İTALYAN İŞBİRLİKÇİSİ ARNAVUTLARDAN SIRDAŞLARI ATATÜRK'E GÜLDÜREN TEKLİF

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 46

 

Önceki iki bölümde gördüklerimizden şöyle bir tablo ortaya çıkıyor:

Selanikli Mustafa Atatürk mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce) İstanbul’dayken, Fethi Okyar’la birlikte, işgalci İtalya’yı temsil eden bir “İtalyan şahsiyet”le görüşüp, Osmanlı Devleti’ne ve hükümetine ihanet hususunda ondan adeta akıl ve talimat almış durumda.

İtalyan şahsiyet bunlaraHükümetin[inizin] acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" diye sormuş.

Buradan anlaşılıyor ki, Osmanlı Hükümeti, işgalci güçlerin her talebine “Evet” deme konusunda “acizlik” sergilemiş.

İşgalci düşman İtalyanlar ile müttefiklerinin (İngilizler ve Fransızlar'ın), taviz konusunda “acizlik” göstermeyecek (iç ve dış siyasetinde, eğitimden kültüre kadar bütün politikalarında Batı’ya teslim olacak, milletin dinini imanını “satacak” hain bir) “yeni hükümet”e ihtiyaç duyuyor olmaları "hayatın olağan akışı"na uygundur.

*

İtalyan şahsiyete cevabı Fethi vermiş, bu işi yapacak ölçüde “kuvvetli olduklarını ve kuvvetli arkadaşlarının da bulunduğunu” söylemiş. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

Yani teşkilatları da, adamları da var.

Fethi orada şahsı adına konuşmuyor, “teşkilat”ları adına konuşuyor. (Teşkilatları da, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Selanikli liderliğinde kurmuş oldukları “ihtilal komitesi”.. Bu çeteyi “ihtilal komitesi” olarak adlandıran da yine Selanikli.)

Teklifine olumlu cevap alan İtalyan şahsiyetin başka birşey söylemesine gerek kalmamış, onlara başarılar dilemekle yetinmiş.

“O halde, kendinizi göstermelisiniz?" demiş.

Emir büyük yerden.

*

Bunları anlatan ne Necip Fazıl Kısakürek, ne de Kadir Mısıroğlu.

Padişah Vahideddin de “İstihbarat teşkilatımızın bana bildirdiğine göre, hain Selanikli, işgalci düşman güçler adına konuşan bir İtalyan şahıs ile, devletimiz ve hükümetimiz aleyhine işbirliği içine girmiş, böyle bir görüşme yapmış, mutabık kalmışlar” diyor değil.

Bunları anlatan, Selanikli’nin kendisi.

Muhtemelen içkili olduğu bir sırada “Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” (Kıptî’nin merdi yiğitliğini anlatırken hırsızlığını söyler) babından ihanetini açıklamış.

Dumanlı kafalılıkta ondan geri kalmayan (sosyal bünyedeki “ata tür kist” durumundaki) Atatürkistler de onun bu tür kahramanlık öykülerini ballandıra ballandıra anlatıyor, “Benim atam devletine nasıl ihanet eder, hem de nasıl, sen biliyon mu?” dercesine bundan bir övünme payı çıkarmayı bile başarıyorlar.

*

Selanikli, söz konusu “ihanet görüşmesi”nden sonra yaptıkları değerlendirmeye ilişkin olarak şunları söylüyor:

“Herhalde İtalyanların bir başka maksatları olmalı idi. Arkadaşlarla bu maksadın ne olabileceğine hükmettik: Antalya ve havalisinden başka İzmir ve havalisine de hâkim olmak! Buraları Yunanlılara bırakmamak!” (Atay, s. 134.)

İlginç..

Çok çok ilginç.

İlginçlik şu soruyla açığa çıkıyor: Selanikli İzmir ve havalisinin Yunanistan’a bırakılacağını o sırada nereden bilmekte ve nasıl böyle bir değerlendirme yapabilmektedir?

İki bilinmeyenli denklemdeki iki “bilinmeyen”i de, hiçbir matematiksel işlem yapmadan şıppadanak biliyor.. Maşallah.

Bilinmeyenlerden biri, İzmir ve havalisini Yunan’ın işgal edeceği.

İkincisi, İtalya’nın da İzmir’de gözünün olduğu.

