BİR SELANİKLİ KLASİĞİ: BİR YALANI BAŞKA BİR YALANLA KAPATMAYA ÇALIŞMAK

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 42


Evet, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeştini (Falih Rıfkı Atay’ın rivayetiyle) kendi ağzından dinliyorduk.

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin şu sözlerini okumuştuk:

“Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden (büyükelçiliklerden) birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir. Saray ferahlık içindedir. Bu ferahlık, etrafa da sirayet eder. İstanbul her gün bu türlü başka bir şayia ile çalkalanmakta idi’.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 131.)

Sözünü ettiği büyükelçiliğin İngiliz Büyükelçiliği, papazın ise kendisini papaz gibi göstererek kamufle eden İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) olduğunu saklıyor.

Sanki Padişah Vahideddin o papazla görüşmüşmüş gibi bir izlenim vermeye çalışıyor.

Gerçekteyse, bu ajan rahiple defalarca görüşen kendisi..

Onun ajanlığı bahsine hiç girmemesi sebepsiz değil.

Nutuk’unda bu Frew’dan saygılı bir dille bahsedecek, yine ajanlığını saklayarak onu “sergüzeşt-cû” (macera arayan) iyi kalpli egzantrik bir adam gibi gösterecektir.

*

Falih Rıfkı’nın kitabını kaldığımız yerden okumaya devam edelim.

Selanikli’nin ağzından şunları anlatıyor:

“Bir gün, Umumi Harpte (Birinci Dünya Savaşı’nda) İstanbul otellerinden birinin müdürü iken tanıdığım M [Evet, ismini ajan gibi kodluyor], Şişli’deki evime geldi, Fethi Bey de (Orbay) yanımdaydı. Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

“- Burada ecnebilerle (yabancılarla) temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. [X] Sefaretinde Mösyö F [Ajanın adını kodluyor] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

“- Konuşalım, dedim, fakat eğer o istiyorsa…”

Davet günü Madam M’nin salonundayız. Biraz sonra “- Mösyö F. F” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

“- Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim”, diye söze başladı, “Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te (Birinci Dünya Savaşı’nda) şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

“- Fakat, dedim, siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet ettiler (aracı oldular), sizinle konuşmam faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

“- İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

“- Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili (temsilcisi, sözcüsü) değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

“- Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı [ne] için istediğini hâlâ anlamadım.

Fakat bir küçük hatırama ilave edeyim: Ankara’da bulunduğum sıralarda bir gün Antalya’ya geldiğini ve Madam M’in salonunda kendisinden “Gene görüşelim!” vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz.

Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti.

Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdnlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez. (A.g.e., s. 131-133.)

Görüldüğü gibi, Selanikli çok güzel hikaye anlatıyor.

Ancak, hikâyesinde “hayatın olağan akışı” açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var.

Anlatıdaki tuhaf ve aptalca boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor.

“Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?” diye düşünmemek için ya iflah olmaz bir geri zekâlı ya da Selanikli’nin her lafına “gökten inmiş ayet” muamelesi yapan bir “Ata put tapıcısı” olmak gerekiyor.

İlk soru şu: Rahip Frew ile yaptığı görüşme zararsız bir görüşme idiyse, neden Falih Rıfkı, ilgili isimleri sansürlemeyi, Frew’u “F” olarak kodlamayı gerekli görmüş?

“İstanbul otellerinden birinin müdürü iken tanıdığım M” diyor, ne otelin adını veriyor ne de M’nin kim olduğunu açıklıyor.

Aynı şekilde ilgili sefaretin (büyükelçiliğin) ismi neden saklanmaktadır?

Neden?

Ayıp mıdır, günah mıdır, ihanet midir, işbirlikçilik midir, ajanlık mıdır, nedir yani?

*

Sözü edilen Bay M, Pera Palas’ın Fransız müdürü Mösyö Martin..

Selanikli’nin 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelince ilk temas kurduğu yabancı..

Selanikli, İngiliz gazeteci Ward Price’la onun vasıtasıyla tanışmış durumda.. Price da Selanikli’nin görüşme talebini İngiliz subaylara iletiyor.

Şurası çok açık: Sözü edilen M’ler (Martin ailesi) İngiliz gizli servisinin ajanı ya da işbirlikçileri durumunda.

