İSLAM'I GÜNCELLEME DENSİZLİĞİ İÇİN DİLLERİNİ SİVRİLTEN AK PARTİLİLER, MHP'NİN BOŞ (YA DA YOZ) KURTU KARŞISINDA TUHAF BİR NOSTALJİ İLE İLKÇAĞ HURAFESİ SİMÜLASYONUNA HİZMET EDİYOR, DONUK, DONMUŞ VE TUTUK PUTPERESTLİK ZİHNİYETİNE SAYGILARINI SUNUYORLAR

 





Bir internet sitesinde, MHP’lilerin ‘ellerinden düşürmedikleri’ bozkurt işaretinin kökeni şöyle açıklanıyor:

El ile yapilan kurt isareti, yaklasik 10 asirdir Gagauz Türkleri tarafindan yapildigini biliyormusunuz?

Bu işaret, 1984 yilindan önce Türkiye’de bilinmezdi. 1984 yilinda, Gagauz yeri kültür bakani Maria, MHP nin bir davetine bu selami yaparak girince yer yerinden oynadi….

1984 yilinda Gagavuz Kültür Bakani Maria Maruneviç, Ankara Bulvar Palas Oteli’ndeki (bu otel artik yok) bir toplantiya katilmisti. Toplantinin yapildigi salona Bozkurt isareti yaparak girdi. MHP’liler bu isareti çok begendiler ve o günden sonra kendilerine mâl ettiler….

Yani binlerce yıllık Türk simgesini Hıristiyan olmalarına rağmen Gagauz yani Gök Oğuzlar unutmamış el işaretiyle simgeleştirmişlerdir.

http://www.siyasiforum.net/viewtopic.php?f=9&t=18081&start=30&view=print

Gagauzlar’ın, “hristiyan olmalarına rağmen” eski bir simgeyi unutmamış olmaları şaşırtıcı değil.

Asıl şaşırtıcı olan, bazılarının, bir yandan müslüman olduklarını söylerken, diğer yandan da Türkler’in cahiliye (putperestlik, müşriklik) dönemine ait bir sembolü/şiarı yüceltmeye çalışmalarıdır.

Bozkurt figürü irticaî bir semboldür; Türkler’i bin yılı aşkın bir süredir aydınlatan İslâm’ın ışığını bırakıp, binlerce yıl öncesinin karanlık dönemlerine dönüş arayışının simgesidir.

*

Türklerin belli başlı bütün destanlannda bozkurt‘un merkezî bir rol oynadığı ve ata, rehber ve kurtarıcı fonksiyonları ifa ettiği görülüyor” diyen Mehmet Dönmez, “Türk Kültüründe Bozkurtun Mânâsı” başlıklı, hemen hemen bütün Türkçü internet sitelerinin yayınladığı makalesinde şunları söylüyor:

… Bu destanlar sözlü olarak Türkler arasında uzun zaman çok canlı olarak yaşadıktan sonra yazıya geçirilmiştir. Yazılı tarihin bulunmadığı zamanlarda destan ve efsanelerin birçok tarihî hakikatleri aksettirmek bakımından ne derece büyük önem taşıdığını belirtmeye gerek yoktur. 

Destanlarda bir milletin manevî hayatı, düşünüşü ve hayat felsefesi gizlidir. Destanlardaki her motif bir gerçeğin, bir inanışın sembollerle ifadesidir. Bu çerçevede bakıldığında bozkurt‘un Türk destanlarındaki, dolayısıyla Türk Milletinin duyuş ve inanışındaki rolü şu ana fonksiyonlarda toplanmaktadır: 

1) Ata olarak Bozkurt

2) Rehber olarak Bozkurt

3) Kurtarıcı olarak Bozkurt

Bozkurt‘tan türemiş olmak inancı Türklere uzun zaman boyunca büyük bir gurur, kendine inanış emniyet ve geleceğe güvenle bakma duygusu vermiştir. Bazı Türk destanlannda ana, bazı Türk destanlarında baba olarak görülen bozkurt çok defa Türk neslinin yok olacağı zaman ortaya çıkmakta ve Türklerin neslinin devam etmesini sağlamaktadır. Böylece Türklerin soyunu kutsallaştırmaktadırTürklerin müşkül zamanlarında millet hayatında büyük tesiri olacak geniş şümullü hareketlere girişecekleri zamanlarda bozkurt onlara yol göstermekte ve eşi bulunmaz şekilde rehberlik yapmaktadır. Ergenekon Destanı’nda ve Kut dağı efsanesinde bozkurt millî bir kılavuz rolünü oynamaktadır. Türk‘ün başı çok sıkıştığı zaman bozkurt‘un meydana çıkarak onu kurtarması, evladı üzerine eğilen bir ananın veya babanın şefkat duygusunu hatırlatacak derecede derin bir mana da taşımaktadır.

