DEĞİŞEN ZAMAN, VE DEĞİŞMEYEN HEVA, HEVES VE CEHALET







“Müslümanlar dinlerinin külli ve nihai hedeflerini göz ardı etmişlerdir. Halbuki İslam bir çok vesile ile kölelere özgürleşme kapısını aralamıştır. Son hedefi de göstermiştir. Özgürlük kapısını bir daha kapanmamak üzere ardına, sonuna kadar açmak. Bunu açmak ve aşmak Müslümanların elindeydi ve göreviydi. Ama tutuk davranmaları veya donukluklarından veya nasların anlaşılmasında Hazreti Ömer gibi sofistike olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır. ”

Bu ifadeler, fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan’ın “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında yer alıyor.

*

Nasstan kasıt, anlamı açık ayet ve hadîsler.

Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında nass varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez.

İşte bu, “donukluk ve tutukluk” anlamına geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vucudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.

Kölelik konusunda da Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellem ile ashabının uygulaması, dinin maksatlarını, küllî ve nihaî hedeflerinin gerçekleşmesini sağlayan uygulamadır.

Diğer konularda da (mesela evlilik yaşı vs.) durum aynıdır.

Mustafa Özcan’ın teklif ettiği “son hedef” (yani köleliğin bir daha geri dönülemez şekilde yasaklanması) ise, nassın (Rasulullah’ın uygulamasının) inkârı ve iptalidir.. Özcan bunun farkında değil, fakat durum bu.

Dinin anlaşılmaması, dinin maksadının, küllî ve nihaî hedeflerinin gözardı edilmesi tam da budur.

*

Mecelle’deki Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaidesi ne yazık ki çok istismar ediliyor.

Mecelle’deki ifadeler ne ayettir, ne de hadîs.. O ifadeler, Kur’an ve Sünnet’e uygunlukları ve onlar çerçevesinde anlaşılmaları nisbetinde değerlidirler.

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” diyenlerin kastı ve niyeti çok iyi olabilir, fakat meseleyi ifade ediş tarzları kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde nakıs.

Bunu mutlak şekilde ifade etmek yerine kayıt ve şart getirmeleri gerekirdi.. Mesela “Ezmanın tegayyürü ile bazı ahkâmın (hükümlerin) tegayyürü inkâr olunamaz” denilmesi uygun olurdu.

Mesela yemek yemenin hükmü.. Ramazan ayında gündüz haram, zaman değişip akşam olduğunda ise helaldir.

Fakat, diyelim ki yürüyen bir canlıyla karşılaştık, bizim gibi biri, onun hakkında “insan, Ademoğlu” hükmünü verdik.. Zamanın değişmesiyle bu kişi hakkındaki hüküm değişir mi, beş sene sonra onun için, “Hayır, aslında o bir timsah, zaman değişti, onun hakkındaki hüküm de değişti” denilebilir mi?!

Her hüküm değişmez.. Mesela ölen insanla ilgili “canlılık” hükmü değişir, fakat onun “insan” olduğu hükmü değişmeden kalır.

Değişmeyen hükümler, değişenlere göre daha çoktur.. Değişen hükümler çok azdır.

Dinin hükümleri de böyledir.. Domuz eti zamanın değişmesiyle haram olmaz.. Ama bazen, yiyecek hiçbir şey bulamadığın ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaştığın zaman, ölçüyü kaçırmamak şartıyla yemen caiz olabilir.

Hükmün aslı olduğu gibi kalır.. Değişen, senin durumundur.

*

Mecelle’deki “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki ifade, en sorunlu, yanlış anlaşılmaya en açık ifadelerden biri.

Hükümlerin değişebildiği durumları aslında herkes bilir.. Fakat bunu bu şekilde sanki “dinî bir kural” gibi söylediğinizde artık herkes kendine göre bir “şâri’ (şeriat koyucu, yasa koyan) zaman” icat edip kafasından hüküm uydurabilir.

Sanki zaman dile gelip konuşuyor, “Şunun hükmü artık şöyle oldu” diyor.

