İSLAM’I GÜNCELLEMEYE KALKIŞMAYIN, KORKARIM Kİ ALLAHU TEALA’NIN GAZABINA UĞRAYIP GÜNCELLENİRSİNİZ

 





Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan, “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlığını taşıyan 31 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu demişti:

İmam Gazali’nin taksimatıyla İslamiyet’in insanlara verdiği temel haklar şunlardır: Hayat, din, akıl, mal ve nesil emniyeti. Maalesef bunlar arasında özgürlük yoktur.”

Bu durumda şunu düşünmemiz gerekiyor:

Ya İmam Gazalî İslam’ı tam anlamamış, onun insanlara “özgürlük” de sunduğunun farkında değil, bu noktayı atlamış, özgürlüğün önemini çağdaş Batılılar (Rumlar) anlamışlar, ya da İslam, haddizatında insanlara özgürlük vermediği için, Gazalî ondan söz etmemiş.

Tabiî Özcan’a göre doğru olan seçenek birincisi.. İmam Gazalî İslam’ı tam anlayamadığı için özgürlükten, (“makasıd-ı şerîa / şeriatin gayeleri” çerçevesinde) altıncı bir “maksad” olarak söz etmemiş..

Diğer ulema da aynı durumda, onlar da anlayamamışlar.

*

Bu konuda Özcan’ın bir şahidi ya da referans kaynağı da var: İlahiyatçı Hayrettin Karaman.. Genelde her bozacının mutlaka şıracılardan duayen bir şahidi bulunur.

Özcan, Karaman’ın Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “Köle ve cariye meselesi” başlıklı yazısından şu satırları aktarıyor: 

“… İslâm tarihinde köleliğin devam etmesi ve bu insanlık ayıbını başka milletlerin, oldukça geç de olsa Müslümanlardan önce kaldırmaya teşebbüs etmeleri Müslümanların kusurudur; dinlerini iyi anlamamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamaları, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmeleri yüzünden bu böyle olmuştur.”

İslam dünyasının, “dini iyi anlamak, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titizlenmek, ahireti dünya menfaatine tercih etmek” için Türkiye’ye laikliğin (siyasal dinsizliğin) gelmesini ve bu sayede Hayrettin Karaman ve Mustafa Özcan gibi müçtehit zatların yetişmesini beklemek zorunda kalmış olması ne kadar acı!

Tabiî Karaman ve Özcan gibiler, (görüldüğü kadarıyla) “özgürlük” kavramının muhtevası konusunda daha üst bir referans kaynağına sahipler: Batı düşüncesi.

Belki bunu bilinçsizce/şuursuzca yapıyorlar, fakat durum bu.

Böylece, İslam’ın “anlaşılması” konusunda Batılılar’ın içtihatlarına tabi olmuş, onların mezheplerinin mukallitleri (taklitçileri) haline gelmiş oluyorlar.

Yaptıkları şeyin farkında olmamaları sonucu değiştirmiyor.

*

İşte tam da bu noktada, İmam Gazalî’nin sıraladığı “makasıd-ı şerîa”dan ilki devreye giriyor: Dinin korunması.

İslam’da “dinin korunması” meselesi, canın, malın, neslin ve aklın korunmasından da önce geliyor.. Cihat, bunun için var.. Dinin korunması için hayatınızdan vazgeçiyorsunuz.

Şayet dinin korunması öncelik taşımasa, (Müslümanlar’ın malına, canına, ırzına/namusuna dokunmamaları, ve alkol-uyuşturucu gibi akla zarar veren nesnelerin kullanımını zorunlu yapmamaları şartıyla) kâfirlerin hakimiyetini tanımak caiz olur, onlarla “bağımsızlık” için savaşmak gereksiz hale gelirdi.

Hatta, canın korunması hedefine zarar verdiği, bu arada epeyce bir malın da ziyan olmasına sebep olduğu için, savaş (cihat) yasaklanması gereken birşey olurdu.

İşte bu noktada bağımsızlık (Müslümanlar’ın kendilerine ait bir devletlerinin olması), “dinin korunması” hedefi çerçevesinde önemli hale gelmekte ve cihat bu yüzden farz olmaktadır.

*

Hayrettin Karaman ise, Yeni Şafak’ta 2000’li yılların sonlarında yayınlanan bir yazısında, canın korunması hedefinin dinin korunması hedefinden önce geldiğini yazabilmişti.

Ona, İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat’ta iki yerde, dinin korunması maksadının/gayesinin canın korunmasından önce geldiğini belirtmiş olduğunu bir e-posta vasıtasıyla iletmiştim, fakat kulağının üzerine yattı, duymazlıktan geldi, herhangi bir düzeltme yapmadı.

Normal, çünkü (İmam Şatıbî gibi ulema da dahil olmak üzere) Müslümanlar tarih boyunca dinlerini iyi anlayamamış, Allah ve Resulü’nün maksadını gerçekleştirme konusunda titiz davranmamış, dünya menfaatini ahiretinkine tercih etmişler.

Dolayısıyla yanılan İmam Şatıbî, Karaman değil.

*

Diamond denilen geri zekâlı süprüntünün geçtiğimiz günlerde birdenbire balon gibi şişirilip gündeme getirilmiş olması, bu “dinin korunması” meselesi çerçevesinde önem taşıyor.

[Bu süprüntü züppe zibidinin zekâsı kıt, muhakemesi bozuk, akıl yürütüşü sakat.. Kendisini zeki zannettiği için aklınca demagoji ve mugalata yapıyor.

Ancak, bu milletin önemli bir kısmı ne yazık ki aptal olduğu için, müşteri de buluyor.. Tencereler yuvarlanır kapağını bulur.

Laflarındaki mantık hatalarını ve budalalıktan kaynaklanan arızaları sayıp dökmek, su katılmamış bir geri zekâlı olduğunu matematiksel bir kesinlikle ispat etmek, dinî konularda yeterli malumata sahip her müslüman için mümkün, fakat buna değmez.

Böylesi manevî lağım böceklerinin ifrazatını temizlemeye uğraşmak yerine, onlara tükürüp geçmek, vakti, böylesi böceklerin sayıca çoğalmasına yol açan lağım düzeneğini kuran atalarının boş adam olduğunu, laflarının hepsinin gerçekte has halis, som ve saf cehalete karşılık geldiğini göstermeye ayırmak gerekir.]

*

Bu devletin derinlikleri, radarına aldığı insanları çok iyi takip ediyor, herşeylerini biliyor.

Kesintisiz biçimde, bazen tacizli, bazen tacizsiz takip ve tarassut altında tutuyor, “Ensendeyim ha!” mesajını vermeyi ihmal etmiyor.

Ancak, takip ve tarassut karşılıklı.