*

Görüldüğü gibi, Mehmet Dönmez, bozkurt masallarını cahiliye dönemi Türkler’inin batıl inanışları olarak görmek yerine, “yazılı tarihin bulunmadığı zamanlara ait tarihî hakikatleri aksettiren destan ve efsaneler” olarak kabul ediyor.

Bu tarihî hakikatleri ise, üç başlık altında topluyor: Ata olarak bozkurt, rehber olarak bozkurt, kurtarıcı olarak bozkurt.

İlkinden başlayalım… Ata olarak bozkurt “tarihî hakikati” konusunda rivayet muhtelif..

Bir rivayete göre bozkurt Türkler’in anası, bir başka rivayete göre de babası..

İlk rivayeti dikkate alırsak, Türkler’in babaannesi kabul edilen bir kadının, erkek bulamadığı ya da başka kavimlerden erkekleri beğenmediği için bir hayvan aramış olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Muhtemelen ayıları, domuz sürülerini, hain köpekleri, kurnaz tilkileri, çakalları, sırtlanları, leş kargalarını, sülükleri, kurtları vs. incelemiş, sonunda kurtta karar kılmış.

Kurt vahşi bir hayvan olduğu için teknik olarak çok zorlanmış olabilir, ancak üstün bir yetenek sergileyerek çocuk sahibi olmayı başarmış.

İkinci rivayete göre, Türkler’in babası olan adam kadın bulamamış ya da başka milletlerden kadınları beğenmemiş, bir hayvan aramış.

Gerisini söylemeyelim.

*

Evet, böyle ‘sapık’ bir masalı, birileri “tarihî hakikatler” ifadesiyle birlikte aktarabiliyorlar.

Üstelik, bunun Türkler’in soyunu “kutsallaştırdığını” yazabiliyorlar. 

Meleklerin bile secde ettiği Hz. Adem’in soyundan gelmek birilerine yetmediği için, illa da bir hayvanın hayvanca ve sapıkça ilişkiden doğmuş çocuğu olmaya özeniyorlar. “Allah’ın izni olmadan hiçbir kimsenin iman etmesi mümkün değildir. O, akıllarını kullanmayanları (manevî) pislik (murdarlık) içinde bırakır.” (Yûnus, 10/100)

Şu bir gerçek ki, bozkurt hikâyesini bu şekilde aktaranlar, manevî pislik ve murdarlık içinde olma yarışında birinciliği kimseye bırakmamaya niyet etmiş gibi görünüyorlar.

*

Doğal olarak bu kurtlu inanç, çağdaş biyoloji bilgilerimiz ışığında devasız salaklığa karşılık geliyor.

Ancak, Türkler’in soyunu bir hayvana bağlamak, ahmaklıktan daha fazla bir şey…

Düpedüz hayvanlık.

Aslında, Türkler’e sinsice yapılmış bir hakaret..

Kendi kendisine hakaret edecek derecede ahmaklık, dünya milliyetçilikleri arasında muhtemelen sadece Türkler’inkine özgü.

Elin Alman’ı “üstün insan” nazariyesini ortaya atıyor, bunlar ise “üstün hayvanlık” ya da “üstün kurtluk”..

Yani insanlık ve insanlar arasında yer mi kalmadı da hayvanlığı seçiyorsunuz?!.. Ve mine’l-garâib..

*

Gelelim bozkurtun rehber olmasına.. Bu konuda “Kılavuzu karga olanın…” atasözü yeterince fikir veriyor.

Kılavuzu kurt olanın dişleri leşten çıkmaz” deyip geçelim.

Çok şükür ki Müslümanlar’ın rehberleri peygamberler ve şirkten kaçınan rabbânî âlimlerdir.

Kurtarıcı olarak bozkurta gelince… “De ki: Allah kurtarır sizi ondan ve her sıkıntıdan. Sonra da siz müşriklik edersiniz.” (Enâm, 6/64)

Yaşar Kalafat isimli birisi de, Türkler’deki “hayvanlık tutkusu”nun derinliğini göstermek için “Göktürklerden Günümüze Türk Halk İnançlarında Kurt” başlıklı bir makale kaleme almış. Epeyce ter dökmüş, geniş bir araştırma yapmış. Yazdıklarından bir kısmı şöyle:

… kurdun Türk inanç sistemindeki yerini belirlemeye çalışacağız.

… Kök–Türklerin atalarını düşmanları tamamen imha edince bir tek çocuk kurtulur. Kolları ve bacakları da kesilmiş olan bu çocuğu kurt besler. Efsaneye göre Tanrı bu kutlu soyun yok olmasını istememiştir. Çocuk ile Kurt birleşirler ve dünyaya 10 çocukları gelir. Kurt Tanrı’dan gelen buyruğu dinleyerek bunlara yol gösterir….