Zaman adına konuşan sensin.. Zamanı bahane ediyorsun.

*

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında Mecelle’de yer alan “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

*

Şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, (bilerek veya bilmeyerek) O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

*

Mecelle şârihlerinden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun "gizli şahit" bilmem ne alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Evet, merhum Kuyucaklızade’nin ifade ettiği gibi, zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir.

Örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan Şeriat hükümleri değişmez.

Modernist (yani Batı’nın çağdaş/modern halini “nass” kabul eden), Fazlur Rahman’ın sapık mezhebine tabi olan ilahiyatçılara göre ise ayet ve hadîslerle sabit olan hükümler de değişir, değiştirilmelidir.

Nitekim, (derin devlet nezdinde akredite olan bu ilahiyatçılardan) perde arkasında akıl alan Erdoğan altı yıl önce, 8 Mart 2018 tarihinde şöyle konuşma gafletinde bulunmuştu:

"Din adamı diye ortaya çıkıp kadınla ilgili dinde yeri olmayan içtihatlarda bulunuyorlar. Çünkü İslamın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslamın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslamı 14-15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız."

Bir gün sonra ise şunu demişti:

"Biz dinde reform aramıyoruz. Haddimize mi? Ama çıkıp da kadınlarla ilgili, yaşlılarla ilgili konuşmaların İslam'a getirdiği lekeyi görmezden gelemeyiz. Türkiye'de din eğitim ve öğretiminin sağlıklı bir temel üzerinde yaygınlaştırılmasına ihtiyaç var."

Aslında İslam’ın güncellenmesinden söz etmekle dinde reform çağrısı yapmak aynı şeydir.

İbrahim Kalın da, Erdoğan’ın bu açıklamasını tevil ve tefsir babından Mecelle’nin “Ezmanın tegayyürü…” ilkesine atıfta bulunmuştu.

Mesele Arab’ın bin 500 sene önceki örfü olsa sorun değil, fakat olay, Arnavut gâvuru Diamond’un son yaygarasını bahane ederek tağut Soner gibilerin “hadîsler”in (Sünnet’in) ayıklanması, Sahîh-i Buharî’nin çöpe atılması çağrısında bulunmaları gibi, İslam’ın temellerinin inkârı ve yıkılması noktasına vardırılıyor.

*

Yrd. Doç. Dr. İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tegayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

“…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.”

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

“…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

“Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

“…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.”

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

“… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

“Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

“Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

“Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).”

İnsana teşrî’ yetkisi tanımak ise, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi) onu “rab” edinmektir.

Şirktir, küfürdür.


EVLİLİK YAŞI, ŞERİAT, DENİZ BAYKAL, METİN AKPINAR, CEM GARİPOĞLU VS. VS..









Eski MİT’çi Yılmaz Tekin, haftalık Aktüel dergisinin 29 Aralık 2004 - 4 Ocak 2005 tarihli 36’ncı sayısında yayınlanan röportajında “topluma ulaştırılmak istenen fikirlerin MİT tarafından bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere verildiğini ve onlara mal edildiğini” söylüyor.

Bu, söz konusu yazar ve gazetecilerin her söylediklerinin MİT mahreçli olması anlamına gelmiyor ve bu mümkün de değildir.

Ancak, onların bazı temel konulardaki laflarının MİT’ik bir tad verdiği, o laflardan buram buram MİT’sel kokular yükseldiği görülür.

Bunun en açık, maskesiz, yalın ve bariz örneği, savunulan her dünya görüşü veya ideolojiye bir “yerlilik, millilik, Türkiyecilik” eklenmesidir.

*

Mesela bir zamanların meşhur “itirafçı/tövbekâr komünist”i Aclan Sayılgan, 1975 yılında yayınlattığı (“belgesel roman” diye tanıtılan) otobiyografik Deprem adlı kitabında, Türkiye’deki sosyalist hareketin “milli” (yani “devletçi”) olması gerektiğini söylüyor.

Tanıdık geldi, değil mi?

Sosyalizmden istenen İslam’dan da bekleniyor.