Derler ki istihbaratın yüzde 80’i açık kaynak istihbaratıdır.

İşte bu yüzde 80’lik kısımda istihbaratçılarla istihbaratçı olmayanlar eşit konumdalar. (Geriye kalan yüzde 20’lik kısım bazen yüzde 80’den önemli oluyor ama yapacak birşey yok.)

O yüzde 80’lik kısmı iyi analiz edebilen biri, memlekette olan bitenleri (bazı açılardan) istihbaratçılardan daha iyi anlıyor olabilir.

Hatta, olan bitene bakarak bazen istihbaratçıların neler çevirdikleriini tahmin de edebilir.

Ankara’da da bulunmuş, siyaset çarkının nasıl döndüğünü, bürokrasinin nasıl işlediğini görmüş olanlar bu açıdan daha da avantajlıdır.

*

Erdoğan, altı yıl önce tutup “İslam’ın güncelenmesi”nden söz etmişti.

Aşağılayıcı bir dille.. Bin 400 yıl ve ortaçağ edebiyatı yapan bir Kemalist, laik bir solcu üslubuyla..

Tepki gelince İbrahim Kalın hemen Mecelle’nin “Ezmanın tagayyürü…” maddesiyle olaya bir kulp takmaya çalıştı, fakat delik büyüktü, bu yamayla kapatılacak gibi değildi.

İnsanımız saf.. Mesela her seçim öncesi Erdoğan İsmailağa’ya bir uğradığında, onlar zannediyorlar ki Erdoğan tam da kendileri gibi düşünüyor.

Aynı Erdoğan, seninle görüştüğü kadar Bülent Ersoy’la da görüşüyor.. Bülent Ersoy da senin gibi “Erdoğan tam benim kafamda” diye düşünüyor, haberin yok, çünkü safsın.

Senin kadar, modernist-reformist-güncellemeci ilahiyatçılarla da dirsek temasında.. Hatta, kimi hususlarda onlara daha yakın.

İşte “dinin korunması” meselesinde asıl önemli husus, böylesi “içerden” gelen, sözde “İslam’ın anlaşılmasına hizmet” gayesi taşıyan (bilinçli veya bilinçsiz) tahrifat ve tahribatla mücadele edilmesidir.

Diamond bilmem ne adlı süprüntülerin kendileri gibi geri zekâlılara hitap eden boş laflarının, saldırılarının fazla bir önemi yok.

*

Erdoğan’ın ve AK Partililer’in şunu anlaması gerekiyor:

Sahîh-i Buharî (Sünnet) ile, Şeriat ile uğraşmak, MİT-CIA ortak projesi olarak ortaya çıkmış ve Vatikan’la da diyalog içine girmiş FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ile uğraşmaya benzemez.

Allahu Teala, FETÖ’yü senin elinle cezalandırabilir, fakat sen dinin iki aslından biri olan Sünnet’e Sahîh-i Buharî gibi kitaplar üzerinden savaş açılmasına açık ya da örtülü destek verirsen, “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca göz yumarsan, Sünnet kayalığına çarpan kafan tuzla buz olur.

Neye uğradığını bile anlayamazsın, perişan olursun.

Gerçi Ankara’nın yüksek rakımlı tepelerine çıkanların genellikle namazı niyazı terk etmeleri, cuma namazlarıyla işi geçiştirmeleri onlara müflislik ve perişanlık olarak yeter de, ceza olarak namazla birlikte akıl ve izanları da buharlaştığı için bunu pek akıl edemiyorlar.

İslam’a Selanikli Mustafa Atatürk’ün ya da Tacikistan’ın başındaki dansöz herif gibi soytarıların açıkça saldırmaları çok önemli değildir; onların bu saldırıları müminleri etkilemez, tam aksine Müslümanlar’ın uyanmalarını, dostlarını düşmanlarını tanımalarını, münafıkların da küfürlerini açığa vurmalarını, deşifre olmalarını, böylece safların ayrılmasını sağlar.

Fakat İslam’ı içerden tahrip ve tahrif etme çabası öyle değildir, İslam açısından asıl tehlikeli olan budur.

Çünkü, ilki senin mazlum olman, ikincisi ise sapıtmandır.

“Dinin korunması” meselesinde asıl önemli nokta burasıdır.

*

Bu Diamond süprüntüsü etrafında koparılan gürültünün, merkezinde “dinin güncellenmesi” meselesinin bulunduğu daha kapsamlı bir algı operasyonunun bir parçası olduğunun düşünülmesine yol açan bazı emareler var.

Anlaşıldığı kadarıyla, Hz. Aişe r. a.’nın evlilik yaşı etrafında kopartılan şamata ile, İslam Şeriati, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İsviçre’den (Hristiyanlar’dan) alınmış medenî kanununa uydurulmaya, güncellenmeye çalışılıyor.

Sözde Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile Hz. Aişe r. a.’yı savunma maskesi altında, milletin böyle bir “güncelleme” faaliyetine razı hale getirilmeye çalışıldığı söylenebilir.

Sözde Rasulullah s.a.s.’in kişiliğine leke sürülmesi engellenmeye çalışılıyor, özde ise, Şeriat’e hücum ediliyor.. Şeriat, tahrif, tağyir ve tahribe tabi tutuluyor.

Nihaî hedef, öyle görünüyor ki, ortada Şeriat diye birşey bırakmayacak şekilde hadîslerin ayıklanması, böylece dinin “laik toplumsal”a uydurulması, “donukluk ve durgunluk”tan kurtarılması, “emekçi olmayan emektar, kinci olmayan kindar” formülasyonuna göre oluşturulmuş “dinci olmayan dindar”lığın keyfine uygun hale getirilerek “sofistike”leştirilmesi.

Bu hedef doğrultusunda sahada top koşturuyor, kendi aralarında paslaşıyorlar.. İşin siyaset ayağı da var, medya ayağı da, istihbarat ayağı da.

Son olayda Diamond süprüntüsünün topu ortaladığı, tribünlerdeki trol ordusunun tezahürat yaparak hadiseyi köpürttüğü, pası alan Soner Yalçın’ın topu ağlara göndermek için tağut gibi koşmaya başladığı, bu arada başka birilerinin de ona destek vermeye koyuldukları görüldü.

Diamond züppesinin sahnede (Atatürkist rakı romantizmiyle kafası dumanlanmış halde) sergilediği oryantalistik dans gösterisinin, tam da Soner’in Tağut kitabının basımının yapıldığı zamana denk gelmesi, bir tesadüf ya da tevafuk mu, yoksa iyi planlanmış bir senkronizasyon şaheseri mi?

*

Sahnede oryantalistik Diamond züppesi ile Soner’in yanı sıra Elazığ’ın derin Millî Görüşçüleri de boy gösterdiler.