Evlerini de servisin hizmetine açmışlar. (Müttefik ülkelerin istihbarat servisleri kendi aralarında bilgi alışverişi yaparlar.. Bazen ortak operasyon yaptıkları da olur.)

Ve de bu M’ler, Mustafa Kemal’le de samimi görüşüyor, evine gelip onu rahatça ziyaret edebiliyorlar.

Öyle ki, Selanikli, onların ricasını kırmıyor.

Anlatılan hikâyeye göre durum bu.

*

İkincisi, herşeyde inisiyatifin kendisinde olmasını huy edinmiş olan Selanikli, neden bu görüşmeyi kabul sorumluluğunu Fethi Okyar’a yüklüyor?

Sen çocuk musun, neden “Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı” diyerek sorumluluğu Fethi Okyar’ın üstüne yıkmaya çalışıyorsun?

Böyle birşeyi söylemeye neden ihtiyaç duyuyorsun?

Üçüncüsü, hikâyeye göre teklifin Frew’dan geldiği açıkken, Selanikli’nin M’ye (Martin’e), “Konuşalım, fakat eğer o istiyorsa…” diye cevap vermiş olması mümkün olabilir mi?!

İnsanın böyle bir cevap vermesi için sıradan bir aptal değil, aşırı salak olması gerekiyor.

Selanikli Deccal’in (“çok yalancı”nın) salak olmadığı da kesin.

M’ye böyle dediğini Faih Rıfkı’ya söyleyerek, görüşme isteğinin kendisinden değil de karşıdan geldiğini abartılı bir şekilde vurgulama, aptalca bir cümleyle gözümüze sokma ihtiyacını neden duymaktadır?

*

Dördüncüsü, karşındaki adam (Ki, düşman milletten, hem de işgalci düşman) İttihat ve Terakki’nin Osmanlı-Türk vatanseverliğini umursar mı ki, sen ona “Yanlışları var ama vatanseverler” diyorsun, ya da demiş olasın?

Mesela sen İngilizler’in İstanbul’daki zulümlerini anlatacak olsaydın, ve de adam, “Askerlerimizin hataları var ama, vatanseverler.. İngiltere’ye sadıklar; bu, her türlü tartışmanın üstündedir” şeklinde “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı, durma vur” türünden ilgisiz bir cevap verseydi ne düşünürdün?

Adamın aklından şüphe etmez miydin?

Öyle bir ortamda böyle bir konuşmanın cereyan etmiş olması “hayatın olağan akışı“na uygun düşer mi?

Beşincisi, sen neden o görüşmede işgalcilerin İstanbul ve Anadolu’daki zulümlerini gündeme getirmedin?

Mütareke şartlarına aykırı olarak Yunan’ı İzmir’e çıkarmalarını niye adamın gözüne sokmadın?

Hamiyyetin, vatanperverliğin, Türklüğün, askerliğin neredeydi?. Başlarını alıp nereye gitmişlerdi?

*

Altıncısı, adamın karşısında canının sıkıldığını saklama ihtiyacını neden duydun?

Neden canın sıkılmamış gibi davrandın?..

Adama ne borcun vardı ki bunu yaptın?..

Diyelim ki “Canım sıkıldı” diyerek bize samimiyetsiz vatanseverlik gösterişçiliği yapmıyorsun, gerçekten canın sıkıldı, o ortamda “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme” tavrı sergilemeni gerektiren bir durum mu vardı?

Ve de canının sıkıldığını saklamayı, sıkılmamış gibi yapmayı nasıl başarabildin?

İstediğin zaman devreye koyabildiğin böyle sıradışı ve olağanüstü bir aktörlük ve rol yapma yeteneğin mi var?

Papazın karşısındaki tavrın mı numaraydı, yoksa Falih Rıfkı’ya bunları anlatırken mi numara yapıyor, canının sıkılmış olduğunu söyleyerek bizimle mi kafa buluyorsun?

Hikâye çerçevesinde görüşme teklifi karşıdan geldiği ve sen teklifi kabul edip M’lerin evine gitme zahmetine katlandığına göre psikolojik açıdan üstün taraf orada sen olmalısın.