Bilindiği gibi Yunan ordusunun İzmir’i işgal tarihi 15 Mayıs 1919.. Bir gün sonra da (16 Mayıs’ta) Selanikli İstanbul’dan ayrılıyor, ve üç gün sonra, 19 Mayıs’ta Samsun’a varıyor.

İtalyanlar’ın Antalya’yı işgal tarihi ise 28 Mart 1919.

Bu duruma göre, Selanikli ile Fethi Okyar’ın söz konusu “İtalyan şahsiyet” ile 28 Mart’tan sonraki günlerde görüşmüş olması gerekiyor.

Eğer bu tarihten önce görüşmüşlerse, denklem üç bilinmeyenli hale geliyor.. Fakat ne gam, Selanikli (gaipten haber almış gibi) üçüncü “bilinmeyen”i, İtalya’nın Antalya ve havalisini işgal edeceğini de biliyor.

Biz, görüşmenin 28 Mart’tan sonra gerçekleştiğini ve denklemin iki bilinmeyenli olduğunu varsayalım.

Ortada henüz İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgali diye birşey yok, fakat Selanikli bunun yaşanacağını biliyor.. Değerlendirmesini ona göre yapıyor.

Kimden (ya da kimlerden) öğrenmiş olabilir?

Gaipten haber almış, hatiften bir ses duymuş olabilir mi?

(Aramızda sır olarak kalsın, kimseye söylemeyin: İngilizler sayesinde biliyor.. İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Robert Frew sayesinde.)

*

Selanikli ile arkadaşlarının yaptığı değerlendirme, bu ilginçliklerin yanı sıra bir de şöyle bir muamma içeriyor:

“İtalyan şahsiyet”in bunlara yaptığı (ve bunların itiraz etmeyip kabul ettiği) “Osmanlı hükümetini yıkıp devlete hakim olmaları” teklifi ile, “İtalyanlar’ın Antalya ve havalisinin yanı sıra İzmir ve havalisine de hakim olmayı istemeleri” arasında nasıl bir ilişki ya da bağ var ki, Selanikli söz konusu tekliften hareketle böyle bir değerlendirme yapabiliyor?

Selanikli’nin bu soruya bir cevabının bulunuyor olması gerekiyor, fakat söylemiyor.

Onun yerine şunları söylemiş:

“Bazı hadiseler bu kanaatime kuvvet verdi. İtalyan şahsiyeti bizden, fakat Arnavut aslında [Arnavut asıllı Osmanlı vatandaşı] bazı kimselerle de temas ediyormuş. Onlara şöyle bir sır da emanet etmiş: "İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir. Türkiye şüphesiz bundan memnun olmaz. İtalya da aynı endişededir. Onun için İzmir ve havalisinde Yunan istilasına karşı silahlı teşkilat yapmalısınız. Yunanlıları İzmir topraklarına sokmamaya çalışmalısınız. Eğer bunda muvaffak olamazsanız, hiç olmazsa dostunuz İtalya'yı tercih etmelisiniz!" Bu iş için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceğini de temin ediyormuş.” (Atay, s. 134.)

Görüldüğü gibi “İtalyan şahsiyet” İtalya devleti adına konuşuyor.. İtalya’nın birilerine “istenildiği kadar silah ve malzeme vereceği” vaadinde bulunabiliyor.. Böyle bir konumda. 

(İlk anda bu “şahsiyet”in, İtalya’nın “mümessil”i olarak İstanbul’daki işgal gücünün başında bulunan ve sonradan dışişleri bakanı olan Kont Sforza olduğu izlenimi uyanıyorsa da, Selanikli’nin sonraki açıklamaları onun İtalya’nın İstanbul Büyükelçiliği’nin bir yetkilisi olduğunu gösteriyor.)

Bir başka husus, Selanikli’nin, “İtalyan şahsiyet”in temas kurduğu Arnavutların ismini vermiyor oluşu.. Bunu sır olarak saklıyor.. Neden?

Görüldüğü gibi, bu Arnavutlar, içtikleri su ayrı gitmiyor olacak ki, “İtalyan şahsiyet”in kendilerine emanet ettiği bir sırrı Selanikli ile paylaşabiliyorlar.. Ona bu kadar yakınlar.

Söz konusu sır şu: "İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir.

Tamam da, kim ya da kimler işgal ettirecek?

Cevap belli: İngilizler.

Fakat nedense Selanikli İngilizler’in ismini telaffuz etmekten kaçınıyor.