Eline tuzluğu alıp koşturan bir başka hevesli, Ali Mevlüt Kaya adlı şahıs.

Bu şahıs, yazarları arasında Nuray Mert, Ulvi Alacakaptan, Bedri Gencer ve Hüseyin Hatemi gibi isimlerin de bulunduğu bir mecrada yayınlanan "Diamond Tema ‘Yalnız’ mıdır; ‘Yalnız değil’ midir; nedir yani?!. Okuyun!.." başlıklı yazısında, “operasyonun asıl hedefi”ni açığa vurmuş gibi görünüyor.

Evet, aralarında paslaşıyorlar.. Odatv, söz konusu şahsın yazısını haberleştirmiş durumda.

Şahsın verdiği mesaj şu:

"1-Ülkemizde sahih ve delil olarak gösterilen hadis kitapları gözden geçirilmeli ve Kur’an’a uymayan ne varsa atılarak, yeniden yayımlanmalıdır!..

"2-Bütün inananlar, Soner Yalçın’a teşekkür borçludur!.."

(https://www.odatv.com/guncel/butun-inananlar-borcludur-dedi-soner-yalcina-bir-tesekkur-daha-120049588)

Bunları Soner kendisi için yazsa, ayıp kaçacak, kendi kendisine madalya takan adam konumuna düşecek.. Dolayısıyla önce başka birisinin söylemesi lazım.. Her kahve dövücüye bir hınk deyicinin eşlik etmesi mesleğin şanından.

*

Hınk deyicinin şerh ve tefsirine (ya da ictihadına) göre, Hz. Aişe’nin dokuz yaşındaki evliliğiyle ilgili Buharî hadîsi, Kur’an’a uymayan rivayet durumunda.

Soner ise evliliğin dokuz yaşında olmadığını ispat etmiş, ve dolayısıyla bütün Müslümanlar’ın teşekkürünü hak etmiş.

Başta İmam Buharî olmak üzere tarih boyunca nice anlı şanlı alimler bu gerçeği anlayamamışlar, Soner hocaefendi hazretleri gelmiş, meseleye bir el atıp düğümü çözmüş.

Bir başka yazıda bu güzel masal üzerinde enine boyuna duralım inşaallah.

*

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

(https://archive.org/details/texts?tab=collection&query=%22seyfi+say%22)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ajan Dindarlığının Kodları: Anti-İslamcılık, Pseudo-Hilafetçilik

Ajanın Din Mühendisliği: Laiklikle Vaftiz Edilmiş Müslümanlık

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Bilim ve Metafizik

Cemaat Küresel İslam Devletidir

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Darulhikme Tartışmaları

Dinlerarası Diyalogtan İslam-Darwinizm Diyaloğuna

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

 Eski Yunan’dan Kalan Gericilik: Demokrasi

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Fethullahcı Zihniyetin Tenkidi

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Kader Risalesi

Kadın, Erkek, ve Toplumsal Cinsiyet

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Laik Düzen Tekfirciliği

Laik Rejimlerde İslami Hareket -Yöntem Tartışması

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

MİT’in Frankeştayn’ı FETÖ

Ortadoğu’nun Pusulasız ve Rotasız Gemisi

Proje Adam ve Madamlar

Ruyet-i Hilal Risalesi

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Sünnet’e Karşı Metin Tenkidi Şarlatanlığı -Hilafet Hadîsleri Örneği-

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Şahsiyet Ne Yana Düşer Usta, Dış Politika Ne Yana?

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

Türk Siyasetinin Üç Hali: Katı (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Zamanın İmamı Meselesi ve Şiîleşen Tarikatçılar

 

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK SALAK MIYDI, YOKSA SALAK AYAĞINA YATARAK MİLLETİ SALAK YERİNE Mİ KOYDU?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 43

 

Bir önceki bölümde ulu yalan, çakma ata Türk, ricatların önderi Selanikli Mustafa Atatürk’ün, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile gerçekleştirmiş olduğu (yalnız, başbaşa, mahrem, gizli) görüşmeleri konu edinmiş ve bu görüşmeler hakkında yaptığı “karartma”ya dikkat çekmiştik.

Basit, “sergüzeşt-cû” (macera arayan) iyi kalpli egzantrik bir hristiyan din adamı gibi gösterdiği Frew (Nutuk’ta Fro diye geçer) ile olan görüşmesi hakkında Falih Rıfkı’ya, “Onunla Pera Palas’ın müdürü Mösyö Martin’in evinde bir defa görüştüm, bir daha da görüşmedim” demişken, bir yıl sonra TBMM’de okuduğu Nutuk’unda kendisini yalanlayacak, “bir iki defa” görüştüğünü itiraf edecektir.

Evet, yalancının iyi bir hafızaya sahip olması gerekir.

Ancak, Selanikli’nin her iki beyanı da yalan.. Gerçekte daha çok görüşmüş durumda.. Çünkü arkadaşı Rauf Orbay “iki üç defa”, yaveri Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde” görüştüğünü söylüyor.

Fasılalı tarih denilebilmesi için sayının en az üç olması gerekir.. Ancak, sayı daha fazla da olabilir.. Selanikli'nin, Frew ile, Orbay’ın ve Abbas’ın bilgisi dışında da görüşmüş olması ihtimali var.

*

Selanikli Nutuk’unda Frew’dan, onun “İngiliz muhibbi” Sait Molla ile olan ilişkisi bağlamında bahsediyor.

Ancak, Sait Molla’ya İngiliz ajanı diye saldırırken, (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi sıfatıyla kendisini kamufle eden baş ajan) Frew’yu safderun bir “sergüzeşt-cû” (macera arayıcı) olarak anıyor, ondan saygıyla söz ediyor.

Bu Sait Molla meselesini, daha önce başka bir blogda yazmıştık.. Öyle anlaşılıyor ki, Frew, kendisiyle bağlantılı olan Sait Molla’yı Selanikli’nin deşifre etmesini sağlayarak, heybesindeki asıl büyük turp olan Mustafa Kemal üzerindeki “İngiliz ajanlığı” şüphelerini dağıtmış durumda.. 

Hintli ajan Mustafa Sagir olayı da aynı mahiyette.

Şah için vezir de feda edilir, kale de, fil de.. Atın ve piyonun hiç lafı olmaz.

Şu bir gerçek, bu İngiliz keferesi, istihbarat satrancını çok iyi biliyor.. Sağ gösterip sol vurmanın, "oyun içinde oyun" kurmanın ustası.

*

Evet, birilerinin bize “eşi bulunmaz bir dahi” olarak tanıttıkları Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz’in Türkiye’deki baş ajanı Frew karşısında nasıl bu kadar aptal, budala ve salak hale gelebilmişti?