Böylesi bir durumda (Nutuk’ta söylediğine göre kıytırık bir “sergüzeşt-cû”dan, macera heveslisinden başka birşey olmayan) bir papaz karşısında bu derece alttan alma tavrı içine girmek, ezik ve kişiliksiz bir adam gibi davranmak, vatanı kurtarmak için dünyayı karşısına almaya hazır bir “kahraman”dan beklenebilecek birşey midir?

*

Yedincisi, adamlar, M’den naklettiğin lafa göre, sana önem veriyorlardıysa, ve de seninle görüşmek için M’den defalarca talepte bulunmuştularsa, sen de nazlanarak kabul edip görüşmeye gittiysen, sanki sen bir talepte bulunmuşsun da onlar pazarlığa devam etmek için önüne bir ön şart getirmişler gibi sana nasıl “İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz” diyebilirler?

Sen kime masal anlatıyorsun, dünyada bir tek akıllı sen misin?

Böyle bir sözün söylenmesi ancak sen onlardan bir talepte bulunduysan “hayatın olağan akışı”na uygun kabul edilebilir.

Bu kadar mantıksızlık ve tutarsızlık, ayağı yere değmezlik bir hikâye için fazla değil mi?

*

Sekizincisi, karşındaki adam, sanki Birinci Dünya Savaşı’na bir tek kendisi şahit olmuş, başka kimsenin haberi olmamış da kimsenin bilmediği birtakım esrarengiz sırları anlatacakmış gibi manyakça “Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder” diye konuşmuş olabilir mi?

Diyelim ki konuştu, böyle bir manyaklığı yapan adama, “Sende utanma duygusu varsa, ki yok gibi görünüyor, kendi yaptıklarınızdan utanmalısın. Biz gidip İngiltere’ye, İngiliz topraklarına saldırmadık, siz gelip bize saldırdınız, şimdi de başkentimizi bile işgal ettiniz, Mondros Mütarekesi’nin şartlarını da çiğniyorsunuz” niye diyemedin?.

Firarların kahramanı, pabucumun vatanseveri, niye bunu söyleyemedin?

*

Dokuzuncusu, Falih Rıfkı’ya bunları anlattığın sırada (ki herşeyin geride kaldığı, İstiklal Harbi sonrası günler) Rahip Frew’nun seninle niçin görüşmek istediğini hâlâ nasıl anlamamış olabiliyorsun?

Burada saflık kime düşüyor, bize mi, sana mı?

Onuncusu, “… Madam M’in salonunda kendisinden ‘Gene görüşelim!’ vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz” diyorsun, işi tahmine bırakıyorsun.

Güzel.. Peki Rahip Frew ile o görüşmenizde başka neler konuşmuş olabileceğiniz konusunda da tahmin yürütmemize razı mısın?

*

Selanikli defolu dahi, sözlerini, “Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti” diyerek sürdürüyor.

Temas değil, temaslar..

Tanıdıklarından birçoğunun düşüncelerinden bu temasların etkisiyle uzaklaşmış, tamam anladık da, ne yönde uzaklaşmış?..

Sözlerinin devamına bakılırsa, medenî (emperyalist demiyor) milletler tarafından onların sırasında ve safında görülmek için her türlü fedakârlığa razı olmaya karar vermiş.

O medenîlerin benimsediği türden “insan olma vasıflarını” kazanmayı kafaya koymuş.

O medenîler seni insandan saymıyorsa, sen de kendini insandan saymamak, onların işgal sırasında İstanbul’da sergiledikleri ve Yunan’a Ege’de sergilettikleri insanlık vasıflarını benimsemek zorunda mısın?

Zorunda mıydın?

*

Selanikli, yukarıya aldığımız açıklamalarını, milleti aptal yerine koyarcasına "Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım" diyerek bitirmiş

Merak buyurmasınlar, biz anladık.

O görüşmeyi niçin istediğini hâlâ anlamamışsa, sonraki görüşmeyi ya da görüşmeleri niçin yaptıklarını herhalde gayet iyi anlamıştır.

Çünkü, Falih Rıfkı'ya (Frew'la bir daha görüşmeyi kabul etmediği kaydıyla) bunları söyledikten bir yıl sonra yaptığı (Nutuk adıyla kitaplaştırılan) uzun konuşmasında, bu casusla İstanbul'da bir iki defa görüştüğünü söylemek suretiyle, daha sonra en az bir kez daha görüşmüş olduğunu ağzından kaçırmış bulunuyor.

