LAİK DEMOKRASİNİN SAHTE HOŞGÖRÜSÜ KARŞISINDA ŞER’-İ ŞERÎF’İN (ŞEREFLİ ŞERİAT’İN) GERÇEK ADALETİ

 










Demokrasiye iman etme eğilimi gösterenlerin gözde kavramı, (köken olarak IV. Henri'nin ilan ettiği "Nantes Buyruğu”na kadar giden ve Voltaire tarafından yaygınlaştırılan) “hoşgörü”dür.

Öyle ki, hoşgörü ve görecelik (herşeyin sana bana göre farklı yorumlanabilmesi) demokrasinin paradigmasıdır.

Yargıtay eski Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk şöyle diyor:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Selçuk, meseleyi çok güzel özetlemiş.

*

Hoşgörü kavramı “görecelik”ten ayrı düşünülemez. Prof. Dr. Gilles Veinstein şunları söyler:

“... 18. yüzyıldaki Aydınlanma filozoflarına göre, hoşgörü şöyle tanımlanabilir; başkalarının fikirlerine saygı göstermeliyiz, çünkü biz kendimizin düşüncemizin doğruluğundan emin değiliz, öyleyse kendimizin yanılabileceğimiz ihtimalini göz önünde bulundurarak, o zaman belki de başkaları haklı olabilirler, bunu tam olarak bilmediğimiz için de böyle bir şüpheli durumda bütün farklı düşüncelere yer vermek gerekir. Bu durum doğal olarak kesinlikle [Osmanlı İmparatorluğu'na hükmeden] padişahın tavrı olamaz, zira o hiçbir zaman [inandığı Şeriat’in] haksız olabileceğinden şüphe içerisinde olamazdı. O halde nasıl oluyor da tebaasının bazılarının başka dinden olmasını kabul edebiliyor? Bu sadece ‘zimmi’ kavramı, yani liberal İslam geleneği; hatta bu İslam cereyanını İslam’ın en yaygın şekli olarak da kabul edebiliriz.” (www.filozof.tripod.com/osmanli1.html)

Veinstein’ın sözünü ettiği “hoşgörü” gerektiren fikir ayrılığı İslam’da içtihadî meselelerde (hak mezhepler arasındaki ihtilaflarda) söz konusu olmaktadır.

Hakkında nass (anlamı açık ayet ve hadîs) bulunan konularda içtihat yapılamaz: “Mevrîd-i nassta içtihada mesağ yoktur.” (Mecelle, 14. kaide)

Ancak bu, içtihat diye ortaya atılan (çağdaş “güncelleme”ler gibi) tahrifat, tağyirat ve tahribatın hoşgörüyü hak etmesi anlamına gelmemektedir.

Hoşgörüyü hak eden içtihat, yanıldığını anladığı zaman (kendi imajını yerle bir etme pahasına da olsa) hemen hatasını itiraf edebilen, hakkın hatırını herşeyden yüce bilen ilimde rüsuh sahibi (ehliyet ve liyakati bulunan) müttekî müçtehitlerin nasslardan hareketle “usûl”üne uygun olarak yaptıkları içtihattır.

Yoksa, Batılılar’a şirin görünülsün, çağdaşlaşılsın, “toplumsal”laşılsın ya da laik (siyasal dinsiz) devletin devletlularından aferin alınsın diye yapılan güncel budalalıklar değildir.

*

Felsefe tarihi, "bilgi felsefesi" (epistemoloji) alanında esas itibariyle "dogmatikler" (doğru bilgiye ulaşılabileceğini kabul edenler) ile septikler (şüpheciler) arasındaki tartışmanın tarihidir.

Bu noktada demokrasi  görececiliğin/göreciliğin (rölativizmin) ve dolayısıyla septisizmin yanında durur. Aksi takdirde "doğru"ları çoğunluğun takdirine bırakamaz.

Bununla birlikte demokratlar da, insanın "tartışılamaz, vazgeçilemez hak ve hürriyetleri"nin bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmaktadırlar.

Yani hayatın gerçekleri onları görecilikten vazgeçmeye, septisizmden dogmatizme yatay geçiş yapmaya mecbur etmektedir.

Benzer şekilde "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" diyen Türkiye Cumhuriyeti de, anayasasına “(millet tarafından bile) değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeler dercederek, hem “hakimiyetin millete kayıtsız şartsız ait olduğu” yönündeki iddiasına (halkı aldatmak için söylenmiş) palavra muamelesi yapmakta, hem de "milletin beğenisi"nden bağımsız (görece olmayan, mutlak; değişiklik kabul etmeyen) doğrular bulunduğunu söylemek suretiyle demokratik göreceliğin kalbine sivri mızrağı zerre kadar merhamet göstermeden saplamaktadır.

*

Evet, demokrasinin paradigmasının görecelik ve hoşgörü olması, epistemolojik açıdan septisizme/şüpheciliğe yaslanıyor olmasından kaynaklanıyor.

