir topraklarına sokmamaya çalışmalısınız. Eğer bunda muvaffak olamazsanız, hiç olmazsa dostunuz İtalya'yı tercih etmelisiniz!" Bu iş için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceğini de temin ediyormuş.” (Atay, s. 134.)

Görüldüğü gibi “İtalyan şahsiyet” İtalya devleti adına konuşuyor.. İtalya’nın birilerine “istenildiği kadar silah ve malzeme vereceği” vaadinde bulunabiliyor.. Böyle bir konumda. 

(İlk anda bu “şahsiyet”in, İtalya’nın “mümessil”i olarak İstanbul’daki işgal gücünün başında bulunan ve sonradan dışişleri bakanı olan Kont Sforza olduğu izlenimi uyanıyorsa da, Selanikli’nin sonraki açıklamaları onun İtalya’nın İstanbul Büyükelçiliği’nin bir yetkilisi olduğunu gösteriyor.)

Bir başka husus, Selanikli’nin, “İtalyan şahsiyet”in temas kurduğu Arnavutların ismini vermiyor oluşu.. Bunu sır olarak saklıyor.. Neden?

Görüldüğü gibi, bu Arnavutlar, içtikleri su ayrı gitmiyor olacak ki, “İtalyan şahsiyet”in kendilerine emanet ettiği bir sırrı Selanikli ile paylaşabiliyorlar.. Ona bu kadar yakınlar.

Söz konusu sır şu: "İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir.

Tamam da, kim ya da kimler işgal ettirecek?

Cevap belli: İngilizler.

Fakat nedense Selanikli İngilizler’in ismini telaffuz etmekten kaçınıyor.

“Özne”yi denklemden düşüren edilgen çatılı bir cümle ile işi geçiştiriyor.

Az uyanık değil.

*

Söz konusu İtalyan şahsiyetin, Arnavutlar’a söylediklerini, daha önce görüşmüş ve “Osmanlı hükümetini devirecek bir teşkilat” kurma aklı vermiş bulunduğu Selanikli ile Fethi’ye de söylemiş olması ihtimali var.

Bu ihtimali geçerli kabul edersek şu soruyla karşılaşırız: Selanikli yaptıkları görüşmenin içeriğini neden eksik anlatıyor, neden bazı şeyleri saklıyor?

İmdi, İtalyan şahsiyet Osmanlı hükümetini “aciz” buluyor, Türkiye’nin hayrı için yeni bir teşkilat kurulması ve aciz hükümetin yerini alması gerektiğini söylüyorsa, bu İtalyan makarnasına bir de vatanseverlik sosu dökmüş olması gerekir.

Şöyle: 

"İtalyan şahsiyet"in Selanikli ile Fethi'ye, “Hükümetinizin İzmir ve havalisini Yunan’a karşı savunmaktan aciz kalacağı belli, siz madem ki bir ‘teşkilat’sınız, hem de kuvvetli ve de kuvvetli arkadaşlara sahip bir teşkilat, o halde kendinizi gösterin, Yunan'a karşı vatanınızı savunan bir teşkilat olarak o aciz hükümeti devirip düşürme hakkınızın bulunduğunu, hatta bunun bir sorumluluk, bir zaruret olduğunu milletinize gösterin, hükümetinizin ayağını kaydırın” demiş olması gerekir.

Dememiş olması, “hayatın olağan akışı”na aykırıdır.

Adamın olayı rasyonalize etmesi, yalın ve çıplak bir "devletini satma ve vatana ihanet" faaliyeti olmaktan çıkarıp ona vatanseverlik kulpu takması ve teklifini yadırganmayacak "rasyonel" bir ambalaj içinde sunmuş olması beklenir.

Peki neden Selanikli deccal (çok yalancı) burada yine sanatını konuşturuyor ve algı operasyonu ile şaşırtmaca yapıyor?