Adama boşuna mı deccal (çok yalancı) diyoruz.

*

Rauf Orbay'a göre, bu sayı üç de olabilir. (Bkz. Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul: Sinan Matbaası, 1965, s. 32.)

Selanikli’nin sadık yaveri Cevat Abbas'a göre ise, Mustafa Kemal bu "fasılalı" görüşmelerden çok şey öğrenmişti:

“Atatürk, İstanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru İtalya mümesilli [temsilcisi] Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü. Aldığı kanaat acı idi. Ağırdı. Samsun ve İzmir mıntıkalarının bir gün işgal altına alınacağı ve Ermeni yurdu yapılacağı kanaatini bu mülakatlar vermişti.”

(Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, 5. b., İstanbul: Gürer Yayıncılık, 2007, s. 214.)

Fasıladan söz ediliyorsa görüşme sayısı en az üç olmalıdır.

Kont Sforza, İtalyanlar'ı temsil ediyor, İtalya’nın İstanbul’daki “fevkalade murahhas”ı (olağanüstü temsilcisi).. Sonradan İtalya dışişleri bakanı olacaktır.

Papaz Mister Frew ise İngilizler’i temsil ediyor.. Asıl görevi papazlık değil, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi.

Frew İngilizler'i temsil etmese, onun Samsun ve İzmir'le ilgili kara haberlerine itibar etmek gerekmezdi. 

Durum buyken, Cevat Abbas'ın sadece kulaktan duymuş olduğu halde hatırladığı görüşmeyi Selanikli (kendisi yaptığı halde) sonradan unutacak, ve Falih Rıfkı'ya Frew hakkında "Bir daha da görüşmedim, benimle niçin görüştüğünü de hâlâ anlayamadım" diyecektir.  

Bile bile yalan söylemek işte böyle birşey.

Bu "casus"lu hikâyede doğruluk ne yana düşer usta, yalan ne yana?

*

Denilmiştir ki, iyi bir yalancının iyi bir hafızası olmalıdır.

Yalanının açığa çıkmaması, aynen tekrarlayabilmesi için bu gerekli.

Olayımızda ise Selanikli, bir yıl sonra yaptığı ve Nutuk adıyla kitaplaştırılan uzun konuşmasında, bir önceki açıklamasının yalan olduğunu ortaya koymuş durumda.

Sorun şurada ki, Nutuk’taki açıklaması da doğru değil.. Orada söylediği de, ikinci bir yalan.

Türkiye’de “Ata Türk” olduğunuz zaman, iyi bir yalancı olmak için iyi bir hafızaya sahip olmanız gerekmiyor.

Adamın her yalanını tasdik etmeye hazır bir kitle, ve de yalanlarını korumak için kanun çıkaran bir siyasal düzen varken, hafızasını boş yere niye yorsun ki?!


MUTLAK KORKU, MUTLAK ZULÜM VE MUTLAK KÖLELİĞE KARŞI TEK ÇARE

 





Lord Acton’un o meşhur sözü, “mutlak gücün mutlaka bozduğunu” söyler.
Sanırım buna bir ekleme yapmak da mümkün:

Mutlak güç, mutlaka korku getirir.

“Anayasaya uymayan”, bütün yasaları çiğneyen, kendi milletvekillerinin açıklamasıyla yargıyı da ele geçirdikten sonra yasamayı, yürütmeyi, yargıyı tümüyle denetimi altına alan Tayyip Erdoğan, bir diktatörün bütün yetkilerine ve gücüne “gayrımeşru” bir şekilde sahip.

Merasim töreninde yere serilecek halının renginden, Çamlıca’ya yapılacak caminin minaresine, kupon arazilerin kime satılacağından televizyonlardaki yemek programlarında neler anlatılması gerektiğine kadar her konuya karışıyor… Her istediğini yaptırıyor.

Sevgili muhtarlarıyla düzenlediği büyük toplantılarda hedef gösterdiği insanlar ya tutuklanıyor, ya silahlı saldırıya uğruyor.

Genellikle de ikisi birlikte oluyor.