… Kendisinden türetilmiş olunan, yol gösteren, manevi güç yüklü, kut bulmuş olan kurt boz olan ismi verilmesinden çekinilen ve ondan bahsedilmesi gerekince Kırkaş-Kaşkır gibi isimlerle tanımlanan kurttur.… Zira bu kurdun semavi boyutu vardır. Bunun verebileceği muhtemel zararlardan korunmak için de birtakım saçılar yapılmaktadır. Mesela ona nezir adanmaktadır.

… Göksel bir varlık olduğuna inanılan Kurt da şüphesiz Tanrı değildi, Göksel olması itibariyle Kut bulmuş olacağından sadece kutsaldı.…

… Bahattin Öğel, Doğu Sibirya ilkel kavimlerinin de atalarının kurt olduğuna inandıklarını belirtmektedir.

Afyon–Bolvadin’de yaşayan Karabağlı Karapapah Türkleri Nevruzda (Yeni gün) tarlaya “Kurt Kafası” dikip bereketi cezbetmek için Onun etrafında dönerlerKurt kafasının koruyuculuğuna da inanılır. Bu uygulamada Artova-Tokat’ta da vardır.

*

Özetle, Türkler’e göre bozkurt tanrı değilmiş ama tanrısal özelliklere sahipmiş. Yani Allahu Teala’nın hâşâ ortağı.

Bazıları, yukarıdaki kurt inancını benimsemediklerini, ancak atalarına olan bağlılıklarından dolayı bozkurta saygı duyduklarını söyleyebilirler. Bu, sonucu değiştirmez. Çünkü, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in haber verdiğine göre “bir kavme benzeyen onlardandır”.

İkincisi, küfür ve şirk genellikle saf ve pür olmaz; hakkı batıla karıştırma şeklinde kendisini gösterir: “Hakkı batıla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin!” (Bakara, 2/42)

Üçüncüsü, belirli bir sembol, küfrü/şirki ya da belirli bir kâfir topluluğu temsil eden bir alâmet durumundaysa, onun benimsenmesi küfürdür.

Mesela, Hristiyanlar’ın zünnarını giymenin hükmünün küfür olduğu itikad kitaplarımızda belirtilir.

Üstelik zünnar, bozkurt sembolünün aksine, tek başına, şirk içeren bir anlam da taşımaz.

*

Bozkurt sembolünün yanında üç hilal simgesinin de yer alması, bozkurtu İslâmîleştirmez, fakat hilalin şirk zihniyeti için istismar edilmesi anlamına gelir.

Resulullah s.a.s. zamanındaki müşrikler de, hak ile batılı karıştırmış durumdaydılar. Bir yandan Kâbe’ye hürmet ediyor, Hz. İbrahim’den beri yapılmakta olan hac ve umre ibadetlerini sürdürüyor, diğer yandan da Kâbe ile putları bir arada benimsemekten geri kalmıyorlardı. Putlar, tıpkı Türkler’in bozkurtu gibi, tanrı değildiler, fakat tanrısal nitelikteydiler.

Lafı uzatmadan sonuca gelmek gerekirse:

Bir küfür şiârı/sembolü olan bozkurta tâzim, şirktir ve küfürdür.

Çünkü, İslâm ulemasının üzerinde ittifak etmiş bulundukları küfür tarifi gereğince, “şer’an tâzimi vacip olanı tahkir, tahkiri vacip olanı tâzim küfürdür”.

(Mehmed Zahid Kotku rh. a., Nefsin Terbiyesi adlı kitabının başlarında, öncelikle lâzım olanın sağlam bir itikad olduğunu belirtir ve bu hükmü aktarır. Daha iman ile küfrü bile ayıramayan ya da böylesi bir hassasiyeti bulunmayan kişilerin sofuluğu, tasavvufçuluğu, sözde irfanı ve riyakâr ahlâkçılığı “Cahilin sofusu Şeytan’ın maskarasıdır” hükmüne dâhildir.)

*

Şeyh, mürşit, doğal lider, reis vs. diyerek peşine takılıp gittikleri kişilerin bozkurtçuluk gibi akılsızca işlerini ve söylemlerini açıkça ya da (susmak suretiyle) zımnen onaylayanlar, şu ayet-i kerîmenin kıyamet gününde aleyhlerinde hüccet olacağını unutmamalıdırlar:

“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini, bir de Meryemoğlu İsa’yı rabler edindiler. Oysa ki, hepsi ancak bir ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı ki, O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.” (Tevbe, 9/31)

Önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a., “Biz rahiplerimize ibadet edip tapmazdık” anlamına gelen şeyler söylediğinde, Peygamber Efendimiz s.a.s., “Onların helâl dediğini helâl (meşru, uygun), haram dediğini haram (yasaklanması gereken şey) kabul etmiyor muydunuz?! İşte bu, onları rab edinmektir” buyurmuştur. Ev ke mâ kâle..

“Hayır, bize haydutluk, hırsızlık, yol kesicilik, yağmacılık, çapulculuk, vahşet, kan dökücülük, ısırıcılık ve eşkıyalık gibi hususlarda ilham kaynağı olan boş kurtumuzdan (ya da yoz kurtumuzdan) senin hatırın için vazgeçmeyiz" diyenlere de söyleyeceğimiz şudur: Cehennem’e kadar yolunuz var.