*

Cevabı basit: 

Anadolu’da Yunan karşıtı bir silahlı direniş hareketi organize etme fikrini ya da talimatını, (Osmanlı Devleti'ni böyle bir direniş hareketi eliyle tarih mezarlığının kıraç toprağına gömmeyi kafaya koymuş olan) işgalci güçlerden (yani İtalya, Fransa ve İngiltere'den) almış bulunduğunu gizlemek için.

Önce söz vardı, işgalci düşmanların sözü” denilmesini engellemek için.

"Herşeyi ben düşündüm, ben yaptım, arkamda işgalciler yoktu, onların işbirlikçi taşeronu değildim, hatta onlar bana düşmandılar, beni tehlike olarak görüyorlardı" diyebilmek için. 

(İsmet İnönü'nün 1973 yılında 'Haydi Abbas, vakit tamam' diyerek sırrı ifşa edeceğinden haberi yok tabiî.)

*

Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, o sırada durum şu: 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Anadolu’da yeni bir millet meclisi, yeni bir hükümet, ve ardından da yeni bir devlet kurulmasını, başkentin de Anadolu’daki şehirlerden birisi olmasını kararlaştırmış ve bunu müttefikleri Fransa ve İtalya’ya kabul ettirmiş durumda.

Ancak bunun kendilerinin (Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu tarihe gömme gayesine yönelik) bir projesi ve operasyonu değil de spontane (kendiliğinden ortaya çıkmış) bir hareket olduğu izlenimini vermek istiyorlar.

Yunanistan’ın İzmir’i işgali burada, böylesi bir gelişme için mazeret ve gerekçe üretmek üzere kurgulanmış, senaryoya eklenmiş durumda.

Yunanistan’a İzmir’i işgal bahanesini veren de İtalyanlar. 

Yunan hükümeti, onların Antalya’yı "durduk yere" işgalini bahane edecektir. Vikipedi’nin İtalya’nın Antalya’yı işgali” maddesinde olay şöyle anlatılıyor:

“İşgal öncesinde Antalya'da bir telgraf ağı kuran İtalyanlar, şehirde bir İtalyan okulu açmak üzere birçok rahip, rahibe ve öğretmen getirdiler. İşgali meşrulaştırmak ve halkın desteğini kazanmaya yönelik çeşitli taktikler kullandılar. Bu taktiklerden biri, Antalya esnafının bir İtalyan kruvazörüne davet edilmesi ve onlara iyi muamele yapıldığını belirten bir kağıt imzalatılmasıydı. Esnaf, bu kağıdın ne anlama geldiğini bilmeden imzaladı ve daha sonra İtalyanlar tarafından, şehrin işgaline halkın davetkâr olduğunu kanıtlamak amacıyla kullanıldı.

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı şöyle:

“[İtalyan şahsiyetten] Bu teklifi [gelecekteki Yunan işgaline karşı silahlı teşkilat kurulması teklifini] dinleyenler [yani Arnavutlar] arasında makul görenler, hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bile olmuştur. Gene onlar [Arnavutlar] böyle bir mukavemet (direniş) teşkilatının başına geçebilecek bir kumandan bile bulmuşlar: Ben! Bunu da kendileri ile görüşen zata söylemişler.

"- Bunu yapar mı?" diye sormuş.

"- Emin olunuz", cevabını vermişler.” (Atay, s. 134.)

Görüldüğü gibi, İtalyan işbirlikçisi Arnavutlar, böyle bir işbirlikçiliğe en yatkın “kumandan” olarak Selanikli’yi bulmuşlar.

İşbirlikçiler kırk kişiler, birbirlerini biliyorlar.

Öyle ki, adamlar Selanikli'ye sormadan onun adına teminat (güvence) verebiliyorlar.

Bilmedikleri ise şu:

Selanikli böyle bir işbirliği anlaşmasını İngilizler’le zaten yapmış durumda.

İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi görünümü altında kendisini kamufle eden) Robert Frew ile anlaşmış ve mercimeği fırına çoktan vermiş.