Müslüman mı olacaksınız, yerli-milli müslüman olmalısınız.. Türk İslamı’ndan, Türk Müslümanlığı’ndan söz edilmesinin sebebi bu.

İslamcı mı olacaksınız, “İstanbul İslamcısı, Türk İslamcısı, Anadolu İslamcısı” gibisinden birşey icat ederek içine biraz laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti patentli gayri-İslamî baharat ekleyeceksiniz.

*

Madalyonun bir de arka yüzü var.

Onu da bir başka MİT’çi, Prof. Dr. Mahir Kaynak şu şekilde dile getiriyor:

Eğer bir hükmü [fikri] geçersiz hale getirmek istiyorsanız, bunu güvenilirliği ve inandırıcılığı olmayan bir insana söyletin. İnsanlar hemen bu şahsı [sözüne güvenilip güvenilmeyeceği hususunda] yargılar. Eğer şahıs güvenilmezse söylediğşey de yalandır [kanaatine varılır].”

(https://akevler.org/AkevlerMakaleler/852/SonEk/10053/Suleyman-Karagulle/Mahir-Kaynak-ile-roportaj?seoContent_BootstrapGridView1=page19)

Doğru fikirleri, davaları, hareketleri itibarsızlaştırmanın, "itibar suikasti" ile gözden düşürmenin yollarından biri budur.

İşte, Fadime ile samanlıkta (pardon Kadıköy’de) basılan (Aczimendeburi tarikatı kurucu pîri) şeyhtan Müslüm Gündüz’ün medyada (MİT’ik medyanın sol cenahında) arasıra karabatak gibi boy göstermesi ve Şeriat’i savunmasının nedeni budur.

Bu ülkede Bediüzzaman gibi İslam’ın dâhî müdafîleri nefes aldırmayacak kadar sıkı bir takip ve tarassut altında tutulmuşlarken, fikirlerini özgür bir biçimde dile getirmeleri engellenmişken, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendiler ve Allâme Zahidü’l-Kevserî’ler ülkeden sürgün edilmişlerken, İskilipli Atıf Efendi’ler idam edilmişlerken, 1990’lı yıllarda bu Müslüm soytarısının tuhaf şovlarının medyada “köpürtülmüş” olması sebepsiz değildir.

Bu kalpazanın Fadime ile macerası üzerinden dönemin Erbakan hükümeti hedef alınmıştı.. 28 Şubat’a giden sürecin kilometre taşlarındandı.

Bugün de arasıra ortaya çıkıp Şeriatçılık yapmasının, laiklik ve Atatürk aleyhtarı laflar etmesinin nedeni aynıdır.

Bu sirk palyaçosuna sarık ve cübbe giydirilerek sarık ve cübbe tahkir edilip aşağılanıyor, Şeriat de, itibarsızlaştırılması için buna savunduruluyor.

*

Evet, istenen, “İslamcı” olmayan, “yerli-milli, Türkiyeci”, “şeriatsız” bir İslam..

Laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi (halk çoğunluğunun kararlarına gökten inmiş vahiy muamelesi yapma şirki, küfrü) kazanlarında kaynatılıp haşlanmış, ardından Batı kurutma makinasında hizmete hazır hale getirilmiş bir “güncellenmiş, donukluktan kurtarılmış, çağa uydurulmuş, ‘toplumsal’ ile barıştırılmış, ‘tuhaf nostalji’lerden arındırılmış, ‘asr-ı saadet simülasyonları’ndan paklanmış, Avrupaî özgürlüklerle nakışlanmış” bir İslam.

Zor mu?

Zor, fakat ne demişler, “Zoru hemen yaparız, imkânsız biraz zaman alır”.

O yüzden, “imkânsız” olan bir işe soyunulmuş durumda.. O da, İslam’ın Sünnet’ten (Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatından ve sözlerinden) arındırılması projesi ve operasyonu.

*

İlk adım, Kur’an ile Sünnet birbirini tamamlarken bunlar arasında bir savaş varmış gibi bir izlenim uyandırmak, Kur’an bayrağı altında Sünnet’e kutsal savaş (cihat) ilan etmekti.