“Dediler ki: Ey Hûd! Bize doğruluğu apaçık belli bir kanıt getirmedin; ve biz, senin sözünle tanrılarımızı terk edecek de değiliz, sana inanacak da değiliz.” (Hud, 11/53)

*

Şeâir (şiarlar, semboller, simgeler) konusu, dinde çok önemlidir.

Bu yüzden, Şah Veliyyullah Dihlevî rh. a., muhalled eseri Hüccetullahi’l-Baliğa’da bu konuya özel bir bölüm ayırmış bulunuyor.

Aynı şekilde Bediüzzaman da, şeâir konusu üzerinde özellikle durmuştur:

“Sünnet-i seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nevinden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mesul olur. Bu nevi şeâire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nevinden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.”

Mesela ezan, şeâir arasında yer alır ve aslına uygun şekilde okunması çok büyük önem taşır.

Bayramlar, şeâirdendir.

Her inanç grubunun kendine özgü şeâiri (sembolleri, simgeleri) bulunur. O inanç grubuna mensup olmanın göstergesi, şeâire olan hürmettir.

Gamalı haça hürmet ediyorsanız, Nazisinizdir.

Sıradan bir haçı saygıya lâyık görüyorsanız, hristiyansınızdır.

Bozkurta kutsallık atfediyor ve tazimde bulunuyorsanız, müşriksinizdir.

*

Müşrik olmak için Allahu Teala’nın varlığını inkâr etmek gerekmiyor, ona bir şekilde ortak koşmanız yeterlidir.

Bir nesneye kutsallık (ya da manevî değer) atfetmede Kur’an ve Sünnet yerine putperest atalarınızın batıl inanç ve hurafeleri, küfrü ve şirki referansınız olduğunda, artık siz müşriksinizdir.

Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşuyor oldukları halde iman ederler.” (Yusuf, 12/106)


ÂL-İ İMRÂN, 3/188

 





ANLATILAMAYAN




Şu sözler Erdoğan’a ait:

Bakınız bunu gerçekten söylemek istemezdim.

Bunu söylemeye gerek duymazdım.

Ama mecbur kaldım.

Hiç kimse ne şahsımın ne de bu kutlu kadronun Filistin meselesindeki sorgulayacak kalibrede kapasitede değildir.

Biz devlet yönetiyoruz. 85 milyonun emanetini taşıyoruz.

Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir.

Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz.

Ancak çıkıp da bizim Filistin hassasiyetimizi sorgulayanlar er ya da geç mahcup olacaklar. Rezil olacak tarih önünde. Haksızlık yaptıklarını göreceklerdir.

Biz Filistin davasını sadece savunmuş değil, bu uğurda çok ağır bedeller de ödemiş bir hareketiz, bir kadroyuz.

Böyle bir dönemde hakkı ve hakikati haykırmanın zor olduğunu biliyoruz.

Ama bütün bir dünya bilsin, anlasın, idrak etsin, ne suikast girişimlerine, ne darbe girişimlerinize, ne ekonomik saldırılarınıza, ne de algı operasyonlarınıza boyun eğmeyeceğiz.

Tayyip Erdoğan olarak tek başıma kalsam dahi, Allah ömür verdikçe Filistin mücadelesini savunmaya, mazlum Filistin halkının sesi olmaya devam edeceğim, devam edeceğiz.

(https://x.com/TheLaikYobaz/status/1808552358428746084)

*

Kutlu kadrodan söz ediyor..

Asr-ı Saadet simülasyonu yapar gibi..

Sanki karşımızda ashab-ı kiram var..

Sanki Allahu Teala’nın indirdiği ile yönetiliyoruz, ülkemizde Şeriat hakim.

Neyin kutluluğuysa?.

Herhalde totem boş ya da yoz kurt (haydut, yol kesici, eşkıya hayvan) kutluluğu.

Kurtlanmış, kurtlu kutluluk.

*

Tuhaf bir nostalji duygusuyla “Bazı adımlarımız görünmüyor olabilir” diyor.

Bazı adımlarınızın görünmediği doğru..

Muhtemelen sadece Filistin’de değil, memleket içinde de attığınız bazı adımlar görünmüyor.

Bazı şeyleri göstermeden yapıyorsunuz.

Peki, bir şekilde görenler için “paranoyak, vehimli, evhamlı” vs. denilmesini sağlıyor da olabilir misiniz?

Körler ve sağırların sizi ağırlayacağı şekilde.

Vazifesi görünmeyen adımlar atmak, görünmeyen işler yapmak olan kurumlarınız da var zaten.

Birinin adı galiba MİT’ti.

*

Erdoğan, “Bazı yaptıklarımızı anlatamıyor olabiliriz” de diyor.

Anlatmadığınız, anlatamadığınız kesin.