*

Yukarıdaki satırlar, Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan’ın yıllar önce, 10 Mayıs 2016 Salı günü yayınlanan yazısında geçiyor (http://www.haberdar.com/mutlak-korku-makale,1139.html).

Ancak, bunların bu tip yazılarına bakarak “mutlak bir fikir özgürlüğü”nden yana olduklarını zannetmeyin.

Çifte standart hayat tarzları ve alâmet-i farikaları durumunda.

Bir başka yazısında, Erdoğan’ın Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sözünü aktarmasından hareketle “laikliğin elden gittiğini” yazabilmişti.

Yani bunların demek istediği şu:

Mutlak güç bizim gibilerin elinde olmalı, bozma ve bozulma işi bize bırakılmalı.

Mutlak korku, bizimle aynı safta yer almayanların payına düşmeli.

Memlekete diktatör lazımsa onu da biz kendi aramızdan seçmeliyiz.

Anayasa çiğnenecekse biz çiğnemeli, memleket “Yağma Hasan’ın böreği” muamelesi görecekse onu da biz yapmalıyız.

*

Lord Acton’dan alıntı yapmayı da biliyor.

İşte bizim Batı’dan farkımız burada.

Bizimkiler Lord Acton’ın bir sözünü ezberler, fakat, diğer sözlerini hiç görmez.

Lord Acton, bunların dillerinden düşürmedikleri demokrasinin de “mutlak güç” kullanımına karşılık geldiğini, hatta onun mutlakçılığının (absolutism) daha berbat olduğunu söylüyordu.

Allahu Teala’ya ait sorgulanamazlık ve tartışılamazlığın (lâ yüs’el oluşun), yücelik, üstünlük ve insan-üstü kutsallığın, laiklikle birlikte modern devletin eline geçmiş bulunduğunu, devletin tanrılaştırılıp bir put haline getirildiğini söylediğinden haberleri var mı?

Mutlak gücün ancak Allahu Teala’ya yakıştığını, kullara bırakılamayacağını, yani laik demokrasinin, (mutlak gücü kulların eline bırakması yüzünden) bozma ve bozulmanın garantili ve kestirme yolu olduğunu ileri sürmüş bulunduğunu biliyorlar mı?

*

Evet, çağdaş uygarlık yolundaki Türkiye’de, Lord Acton’ın söylemiş olduğu bazı sözleri hiçbir siyasetçi söyleyemez.

Daha doğrusu, söyleyebilecekleri halde söylemezler.

Çünkü (ortadaki “düzen”baz oyunun kurallarını sorgulayıp) hak/doğru siyasî ilkelerin savunucusu olarak bedel ödeme konumuna düşmek yerine (“gelen düzenbaz oyun ağam, gideni paşam” diyerek) siyasî kazanç elde etme derdindedirler.

Fakat, Türkiye’de hiçbir siyasî partinin Lord Acton’ınkine benzer görüşlerin savunucusu olarak ortaya çıkamamasının tek nedeni, siyasetçilerin pragmatizmi, oportünizmi ve konformizmi değildir.

Bu ülkedeki Atatürk ilke ve inkılapları adlı donmuş, dondurulmuş, güncellemeye, değişime ve gelişime kapalı devlet ideolojisinin (Lord Acton’ın formülasyonu çerçevesinde mutluk bozulmayı da yanında getiren) mutlak gücü, siyaset alanında farklı seslere izin vermiyor.

*

Hatırlayın, Ahmet Altan’ın yukarıya aldığımız sözlerini yazdığı sıralarda TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “Anayasamızın bütünü zaten laik mahiyette, ayrıca bir de ‘tanımsız, tarifsiz’ laik kelimesinin geçmesi gerekmiyor, nitekim Batı’daki anayasalarda geçmiyor, bizdekinde de geçmezse kıyamet kopmaz” anlamına gelen şeyler söylediği için neredeyse Kızılay’da darağacında sallandırılacaktı.

Aklı kısa Meral Akşener, Charlie Hebdo avukatı Kemal Kılıçdaroğlu ve yaşlanıp bozarmış kurt Bahçeli, onun sözleri karşısında “çılgın” Türk moduna girdiler, “Yok ben daha çılgın Türk’üm, yok sen daha çılgınsın, yok bu daha çok çıldırmış” diyerek aralarında çılgınlık yarışı başlattılar ve Kahraman’a ağızlarına geleni söylediler.