Bu şüphecilik, Tanrı’nın varlığı başta olmak üzere dinî konuları da kapsıyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği aklen zorunlu olmakla birlikte, insanların akıllarını kullanması zorunlu değil.. O yüzden, insanların birçoğu bu aklî zorunluluğu reddedebiliyor ve hatta buna bazen aklını kullanma adını verme kalpazanlığı da sergileyebiliyorlar.

Ancak, bu aklî zorunluluğu kabul etmedikçe (Descartes gibi düşünürlerin ifade ettiği gibi) agnostisizmden (bilinemezcilikten) ve septisizmden (şüphecilikten) kurtulmak mümkün değil.

Agnostik ve septiklere düşen mantıklı tavır ise, Spinoza’nın dile getirdiği gibi, “susmak”tan ibaret.

Onlardan beklenebilecek tek mantıklı ve tutarlı tavır bu. 

Çünkü demokrasi, bilgi, eylem ve ahlâk bakımından Allahu Teala’nın vahyine değil, çoğunluğun tercihlerine (heva ve hevesine, tutkularına ve dünyevî çıkar hesaplarına) dayandığı için, savunduğu değerlerin “mutlak doğru” olduğunu söyleme hakkına sahip değil.

*

O yüzden, demokrasi savunuculuğu bilgi felsefesi (epistemoloji) açısından septisizme, siyaset felsefesi açısından ise göreceliğe sarılmak zorunda.

Bununla birlikte demokrasi, (içilen rakının şişede durduğu gibi durmamasına benzer şekilde) bir defa bir şekilde siyasî hayata hakim olma fırsatı yakaladığında, kitap sayfalarında durduğu gibi durmuyor.

Thomas Paine’nin ifade ettiği gibi kâfirce tanrılık davasına kalkışıyor, müminler üzerinde istibdat kuruyor, kendisini “mutlak doğru” ilan ediyor.

Göreceliği (ve buna bağlı olarak güncellemeciliği) “din”de mutlaka görmek istiyor.

Kendisi ise bundan vazgeçiyor.. “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler icat ediyor, falan ya da filan ölünün ilke ve inkılaplarına gökten inmiş vahiy muamelesi yapıyor.

İnsanları, Allahu Teala’yı bırakıp bir kula (diktatöre) ya da kullar topluluğuna (millete, halka) kayıtsız ve şartsız, mutlak biçimde tapmaya çağırıyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken dile getirdiği kulları “rableştirme” şirki, demokrasinin ayrılmaz bir parçası, zorunlu sonucu, laızm-ı gayri mufarıkı durumunda.

*

Sağduyu” adlı kitabıyla (Adı “dünyayı değiştiren kitaplar” arasında anılır) ABD’nin bağımsızlık hareketine yaptığı katkı sonucu ün kazanmış olan Thomas Paine, demokratik göreceliğin mütemmim cüzü olan hoşgörü kavramına karşı çıkar.

Ona göre hoşgörü, hoşgörüsüzlüğün zıddı değil, onun sahtesidir. Kendisini hoşgörü olarak gösteren hoşgörüsüzlük ve istibdattır, zorbalık ve diktatörlüktür:

“Müsamaha, müsamahasızlığın zıddı değil, onun sahtesidir. Her ikisi de müstebitliktir. Biri kendinde vicdan hürriyetini vermemek hakkını, öbürü de onu bahşetmek hakkını var sanır.”

(Thomas Paine, İnsan Hakları, çev. Mehmet Osman Dostel, 2. b., İstanbul 1988, s. 83.)

Paine’ye göre, hoşgörü (ve dolayısıyla demokrasi), aslında Tanrı’nın yetki alanına küstahça ve kâfirce bir müdahaledir:

“... müsamaha dediğimiz hoşgörürlük, insan ile insanın değil, kilise ile kilisenin de değil, herhangi iki din arasına da değil, Allah ile insan arasına, yani kul ile Tapılacak [Allahu Teala] arasına girer; ve insanın ibadetini yapmasına göz yumarken takındığı aynı fuzuli, o hiç yeri olmayan gereksiz yetkilerle, küstahçasına ve kâfircesineUlu Tanrı’nın bu ibadeti kabul etmesine müsamaha etmeye kalkışır.” (A.g.e., s. 84.)

Paine, akıllı ve gerçekten bilge bir adamdı.

George Washington, kendisini ABD’nin bağımsızlığı mücadelesine ikna edenin Paine’nin Sağduyu kitabı olduğunu söylemişti.

Görüldüğü gibi, Türkiye’de Elmalılı, ABD'de Paine olmak fark etmiyor, aklını kullananlar aynı kanaate sahip oluyor.

Çünkü aklın yolu birdir ve Bir’e götürür.

*

Evet, Allahu Teala’ya iman etmeyenlerin bilgi felsefesi noktasından agnostik ve septik, siyaset felsefesi açısından da en iyi ihtimalle görececi/göreci olması kaçınılmazdır.

Ancak bu görecelik sahte bir göreceliktir, hoşgörüsü de, Paine’nin ifade ettiği gibi, sahte bir hoşgörüdür.