Nitekim, eski Dışişleri Bakanınız, Başbakanınız Ahmet Davutoğlu da aynı şeyi söylüyor.

Zamanında şöyle konuşmuştu:

"Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Bizi bugün eleştirenler insan yüzüne çıkamazlar, açık söylüyorum. Neden mi? Gelin hafızanızı bir yoklayın. İleride birgün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden, aylardan biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır."

*

Erdoğan gibi isimlerin “görünmeyen”li, Davutoğlu gibilerin de “insan içine çıkamaz”lı lafları beni derinden, çok derinlerden etkilediği içindir ki, Kayseri’de Suriyeliler’e yönelik saldırılar yaşanınca aklıma, “Görünmeden çalışanlar taifesi acaba bu işin neresinde?” sorusu geldi.

Gördüğünüz gibi, acizane, devlet adamlarımızın sözlerinden çok etkileniyor, laflarının etkisinden bir türlü kurtulamıyorum.

Kayseri’deki “görünmeyen” zamanlama ilginçti.

Normalde Sinan Ateş cinayeti davasının konuşulacağı, herkesin bu davaya odaklanacağı bir günün sabahına insanlar Kayseri’deki olayları konuşarak girdiler.

Yaşanan tuhaf olaylar yüzünden Sinan Ateş davası unutuldu, arada adeta kaynadı gitti.

*

Eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı (şu anki Ordu Büyükşehir Belediyesi Başkanı) Hilmi Güler’den duyduğum bir “Ordu atasözü” var, “Davulcu yellenmesi duyulmaz” derdi.

Zurnacı yellenmesi hiç duyulmaz.

Evet, Kayseri’de ne kadar çakal varsa sokağa salındı ve MHP’den çıkan yellenme sesi o gürültü ve şamata arasında kayboldu gitti.

Allah var, taciz diye yorumlanan görüntüleri sosyal medyada yayanlar (O görüntüler muhtemelen eskidir.. Birileri hîn-i hacette lazım olur diye arşivlerinde saklamışlardır), bunun ardından adres gösterip Kayserili çapulcuları sokağa yönlendirenler, büyük iş çıkardılar.. Tam da Sinan Ateş davasına saatler kala.

Bunu nasıl yorumlamalıyız?

Şöyle mi demeliyiz: Birileri göstere göstere yellenmeyi de, yellenmenin üstünün nasıl örtüleceğini de gayet iyi biliyorlar.

Belki de tesadüftür.. Ancak, şöyle diyenler de var: “Başarı gayrete aşıktır. Hiçbir başarı tesadüf değildir.

ABD eski başkanı Franklin D. Roosevelt hazretleri de şöyle demiş: “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkanı Erdoğan da diyor ki: “Siyasette bazı adımlar görünmüyor olabilir. Bazı yapılanlar görünmüyor olabilir.”

Elhak, görünmüyor.

*

[Kayseri’de yaşanan türden olaylar bazen, saldırıya uğrayan kitleye “Önünüzde üç seçenek var, ya her konuda entegrasyona, asimilasyona razı olacaksınız, ya pılınızı pırtınızı, tasınızı tarağınızı toplayıp defolup gideceksiniz, ya da böyle şeyler yaşayacaksınız, seçim sizin” mesajının verilmesini, mültecîlerden şikayetçi kitlenin de “gazının alınmasını” sağlar.

Fakat bizim devletimizin derinlikleri böyle “anlatılamayacak” şeyler planlamazlar ve yapmazlar, çok dürüst, çok ahlâklıdırlar.

Onların kitabında suikast tipi şeyler de yer almaz.

Güldür Güldür Show’da (Tarkanvari Kara Mesut’un hanına, hanesine tecavüz ettiği) hancı İbrahimus’un “Hanıma tecavüz ettiniz” diye feryat etmesine yol açan türden sapıkça işler onların kitabında yazmaz.

Böyle işler akıllarına bile gelmez.

Ancak, bazı FETÖ’cüler gibi yurtdışına kaçmış hainler Atatürk tipi “namus” abidesi devlet görevlilerine, tutuklanmış FETÖ'cü kadınlardan bazılarına yapılan muamele hakkında böylesi iftiralar atabilirler.. Aldırmayın.. Ne mutlu Türküm diyene!. Bir Türk dünyaya bedeldir.. Türküm doğruyum çalışkanım…]

*

Bu söylediklerimizi detaylandırmak, derin analizler yapmak mümkün, fakat gerek yok.. Anlayana sivrisinek saz.

Ancak, şunu biliyoruz: Erdoğan, Filistin konusunda bedel ödemesini gerektirecek herhangi birşey yapmadı.. Bedel de ödemedi.

İktidarının ilk yıllarında Yahudiler’le yediği içtiği ayrı gitmiyordu.. Onlardan madalya vs. alıyordu.