“Özne”yi denklemden düşüren edilgen çatılı bir cümle ile işi geçiştiriyor.

Az uyanık değil.

*

Söz konusu İtalyan şahsiyetin, Arnavutlar’a söylediklerini, daha önce görüşmüş ve “Osmanlı hükümetini devirecek bir teşkilat” kurma aklı vermiş bulunduğu Selanikli ile Fethi’ye de söylemiş olması ihtimali var.

Bu ihtimali geçerli kabul edersek şu soruyla karşılaşırız: Selanikli yaptıkları görüşmenin içeriğini neden eksik anlatıyor, neden bazı şeyleri saklıyor?

İmdi, İtalyan şahsiyet Osmanlı hükümetini “aciz” buluyor, Türkiye’nin hayrı için yeni bir teşkilat kurulması ve aciz hükümetin yerini alması gerektiğini söylüyorsa, bu İtalyan makarnasına bir de vatanseverlik sosu dökmüş olması gerekir.

Şöyle: 

"İtalyan şahsiyet"in Selanikli ile Fethi'ye, “Hükümetinizin İzmir ve havalisini Yunan’a karşı savunmaktan aciz kalacağı belli, siz madem ki bir ‘teşkilat’sınız, hem de kuvvetli ve de kuvvetli arkadaşlara sahip bir teşkilat, o halde kendinizi gösterin, Yunan'a karşı vatanınızı savunan bir teşkilat olarak o aciz hükümeti devirip düşürme hakkınızın bulunduğunu, hatta bunun bir sorumluluk, bir zaruret olduğunu milletinize gösterin, hükümetinizin ayağını kaydırın” demiş olması gerekir.

Dememiş olması, “hayatın olağan akışı”na aykırıdır.

Adamın olayı rasyonalize etmesi, yalın ve çıplak bir "devletini satma ve vatana ihanet" faaliyeti olmaktan çıkarıp ona vatanseverlik kulpu takması ve teklifini yadırganmayacak "rasyonel" bir ambalaj içinde sunmuş olması beklenir.

Peki neden Selanikli deccal (çok yalancı) burada yine sanatını konuşturuyor ve algı operasyonu ile şaşırtmaca yapıyor?

*

Cevabı basit: 

Anadolu’da Yunan karşıtı bir silahlı direniş hareketi organize etme fikrini ya da talimatını, (Osmanlı Devleti'ni böyle bir direniş hareketi eliyle tarih mezarlığının kıraç toprağına gömmeyi kafaya koymuş olan) işgalci güçlerden (yani İtalya, Fransa ve İngiltere'den) almış bulunduğunu gizlemek için.

Önce söz vardı, işgalci düşmanların sözü” denilmesini engellemek için.

"Herşeyi ben düşündüm, ben yaptım, arkamda işgalciler yoktu, onların işbirlikçi taşeronu değildim, hatta onlar bana düşmandılar, beni tehlike olarak görüyorlardı" diyebilmek için. 

(İsmet İnönü'nün 1973 yılında 'Haydi Abbas, vakit tamam' diyerek sırrı ifşa edeceğinden haberi yok tabiî.)

*

Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, o sırada durum şu: 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Anadolu’da yeni bir millet meclisi, yeni bir hükümet, ve ardından da yeni bir devlet kurulmasını, başkentin de Anadolu’daki şehirlerden birisi olmasını kararlaştırmış ve bunu müttefikleri Fransa ve İtalya’ya kabul ettirmiş durumda.

Ancak bunun kendilerinin (Osmanlı Devleti’ni ve hilafet kurumunu tarihe gömme gayesine yönelik) bir projesi ve operasyonu değil de spontane (kendiliğinden ortaya çıkmış) bir hareket olduğu izlenimini vermek istiyorlar.

Yunanistan’ın İzmir’i işgali burada, böylesi bir gelişme için mazeret ve gerekçe üretmek üzere kurgulanmış, senaryoya eklenmiş durumda.

Yunanistan’a İzmir’i işgal bahanesini veren de İtalyanlar. 