Onun ajan olduğunu nasıl anlayamamıştı da saf bir maceraperest zannetmişti?

Adamla defalarca görüşmüş, çözememiş, daha sonra Sait Molla'nın onunla olan bağlantısı ortaya çıkınca Molla'nın İngiliz ajanı olduğunu derhal anlamış, fakat sarı kafasındaki ankesör paslanmış olduğu için sıra Frew'ya gelince jeton bir türlü düşmemiş. 

Öyle olunca, bu denklemde Frew'nun payına deha, Selanikli'ninkine ise salaklık düşüyor.

Osmanlı padişahı Vahideddin’le olan görüşmelerinden bahsederken, onun her lafından başka bir anlam çıkardığını söyleyerek sözde üstün zekâsını göstermeye çalışan yerli-milli deccal Mustafa Atatürk (Deccal, “çok yalancı” anlamına geliyor), İngiliz papazın karşısında nasıl bu kadar ahmak, bön, salak, angut, budala, akılsız ve avanak hale gelebiliyor?

Gerçekte hiç de salak değil.. Bütün bir Türk milletini salak yerine koyuyor, koydu.

Çünkü, Frew'nun İngiliz ajanı olduğunu bildiğini söylese, kendisinin Sait Molla'nın molla olmayan versiyonu olduğunun düşünülmesi ihtimali var.

O yüzden, salak yerine koyarak yalan söylediği milletin, sergüzeşt-cû bir aptal rahiple lüzumsuz görüşmeler yaparak hoşça vakit geçirdiğini düşünmesini istiyor.

Onun Türkiye Cumhuriyeti’ndeki bütün heykelleri, devlet dairelerindeki fotoğrafları, Türk milletinin boynuna asmış olduğu salak yaftasını bu "necip millet"in kabul etmiş bulunduğunun belgesidir.

*

Osmanlı Devleti’nin yıkılış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini anlamada en önemli noktayı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde (yani Samsun’a çıkışından önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürede) neler yaptığı, kimlerle ne tür bağlantılar kurduğu hususu oluşturuyor.

Burada ilk söz hakkını Selanikli’ye tanımak, öncelikle onun açıklamalarına kulak vermek, bilimsel objektifliğin gereği durumunda.

Ancak, o günleri yaşayan herkes söz hakkına sahip, ve gerçeğin bilinmesi, doğru bilgiye ulaşılması açısından herkesin tanıklığı önem taşıyor.

Bir başka önemli husus şu: Tarihî gelişmelerin doğru bir şekilde değerlendirilmesi, salt süreç içindeki olayların tek tek sıralanması ve herkesin tanıklığının üst üste yığılmasıyla yapılabilecek birşey değildir.

Değerlendirmemiz çerçevesinde ortaya koyduğumuz açıklama modeli ya da teorik analiz şayet olan biten herşeyi anlamlı bir bütün olarak izah edebiliyor, aklımıza gelen her soruya mantıklı ve tutarlı cevaplar verebiliyorsa, işte o açıklama modeli, bilimsel bir değere sahip demektir.

İstiklal Harbi, Kurtuluş Savaşı ve Millî Mücadele gibi adlar verdiğimiz tarihî olayı en anlaşılır biçimde izah eden bir açıklama modeli, Selanikli’nin sağ kolu, gözde adamı, başbakanı ve halefi durumundaki (Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı) İsmet İnönü tarafından ortaya konulmuş bulunuyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, olaya bu “açıklama modeli” çerçevesinde baktığımızda bütün taşlar yerine oturuyor, akla gelen her soru cevap buluyor.

Cumhuriyetin ilanından sonra yaşanan olaylar ile İstiklal Harbi sırasında dillendirilen söylem arasındaki devasa uçurum, muazzam tezat da böylece makul bir izaha kavuşuyor.

Yine, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Osmanlı Devleti düşmanlığı da anlaşılır hale geliyor.

Ayrıca, Selanikli’nin zorla dayattığı, adına Atatürk ilke ve inkılapları denilen, gerçekteyse Curzon (ya da İngiliz) ilke ve inkılapları olan icatlar da beklenmedik şeyler olmaktan çıkıyor, sürecin doğal parçası haline geliyor.

Ekme biçme yasasının hükmünü icra etmesi, parayı verenin düdüğü çalması, kapitalizmini emperyalizm ile taçlandıran İngiliz'in, Selanikli'ye açtığı kredinin karşılığını, ilke ve devrimler adı altında faiziyle tahsil etmesi şaşırtıcı değil.

Evet, Selanikli’nin müslüman Türk’ün medeniyetine, kültürüne ve tarihî mirasına karşı başlattığı savaş, İnönü'nün açıklama modeli çerçevesinde akla ziyan bir sürpriz olmaktan çıkıyor.

*

İstiklal Harbi denilen olayı İnönü kadar veciz, özlü, anlaşılır, mantıklı, tutarlı, doğru ve gerçeğe sadık biçimde tek cümlede özetleyen başka biri yok.

Gerçekten, İsmet İnönü tarafından dile getirilmiş olan açıklama modeli, üç beş kelimeden oluşan kısa bir cümleyle, yaşanmış olan hemen herşeyi izah ediyor, anlaşılır hale getiriyor.

Bütün taşlar yerine oturuyor, akla gelen her soru cevap buluyor.

Bilimsellik işte budur.. Bütün büyük ve gözde teoriler (ya da açıklama modelleri) böyledir, az sözle pekçok şeyi (ilgili her olayı) izah etmeyi hedefler. (Mesela Newton’un teorisi şu basit cümleyle herşeyi izah etme iddiasındadır: İki cisim birbirlerini, kütlelerinin çarpımı ile doğru orantılı, aralarındaki uzaklığın karesi ile de ters orantılı olarak çekerler.)

Eğer elinizde doğru bir açıklama modeli (teori) varsa, yapacağınız şey, gözlemlediğiniz olayı o teori çerçevesinde “hesap kitap” konusu yapmak olacaktır. (Newton’un teorisi çerçevesinde konuşursak, Dünya ile Ay arasındaki münasebeti, kütlelerine ve aralarındaki uzaklığa göre değerlendirmek durumundayız.. Ay’a gönderilecek bir araçla ilgili hesaplamalar da buna göre yapılacaktır.. Newton’un teorisi böylesi hesaplamalarda işe yarasa da Merkür gezegeninin Güneş’in etrafındaki yörüngesi söz konusu olduğunda “çuvallıyor”, fakat konumuz bu değil.)