Görecelik maskesinin altında dogmatik bir “mutlak doğruluk” iddiası ve ona eşlik eden bir istibdat, hoşgörüsünün altında da (“anlarsın ya” babından örtük bir şekilde hal diliyle ifade ettiği tanrılık iddiasının onaylanmasını şart koşan) bir hoşgörüsüzlük vardır.

Cemal Bali Akal’ın tabiriyle kendisini “Sivil Toplumun Tanrısı” olarak gören çağdaş laik demokratik devletler, kendilerine tanrılık/rablik imtiyazı tanınmadığında, ve gerçek Tanrı’ya, Allahu Teala’ya itaat düşüncesi fikir hürriyeti bağlamında dile getirildiğinde, maskelerini hemen indirir, sopalarını ellerine alırlar.

*

Bilgi felsefesi açısından septik ya da agnostik, siyaset felsefesi açısından da sahte görececi ve sahte hoşgörülü demokrat olma durumundaki laik-seküler zihniyet, hukuk ve ahlâk felsefeleri açısından da tutarlı ve mantıklı bir temelden yoksunluğun derin fukaralığıyla meşbudur.

Çünkü, laik demokratik zihniyet üzerine kurulu hukuk ve ahlâk felsefelerinden söz etmek, deniz dalgalarının üzerine taş ve tuğlayla inşa edilmiş muhteşem sarayların varlığından bahsetmekten farksızdır.

Allahu Teala’ya ve onun vahyi sayesinde bilinen “mutlak doğru”lara inanılmaması durumunda görece olmayan (kaypak ve ilkesiz olmaktan uzak, "güc"ün karşısında şekilden şekile, renkten renge girmeyen bir katılık ve donukluğa sahip) bir hukuk ve ahlâktan söz etmek mümkün olmaz.

Göreciliğin olduğu yerde adaletten söz edilemez.

Bu görecelik düşüncesi, çağımızın seçkin siyasetçi, düşünür, sanatçı, yazar ve çizerlerinin mutlu olup daha nitelikli eserler vermeleri için, (değersiz birer hayvandan farksız görülen) kız çocuklarının Epstein Adası’nda onlara hizmet yolunda feda edilmesini akla ve mantığa uygun bulmaya elverişlidir.

Bütün mesele, kamuoyunun buna razı edilmesi, halk çoğunluğunun bunu makul bulup onaylamasından ibarettir.

Nitekim Türkiye’de de Manukyan’ın vergilendirilmiş kazancı kutsaldı.. Hem hukuka uygundu, hem de ahlâkîlikte zirveye tırmanarak kutsal hale gelmişti.

Vahye dayalı hukuk ve ahlâk ise, ne görecelik tanır, ne de seçkinlik.. Vahiy açısından her helal olan bile kutsal değildir.

*

İmdi, vahye teslimiyeti kabul etmediği için elinde görecelik ve hoşgörü edebiyatı dışında sarılacağı malzeme kalmayan laik demokratların eşcinsel evlilikler, zina, LGBT vs. gibi hususlarda ahlâkı hiç hatırlamazken İslam’daki âkil baliğ olmuş yaşı küçüklerin evliliği meselesi etrafında gürültü koparmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Normalde bunların olaya doğa bilimleri (biyoloji, anatomi vs.) ekseninde bakmaları gerekir.. Bu durumda, âkil baliğ olmuş bir kişinin cinsel arzu duyuyorsa istediği kişiyle evlenmesini (veya ilişkiye girmesini), ateist veya agnostik bir görececi demokrat olarak en azından hoşgörü ile karşılamaları gerekir.

Aksini de “özgürlüğü kısıtlayan tabulara teslimiyet” olarak yorumlamaları beklenir.

Ama hayır, bu noktada (İslam'ın nikâh izni söz konusu olduğunda) ahlâk edebiyatı yapmaya başlıyorlar.

Birer ahlâk abidesi kesiliyorlar.. Ahlâktan anladıkları da Karadenizli Dursun’ın “Temel anasını görmesin!” şeklindeki son arzusu türünden bir devasız İslam karşıtlığı.

*

Halbuki, Şeriat’in birtakım mükellefiyetler yükleyerek topluma ilan şartıyla verdiği (ve toplumun denetimine açık hale getirdiği) nikâh izni ile yapılan şeyler, laik demokratik düzende, hiçbir yükümlülük altına girilmeden, hiçbir bedel ödenmeden kitabına uydurulmak suretiyle gizli kapaklı biçimde rahatça yapılabiliyor.

Eksik gedik bir bedel ödenmesi ise “Allah’ın şaşırtması”na bağlı.

Takvimler 31 Mayıs 2024'ü gösterirken, Milliyet gazetesinde şöyle bir haber yer almıştı:

ATV ekranlarında yayınlanan Müge Anlı ile Tatlı Sert programına çıkan Selahattin Yalnız adlı şahıs, evden kaçan üvey kızlarına ulaşmak için yardım istedi. 14 gün sonra bulunan genç kızlar ise üvey babaları tarafından yıllardır istismar edildiklerini söyledi. Görüntüleri izleyen Müge Anlı, canlı yayında üvey babaya ateş püskürdü.