Yunan hükümeti, onların Antalya’yı "durduk yere" işgalini bahane edecektir. Vikipedi’nin İtalya’nın Antalya’yı işgali” maddesinde olay şöyle anlatılıyor:

“İşgal öncesinde Antalya'da bir telgraf ağı kuran İtalyanlar, şehirde bir İtalyan okulu açmak üzere birçok rahip, rahibe ve öğretmen getirdiler. İşgali meşrulaştırmak ve halkın desteğini kazanmaya yönelik çeşitli taktikler kullandılar. Bu taktiklerden biri, Antalya esnafının bir İtalyan kruvazörüne davet edilmesi ve onlara iyi muamele yapıldığını belirten bir kağıt imzalatılmasıydı. Esnaf, bu kağıdın ne anlama geldiğini bilmeden imzaladı ve daha sonra İtalyanlar tarafından, şehrin işgaline halkın davetkâr olduğunu kanıtlamak amacıyla kullanıldı.

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı şöyle:

“[İtalyan şahsiyetten] Bu teklifi [gelecekteki Yunan işgaline karşı silahlı teşkilat kurulması teklifini] dinleyenler [yani Arnavutlar] arasında makul görenler, hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bile olmuştur. Gene onlar [Arnavutlar] böyle bir mukavemet (direniş) teşkilatının başına geçebilecek bir kumandan bile bulmuşlar: Ben! Bunu da kendileri ile görüşen zata söylemişler.

"- Bunu yapar mı?" diye sormuş.

"- Emin olunuz", cevabını vermişler.” (Atay, s. 134.)

Görüldüğü gibi, İtalyan işbirlikçisi Arnavutlar, böyle bir işbirlikçiliğe en yatkın “kumandan” olarak Selanikli’yi bulmuşlar.

İşbirlikçiler kırk kişiler, birbirlerini biliyorlar.

Öyle ki, adamlar Selanikli'ye sormadan onun adına teminat (güvence) verebiliyorlar.

Bilmedikleri ise şu:

Selanikli böyle bir işbirliği anlaşmasını İngilizler’le zaten yapmış durumda.

İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi (İngiltere Büyükelçiliği’nin rahibi görünümü altında kendisini kamufle eden) Robert Frew ile anlaşmış ve mercimeği fırına çoktan vermiş.

Dolayısıyla İtalyan marka bir işbirlikçilik için karnı tok.. Yemek beğenmez havalarda.

İsmet İnönü’nün dediği gibi, İngilizler İtalyanlar’ı Selanikli’yi desteklemeye zaten mecbur edeceklerdir; Selanikli bunu çok iyi bilmektedir:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli, Falih Rıfkı'ya bunları söyledikten sonra, hamamın namusunu kurtarmak için şunu ilave etmeyi unutmamış:

“Her halde beni tavsiye edenler [Arnavutlar], bu işte yalnız Türk menfaatini düşüneceğimi hesaba katmış olacaklar.” (Atay, s. 134.)

Yani şunu demek istiyor: Ey Falih Rıfkı, evet bu Arnavutlar İtalyan işbirlikçiliği için beni uygun görmüşler, fakat benim yalnız Türk menfaatini düşüneceğimden şüphen olmasın.. Bunu böyle yaz!

Ancak, sırdaşı durumundaki bu Arnavut angutların, (İzmir’i işgal edeceği iddia edilen Yunan’dan önce,) Antalya’yı zaten işgal etmiş bulunan İtalyanlar’a karşı bir direniş hareketi organize etmeleri gerektiğini idrak etmekten aciz budalalar olduklarını söylemiyor.

Şunu diyor:

“Bir gün, arkadaşlarımızdan biri tarafından Beyazıt taraflarından ve tasavvurlarından, fakat onları yalmz bir dostluk yardımı şekline sokarak, bahsettiler [Bu Arnavutlar, İtalyan şahsiyetle birlikte kotardıkları “İtalyan işbirlikçisi” tasavvur ve tasarıları “yalnız bir dostluk yardımı şekline sokarak”, Beyazıt taraflarında oturan bir arkadaşımız vasıtasıyla bana bildirdiler]. Hatta o zat ile mülakat (görüşme) gününün tespit olunduğunu da haber verdiler. Güldüm:

“- Çok safsınız, dedim. Bununla beraber kendisi ile konuşacağım!"

Çok saf oldukları doğru.

Selanikli’nin işgalci düşman güçleriyle irtibat kurmak için kendilerinin şefaatine ve aracılığına muhtaç olduğunu zannedecek kadar saflar.

Selanikli’nin daha Adana'dan İstanbul’a geldiği günün ertesi günü, İngiliz subaylarıyla temas kurmak üzere araya İngiliz gazeteci Ward Price’ı koymuş ve akabinde İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew ile samimiyeti koyulaştırmış bulunduğundan haberleri yok.