Sözde dertleri, İslam’ı uydurma hadîslerden kurtarmak, Kur’an’ın dikensiz gül bahçesinde muhafaza altına almak.

Özde ise gayeleri, o bahçeye giden su kanallarını tıkayarak, etrafına duvarlar örüp hava sirkülasyonunu engelleyerek, İslam’ı boğmak.

Tabiî o bahçeyi harap edelim, boğalım derken kendileri telef oluyorlar.. Pabucumun prof.u pırasasör dangalak Mustafa Öztürk örneğinde olduğu gibi takkeleri düşüyor, kel küfürleri ve imansızlıkları Güneş ışığında ayna gibi parlamaya başlıyor.

*

Oyunun son perdesi “Arnavutluk’un utancı bir (Türkçe’yi de bilen) gâvur soytarı, tağut Soner Yalçın ve saf seyirciler” üçgeninde sergilendi.

Görünüşte gâvur Arnavut Diamond sümsüğünün hücumuna karşı tağut Soner İslam’ın bayrağını kaldırıyor ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şerefini kurtarıyor.

Gerçekteyse, İslam Şeriati, bir danışıklı dövüş operasyonuyla tahrif, tahrip ve tağyir ediliyor; İslam, laik (siyasal dinsiz) devletin “resmî ideolojisi”ne göre güncelleniyor.

Elazığlı derin Milli Görüşçüler ile Ali Mevlüt Kaya adlı birinin Soner’i “İslam’ın büyük kurtarıcısı” ilan etmeleri sebepsiz de değil, tesadüf de değil.

Odatv.com’da yayınlanan haber şöyle:

"Bütün inananlar borçludur" dedi... Soner Yalçın'a bir teşekkür daha

Diamand Tema adlı YouTuber, şeriatın tartışıldığı bir programa katıldı, "Şeriatın haricindeki hiçbir sistemde 6 yaşındaki bir kızla evlenemezsin" dedi. Bu sözler sonrası hakkında halkın bir kesimini aşağılama ve dini değerleri aşağılama iddiasıyla soruşturma açıldı. Tema Arnavutluk'a gitti, bu defa yakalama kararı çıkarıldı.

Hızlı gerçekleşen olaylar zinciri, başta sosyal medya olmak üzere gündemde en üst sıralarda yer buldu. Gazeteci-Yazar Soner Yalçın, yeni çıkan “Tağut: Kutsal Aldanışın Soyağacı” isimli kitabında Hz. Ayşe’nin evlendirildiği asıl yaşı yazarak çok tartışılan konuya aslında baştan noktayı koydu.

Konuyu Diamond Tema üzerinden köşesine taşıyan Ali Mevlüt Kaya "Diamond Tema ‘Yalnız’ mıdır; ‘Yalnız değil’ midir; nedir yani?!. Okuyun!.." başlıklı yazısında 'Tağut'tan alıntı yaparak Soner Yalçın'a teşekkür etti ve "tüm inananlar teşekkür borçlu" ifadelerini kullandı.

Kaya'nın yazısının ilgili bölümü şöyle:

"Hazreti Peygamber’in, Hazreti Ayşe ile de, 6 ya da 9 yaşında evlenmesi mümkün değildir çünkü Hazreti Ayşe, Hazreti Muhammed’den önce bir kişiyle evlidir!.. O kişi boşadıktan epey sonra Peygamberle evlenmiştir!..

Bugüne kadar alim, zalim, kral, sultan, yazar vs… hiç bir Müslümanın bilmediği veya ortaya çıkarmadığı ya da çıkaramadığı; varsa bilenlerin de, “Peygamberimize hakaret mi olur acaba” diye yazıp, dillendiremediği konuyu Soner Yalçın; “Tağut- Kutsal Aldanışın Soyağacı” isimli son kitabıyla ortaya çıkardı!..