Canlı yayında görüntülü olarak Selahattin Yalnız'a bağlanan Müge Anlı " Sen utanmadan nasıl benim stüdyoma geldin? Allah seni şaşırttı mı, yanılttı mı ne oldu? Senin bu kızlara neler yaptığının videoları elimde, ahlaksız! Sen bundan sonra bana değil savcı ve hakime söyleyeceksin. Sen bu kızları istismar edip nasıl gelip bir de ararsın? Ben gözüme mi inanacağım sana mı? Bütün videoların elimde" dedi.

Hakkındaki iddiaları yalanlayan Yalnız, asıl mağdurun kendisi olduğunu söyledi. Üvey baba, "Ben böyle bir şey yapmadım. O videolar bize de geldi. Biz konuştuk, anlaşmaya çalışıyoruz. Ne anlatayım? Beni uyutup yaptıklarını mı? Beni uyutarak istediklerini yaptılar" ifadelerini kullandı.

(https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-canli-yayinda-uvey-baba-skandali-kayip-dedigi-kizlari-istismar-ettigi-ortaya-cikti-7135178)

Evet, haberde yer alan ifadelerin bir kısmı böyle.

Zavallı kızlar dertlerini anlatacakları bir makam, bir yetkili bile bulamamışlar, adamın Müge Anlı’nın programına çıkacağı tutmuş, yoksa laik demokrasinin özgürlük ortamında evlat edineceği başka kız çocukları da bulabilir, laik ve demokrat insanseverliğine yine devam edebilirdi.

İmdi, bu Selahattin adlı adamın adı Mustafa Cemal, soyadı da Hatatürk olsaydı, ve bu adam bütün devlet kurumlarının, bütün devlet erkânının, karşısında iki büklüm olduğu bir konumda bulunsaydı, ağzından çıkan laf kanun sayılsaydı, o kızlar evden kaçabilirler miydi, kaçtılar diyelim, sığınacak yer bulabilirler miydi?!

Ve de adam ölürken bu kızlara mirasından pay ayırsaydı, bunlar Mustafa Cemal’in kızları olmaları hasebiyle toplumda ayrıcalıklı muamele görselerdi, durum ne olurdu?

O kızlar hakkında hangi gerçek ne kadar bilinebilirdi?

*

Batılılar’ın demokratik “hoşgörü”sünün, çağdaşlığın (güncelliğin, zamanın ruhunun, modernliğin) izin verdiği sınırlar içinde kaldığını görmekteyiz. 

Böylece modernlik (çağa uygunluk), dogmatik (mutlak doğruluğa sahip, şüphe konusu olmayan) bir karakter kazanıyor.

Çağa uygunluk (yani hiçbir konuda “tuhaf bir nostalji” bağımlısı olmamak, “asr-ı saadet simülasyonları”na takılıp kalmamak) Batı’nın kendisine ait olan şeylere taktığı madalya olduğuna göre, modernlik (çağdaşlık); pratikte Batılılaşmak, daha müşahhas biçimde ifade etmek gerekirse, Fransızlaşmak, İngilizleşmek, Amerikanlaşmak olarak anlaşılmalıdır.

Ancak, Batılılaşmayı çağdaşlaşma (çağa uygunluk) diye adlandırma uyanıklığı sergilediğinizde, onu bölgesel (salt Batı’ya ait) birşey olmaktan çıkarmış, “evrensel” hale getirmiş oluyorsunuz.

Böylece Batılılaşma, çağdaşlaşma gibi “nötr” bir kavramı maske yaparak, Batı etnosentrizmini ve egosantrizmini/benmerkezciliğini örtmekte, gözlerden saklamaktadır.

*

International Encyclopedia of The Social Sciences’a göre, sömürgecilik döneminde sömürge halklara, geleceklerinin imaj veya tasvirleri, Batılı sömürgeciler tarafından sunuluyordu.

Mesela Hindistan’dan söz edilirken İngilizleşiyor, Cezayir’den söz edilirken Fransızlaşıyor deniliyordu.

Daha sonra bu deyimler kullanılmaz oldu, “Avrupalılaşma”dan söz edilmeye başlandı.

İkinci Dünya Savaşı Avrupa devletlerinin zayıflamasına ve Amerikan nüfuzunun yayılışına yol açınca Batı dilleri yeni bir kelime ile zenginleşti: Amerikanlaşma.

Bu defa Avrupa’nın kendisi bile Amerikanlaşıyordu. Ama, dünyanın diğer ülkeleri söz konusu olunca kullanılan yeni tabir “Batılılaşma” idi.

Ancak bütün bu kavramlar tabiri caizse sömürgecilik kokuyordu. Böylece, sömürülenleri avutup uyutmak için “modernisation” (modernleşme, çağdaşlaşma) kelimesi kullanılmaya başlandı. (İzzet Er, Din Sosyolojisi, Ankara: Akçağ Yayınları, 1998, s. 209.)