Burada kritik dönemeç Aralık 2008.. O ay İsrail bir kalleşlik yaptı, Erdoğan’ı “ofsayt”a düşürdü.. Gazze’ye yaptığı saldırıya Erdoğan vize vermiş gibi bir izlenim uyandırdı.

Erdoğan, bu durum karşısında “saf seçmek”, İsrail’e tepki göstermek zorunda kaldı.

İsrail’le arası bozuldu.. Arası bozulmasaydı bu defa Necmettin Erbakan ona bedel ödetecek, onu “yahudi hortumu, maşası, uşağı, işbirlikçisi, acentası” olarak damgalayıp bütün imajını yerle bir edecekti.

İşte Erdoğan’ın ödediği bütün bedel bu..

Şimdi bize tutmuş “Bedel ödedim” diyor. Hangi bedel?.

*

Bir de suikast konusu var..

Burda kastedilen Bediüzzaman gibi zehirlenenler, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca gibi “tır”larla tokuşturulan, hurdahaş edilenler değil.

Sümeyye Erdoğan böyle bir konuda gazetelere manşet olmuştu.

Teferruatına girmeyelim.

*

Erdoğan’ın hiç hayırlı işi yok demiyoruz, fakat yanlışları tüm doğrularını götürüyor, ve geride devasa bir yanlış yığını kalmaya devam ediyor.


SELANİKLİ DECCAL MUSTAFA ATATÜRK'ÜN İŞGALCI DÜŞMANLA "TEŞKİLAT" (PARALEL DEVLET) PAZARLIKLARI

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 44

 

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlama çabasında en önemli noktayı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu konusu oluşturuyor.

İstiklal Harbi (Kurtuluş Savaşı, Milli Mücadele) diye adlandırılan olayın içyüzünün kavranması buna bağlı.

Yine, İstiklal Harbi’nin “esasları/ilkeleri, gayeleri/hedefleri, söylemleri/taahhütleri/vaatleri” ile İstiklal Harbi sonrası Türkiye’nin ilkeleri ve icraatı arasındaki tabana tabana zıtlık, 180 derecelik farklılık da, Selanikli’nin İstanbul’daki dalavereleri bilinmeden anlaşılamaz.

*

Falih Rıfkı Atay’ın, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabını okuyorduk.

Bu kitap şu açıdan önemli: Selanikli’nin mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da neler yaptığını kendi ağzından öğrenmiş oluyoruz.

Yani başka birileri onun bağlantıları ve yaptıkları hakkında birtakım iddialarda bulunmuş değiller.. Öyle olsa, kafalarda “Acaba doğru mu söylüyorlar?” diye bir soru işareti belirebilir.

Selanikli’nin kendisi hakkındaki açıklamaları ise bir “itiraf” niteliği taşıyor.

Mecelle’deki “Kişi ikrarı ile muaheze olunur” maddesi evrensel bir hukuk ilkesi durumundadır.. Kişinin ikrarı, beyanı, başkalarını değilse bile kendisini her halükârda bağlar.

*

Selanikli’nin “itiraf”larını söz konusu kitaptan okumaya devam edelim.. Atay, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“İstanbul'u işgal eden İtilaf devletlerinin (İngiltere, Franasa, İtalya) mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri bir noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlardı: Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır? Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir? İttihat ve Terakki'yi hiç hatırlarından çıkardıkları yoktu.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 133.)

Selanikli’nin Türkçesi bozuk olduğu için meramını düzgün ifade edememiş.

“Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat olmasına ihtimal var mıdır?” şeklindeki cümlede “olmasına” yerine “kurulmasına” demesi gerekirdi.

Çünkü kastedilen bu.

Bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” halihazırda var olsa zaten bilinir.. Çünkü, bütün memlekette (evet, bütün memlekette) nüfuzunu hissettiriyorsa, onun varlığından haberdar olmamak için kör olmak yetmez, ayrıca sağır da olmak gerekir.

Selanikli’nin bir sonraki cümlesi ise aptalca: “Böyle bir teşkilat varsa onun başına geçebilecek şahsiyetler kimler olabilir?”

Teşkilat (örgüt), başsız olmaz.

Bir teşkilat varsa, mutlaka başı ayağı vardır..

Başı olmayan teşkilat.. Böyle bir ucube henüz var olmuş değil.

Dolayısıyla, “başına geçebilecek şahsiyetler”den söz eden işgalcilerin (İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’ın) kastı, böyle bir teşkilatı kurup başına geçebilecek şahsiyetler.

Öyle bir teşkilatın bulunmadığını biliyorlar.. Öyle bir teşkilatı kuracak adam arıyorlar..

(Var aslında böyle "nüfuzlu" bir teşkilat: İttihat ve Terakki.. Fakat o, işlerine yarayacak durumda değil.)

*

Burada karşımıza şu soru çıkıyor: İşgalciler, niçin böyle bir teşkilatın varlığını dert edinmiş durumdalar?

Selanikli’nin dediğine göre, “bu noktayı anlamaya çok ehemmiyet veriyorlar”mış.