Dolayısıyla İtalyan marka bir işbirlikçilik için karnı tok.. Yemek beğenmez havalarda.

İsmet İnönü’nün dediği gibi, İngilizler İtalyanlar’ı Selanikli’yi desteklemeye zaten mecbur edeceklerdir; Selanikli bunu çok iyi bilmektedir:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli, Falih Rıfkı'ya bunları söyledikten sonra, hamamın namusunu kurtarmak için şunu ilave etmeyi unutmamış:

“Her halde beni tavsiye edenler [Arnavutlar], bu işte yalnız Türk menfaatini düşüneceğimi hesaba katmış olacaklar.” (Atay, s. 134.)

Yani şunu demek istiyor: Ey Falih Rıfkı, evet bu Arnavutlar İtalyan işbirlikçiliği için beni uygun görmüşler, fakat benim yalnız Türk menfaatini düşüneceğimden şüphen olmasın.. Bunu böyle yaz!

Ancak, sırdaşı durumundaki bu Arnavut angutların, (İzmir’i işgal edeceği iddia edilen Yunan’dan önce,) Antalya’yı zaten işgal etmiş bulunan İtalyanlar’a karşı bir direniş hareketi organize etmeleri gerektiğini idrak etmekten aciz budalalar olduklarını söylemiyor.

Şunu diyor:

“Bir gün, arkadaşlarımızdan biri tarafından Beyazıt taraflarından ve tasavvurlarından, fakat onları yalmz bir dostluk yardımı şekline sokarak, bahsettiler [Bu Arnavutlar, İtalyan şahsiyetle birlikte kotardıkları “İtalyan işbirlikçisi” tasavvur ve tasarıları “yalnız bir dostluk yardımı şekline sokarak”, Beyazıt taraflarında oturan bir arkadaşımız vasıtasıyla bana bildirdiler]. Hatta o zat ile mülakat (görüşme) gününün tespit olunduğunu da haber verdiler. Güldüm:

“- Çok safsınız, dedim. Bununla beraber kendisi ile konuşacağım!"

Çok saf oldukları doğru.

Selanikli’nin işgalci düşman güçleriyle irtibat kurmak için kendilerinin şefaatine ve aracılığına muhtaç olduğunu zannedecek kadar saflar.

Selanikli’nin daha Adana'dan İstanbul’a geldiği günün ertesi günü, İngiliz subaylarıyla temas kurmak üzere araya İngiliz gazeteci Ward Price’ı koymuş ve akabinde İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew ile samimiyeti koyulaştırmış bulunduğundan haberleri yok.

Evet, çok saflar.. Selanikli'nin direkt cepheye gideceğini, düşman karşısına çıkıp mermi yağdıracağını zannediyorlar.

O saflığı Çerkez Ethem yapar, Selanikli yapmaz.

*

Çok saflar, Yunan'ı İngilizler'in, "Milne Hattı" ile Selanikli hesabına İzmir dağlarında durduracaklarını, "Burada açan çiçekleri yolun, ot toplayın" diyeceklerini tahmin edemiyorlar.

Selanikli'nin de taa Erzurum'a gideceğini, Erzurum senin Sivas benim diyerek (Osmanlı Mecis-i Mebusan'ının yerini alacak) yeni bir millet meclisi kurmak için aheste aheste, sakin sakin, yavaş yavaş, hiç acele etmeden "teşkilat" ağını öreceğini bilmiyorlar.

Çok saflar.

Selanikli gülmesin de ne yapsın!

“Çok safsınız” diyor ve meseleyi kapatıp gülüyor..

“A be angutlar, bir işgalci hesabına onun emri altında diğer bir işgalciye karşı direniş örgütleme budalalalığına siz vatan müdafaası mı diyorsunuz?! Benim böyle bir tarakta bezim olabilir mi?!” bile demiyor.

“Tamam, görüşürüm” diyor.. Gevrek gevrek gülüyor.

Gülmesin de ne yapsın: Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz.. Biri İngiliz, diğeri İtalyan.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."