Evet, sömürgeciler, iddialarına göre, sömürdükleri toplumları uygarlaştırıyor ve çağdaşlaştırıyorlar, yani çağdaş uygarlık düzeyine taşıyorlardı.

Çağdaşlaşma ise, siyasal düzeyde (esasları Batı tarafından belirlenmiş) laik demokrasiyi benimsemek demekti.

*

İslam’da hoşgörü değil, adalet vardır. 

Bir İslam devletinde zimmîlere tanınan haklar, onlara karşı sergilenmiş bir hoşgörü örneği değildir, olay adaletin yerine getirilmesi, onların haklarına saygı gösterilmesinden ibarettir.

Hoşgörüyle çelişen adalet fikri, Türkiye’de hoşgörü kavramı için referans olarak görülen Mevlana’da da vardır:

"Padişah dedi ki: Hayır, yerinde yapılırsa iyidir. Yerinde bir hayırda bulunursan bu, doğru bir harekettir.

"Ruh yerine şah sürmek, işi harab etmektir. Şah yerine atı sürmek de bilgisizliktir.

"Şeriat'ta ihsan da var, ceza da. Padişah, baş köşeye geçer; at, ahıra bağlanır.

"Adalet nedir? Birşeyi layık olduğu yere koymak. Zulüm nedir? Layık olmadığı yere koymak.

"Tanrı'nın yarattığı hiçbir şey abes değildir. Kızgınlık, hilim, öğüt, hile.. hepsi doğrudur.

"Bunların hiçbiri mutlak olarak hayır değildir. Aynı zamanda mutlak olarak şer de değildir.

"Her birinin yerinde faydası vardır, yerinde de zararı. Onun için bilgi vaciptir, faydalıdır.

"Yoksula yapılan öyle cezalar vardır ki sevap bakımından ekmekten de yeğdir, helvadan da.

"Çünkü helva, vakitsiz yenirse safra yapar. Halbuki helva verilecek yerde ona bir sille vurulsa kötülükten kurtulur.

"Vurmak hakikatte kötü huyadır. Kilim döğülmez, tozu döğülür.

"Meclis de var, zindan da. Her ikisi de lazım. Meclis ihlas sahibi olana, zindan ham kişiye.

"Yarayı deşmek lazım. Deşeceğin yerde üstüne merhem korsan pisliği kökleştirmiş olursun.

"Yaranın altındaki eti yer. Yarı bir faydası olsa elli tane ziyanı olur."

(Mevlana, Mesnevî, C. 4, çev. V. İzbudak, İstanbul 1990, s. 205.)

Mevlana, Kur’an’da belirtildiği üzere Hz. Musa’ya verilen “Firavun’a yumuşak konuş!” emri ile ilgili olarak da şu yorumu yapar:

“Yumuşak söyle ama sakın doğrudan gayri bir şey söyleme.. yumuşak sözlerle vesveseler satmaya kalkışma!

“Toprak yemeyi adet edinmiş adama bozuk düzen bir yumuşaklık göstererek toprak verme.. şeker daha iyidir de!”

(A.g.e., C. 4, s. 305.)

*

Evet, demokrasinin paradigması hoşgörü, Şeriat’in (İslam’ın) paradigması adalet, “hukuk devleti” olamamış ulus-devletlerin paradigması da egemenliktir.

İslam’ın paradigması “el-Adlü esasü’l-mülk” der, yani “Adalet, mülkün/egemenliğin temelidir.

Makyavel’in tavsiye ettiği gibi misyon olarak “hakimiyetin devamı”nı (devletin bekasını) seçen ve bu amaçla adaleti çiğneyenlerin, eylemleriyle kendi amaçlarını tahrip ettiklerini tarih göstermektedir.

Uluslararası ilişkilere, insan hak ve hürriyetlerine, devlet ve birey ilişkilerine (kuruluş dönemindeki Osmanlı gibi) Şeriatçı misyon ve vizyon çerçevesinde yaklaşanlar, devletin bekasına da hizmet etmiş olurlar.

Türkiye'de, 1920’li ve 30’lu yıllara ait laiklik (siyasal dinsizlik), çağdaşlık (çağ kaderciliği), devletçilik (devleti sivil toplumun tanrısı yapma), halkçılık ("Uydum kalabalığa" diyerek toplumu putlaştırma), milliyetçilik (kolektif kibir, enaniyet ve bencillik) ve uygarlık (kendi eserine uygarlık adı verip secde etme) gibi kavramlara takılıp kalanların bugün ve gelecek için söyleyebilecekleri hiçbir şey bulunmamaktadır.


GEÇ ÖLMEYE BAKIN EY PARLAK ZEKÂLAR, SİZE HASRET BİR ATEŞ VAR!

 






Descartes'ın "Yöntem Üzerine Konuşmalar"da ifade ettiği gibi, insan, Tanrı'nın varlığını kabul etmediği sürece "bilgisinin doğruluğu"ndan emin olamaz.