Çılgınlık öyle tavan yaptı ki, av mevsiminin geldiğini düşünerek gözleri parlamaya başlayan CHP grup başkanvekili bir deneyimli vampir CNN TÜRK canlı yayınına bağlanıp “Laikliği korumak için kan da dökülür. Bakın ben ne dediğimi bilerek konuşuyorum” dedi.

Ve de hiçbir siyasetçi, hiçbir savcı çıkıp, “Laikliği korumak için kan dökülmez, ne kadar korunması gerekiyorsa o kadarını yasalar çerçevesinde güvenlik güçleri yapar, olayı mahkemelere havale ederler, bu tür ifadeler teröristliktir, cezalandırılması gereken birer suçtur, anayasal düzeni tanımazlıktır. Kimse, düşünce özgürlüğünü kullanan fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür bir TBMM Başkanı’na karşı böyle konuşma hadsizliği sergileyemez” demedi.

Memlekete bir kez daha mutlak korku hakim oldu.

Erdoğan da hemen “Zaten ben de Mısır’a gidip ‘Şeriat’e karşı laiklik’ tavsiye etmiştim, bu bizim partimizin görüşü değildir” diyerek topa girdi.

“Çılgın Türk”ler listesine adını yazdırdı.

*

Kahraman’ın sözleri aslında eften püften, önemsiz şeylerdi.

Fakat bu kadarı bile fırtına kopmasına neden oldu, “bir bardak suda fırtına koparma” ve “öküzün altında buzağı arama” gibi deyimlerin hakkı verildi.

Peki ya Kahraman, Lord Acton’ın aşağıda aktaracağımız türden sözlerine benzer şeyler söylese ne olurdu?

Hafazanallah, herhalde o zaman, kan kokusu aldığı için çıldırmış olan vampir CHP grup başkanvekilini elindeki satırla gözleri dönmüş halde TBMM Başkanı’nı Meclis koridorlarında kovalarken bulabilirdik.

Muhtemelen diğer CHP milletvekillerinin de, kiminin elinde balta, kiminin elinde kör testere, kiminin hızar, kiminin nacak, kiminin keser, kiminin yaba, kiminin dirgen, kiminin tırmık, kiminin Azrail tırpanı, kiminin de bileylenmiş tahra olduğu halde ona eşlik ettiği görülürdü.

Kahraman’ın kıytırık iki cümlesine verilen tepkinin dozajı insana bunu düşündürüyordu.

Çünkü Kahraman, linç etmek için üzerine yürüyen siyaset eşkıyasının elinden kendisini, o içi boş, hiç de geri adım atmayı ve özür dilemeyi gerektirmeyen önemsiz sözlerinden “tevbe” ederek güç bela kurtarabildi.

Fakat yine de istifaya davet edildi.

*

Geri adım atmasaydı, “Ben fikri hür bir hukukçu, vicdanı hür bir siyasetçi, irfanı hür bir vatandaş olarak düşünce ve fikir hürriyetimi kullanıyorum, nasıl benim sizi benim gibi düşünmeye zorlama hakkım yoksa sizin de benden bunu isteme hakkınız yoktur” deseydi ne olurdu?

Türkiye’de sözde fikir ve inanç hürriyet var, fakat, şayet siyaset sahnesinde yer almışsanız, laikliğe (siyasal dinsizliğe) iman ettiğinizi, “dinsiz siyasetçi” haline geldiğinizi ilan etmek zorundasınız.

Rejimin kelime-i şehadetini söylemez, bu kelime-i şehadeti samimi ve yürekten söylediğinize dair namusunuz ve şerefiniz üzerine yemin etmezseniz “rejimsel/düzensel/düzenbaz tekfir”e tabi tutulur, linç edilirsiniz.

*

Böyle bir “düzen”de, düzenbazlıkta, FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) ve Ahmet Altan gibilerin (hatta artık Erbakancı Millî Görüşçüler’in de) yaptığı şekilde, “düzen”in kendisiyle (düzenin Erdoğan’ın da savunduğu “esasları”yla) değil de, salt Erdoğan gibi figürlerin “güc”üyle uğraşmanın faydası nedir?!