Hazreti Ayşe’nin kaç yaşında evlendiğini Soner Yalçın’ın kitabının o bölümünden alıyor ve sizi başbaşa bırakıyorum…

Okuyun…

“Hz. Ebubekir … Kızı Hz. Ayşe'yi, gelenek gereği akrabası Mut'im oğlu Cübeyr'e verdi. Hz. Ayşe kaç yaşındaydı? Adet görme/ hayız, kızlar için ergenliğin ölçüsüydü. Dini ve hukuki sorumluluğun başlangıcını teşkil ediyordu. Sadece İslam değil tüm inançlarda evlilik yaşı hayız ile başlardı.

Putperest Cübeyr, Hz. Ebubekir'in Müslüman olmasına tepki göstererek nikâhı bozdu. O halde: Hz. Ebubekir, 38 yaşında/611 yılında Müslüman oldu. Demek 611 yılından önce kızını evlendirmişti. Yoksa Cübeyr, Müslüman olmuş Hz. Ebubekir'in kızıyla evlenir miydi?...

Ekleme yapmalıyım: Kadının koca evinden kovulması o dönem büyük leke idi. Kadınları cahiliye dönemi yobazlığından kurtarmak isteyen Hz. Muhammet yaşamıyla da topluma örnek oldu. Hz. Ayşe ile evlenmesinin sebebi bu idi.”

Son olarak, iki şey söylemek istiyorum…

1-Ülkemizde sahih ve delil olarak gösterilen hadis kitapları gözden geçirilmeli ve Kur’an’a uymayan ne varsa atılarak, yeniden yayımlanmalıdır!..

2-Bütün inananlar, Soner Yalçın’a teşekkür borçludur!.."

(https://www.odatv.com/guncel/butun-inananlar-borcludur-dedi-soner-yalcina-bir-tesekkur-daha-120049588)

Bu Soner az numaracı değil.

Yazdıklarında mebzul miktarda köylü kurnazlığı ve çarpıtma mevcut.

Birincisi, Hz. Aişe r. a. ile Cübeyr arasında fiilen bir evlilik yaşanmış değil.

Dolayısıyla Hz. Aişe’nin “koca evinden kovulması” diye birşey yok.. Hz. Aişe koca evine gitmedi ki kovulsun.

Görüldüğü gibi, burada ciddi bir çarpıtma var.

İkincisi, Araplar’da böyle “koca evinden kovulma”nın dert edinilmesi diye birşey de mevzubahis değil.. Boşanma olağan birşey.

Dolayısıyla, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “koca evinden kovulan” Hz. Aişe’ye acıdığı için evlenmesinden söz etmek anlamsız.

*

Üçüncüsü, miladî 617 yılında Mekke müşriklerinin Müslümanlar’a uyguladıkları boykot ve ambargoyu hesaba katmak gerekiyor..

Kendi aralarında, Müslümanlar’la kız alıp vermeme, ticaret yapmama, bütün sosyal ilişkileri kesme yönünde bir sözleşme yaptılar.. Bunu yazılı metin haline getirip Kâbe’ye astılar.

Bu boykot üç yıl sürdü.. Müslümanlar (açlık bakımından İsrail saldırısı altındaki Gazze’yi hatırlatır şekilde) çok sıkıntı çektiler.

Hz. Aişe ile Cübeyr’in nişanı, bu boykotun bittiği 620 yılında yapılmış olabilir.. Nişanın, Cübeyr’in babası Mut’im’in tepki göstermesi üzerine bozulduğunu biliyoruz.. Bunun ardından o yıl Rasulullah s.a.s. ile Hz. Aişe’nin nişanının yapıldığı düşünülebilir.

*

Kanaatimce bu nişan yapıldığında Hz. Aişe r. a. (kaynaklarda geçtiği gibi) altı yaşındaydı.

Çünkü evlilik (düğün) için üç yıl beklendi.. Şayet Hz. Aişe’nin yaşı büyük olsaydı, beklemek gerekmezdi.

Hz. Hatice r. a. 619 yılında vefat etmişti.. Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Hz. Aişe ile nişanlandığı 620 yılında şayet onun yaşı evliliğe müsait olsaydı, 623 yılına kadar beklenilmezdi.