Zihnimizde oluşan, adına bilgi dediğimiz izlenimin, dış dünyadaki gerçekliğe tekabül ettiğinden, hatta herşeyin bir rüya gibi beynimizde olup bitmediğinden, “gerçek” bir dış dünyanın var olduğundan, ancak, Descartes’ın ifade ettiği şekilde, “mükemmel olduğu için bizi aldatmayacak olan bir Tanrı’ya” iman etmek suretiyle emin olabiliriz.

Bunun başka yolu yok.

Allahu Teala'ya iman etmeyen insan, kendisiyle çelişmemek için görececi ve septik olmak zorundadır.. Varacağı son durak agnostisizmdir/bilinemezciliktir.

Dürüst ve samimi bir septiğin/şüphecinin ve agnostiğin (bilinemezcinin) yapması gereken ise, Spinoza'nın dile getirdiği şekilde hareket etmesidir: Şüpheciye düşen, sükuttur/susmaktır”.

Çünkü, doğru olduğundan kesin emin bulunduğu hiçbir şey yok.

*

Ancak, Türkiye'nin laik demokrat soytarılarına ve (sözde "dogmatik" olmayan) part-time septiklerine baktığımızda tam tersi bir tavır görüyoruz:

Her konuda kesin doğruyu biliyor gibi tartışma çıkarıyor ve muhatapları olan Müslümanlar'dan "dogmatik" olmamasını (yani "kesin doğru" bilgiye ulaşılabileceğini kabul etmemesini) ve bir agnostik ya da septik tavrı sergilemesini, görececi ve de demokrat olmasını istiyorlar.

Hülasa, muhataplarının düşüncesinin yanlış olduğunu bilme iddiasıyla agnostik defterinden isimlerini sildiren angutistik olduklarını ortaya koymaktadırlar.

*

Evet, Descartes'ın ifade ettiği gibi, Tanrı'ya imanın olmadığı yerde doğru bilgiye ulaşma iddiasında bulunmak (epistemolojik açıdan) mümkün değildir. 

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, epistemoloji eksenli bu gerçeği ontolojiye taşıyarak, Allahu Teala'nın varlığının kabul edilmemesi durumunda insanın kendi varlığından da şüpheye düşmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Yani, bu durumda insan, "Evet, ben varım" şeklinde dogmatik (kesin) bir bilgiye sahip olma iddiasında bulunamaz.

Böyle bir bilgiye sahip olduğunu düşündüğünde (Descartes'ın öne sürdüğü gibi) septisizm son bulur.

Ben varsam, var olduğumu şu anda biliyorsam, fakat ayrıca kendi varlığımın ezelî olmadığının farkındaysam, var olduğumu düşünmemin bir başlangıcının olduğunu kabul ediyorsam, benim varlığımı başlatan, beni yaratan bir varlığın, Tanrı'nın varlığını itiraf etmek zorundayımdır.

Eğer yaratanın doğa olduğunu düşünürsem, doğayı Tanrı yapmış, tanrılaştırmış olurum. Materyalistlerin (Ki onlar da dogmatiktir) durumu budur.

*

Doğayı tanrılaştıran (tanrısı doğa olan) bir kişi açısından, hem doğadaki (doğa bilimcilerin yasa diye adlandırdıkları) düzenlilikleri, hem de Dünya’daki canlı yaşamını izah edebilmek için doğaya “bilinç” atfetmek gerekmektedir.

Zaten, doğanın bir parçası olan insan “bilinç”li bir varlık olduğuna göre, cüzdeki özelliğin küll’de de bulunması, doğanın da esas itibariyle bilinçli olması gerekir.

Dünya, milyarlarca yıl önce bir ateş topuyken, soğuyan ateş zamanla bilinç de üretmiş, veya bilince dönüşmüş olamaz.

Bu anlayış çerçevesinde insan, tanrı-doğa’nın (tabiatın) bir parçası olduğu için, tanrısal bir varlık olmaktadır.

Ancak, böyle bir maddî tanrının bir parçası olma özelliği bakımından insan ile lağım faresi arasında bir fark bulunmamaktadır.

Aynı şekilde, sadece elmas, yakut, zümrüt vs. değil, insanın bağırsaklarındaki pislik de, bu durumda, tanrı-doğa’yı oluşturan kutsal hammadde haline gelmektedir.

Ayrıca kurtun kuzuyu, kaplanın ceylanı yemesinde görüldüğü gibi tanrı-doğa’nın bir parçası diğer parçasıyla kavga etmekte, ateş ile su da farklı makamdan şarkı söylemekte, birbiriyle savaşmaktadır.

*

Peki ama, özü itibariyle doğanın her parçası tanrısallık bakımından eşdeğer iken, neden insan kendisini lağım faresinden üstün görmektedir?

Neden, “Bütün tanrısallar eşittir” ilkesinden söz edilememekte, küll durumundaki tanrı-doğa, bir cüzünün diğer cüzüne üstünlük taslamasına imkân vermektedir.