İsmet İnönü’nün açıklama modeli (Merkür'ün yörüngesi söz konusu olduğunda "çuvallayan" Newton teorisinin aksine), Kurtuluş Savaşı öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan gelişmelerin hepsini izah ediyor.. Hesaplar yerine oturuyor, bilanço açık vermiyor. 

Öyle ki, Selanikli’nin mütareke dönemindeki (açık ve gizli) münasebetleri ve görüşmeleri de İnönü'nün açıklama modelinde ait oldukları yere cuk diye oturuyorlar.

*

Buna karşılık, Atatürkist/Kemalist taifenin “İngilizler ve müttefikleri ulu önder Atatürk’ten tırsıyorlardı, hatta Bandırma Vapuru’nu batırmak istediler” vs. şeklindeki palavraları, o süreçte yaşanan gelişmeleri anlaşılmaz hale getiriyor.

O kadar anlaşılmaz hale getiriyor ki, İngilizler’in Selanikli’ye ve kendisine refakat eden 30'a yakın adama niçin vize verdikleri de, İngilizler’in Samsun’da Selanikli’ye niçin selam durdukları da, birer “şu yılgın İngilizler” masalına dönüşüyor.

Olay, "Alice Harikalar Diyarında"yı aratmayan bir "Yüzüklerin Efendisi Selanikli Harikalar Yaratıyor" efsanesi halini alıyor. 

Ve de bu “yılgın ve de ahmak İngilizler” masalı çerçevesinde Selanikli, “imkânsızı başaran” bir masal kahramanı haline geliyor.

Böylece, Selanikli’nin (senaryosunu İngilizler’in yazdığı, Yunan Kralı Konstantin’in senaryo dışına çıktığı için gerçekçi bir görünüm kazanan) malum tiyatrodaki "işbirlikçilik" rolünü "kurtarıcılık" gibi göstermek için, olan biten herşeyi şöyle bir “açıklama modeli” ile “mucize yaratan tanrısal adam” şirkine bağlıyorlar: “Atatürk imkânsızı başardı.”

Selanikli imkânsızı başarmadı, İngilizler’le bir olup Osmanlı Devleti'ne öldürücü bir kazık attı ve de Türk milletinin zekâsıyla alay etti.

*

Bugün de Atatürkistler aynı şekilde Türk milletinin aklıyla dalga geçiyorlar.

Mesela, Sinan Meydan diye biri var, Selanikli hakkında kitaplar yazmış durumda.. Fatih Altaylı’nın programında söylediği şu:

Fatih Altaylı: Atatürk aslında imkânsızı mı başarmıştır?

Sinan Meydan: Baktığınızda tablo bunu gösteriyor. Ben bazen konuşmalarımda ve yazılarımda kendim de şaşırarak diyorum ki, yaa bu yapılanları bir filmde görsek…

F. A.: Yok artık deriz.

S. M.: Senarist amma abartmış deriz….”

İşte bu, İsmet İnönü ile Fatih Altaylı ve Sinan Meydan gibi tipler arasındaki fark.

İnönü, bizzat yaşadığı, bir parçası olduğu olaylarla ilgili olarak gerçeği söylüyor, bunlar ise gerçeğe inanmamak için "imkânsız" masallar üretiyorlar.

Hindistan'da yaşıyor olsalardı ineğin yüceliği hakkında kim bilir ne edebiyatlar paralıyor olurlardı.

*

Evet, Türkiye’de Selanikli hakkında yazılanlar maalesef uydurma masallar durumunda..

Senaristler “Yok artık!” denilecek şekilde abarttıkça abarttılar.

Sonra da, bu senaryodaki “imkânsız”a “imkânsız” diyecekleri susturmak, korkutup sindirmek, başlarını ezmek için “koruma kanunu” çıkardılar.

Halbuki, İsmet İnönü’nün Newton’un teorisinden bile daha doğru ve sağlam, gerçeğin tıpatıp kendisi olan açıklama modeli ortada “imkânsız” diye birşeyi bırakmıyor, herşeyi anlaşılır ve "imkân dahilinde, sıradan ve basit" hale getiriyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Selanikli’de öyle abartıldığı kadar büyük bir deha vs. yok.. Tarih ondan, rüzgârın estiği yöne doğru yürüme, suyun aktığı istikamete doğru yüzme, "kazanacak at"a oynama, kaybedenlerin değil kazananların peşine takılma uyanıklığı ve kıvraklığı göstererek Osmanlı Devleti’ne ihanet etmiş bulunan bir İngiliz işbirlikçisi olarak bahsedecek.

Bu yazı dizisinde bunu, zekâsı masal dinleme yaşında kalmamış olanlar için “inkârı imkânsız” delillerle dilimizin döndüğünce anlatmaya çalıştık. 

Selanikli’yi İngilizler’in nasıl kolladığını, önünü nasıl açtıklarını anlattık: Meclis-i Mebusan’ı kapatarak, Osmanlı Genelkurmayı'nı basıp kapısına kilit vurarak, Anadolu’daki askerî ve idarî makamları ve memurları yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda bırakarak, Selanikli’ye biat etmeyip zorluk çıkaracak adamları tutuklayıp Malta’ya sürerek, Vahideddin’e ve Osmanlı hükümetine Ankara karşıtı açıklamalar yapma yönünde baskıda bulunup onları vatan haini konumuna düşürerek, Filistin'de İngilizler'in önünden palas pandıras kaçan Selanikli’yi onların korktuğu kahraman gibi göstererek bunu yaptılar.

Dahası, Selanikli kongreleri toplayıp yeni bir meclisin altyapısını hazırlayıncaya ve TBMM'yi Ankara'da toplayıp aktif hale getirinceye kadar Yunan'a Milne Hattı ile İzmir dağlarında çiçek toplattı, ot yoldurdular.

Fransızlar’la savaşanlar, Maraş, Urfa ve Antep halkıydı, Selanikli değil.. Selanikli, Halep gibi Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan topraklarını hediye ederek onlarla Ankara Antlaşması’nı yaptı..

İtalyanlar, geride birçok silah bırakarak kendiliklerinden çekip gittiler.

*

Selanikli yedi düvelle (yedi devletle) değil, sadece Yunan’la savaşmak zorunda kaldı.

Yunan’ın karşısında Ankara’yı bırakıp Kayseri’ye kaçmamasını sağlayan, TBMM’deki “İngiliz ajanı olmayan” samimi vatanseverlerdi.

Anadolu'nun Yunan karşısında talihinin dönmesini sağlayan Sakarya Savaşı da Fevzi Çakmak sayesinde kazanıldı, yoksa Selanikli Filistin cephesinde olduğu gibi firar emri vermiş durumdaydı.

Selanikli’nin bütün yaptığı, Yunan’ı Ege’den kovmasıdır.. Hadiselerin seyri içinde buna mecbur kalmıştır.. Yoksa, Ankara'yı bırakıp Kayseri’ye dünden kaçmıştı.