Hz. Aişe’nin âkil baliğ olmasının beklendiği ve bunun üç yıl sürdüğü anlaşılıyor.. Dolayısıyla doğru olan, evlendiğinde yaşının dokuz olmasıdır.

Ancak bu, âkil baliğ olan bir kız çocuğunun derhal evlendirilmesinin farz, vacip ya da sünnet olması anlamına gelmiyor..

Şu anlama geliyor: Âkil baliğ olan bir kız çocuğu, yaşına bakılmaksızın evlendirilebilir, evlenebilir.. Caizdir.

*

İmdi, bu evlilik yaşı, bugünün insanlarından bazı içten pazarlıklı anasının gözü çifte standart çıtkırıldımlarının kabul edebileceği birşey olmayabilir.. Bu konuda izni Allahu Teala verir, onlar değil.. Beğenmiyorlarsa Cehennem’e kadar yolları var.

Şâri’ (yasa koyucu, şeriat vaz’ edici) Allahu Teala’dır, kâfir olmaları durumunda hayvan sürüsünden daha değerli olmayan (hatta hayvandan daha aşağı olan) insan kalabalıkları değil.

Evet, öyle görünüyor ki Hz. Aişe validemiz evlendiğinde dokuz yaşındaydı ve âkil baliğdi.

Diamond züppesi bundan rahatsızmış, olabilir, bunlar ibneliğe uymayan herşeyden rahatsız olabiliyorlar.. Rahatsız olmadıkları şeyler ibnelik, zina, cinsiyet değişimi, fuhuş vs. vs…

Kimse İslam’ı beğenmek zorunda değil.. Biz de İslam’ı birilerine beğendirmek için onların keyfine göre bir din uydurma durumunda değiliz.

Ancak, ibnelik dininin puştları tutup İslam’ı ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in evliliğini yargılayamazlar.

Atatürkist ibneler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bırakıp Vedat Uşaklıgil’in plaj arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün cinsel yaşamına odaklansınlar.

İdolleri Selanikli’de örnek alacakları, kişiliklerine uygun çok marifetler bulunduğu kesin.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Âişe” maddesinde şu bilgiler veriliyor:

“Bi‘setin 4. yılında (614) Mekke’de doğdu. Onun daha önce doğduğunu ve dolayısıyla Hz. Peygamber ile evlendiğinde on dört ile on sekiz yaşlarında olduğunu ileri süren bazı çağdaş araştırmacıların (bk. Süleyman Nedvî, V, 12-25; Akkād, s. 39, 59-60) dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshak, Hz. Ebû Bekir’in daveti ile müslüman olanları sıralarken Hz. Âişe’nin de adını verir ve o sıralarda yaşının küçük olduğunu zikreder. Hz. Âişe’nin, “Ben ebeveynimi bildim bileli onları müslüman buldum” (Buhârî, “Kefâlet”, 4) ifadesinden kendisinin bi‘set-i nebeviyyeden sonra doğduğu anlaşılmaktadır. … Hz. Peygamber ile nikâhı hicretten önce Mekke’de kıyılmıştır. … Hicretin 2. yılı Şevval ayında (Nisan 624, iki bayram arasında) Hz. Peygamber’le evlendi (Zehebî, II, 141-142). Düğün tarihini hicretin 1. yılı Şevval ayı (Nisan 623) olarak kabul edenler de vardır. Hz. Ebû Bekir, düğünü neden geciktirdiğini Hz. Peygamber’e sormuş, mehir parasını temin edemediği için tehir ettiğini öğrenince ihtiyacı olan 500 dirhemi ona ödünç vermişti.”

*

Hadîslerin Kur’an esas alınarak elekten geçirilmesi diye birşey olamaz.. Hadîslerin uydurma ve zayıf olanlarının tespiti işi geçmişte yapılmıştır.

Hadîslerin Kur’an ışığında nasıl yorumlanacağı hususu da geçmiş asırlar boyunca ulemayı yeterince meşgul etmiş, akla gelebilecek her soruya cevap verilmeye çalışılmıştır.