Oysa, “bilinç” sahibi olduğuna, bilinçli bir varlık üretebildiğine göre, buna izin vermemesi gerekir.

Demek oluyor ki, bilinç sahibi bir tanrı-doğa yok.

İnsana bilinç vererek onu Arz’da “halife” yapan, doğanın yaratıcısı olan (ve dolayısıyla doğadan müstağnî, zaman ve mekândan münezzeh) bir gerçek Tanrı var.

*

İnsanı ve doğayı/evreni yaratan bir Hakîm’in varlığı aklen zorunludur.

Peygamberlerin tebliği söz konusu olmasa bile, Allahu Teala’nın varlığı akıl sayesinde kesin olarak bilinir.

(Matüridî ve Eş’arîsiyle Ehl-i Sünnet bu konuda hemfikirdir. Mutezile de aynı görüşte..

Akıl, Allahu Teala’nın mahiyetini/künhünü değilse de varlığını ve birliğini anlamada yeterli olmakla birlikte, bu bilgiden dolayı insan için, peygamberlerin ayrıca tebliği söz konusu olmaksızın iman sorumluluğunun doğup doğmayacağı hususunda ihtilaf vardır.

Bu konuda Matüridiyye ile Eş’ariyye fikir ayrılığına düşmüştür. Eş’ariyyenin akla önem vermediğini zannedenlerin cümlesi zır cahildir.)

Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunlu olmakla birlikte, insanları uyaran peygamberlerin bulunması aklen zorunlu değildir.

Bunun anlaşılması, peygamberlerin, peygamber olduklarını (doğal düzenliliğe aykırı, başka insanların yapmaktan aciz kaldıkları) mucizelerle ispat etmelerine bağlıdır.

Yani peygamberin peygamberliği, salt akıl yürütmeyle anlaşılamaz, onu destekleyecek (tabiri caizse pozitivistik-materyalistik düzeyde, beş duyu temelinde) “gözlem”e ihtiyaç vardır.

Mesela Hz. Musa a.s.’ın asası mucize olarak yılana dönüşüyordu.. Tarih boyunca hiç kimsenin yapamadığı birşey..

Hz. İsa a.s., mezarında yatan ölüyü diriltiyordu.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in mucizesi ise, esas itibariyle Kur’an’dır.

(Bin kadar mucizesi varsa da, kâfirleri ilzam etmek için gösterilmiş değildir.. Pekçok mucizeyi kâfirler değil, zaten iman etmiş olanlar görmüşlerdir.)

Kur’an, insanlığa, mucizelik (insanları aciz bırakma) noktasından şu şekilde meydan okuyor:

“Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun benzerinden bir sûre getirin; (hatta bu hususta) Allah'tan başka şâhitlerinizi de çağırın (size yardım etsinler ve iddianızı ispat ettiğinize tanık olsunlar), eğer doğrulardansanız! 

"Yapamadıysanız, ki asla yapamayacaksınız, o halde, yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının! O, kâfirler için hazırlandı."

(Bakara, 2/23-24)

Kâfirler açısından hiç kaçırılmaması gereken bir fırsat..

Sûre dediğin ne ki?! Mesela İhlas Suresi.. Hepi topu bir satır.

Kevser Suresi de aynı durumda; bir satır.

Bu durumda, Arap kâfirlerin ve Arapça’yı sonradan öğrenen “üstün zekâlı beyaz Batılılar”ın hemen oturup bir satır birşey karalayıp Kur’an’ın mucizelik iddiasını balon gibi patlatmaları beklenir değil mi?

Hayır, kimseden tıs yok.. Herkes Kur’an karşısında son derece saygılı, dut yemiş bülbül.

Üstelik şimdi bir de “yapay zekâ” diye birşey çıktı; roman yazıyor, resim yapıyor, film üretiyor, yapıyor da yapıyor.. Yazarı, çizeri, filmcisi, mütercimi/çevirmeni panikte..

Evet, kâfirler “yapay zekâ”yı da yardıma çağırıp buyursun mesela Kevser Suresi’nin bir benzerini getirsinler.

*

İmdi, misal olarak Kanunî’nin meşhur gazelini alalım.

Halk içinde muteber nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen gazelini..

Bâkî, her beytin başına üç mısra ekleyerek tahmîs (beşlikler) yazmış durumda.. İlk beşlik şöyle:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi

Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi

Var iken baht u saâdet kuvvet ü kudret gibi

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Görüldüğü gibi, ses, üslup, konu ve mana uyumu var.

Evet, kâfirin yapması gereken şey de, mesela Kevser Suresi’nin baş tarafına bu şekilde sadece bir satırlık bir ilave yapmaktan ibaret.

Sonuna yapsa o da kabul.

Üstelik Allahu Teala meydan okumayı sadece bir sureye de tahsis etmemiş.. Seçip beğenip alsınlar, hangi sure olursa..