*

İmdi, bir Sultan Alparslan bütün bir Anadolu’yu Türk’ün önüne sermiştir.. Selanikli ise sadece Ege’yi kurtarmış.. Ve Selanikli yere göğe kondurulamıyor.

Fatih Sultan Mehmet, bölgesel güç görünümündeki devleti cihan imparatorluğu haline getirmiş.

Yavuz Sultan Selim Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Suriye, Mısır ve Arabistan’ı hakimiyeti altına almış.. Onun yanında Selanikli silik ve önemsiz bir figür.

Selanikli’nin bütün hayatı işbirlikçilik, yalan dolan, hile, ihanet ve aldatma üzerine kurulu.. Yavuz Sultan Selim ise karakter abidesi.

Mesela, Kırım Hanı, babası Bayezid’e karşı onu destekleme şartı olarak, padişah olduğunda bazı olağanüstü yetkilerle iktidarına ortak olmayı teklif ettiğinde bunu reddetmiştir.

“Şimdi kabul edeyim, köprüyü geçince dayıyı sırtımdan atarım” dememiştir.

Ne demişti oğluna adam, “Sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” mi demişti?

Bahtın yaver gider, şu veya bu gücün desteğiyle bir yerlere gelirsin, fakat adam olmak her babayiğidin harcı değildir.

Adam gibi adamların “koruma kanunu”, tarihin bizzat kendisi, ve Himalayalar haşmetindeki bağımsız ve hür karakter ve şahsiyetleridir.


FETÖ, İSKENDERPAŞA, TAĞUT VE DERİN OYUNLAR





Türkiye’deki derin küfür, cepheden saldırarak mağlup edemediği İslam’ı, savunuyormuş gibi yaparak içeriden bozmaya, tahrif etmeye ve reforme etmeye (yeniden biçimlendirmeye, laik rejimin hassasiyetleri doğrultusunda güncellemeye) çalışıyor.

Aparatlarından birisi mevcut AK Parti iktidarının dümeninde yer alan "gizli gündem"liler.

(Bir başka aparat Fethullahçı Takiyye Örgütü idi, fakat onlar mahalli ligde değil küresel ligde oynamaya kalkışınca kavga çıktı.)

Mustafa Özcan’ınNiçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısının ortaya koyduğu gibi, “yandaş yazarlar”, devletin laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir İslam yorumu üretmek için kendilerini paralıyorlar.

Ve bunu yaparken bütün bir İslam tarihini aşağılayabiliyor, Hayrettin Karaman gibi Müslümanlar’ın kâffesini dini anlamamakla suçlayabiliyorlar.

Ve bu hengâmede “Nuh’un keleği” olduğu iddia edilen Soner Yalçın’ın (sanki İslam’ın doğru anlaşılması çok umurundaymış gibi) Tağut adıyla kitap yazdığını görüyoruz.

*

Maksat, Kur’an’da geçen “tağut” kavramının içini boşaltmak, bu kavramı laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermekten ibaret.

İşin içinde Nuh’ların bulunması ihtimali yüksek. 

(Bu tür işler genelde Nuh’suz, ihalesiz, "görevlendirme"siz olmaz.. Birileri Celal Bayar gibi amatörce hevese kapılıp, "Ben de Yazdım" diyebilmek, "Ben de yazarım" diye hava atabilmek, netameli konulara girip dikkat çekebilmek için bir ya da iki kitap yazabilirler de, heveslerini alınca, ya da kimsenin kendilerini umursamadığını görünce usanırlar.. Devam edemezler.. Bir devamlılık, istikrar ve ısrar varsa, yazarın arkasında sponsorların bulunuyor olması ihtimali yüksektir.. Sponsorsuz idealist binde bir çıkar.)

Evet, Soner'in amacı, "tağut" kavramını sulandırmak, içini boşaltmaktan ibaret.

*

Geçmişte millet ve milliyetçilik kelimeleri laik (siyasal dinsiz) rejimin ideologları tarafından bu şekilde gasbedilmiş durumda.

Millet aslında ümmete karşılık gelir.. Kur’an’daki anlamı böyledir.. Milliyetçilik de “dinselcilik, dincilik” demektir.

Bu yüzden Türkiye’de birileri ırk ve ırkçılık anlamında milletten, milliyetçilikten bahsetmeye başladığında ulema ve okumuş müslümanlar uyanamamış, bunu zararsız birşey zannetmişler, işin içyüzü ortaya çıktığında ise artık iş işten geçmiştir.

Soner eliyle “tağut” kavramı da böyle bir işlemden geçirilip gasb edilmeye, veya en azından işlevsiz hale getirilmeye çalışılıyor.

Kusura bakma ama, eğer sen, Türkiye’deki en büyük tağutun Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu söyleyemiyorsan, söylemiyorsan, tağuttan bahsetmeye hakkın yoktur.

Niyetin, “Canbaza bak canbaza!” numarasıyla dikkatleri başka bir tağuta çekerek, turp heybesindeki asıl büyük tağutu gözlerden saklamak değilse, ne?

*

Odatv.com, Soner’in kitabının reklam mahiyetinde tanıtımını da yapmış.

İlknur Altıntaş imzalı (Neden Sonnur Gümüştaş değil, Soner?) yazıda şu söyleniyor:

“…Buhari yaşamında kitap yazmadı. Buhari'nin kitabı diye bilinen Sahih-i Buhari adlı eseri İbni Hacer derledi. Buhari ile Hacer arasında 596 yıl var! Bu söylendiği zaman kimi ulema der ki, İbni Hacer'in derlemesini bir diğer hadisçi olan El-Khushaymani'ye dayanarak yazmıştır. Yani, Hacer ile Khushaymani arasındaki yıl farkını, 463 yıla düşürürler. Buhari ile Khushaymani arasındaki yıl farkı da 133 yıl. Sonuçta, İbni Hacer'den önce hadis kitabı yok.”

Yazı, Sahîh-i Buharî’nin sahihliğine saldırarak işe başlıyor.

Bunların derdi doğru bilgiye ulaşmak değil de kafa karıştırmak için dikkatleri istismara müsait noktalara çekmek olduğu için, yazılarında çok ciddi hatalar yaparlar, haberleri olmaz.

Soner gevezesinin lafları da böyle.. Baştan sona yanlış.

"İbn Hacer derledi” diyerek Himalayalar büyüklüğünde bir yalanla işe başlamış.

İbn Hacer’in yaptığı şey, kitabı derlemek değil, zaten elde hazır olan kitaba şerh (açıklama) yazmaktan ibaret.

Ve allame-i cihan Soner Yalçın'ın bundan haberi yok.