Evet, çok saflar.. Selanikli'nin direkt cepheye gideceğini, düşman karşısına çıkıp mermi yağdıracağını zannediyorlar.

O saflığı Çerkez Ethem yapar, Selanikli yapmaz.

*

Çok saflar, Yunan'ı İngilizler'in, "Milne Hattı" ile Selanikli hesabına İzmir dağlarında durduracaklarını, "Burada açan çiçekleri yolun, ot toplayın" diyeceklerini tahmin edemiyorlar.

Selanikli'nin de taa Erzurum'a gideceğini, Erzurum senin Sivas benim diyerek (Osmanlı Mecis-i Mebusan'ının yerini alacak) yeni bir millet meclisi kurmak için aheste aheste, sakin sakin, yavaş yavaş, hiç acele etmeden "teşkilat" ağını öreceğini bilmiyorlar.

Çok saflar.

Selanikli gülmesin de ne yapsın!

“Çok safsınız” diyor ve meseleyi kapatıp gülüyor..

“A be angutlar, bir işgalci hesabına onun emri altında diğer bir işgalciye karşı direniş örgütleme budalalalığına siz vatan müdafaası mı diyorsunuz?! Benim böyle bir tarakta bezim olabilir mi?!” bile demiyor.

“Tamam, görüşürüm” diyor.. Gevrek gevrek gülüyor.

Gülmesin de ne yapsın: Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz.. Biri İngiliz, diğeri İtalyan.


DEVLETİNİ SATAN BİR VATAN HAİNİ OLARAK ATATÜRK

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 45

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu konusu üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin, “İstanbul'u işgal eden İtilaf devletlerinin (İngiltere, Franasa, İtalya) mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri”nin anlamaya “çok ehemmiyet verdikleri “bir nokta”dan bahsettiğini görmüştük.

O "çok ehemmiyetli" nokta şu: “Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına (kurulmasına) ihtimal var mıdır?”

Noktanın devamı da var: 

“Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir?”

Evet, işgalci düşmanlarımız bunları bilmeyi "çok ehemmiyetli" buluyorlarmış.

Söyleyen, Atatürk. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

*

Hayır, işgalci düşmanlarımız böyle bir teşkilatı muhtemel bir tehlike olarak görüyor değiller.

Böyle bir yeni teşkilatın kurulmasını ve Osmanlı devlet teşkilatının yerini almasını istiyorlar.. Buna ehemmiyet (önem) veriyorlar.

Çok ehemmiyet..

Öyle ki, yine bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, bir “İtalyan şahsiyet”, Selanikli Mustafa ve arkadaşı Fethi Okyar ile bu gaye doğrultusunda görüşmüş.

Bunu söyleyen, Atatürk muhalifleri değil.. Sonradan Atatürk soyadını alıp heykellerini diken ve bu heykelleri millete miras bırakan Mustafa Kemal’in kendisi.

Selanikli’nin söylediğine göre, bu İtalyan şahsiyet (İsmini vermiyor, şahsiyet deyip geçiyor. Sonraki ifadelerinden, İtalya Devleti ve İtalya'nın İstanbul Büyükelçiliği adına konuşma yetkisi bulunan biri olduğu anlaşılıyor) onlara şunu sormuş:

“Ben Türkiye'nin hakiki dostuyum. Hükümetin acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini de görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" (Atay, s. 133.)

*

Peki, Selanikli ile “kanka”sı Fethi Okyar’ın tepkisi ne olmuş?

Selanikli’nin anlattığına göre, şu olmuş:

“Ben ilk defa tanıştığım bu zatla konuşur olmaktan çekindim. Arkadaşım, belki de bizde tasavvur olunan ehemmiyeti yanlış çıkarmamak için, kuvvetli olduğumuzu ve kuvvetli arkadaşlarımız da bulunduğunu söyledi:

“- O halde, kendinizi göstermelisiniz?" dedi. Biraz da imtihana benzeyen bu konuşmadan nasıl bir netice çıkacağını düşünüyordum. O günkü hükümeti biraz daha tenkit ettikten sonra, bize veda etti ve gitti.” (Atay, s. 133-134.)

Görüldüğü gibi, Selanikli’nin kurnazlığı yine üstünde.. Falih Rıfkı'ya bunları anlatırken aklınca aradan sıyrılmaya çalışıyor.