Çok ehemmiyet.. Çok önem..

Bu nokta onlar için neden çok önemli?

Normalde “Türkiye'de, bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat” zaten mevcut.. Devlet teşkilatı.. Osmanlı Devleti.

Fakat, gâvur, Türkiye’de başka bir teşkilatın, Osmanlı Devleti’ne paralel başka bir devletin, bir “paralel devlet”in kurulmasını, sonra da Osmanlı Devleti’nin yerini almasını istiyor.

Önceki bölümlerde anlattığımız gibi, bu, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un kafasındaki plan ve projeydi.

*

İttihat ve Terakki bu ihtiyaca cevap veremiyordu, devleti batırdığı için itibarı sıfırlanmıştı.

Liderleri Enver, Cemal ve Talat kirişi kırıp yurtdışına kaçmışlardı. Yerlerini doldurabilecek karizmatik bir lider de ortaya çıkmamıştı. İttihat ve Terakki, can çekişmekte olan bir çeteydi.

Selanikli Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’nin başına geçme şansı da yoktu.. Çünkü, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da belirttiği gibi, İttihatçılar onu “haris, sefih, sarhoş, ahlâksız ve fırsatçı” olarak nitelendiriyorlardı.

Selanikli’nin o gün için tek avantajı, kendisini yaveri yapmış bulunan Padişah Vahideddin’in ona olan sınırsız güveniydi.. Bu güvende, Selanikli’nin İttihat ve Terakki liderleri tarafından sevilmemesinin de etkisi vardı.

Selanikli, İttihat ve Terakki’de dikiş tutturamaz, (Enver’in gölgesi üzerinden eksik olmayan) bu teşkilata diş geçiremezdi, fakat yeni bir teşkilat kurması mümkün olabilirdi.. İşgalci düşmanlar böyle düşünüyorlardı.

Aynı şeyi Vahideddin de düşünüyordu.. Padişah olduğu halde İttihatçılar’a diş geçiremezdi, fakat Selanikli gibi arkasında bir örgüt bulunmayan sapı silik bir şahsı istediği gibi kullanabilirdi.

Nitekim, Derin Tarih dergisinin 2013 yılında okurlarına hediye ettiği Sultan Vahdettin'in İstanbul'dan Ayrıldıktan Sonraki İlk Açıklaması “Ben Hain Değilim” adlı kitapçıkta, Vahideddin’in, “Türk milletinin Selanikli gibi bir adama bu şekilde itaat arzedeceğini tahmin etmemiş olduğu” yönündeki ifadelerini buluyoruz.

 

*

Bu noktada akla gelen ikinci soru şu: İşgalcilerin “mümessilleri (temsilcileri), politikacıları, hatta askerleri”nin böylesi bir teşkilat ve başına geçebilecek adamlar arayışına girmiş olduklarını Selanikli nerden ve nasıl biliyordu?

Selanikli, nasılsa, işgalcilerin hem mümessillerinin, hem politikacılarının, hem de askerlerinin “gündem”ini biliyor.

Adamlarla “al takke, ver külah” bu kadar nasıl samimi olabiliyor?

(Şu anda işgal altındaki bir memlekette yaşamıyoruz, kendi ülkemizdeyiz.. Buna rağmen, eski arkadaşlarınız bile olsalar, birileri etkili ve yetkili konumlara geldiklerinde, onların ağzından birtakım bilgileri kerpetenle bile zor alabilirsiniz.. Selanikli ise maşallah işgalcilerin bütün ileri gelenleriyle ahbap çavuş ilişkisi içinde.)

Acaba kendisine, “Böyle, Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş olabilirler miydi?

Ve Selanikli de, “Evet, işte aradığınız adam tam da karşınızda duruyor.. Beni gökte ararken yerde buldunuz” demiş olabilir miydi?

Değildiyse, işgalciler Selanikli’ye, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği niçin vermişlerdi:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, önümüze gelen üçüncü soru bu:

Acaba işgalci düşmanlar, Selanikli’ye, “Türkiye'de bütün memlekete nüfuzunu hissettirecek bir teşkilat kurup başına geçmen ihtimali var mıdır?” diye sormuş, böyle bir teklif yapmış olabilirler miydi?

Cevabı, Selanikli’nin Falih Rıfkı’ya yaptığı “itiraf”lardan biliyoruz.

Evet, yapmışlardı.. Okuyalım:

"- Bir gün A Bey [Bu “A” her kimse?] bir İtalyan şahsiyetinin Fethi Bey ve benimle görüşmek arzusunda bulunduğundan bahsetti. Bir İtalyan mimarının evinde buluşacaktık. Teklifi kabul ettik. [Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki] Bonmarşe’nin [bu ismi taşıyan mağazanın] karşısında büyük bir apartman! Çaydayız. Bahsedilen zat hemen söze başladı:

"- Ben Türkiye'nin hakiki dostuyum. Hükümetin acizliği yüzünden bu memleketin nasıl fena akıbetlere sürüklendiğini de görüyorum. Sizin bunları düşürecek ve yeni bir hükümet kurabilecek teşkilat ve adamlarınız var mıdır?" İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu.” (Atay, s. 133.)