İlmi ve zekâsı kıt “dindar” kişiler, akıl(sızlık)larına yatmayan bir hadîsle karşılaştıklarında, onu hemen inkâr etmek yerine, kafalarının basmadığı bir izah tarzı ya da tevil kapısının bulunuyor olabileceğini düşünerek, ilgili şerhlere bakmalı veya yetkin âlimlerden bilgi almalıdırlar.

Domuz Diamond’lar da inanmadıkları kitapları bırakıp kendi idolleriyle ilgili kitapları okusunlar.

Şahsen, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmam hasebiyle Atatürk ilke ve inkılapları zulmünün muhatabı ve mağduru olmasaydım, Selanikli’nin ne yapıp ne ettiğiyle hiç ilgilenmezdim.

Mecburen ilgilenmek zorunda kalıyoruz.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye’de Şeriat (Allahu Teala'nın ilke ve inkılapları) hakim olmadığı için Diamond gibi domuzları rahatsız edecek bir durum yok.. Kendi işlerine baksınlar.

Böyle birinin, Türkiye’de Şeriat hakim olsa bile dert etmesi gerekmez, Arnavutluk’unda gâvurluğuna devam etme imkânı mevcut.

*

Aile, toplumun temelidir.. Ailenin temeli ise evlilik müessesesidir, nikâhtır.

Nikâhın, evliliğin olmadığı yerde aile de olmaz, hayvanî beraberlik, hayvanca çiftleşme sonucu üreyen “ailesiz insan” kalabalığından söz etmek gerekir.

Üreme ve çoğalma için aile yuvası kurmak şart değildir, evlilik dışı ilişkiler de aynı sonucu verir, fakat bu durumda toplum insan toplumu olmaktan çıkmaya, hayvan sürüsü haline gelmeye başlar.

Nikâhsız beraberlikler (zina) ve evlilik dışı üreme ve türeme aile kurumunun yerini aldığında ise, kimin babasının kim olduğu, kimin kiminle kardeş olduğu bilinmez hale gelir.

Anne ve babalar da çocuklarına sahip çıkmazlar, onları hayatın zevkli yanlarının istenmeyen yan etkileri olarak görürler. (Metin Akpınar’ın ikiz kızlarını ve onların "babaları belirsiz" zavallı diğer kız kardeşlerini hatırlayalım.)

Bir toplum, bir millet, aile kurumunun sağlamlığı nisbetinde güçlü, huzurlu, dengeli ve mutlu olabilir.

Bu, herkesin bildiği bir gerçek.. Fakat, Türkiye’de son dönemde atılan adımların neredeyse hepsi, aile kurumunu yıkmaya yönelik.

*

Aile kurumunun güçlendirilmesi gerekiyor.. Bu da, evlilik (nikâhlı yaşama) kurumunun kolaylaştırılması ve desteklenmesine bağlı.

Devlet, evlenenlere ayrıcalık tanımalı, birçok konuda (mesela işe almada) evlilere bekârlara göre öncelik vermeli, birçok muafiyetler (mesela vergi muafiyeti veya indirimi, askerlik kolaylığı) getirmeli, evlenenlere kira yardımı ve eşya yardımı yapmalı, Avrupa’da olduğu gibi çocuk sahibi ailelere külliyetli “çocuk parası” vererek onları “evlenerek çoğalma”ya teşvik etmelidir.. Çocuk, (okul ve sağlık harcamaları da dahil olmak üzere) aileye maddî yük olmaktan çıkarılmalıdır.

Evlilik masrafsız hale getirilmelidir.. Evlilik muameleleri ücretsiz yapılmalı, düğün törenleri için ücretsiz salon tahsis edilmeli, evlilik fakirler için ekonomik bir yıkım nedeni (veya engel) olmaktan çıkarılmalıdır.

*

Günümüz Türkiye’sinde ise evlenmek, gençlerin belini kırmaktadır.. 

(Hali vakti yerinde ailelerin çocukları da Cem Garipoğlu olayında olduğu gibi, evlenme ihtiyacı duymadan kendilerine kolayca Münevver Karabulut’lar bulabiliyorlar.