Konuşur olmaktan çekinmişmiş.

Yok ya!.. Arkadaşın Fethi Okyar konuştuğuna göre, sen de konuşmuş sayılırsın.

Okyar, orada tesadüfen karşılaştığın bir yabancı değil, birlikte gitmişsiniz, onun sözleri “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca seni de bağlar.

O ne söylemişse aynen senin de sözün sayılır.

*

Kaldı ki, o gün için Selanikli ile Fethi Okyar, (yine kendisinin itirafına göre) bir “ihtilal komitesi”nin üyesi durumundalar.. Önceki bölümlerde görmüştük.

Dolayısıyla “İtalyan şahsiyet”, bunlara, tam da yapmak istedikleri şeyi teklif etmiş durumda:

İhtilal!.

O yüzden Selanikli’nin “görece” saftirik partneri Fethi, “İtalyan şahsiyet”in teklifinin üstüne “Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz” dercesine balıklama atlamış.

Ve “İtalyan şahsiyet”in Sizin bunları (Osmanlı Hükümeti’ni) düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" (Yani "İhtilal yapabilir misiniz?") şeklindeki sorusuna “Evet” cevabını vermekle yetinmemiş, bir de “kuvvetli” olduklarını söyleyerek olaya heyecan ve coşku katmış.

*

İtalyan şahsiyetin “Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" derken kastı salt “hükümetin düşürülmesi" değil.

Devletin düşürülmesi..

Dikkat edilirse, Fethullah Gülen hareketine “paralel devlet” olma suçlaması yöneltilmiş ve bunlara “paralel devlet yapılanması (PDY)” madalyası takılmıştı.

Paralel hükümet”ten ve “paralel hükümet yapılanması”ndan söz edilmemişti.

İşte “İtalyan şahsiyet”in Selanikli ile “kanka”sına teklif ettiği şey tam böyle birşey.. “Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikecek, hükümetini yerle bir edecek bir ihtilal komitesi olarak ortaya çıkabilir misiniz?” diye soruyor.

Selanikli’nin cevabı, nikâh masasındaki genç damatınki gibi heyecanlı: “Evet, evet, evet!”

Fakat bunu içinden söylemekle yetiniyor, çünkü arkadaşı Fethi bunu ikisi adına söylemiş durumda.

Fethi orada sadece kendi hesabına konuşmuyor, Selanikli'nin kurduğu ve liderliğini yaptığı bir “teşkilat” (Selanikli'nin ifadesiyle "ihtilal komitesi") namına konuşuyor.

Ve Selanikli onu yalanlamıyor, itirazda bulunmuyor.. Onaylıyor.. 

Daha sonra Fethi’ye “Niye böyle konuştun, hain?” diye hesap sormuş da değil.. Hiçbir itirazı yok.

*

Selanikli’nin Falih Rıfkı Atay’a yaptığı bu itirafından çıkan sonuç şu:

İşgalci düşman güçlerle, Osmanlı Devleti’ni, kendi devletini yıkmak üzere işbirliği yapmaya hazır.

Onların bu yöndeki her teklifine açık.

Herhangi bir itirazı yok. 

Öyle ki, "İtalyan şahsiyet"in teklifini arkadaşıyla birlikte resmen kabul ediyor ve "şahsiyet" de bunlara, emir verircesine “O halde, kendinizi göstermelisiniz" diyor.

Anlaşma tamam.. Sıra Selanikli ile arkadaşlarının "kendilerini göstermelerinde".

Selanikli, "İtalyan şahsiyet"e, "Sen kim oluyorsun da bize ne yapacağımız konusunda talimat veriyorsun?!" demiyor.

Kuzu gibi dinliyor.. Lisan-ı hal ile "Emriniz olur paşam!" diyor.

Evet, Selanikli ile Fethi orada, işgalci İtalya Devleti ile, Osmanlı Devleti aleyhine resmen ittifak kurmuş, devlete ihanet etmiş durumdalar.

Olay açık.

Üstelik bunu, Atatürk’ün muhalifleri söyüyor değiller.. Bizzat Atatürk’ün kendisi itiraf etmiş durumda.

Allah söyletmiş.

*

“İtalyan şahsiyet”in yaptığı “Osmanlı Devleti’ni yıkmaları” teklifine bu şekilde onay veren Selanikli’nin, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı “başbaşa, yalnız, gizli” görüşmelerde, İngilizler’in aynı yöndeki tekliflerine “Hayır” cevabı vermeyeceği açıktır.