Kendisinden haberi olmayan adamın bundan haberi olabilir mi?!

*

Hadîsçilerin (geçmişin muhaddislerinin) özelliği, yanlarında hadîs kitabı diye yazılı sayfalar taşımaları, “Hadîs dersi veriyoruz” diyerek söz konusu kitapları açıp okumaları değildi.

Hadîs kitabı mahiyetindeki metinleri ezberliyor, talebelerine de sözlü olarak ezberden aktarıyor, onlara da ezberletiyor, sonra da, ezberlemiş olana icazet (diploma; okutma, rivayette bulunma izni) veriyorlardı.. (Bu ezberleme geleneği bugün de Moritanya gibi ülkelerde devam ediyor.)

Kur’an’ın ve hadîs kitaplarının bozulmadan bize ulaşmış olmasının nedeni bu “ezbere dayalı icazet” sistemidir.

Şayet hiç ezberleyen olmasa da yazılı nüshalara bağlı kalınsaydı, ulaşım ve iletişim teknoloisinin bulunmadığı, sıkı kurallara dayalı bir arşiv geleneğinin oluşmadığı, matbaanın bilinmediği, kitapların elle çoğaltıldığı bir zamanda birileri ekleme çıkarma yaparak kolayca yeni nüshalar üretip metinleri bozarlardı.

Ezbere dayalı icazet sistemi böylesi bir bozulmaya geçit vermemiştir.. Çünkü, “Ben muhaddisim, hadîsçiyim” diyen adamdan binlerce hadîsi ravîleriyle beraber hiç teklemeden ezbere okuması isteniyordu.. Ertesi gün, hafta ya da ayda, aynı metni hiç atlamadan aynı şekilde tekrar söylemek zorundaydı.

Sahîh-i Buharî’nin durumu da budur.. İmam Buharî, kitabını kâğıda değil kafasına yazmış durumda.. Talebeleri de ondan aynen ezberleyip kendilerinden sonraki hadîsçilere ezberletmişler, böylece nesilden nesile aktarılmıştır. (Hiç yazmamış değil, fakat onun bizzat kendisinin yazdığı nüshalar günümüze ulaşmamış durumda.)

Sahîh-i Buharî’nin (yaygın biçimde) sayfalara geçirilmesi ise, cahil Soner’in (ilk nur değil, son er) iddiasının aksine, İbn Hacer’den önce oldu. 

İbn Hacer'in bütün yaptığı, Sahih’e Fethu’l-bârî adlı geniş bir şerh (açıklama, izah) yazmaktan ibaret.

Nitekim, Vikipedi’nin “Sahih-i Buhârî” maddesinde şu söyleniyor:

“Bu kitabın dünya kütüphanelerinde tespit edilebilen eksiksiz en eski tarihli yazma nüshası Ebû Zer rivayetinin ‘Bâcî – Sadefî’ tarikiyle günümüze ulaşan Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Murad Molla, nr. 577) kayıtlı bulunan H. 550 (M.S. 1155) tarihli yazma nüshadır.

O tarihte, İbn Hacer’in dünyaya gelmesi için daha 217 yıl geçmesi gerekiyordu.

Nerde kaldı ki, kitabı o “derlemiş” olsun.

Evet, Türkiye’nin (fırsat bulduğunda Nuh'un keleği olmaktan kaçınmayan) araştırmacı-yazarlarının çapı ve kalitesi işte bu.

Araştırmaz, fakat yazar.

*

Görüldüğü gibi, Soner efendi El-Khushaymani’den bahsediyor.

Elin gâvurunun kitabından isim aktarırsan böyle olur.

Senin El-Khushaymani dediğin kişi, Ebü’l-Heysem Muhammed b. Mekkî el-Küşmîhenî’dir.

El-Küşmihenî de, senin zannettiğin gibi İmam Buharî’nin ruhuyla temas kurmuş değil.. Arada, kitabı ezberden nakleden bir başka alim var: Firebrî.

Sahih’te kilit isim, İmam Buharî’nin talebesi Firebrî’dir.

O, metni eksiksiz olarak ezberleyip nakletmiştir.

Ondan pekçok kişi ezberlemişse de (on kadar meşhur talebesi var) en önemlileri Müstemlî, Hamevî ve Küşmîhenî’dir.

Sonraki dönemde Ebû Zer el-Herevî bu üçünün rivayetlerini birleştirmiş, tek bir rivayet haline getirmiştir.. Ebû Zer’in adı, Vikipedi’den yaptığımız alıntıda geçmişti.

İbn Hacer, şerhini işte bu rivayeti esas alarak yazmıştır.

*

Soner Yalçın ve Tağut’u üzerinde durmaya yeri geldiğinde devam edeceğiz inşaallah.. Şimdi aynı minvalde güncel bir mevzuya geçelim.

Öyle anlaşılıyor ki, Fethullah Gülen “yaşayan ölü” haline gelmiş durumda.. Onunki artık “bitkisel hayat” kabul edilebilir.

Bundan dolayı, Türkiye’de, “FETÖ tabanı”na yönelik bir politika değişikliğine gidilecek gibi görünüyor.. Bu yönde zihin jimnastiği yapılmakta olduğu anlaşılıyor.

Böylesi durumlarda, Fethullah gibi arkasında bir takipçi kitlesi bulunan adamlar, kör bile olsalar, öldüklerinde hemen kömür gözlü hale gelirler.

Fethullah için gelecekte derin devlet, muhtemelen, “Fethullah aslında iyi adamdı, vatanseverdi, yerliydi-milliydi, dinci değil dindardı, yanındaki satılmışlar onu aldattı, şaşırttı ve kullandılar” demeye başlayacak, “FETÖ tabanı”na zeytin dalı uzatacak, onlara “laik devletin sadık bendeleri” olma kapısını açacak.

Zaten o taban da buna yatkın.

*

Derin devlet böyle çalışır.

Mesela Nazım Hikmet ölür, ardından hemen “Böyük şairdi, şöyleydi böyleydi, aslında çok iyi adamdı, Türkçe’ye çok hizmet etti” derler, iade-i itibar yapar, hatta ölüsünü vatan topraklarına taşırlar.

Böylece Nazımcılar’a göz kırpılır, “Gelin kucaklaşalım” denilir.. “Bak biz devlet olarak Nazım’ı kucaklıyoruz, siz de devleti kucaklayın” mesajı verilir.

Derin devlet, insanı “ölü” olarak kucaklamada uzmanlaşmıştır.

*

Türkiye’de can güvenliğinin bulunmadığını düşünerek taa Avustralya’ya yerleşen merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca öldüğünde de benzer bir tiyatro yaşandı.