İsterlerse iki üç ayda bir “yeni bir Münevver” ile hayatlarına “laik yasaların gücencesi” altında devam edebilecekken bazen hayvanî dürtülerini kontrol edemiyor, sorun yaşıyorlar.)

Diğer yandan, evlilik için yaş bariyeri getirmek de doğru değildir.

Evlenme yaşı 18 diye gençler “Bazı şeyler sadece evlenince yapılmalıdır” diye mi düşünüyorlar?. 

Hayır, durum (özellikle de “çağdaş” çevrelerde) farklı, teferruatına girmeyelim.. (Bu noktada çağdaş olup olmama önem taşımıyor, beşer olarak herkes aynı durumda, fakat “çağdaş”ların zihniyeti “tabusuz serbest yaşam”a daha açık.)

Dolayısıyla, meşru evlilik için aranan tek kesin şart âkil baliğ olma olmalıdır.

Yaş sınırı getirmekle küçük kızların istismarına engel mi oluyorsunuz?.. 

Hayır!.. 

Sadece meşru evliliği engelliyorsunuz.. Gayrimeşru ile bir derdiniz yok, işiniz gücünüz meşru olan ile..

Yasaların çürük ağlarını delme gücüne sahip olanlar, yemek istedikleri her halt için bir çare buluyorlar. (Meral Akşener’in “otel sahibi polis müdürü” ve “öksüz yetim kızlar” beyanatını hatırlayalım.. Buzdağının görünen minnacık kısmı.)

*

“Efendim yaşı küçük kız yanlış karar verebilir de, baskı altında kalabilir de, bilmem ne de..”

Yaşı büyük kız da yanlış karar verebilir.. Yaşı büyük de baskı altında kalabilir.

Mesela “sanat” camiasında neler yaşandığı bilinmiyor mu?.. Kızların önü nasıl açılıyor?

Başka alanlarda da böyle.. Mesela siyaset.. Deniz Baykal’ın milletvekili yaptığı bayanı hatırlayalım.. Baykal, evli milletvekili ile kaseti çıktığı için CHP genel başkanlığı koltuğunu bırakmak zorunda kalmadı mı?!

Olaydan sonra herkes ahlâk havarisi kesildi.

Yanlış anlaşılmasın, Deniz Baykal ahlâksızlıkla suçlanmadı.. 

Baykal’ın özel hayatına saygısızlık ahlâksızlığına karşı “ahlâklı” zevat isyan bayrağı açtı.

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti ahlâkı..

*

Özetle, ailenin korunması hayatî öneme sahiptir.

Aile ise evlilikle (nikâhla) kaimdir.

Gençlerin evliliğinde kesin tek şart “âkil baliğ olma” olmalı, bu konuda yaş dayatması yapılmamalıdır.

Âkillik ve büluğun kişiye göre değişebileceği hatırlanmalı, bu konuda “donmuş, donuk” hüküm icat edilmemelidir. “Sofistike” olunmalıdır.

Gençler bu tür faydasız sınırlamalarla gayrimeşru birlikteliklere yöneltilmemeli, hayvanca çiftleşmeye alışmalarına yol açan “toplumsallık” yerine Şeriat’in getirdiği “evlenme özgürlüğü” ile başbaşa bırakılmalıdırlar.

Kimse, “donmuş, donuk” yaş sınırı masallarıyla Şeriat’in geniş özgürlük sahasını daraltmaya kalkışmamalıdır.

Zevkine uygun küçük kız çocuğu bulmak için evlenmeye ihtiyaç duymayan ensesi kalın ve cüzdanı şişkinlerin şahsî çıkarları için kamunun yararı (âmmenin maslahatı) gözardı edilmemelidir.

Böylesi tiplerin “Ne yapalım, yasalar seninle evlenmeme izin vermiyor” demelerinin de önüne geçilmelidir.. (Bu durum, “çok evlilik” yasağıyla metres konumuna düşürülmüş kadınlar için de geçerlidir.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...