Evet, Selanikli, Osmanlı Devleti’ne ihanet etmiş, devletini resmen “satmış” durumda.

Son söz yine İsmet İnönü’nün:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


İLBERKOS ORTAYLICAKİS’TEN “PUTPERESTLİĞE SON ÇAĞRI”

 





Osmanlıca’yı doğru dürüst bilmeyen (mesela tahfîf ile istihfâfı karıştıran) Osmanlı tarihçisi Prof. İlber Ortaylı da bozkurta bir “idol” (put) olarak saygılarını sunmuş.

Sözleri şöyle:

“Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. …

“Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir. Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır. Roma’nın (Remus ve Romulus’u büyüten) kurduyla bağlantısı var mıdır bilemem ama başka milletler de kullanmıştır onu. Macarlar mesela. Ayrıca Volga Nehri boyunca kullanılır o sembol. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Bozkurt’ diyordu. Atatürk de bozkurt sembolünü benimserdi. Paraların üzerinde kullanıldı, hatırlayın o dönemi. Başka yerlerde de semboldü. Dönemin siyasi ortamı gereği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalktı o semboller.”

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/bozkurt-turk-milletinin-semboludur-42485401)

Görüldüğü gibi sözlerinin başı ile sonu birbirini tutmuyor.

Lafa Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür diyerek girmiş.

Diyelim ki doğru.. Türk tarihinde bozkurt her zaman mı semboldü, idoldü?!

Bu bir..

İkincisi, tarihte olan herşey, sırf tarihte yer aldığı için değerli midir, iyi midir, faydalı mıdır?!

Fî tarihinde bir eşeklik yaptın diyelim, o andan itibaren artık eşeklik her zaman için değerli birşey haline mi gelir?!

*

Bozkurtun bir idol olduğunu söylüyor.

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’üne göre, “idol” şu anlama geliyor: “Çok tanrılı dinlerde tapınılacak nesne.

Yani put..

Tanrı diye tapınılan nesne.

Dolayısıyla, Ortaylı şunu demiş oluyor: “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, tapınılan bir nesnedir.

Yani, Türk tarihinde bir putperestlik dönemi varmış ve akılsızca kurta tapıyorlarmış.. 

Kurtun bozu, bozarmış kızarmışı daha makbulmüş.

İyi halt etmişler..

Senin akılsız deden bir halt yedi diye senin de aynı haltı yemen mi gerekiyor?!

İlla da atalarının izinden gitmek istiyorsan daha geriye git.. Nuh aleyhisselamın gemisindeki atalarına tabi ol!..

Daha da geriye git, ilk deden Adem aleyhisselamın “tevhid” inancına sımsıkı sarıl!

*

Ortaylı’nın ikinci cümlesi: “Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir.

Yani, geçmişte akılsız atalardan biri kurta tapmış diye, günümüzde kendisine Türk diyen herkes, "Benim kafam basmaz, ben bilmem dedem bilir; dedelerimden de muvahhid olan değil müşrik olan bilir" diyerek kurtu idol (tapınılan tanrı) bellemeliymiş.

Kafaya bak!

Sadece bir partideki üç beş kafasız değil, bütün bir millet, put diye kurta “kul” olmalıymış.

Allah seni bildiği gibi yapsın e mi!

*

Sonraki cümleler: 

Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var.”

Tamam da, o steplere nerden gittin?..

Nuh aleyhisselam’ın gemisinden..

Daha geriye gidersek, asıl vatan, Cennet.. İlk ana ve babamızın yurdu Cennet’ti.. (Belki sen bunlara da inanmıyorsundur ya, neyse.. Diyelim ki en eski ataların olarak maymunları ya da maymunsuları kabul ediyorsun, sence nerde yaşıyor olabilirlerdi?)

Ha çölde olmuşsun, ha steplerde, ne farkı var?

Yaşadığın yerde hangi hayvandan korkuyorsan onu tanrı bellemen mi gerekiyor?!

*

Bozkurtun destanları, hikâyeleri varmışmış..

Zannetmiyorum ki Anadolu’nun bir Türkmen ya da yörük köyünde kurtlu masallar, hikâyeler anlatılmış olsun.

Gerçekte Türk kültüründe (halk kültüründe) ne kurt var, ne de boz kurt denen hayvan.