*

Söz gelimi Mehmed Akif’in, Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un, Nazım Hikmet’in bir şiirini seçip “Var mı benzerini yazacak?” deseniz, her çağda bunu yapan dünya kadar şair çıkar.

Fakat, “Şiirlerinden herhangi birini seç, oradaki üç beş mısralık bir parçanın benzerini yaz” deseniz, bunu yapmak için şair olmak bile gerekmez, Türkçe’yi bilmek yeterlidir.

Evet, üslup ve muhteva bakımından orijinal bir şiir yazmak belli bir şairlik becerisi gerektirir, fakat orijinal olanı taklit, özel yetenek gerektirmiyor.

Telefonu, telsizi, televizyonu, radyoyu, interneti, yapay zekâyı vs. ilk icat eden olmak herkesin yapabileceği birşey değil, ama böyle birşey bir kez yapıldığında, benzerini artık herkes yapabiliyor.

Eğer Kur’an sureleri Allahu Teala’nın vahyi değil de Mekkeli ismi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) olan bir insanın icadı olsaydı, bugüne kadar her surenin binlerce benzeri yazılırdı.

Ve öyle olsaydı, böyle bir meydan okuma da zaten daha baştan hiç yapılmazdı.

Üstelik bu meydan okumayı yapan zat, bir şair de değil, ve memlekette o devirde bir sürü meşhur şair ve konuşma sanatında ustalaşmış hatip var.

*

İmdi, mesela Hz. Musa a.s.’ın, Hz. İsa a.s.’ın mucizeleri söz konusu olduğunda “Nerden bilelim bunların yaşandığını?” diyen akılsızlar çıkabilir.

Çıkıyor.

Kur’an’ın meydan okuması onların mucizesi gibi değil, her an, her dakika, her saniye gösterilen bir mucize; şu anda da geçerli..

Bin 400 sene öncesinden söz etmiyoruz, bugünden bahsediyoruz.. Meydan okuyan ayet, yerinde duruyor.

Üstelik “yapay zekâ” da elinizin altında, buyrun, bir surenin benzerini getirin!..

Hangi sureyi isterseniz seçin alın!.. Kevser olmadı mı?.. İhlas’ı alın.. Beceremediniz mi, Kureyş’i deneyin!.. O da mı olmadı, sırada Fil Suresi var; gene mi uymadı, olsun, Asr Suresi var, hepi topu iki satır.

Pehlivan, bin 400 senedir meydanda “Var mı benim karşıma çıkacak ve sadece üç saniyede tuş olmayacak adam?” diyor, fakat pehlivanı yalancılıkla, çağ dışılıkla, geçersizlikle, “tuhaf nostalji nesnesi” olmakla, donuklukla, durgunlukla, sofistike olmamakla, “toplumsal”ın dışında kalmakla, "asr-ı saadet simülasyonu"na hapsolmakla suçlayan uygar doğrucularda tık yok.

Geliştik, ilerledik, güçlendik, yeni teknikler geliştirdik, çağ atladık, ortaçağı geride bıraktık, Ay’a gittik, Mars’a vardık, uçtuk kaçtık diyorlar, fakat pehlivanın karşısına çıkıp dört saniye dayanmaya sıra gelince meydanda kimse yok.

Üstelik, işlerine gelmediği için bu bahsi hiç açmıyorlar.

*

Evet, Einstein zekâsındaki adamları, yapay zekâyı, bulabildiğiniz herkesi, dünyadaki bütün Arap dili ve edebiyatı kürsülerinin akademisyenlerini toplayın ve mesela bir satırlık Kevser Suresi’ne üslup, ses ve konu bakımından benzeyen başka tek satırlık bir metin oluşturun ve bitsin bu kavga!

Kur’an’ın Muhammed’in (s.a.s.) uydurması bir çağ dışı derleme olduğunu böylece herkes anlasın!

Domuz suratlı ibne taşeronların başrolü üstlendiği, bir sürü figüranın eşlik ettiği operasyonel filmler çevirip tepineceğinize, hepi topu bir satırlık birşey yazarak meseleyi kökünden halledin.

Böylece, devletten sürüp attığınız, kitaplara hapsettiğiniz, cuma hutbelerinde bile anılmasına izin vermediğiniz İslam Şeriatı’nı milletin gönlünden de rahatça siler atarsınız ve de “güncelleme, donukluktan kurtarma, sofistikeleştirme” zahmetine girmenize hiç mi hiç gerek kalmaz.

Yapamıyor musunuz, o halde Kur'an ve Sünnet'ten "güncelleme" adı altında yüz çevirmekten, birtakım kişilere "asr-ı saadet simülasyon"lu, "tuhaf nostalji"li, "donukluk"lu yazılar yazdırarak "Allah'ın ipine sarılma" nosyonuyla üstü kapalı şekilde alay etmekten, Şeriat'i dolaylı yollarla aşağılamaktan ve aşağılatmaktan vazgeçin.

Bunu da mı yapamıyorsunuz, o halde mümkün mertebe geç ölmeye bakın!. 

Çünkü size hasret bir ateş var!


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...