Göstermelik bir hükümet kararnamesi çıkarılarak Süleymaniye Camii haziresine, hocasının (Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in) yanına gömülmesi izni verildi, fakat bu, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi.

Böylece “Devletimiz Esad Coşan Hocaefendi Hazretleri’ne karşı değildi aslında, ama içimizde bazı aşırı din düşmanları var, herşey onların başının altından çıkıyor” mesajı verildi.

Burada kötü polis rolü Ahmet Necdet’in payına düştü.

Onun da zaten, İskenderpaşacı iki üç tane tarikatçı tarafından kötü bilinmeyi umursadığı yoktu.. Rolünü büyük memnuniyetle oynadı.

Onun da katkısıyla tiyatro başarıyla sergilendi, İskenderpaşacılar’ın ağzına bir parmak bal çalındı, Esad Efendi’nin naaşı ile birikte davasının da Eyüp Kabristanı’na gömülmesi yönünde muazzam bir adım atıldı.

Esad Efendi’nin yokluğunda İskenderpaşa Cemaati’ne, laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi havarisi bir Sağduyu Partisi rezaleti hediye edilebilir, ve şaman dansı eşliğinde boş kurtçu MHP’lilik çığlıkları attırılabilir, ırkçı ve laik (siyasal dinsiz) cezbe yaşamaları sağlanabilirdi.

*

28 Şubat sürecinde Esad Coşan Hoca sorunu, tereyağından kıl çekilir gibi kolayca halledildi.

Ancak, Fethullah, Esad Efendi gibi "sahipsiz" değildi, arkasında CIA vardı, Vatikan vardı, ABD vardı, dolayısıyla birilerinin boğazına kılçık gibi oturdu.

Şimdi derinler, İskenderpaşa karşısında sergiledikleri numarayı FETÖ karşısında da sergileme yönünde kıpırdanmaya başlamış durumdalar.

Ancak, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

Dolayısıyla Doğu Perinçek gibi “deprem alarm sistemleri” de harekete geçmiş durumda.

Şunu aklınıza yazın: 

Perinçek birşeyi savunuyor gibi yapıyorsa, arkasındaki güç aslında tam aksi yönde bir politika izliyor, Perinçek ile o “savunucu” kitleyi ya aşırılığa meyettirerek çıkmaz sokağa sürüklemek ya da kafalarını karıştırmak suretiyle çalışmalarını yürütemez, ne yapacağını bilemez, yerinde sayar hale getirmek istiyordur.

*

Evet, derinlerin FETÖ karşısında işi, İskenderpaşa karşısında olduğu kadar kolay değil.

Çünkü, Türkiye’nin derinleri, Esad Efendi’ye karşı ABD ve CIA ile birlikte hareket etmişlerdi.

Daha önemli bir fark şurada: Esad Efendi yurtdışına çıkıp devletin (görünüşte) elini uzatamayacağı bir yere gitmiş idiyse de, şehzade (şeyhzade, şıhzade) Nureddin, Türkiye’de cemaate, onun namına hükmediyordu.. Devletin elinin altında..

Esad Efendi’nin Türkiye’de cemaatte olan biten hiçbir şeyden haberi yoktu.. Nureddin ona sormadan, haber vermeden aklına eseni yapıyordu.

Mesela cemaatin bir televizyon kanalı vardı ve Nurettin kapatmıştı, fakat Esad Efendi radyoda yayınlanan cuma vaazlarında televizyonun başarısı için dua etmeye devam ediyordu.. Kimse de ona, “Hocam dünya aleme rezil oluyoruz, yok böyle bir televizyon” diyemiyordu, çünkü herkes Nurettin’in şerrinden korkuyordu.  

Muhtemelen Esad Efendi, oğluyla telefonda görüştüğünde “Şu iş ne durumda, televizyon ne halde?” filan diye sorduğunda Nureddin, “Babacığım dualarınız sayesinde herşey güllük gülistanlık” diyor, onun yüreğine su serpiyordu.

*

FETÖ olayında böyle bir durum yok.. Yani, Fethullah adına tam yetkili bir şahıs yurtiçinde, devletin gözetimi ve kontrolü altında The Cemaat üzerinde hakim konuma gelmiş değil.

Böyle biri bulunsa, derinlerin işi çok kolay olurdu.. Tıpkı İskenderpaşa’da olduğu gibi.

Böyle bir şehzadeye önce elense çeker, sonra onu sırasıyla tek çapraz ve çift çapraza alır, ardından önce tek dalma sonra çift dalma ile ayaklarını yerden keser, akabinde sarmada çoban bağı vurarak dinlendirir, ve nihayet şark kündesi ile yere yapıştırırlardı.  

Evet, FETÖ olayında derinlerin işi zor.. Fethullah’ın ölmesi veya bitkisel hayata girmesi meseleyi çözmeye yetmiyor.

Sorun, Türkiye’de derin devletin sıcak kolları arasında keyfine bakan “varis” bir şehzadenin bulunmuyor olması.

Dünya böyle, papaz her gün pilav yemez, yiyemez.

*

Esad Efendi vefat ettiğinde önce Süleymaniye Camii Haziresi’ne defnedilmesi için hükümet kararnamesi çıkarılması, sonra bunun Cumhurbaşkanlığı’nca iptal edilmesi bir tiyatroydu, danışıklı dövüştü, 28 Şubat’ın ruhuna uygun bir aldatmacaydı.

Esad Efendi’yi sevenlerin kafasını karıştırmak için sergilenen bir iyi polis – kötü polis numarasıydı.

Proje ibne Diamond bilmem ne domuzunun oynadığı oyundan da böyle bir kötü polislik kokusu geliyor.

Bu tür “kötü domuz”lar üretilir, onlara cevap veriyor ayağından Soner gibiler “kurtarıcı” olarak devreye konulur.

Benzer şekilde bir Cübbeli Zahmet çıkar ona yarım ağız tepki gösterir, böylece prim yapar..

Halbuki hepsi de aynı derin devletin Atatürkist mabedinde hiç ara vermeksizin sürdürülen Selanikli’yi kutsama ayininin müdavimi durumundalar.

Aralarında Atatürkist tüzük kardeşliği var.

Derin Millî Görüşcü Elazığlılar’ın “Bakın Diamond sapığına karşı İslam’ı Soner abimiz nasıl da savunuyor” babından çığlıklar atmaları sebepsiz değildir.

Aslında o Elazığlılar, Soner, Diamond vs., aynı mabedin yaptırma ve yaşatma derneğinin üyeleri durumundalar.

Oyun icabı karşı saflarda, farklı yerlerde görünüyorlar, fakat satranç oyunu bittiğinde anlaşılacak olan, aslında bütün taşların aynı kutuya ait olduklarıdır.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...