Hele böyle, “Ninemiz bir erkek kurt tarafından becerilmiş” ya da “Dedemiz bir dişi kurtu becermiş” şeklinde “destan” anlatılmış olabileceğine hiç ihtimal vermiyorum.

Bu kurt masalının Türk kültüründe bir yeri olsa, halk kültürünü araştıranların “Yaşayan Türk Masalları” vs. şeklindeki derlemelerinde bunların yer alması ve hemen her ilde kurtlu rivayetlere rastlanması gerekirdi.

Yok!

Anladığım kadarıyla Türkiye’deki Türkçülüğün mucidi Yahudiler bu millete yoz boz kurt üzerinden esaslı bir “kültürel kazık” atmış durumdalar.

Türkler'e "Hayvanoğlu Mehmet, Hasan, Hüseyin" demenin kurnazca bir yolunu keşfetmişler, tepe tepe kullanıyorlar.

*

İlber efendi çok zeki ya, Milli Mücadele’ye atıfta bulunmayı da ihmal etmemiş..

Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır” diyor.

Nerde var, göster!

Hadi göster, bekliyorum.

Milli Mücadele’deki sembollere bu kadar değer veriyorsun madem, asıl değer verilen semboller hilafetti, ezandı, TBMM’nin açılışında okunan Sahîh-i Buharî idi, besmeleydi, dua idi, Şeriat’ti.

Erzurum Kongresi kararlarında hilafet mi geçiyor, yoksa kurt mu?

TBMM zabıtlarında kurta kaç kere atıfta bulunulmuş?

İlber efendi, masal anlatma!. Lütfen!

*

Bir defa gaza gelmiş, kim tutar İlber’i!.. “Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır” da diyor.

Ya, öyle mi?

Hangi açıdan benzemez sence?

Ben söyleyeyim: Naziler’in gamalı haçı tabiatta bulunmayan, insan eliyle çizilmiş bir figür.. 

Kurt ise steplerde, dağlarda yiyecek arayan, açlık canına tak etmiş zavallı bir hayvan.

Şunu mu demek istiyorsun: Tapınılan put olmaya kurt, gamalı haçtan daha uygun.

*

İlber efendinin bir sonraki cümlesi, dört dörtlük bir saçmalığın nasıl olması gerektiği konusunda fikir veriyor.. “Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir”miş.

Birinin kafasından çıkmadıysa neresinden çıkmıştır sence?

Neresinden çıkmış olması sana uyar?

Sonradan üretilmiş bir sembol değildir”miş.

Sonradan üretilmemiştir de, bir “tanrı” olarak ezelden beri varola mı gelmiştir?

Sonradan üretilmemişmiş..

Ağzından çıkan lafı kulağın duyuyor mu?

Bunu duyan biri, “Bu laf birinin kafasından çıkıyor olamaz, illa ki başka bir yerinden çıkıyordur” diye düşünmesin de ne yapsın!

İlber bey, kendini rezil kepaze etmeye niye bu kadar düşkünsün?

Türk'ün yolunda cihat ettiği Allahu Teala için asla gayrete gelmez, öfkelenmez, şiddet ve celal göstermezsin, fakat sıra bir puta, bir hayvana gelince sende ne bu şiddet bu celal?

*

İlber efendinin bir sonraki zırvası şu: “Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır.

Tarihteki kurtla bugünkü kurt arasında bir fark yok ki tarihî derinliği olsun.

Sonra, bir milletin mücadele azmi ve kararlılığının tespitinde aynı coğrafyada yaşayan bir hayvan ölçü olamaz.. Önemli olan o milletin karakteri, eserleri ve yaptıklarıdır.

Diyelim ki sen evine aslan kaplan resimleri astın, aslan ve kaplanı idol (tanrı) belleyip tapmaya başladın, bu, senin “mücadele azmini ve kararlılığını ifade eden tarihî derinlikte” gıpta edilecek bir meziyet mi olur, yoksa kafayı resmen sıyırmış olduğunun belgesi mi?

Bence sen bunu bir psikoloğa sor..

Yalnız sen bu kafayla psikolog diye tutup şişirilmiş balon boş davul Celal Şengör’e başvurabilirsin, sakın yapma!

*

Son söz:

Hayvana tapan, hayvandan aşağıdır.

Çünkü, daima, tapınılan nesne, tapandan daha üstündür.




GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...