Selanikli deccal (çok yalancı), burada yine sanatını konuşturmaya başlamış.

Önceki bölümlerde, Selanikli’nin Tevfik Paşa hükümetini devirmek için ne entrikalar çevirdiğini, ne katakullilere başvurduğunu görmüştük.

Hatta, İttihat ve Terakki hükümetinin bakanlarından Kara Kemal ile başbaşa verip (Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı tasarladığını, fakat bu planın İsmail Canbulat’ın sert tepkisi yüzünden akamete uğradığını da öğrenmiştik.

Yine, Selanikli’nin Rauf Orbay, Fethi Okyar ve İsmail Canbulat ile olan ilişkisini “ihtilal komitesi” olarak adlandırdığına da muttali olmuştuk.

Dahası, Vahideddin’i öldürmeyi bile düşündüğüne, Ataç’a anlattıkları sayesinde vakıf olmuştuk.

Belli ki, görüştükleri İtalyan şahsiyet, Selanikli Sarı Kemal’in planlarından bir şekilde haberdar olmuş, onunla bu yüzden görüşmek istemiş.

Selanikli ise deccalliğini (çok yalancılığını) sergileyerek bize masal anlatıyor. İttihat ve Terakki fırkasından bahsettiğine, bizi de fırkanın reisleri arasmda saydığına şüphe yoktu”ymuş.

Yersen!

İttihat ve Terakki’nin hükümet darbesi yapacak mecali mi kalmış?! Kara Kemal bile, Sarı Kemal’in ocağına düşecek kadar aciz hale gelmiş.

Evet, Selanikli işini biliyor.. Nedense, söz konusu “İtalyan şahsiyet”in adını da vermiyor.. Sanki devlet sırrı.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli deccal “İtalyan şahsiyet”in kendisi ile Fethi Okyar’a yaptığı teklifi (hükümet darbesi yapıp devleti ele geçirme) açıklıyor.

Ancak, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew’yla yaptığı “başbaşa, gizli saklı” görüşmelerde konuştukları konulara gelince gayet ketum.

Rauf Orbay’ın ve Cevat Abbas’ın beyanlarından anlıyoruz ki, onunla en az üç kere görüşmüş durumda.. Durum buyken, Ataç’a, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden Frew ile sadece bir kez görüşmüş olduğunu, bir daha da görüşmediğini söylüyor.

Soru şu: Neden yalan söyleme ihtiyacı duyuyor?

İkinci bir soru: “Bir daha da görüşmemiş olduğunu” söylemesini gerektiren sebep ne?. Bunu neden özellikle vurguluyor?

Yalancının iyi bir hafızasının olması gerektiği kuralı kendisi için de geçerli, fakat, bütün yalancılar gibi o da açık veriyor.. Bir yıl sonra TBMM’de yaptığı (ve Nutuk adıyla kitaplaştırılan) konuşmasında, Frew ile “bir iki defa” görüştüğünü söyleyecektir.

Bir başka ilginç nokta da şu: Frew için gayet saygılı ifadeler kullanıyor, onu iyi kalpli fakat “sergüzeşt-cû” (macera arayan, maceraperest) saf bir adam olarak nitelendirerek dosyayı kapatıyor.

Salak numarası yapıyor, fakat aslında bizi, bütün bir Türk milletini, Türkiye halkını salak yerine koyuyor.

*

Evet, Frew ile arasında geçen konuşmaları ve İngilizler’le yaptığı anlaşmayı saklıyor, fakat İtalyan’a sıra gelince dili çözülüyor.

Sebebi, İtalyanlar’la doğrudan bir anlaşma yapmamış olması.. İtalyanlar’la olan ilişkilerini ayarlayıp düzenlemeyi İngilizler uhdelerine almış durumdalar.. Selanikli’nin birşey yapması, yorulması gerekmiyor.

Muhtemelen İngilizler, İtalyanlar’a Selanikli ile anlaşmış olduklarını söylemişler, ve İtalyanlar, “Bari şu Selanikli ile biz de doğrudan temas kuralım, gelecekte faydası olur” diye düşünmüşlerdir.

Filmin (tiyatronun) sonunu anlatmak heyecanı yok ediyor, fakat film o kadar karmaşık, o kadar muğlak, o kadar karışık ki, senaryonun yazımında değilse de çekiminde “yönetmen baş yardımcısı” olarak görev yapmış olan İsmet İnönü’nün yaptığı “özet”i bilmeden filmden bir anlam çıkarmak çok zor.. 

Heyecan olsun da, anlamsız heyecanın bir faydası yok.

Evet, İnönü, Selanikli’nin bütün hikâyesini tek cümlede özetlemiş durumda:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...