Düzen bu oldukça, gelen gideni aratabilir.

İşin özüne bakıldığında Erdoğan’la aranızda fazla bir fark yok..

Belki bazı açılardan ondan iyi, bazı açılardan da kötüsünüz, fakat zihniyet bakımından aynı olduğunuz söylenebilir.

Siz de laikliği benimsiyorsunuz, o da..

Siz de “demokrat”sınız, o da..

*

Söz bu noktaya gelmişken şunu da söyleyelim:

AK Partili Türkiye 28 Şubat Süreci’nin panzehiri değil devamıdır..

28 Şubat’ın gayesi Türkiye’de İslamcılığı/Şeriatçılığı bitirmekti, fakat bu sadece (Erbakan liderliğinde) “adil düzen, millî görüş” gibi şifreli ifadelerle Şeriatçılık yapan hareketin başının ezilmesiyle sağlanabilecek birşey değildi.

Erbakan’ın ardındaki kitlenin bu hareketten umudunu kesmesi, ve üretilecek “küresel sistemle ve onun yerli-milli derin acentalarıyla” uyumlu “dinci olmayan dindar” bir hareketin, söz konusu kitleye kurtuluş kapısı olarak “yutturulması” gerekiyordu.

Batı’nın ürettiği, yerli-milli acentaların da derhal kopyalayıp benimsedikleri İslamcı-müslüman (dinci-dindar) ayrımı çerçevesinde, (Batılılar’ın yaptığı “tanım”a uyan) “müslüman” ya da “dindar” tip, “İslamcı” ya da “dinci”ye karşılık gelen tipin yerini almalıydı.

*

Kısacası, “dinciler” dindarlaştırılmalı, bir başka deyişle İslamcılar (Batılılar’ın İslamcı diye etiketlediği müslümanlar) Batı’nın tanımladığı anlamda müslüman hale getirilmeliydiler.

Fakat bu, 28 Şubat Süreci’nin kaba kuvvet, tehdit ve zorbalık eksenli strateji ve taktikleriyle gerçekleştirilemezdi.. O, ilk aşamaydı, tarlanın sürülmesi, ekim işlemi için altüst edilmesiydi..

Tohum ekme işi başka birşeydi, ince işçilikti.. Bir de verim alma, hasat kaldırma, mahsulü toplama işi vardı ki, çok daha farklı teknikler ve beceriler gerektiriyordu.

O süreçte tarlayı hoyratça sürme işi TSK ve MİT personeli bazı satılmışlara verildi.

Daha sonra da Erdoğan ile arkadaşları, tohum ekme aşamasında “dincilik karşıtı dindarlık”, “İslamcılık karşıtı müslümanlık” için devreye konuldu.

Onlara sözler verildi, vaatlerde bulunuldu.. Ve o vaatler tutuldu, önleri açıldı..

Mahsul toplama işi için ise (hizmet ehli, hoşgörülü ve diyaloğa yatkın) Fethullahçı yapının daha uygun olduğu görülüyordu..  

*

Evet, 28 Şubatçıları kullanarak Erbakan’ın önünü kapatan ABD-İsrail cephesi, sonraki aşama için Erdoğan’ı destekledi, öne çıkardı.

Erdoğan’ın eski doktoru ve AK Parti eski milletvekili Turhan Çömez, TBMM kürsüsünde, Erdoğan’ı o süreçte ABD’de CIA ve İsrail ajanlarıyla gizlice görüşmüş olmakla suçluyor.

Sözleri şöyle:

“AKP kurulurken Amerika’ya yapılan ziyaretlerin hepsini biliyorum. Kimlerle ne tür temaslar yapıldığını da biliyorum. O dönemde Karanlıklar Prensi Richard Perle’le ne pazarlıklar yapıldığını, nelerin karşılığında nerelere gelindiğini gayet iyi biliyorum. … Eğer bana inanmıyorsanız Sayın Erdoğan’la görüşün, ‘AKP kurulurken yanındaki herkesi Washington’da bırakıp ayrıca gidip gizli gizli İsrailli ajanlarla ve Richard Perle’le neler görüştün?’ diye sorun, bak size neler anlatacak, bakın neleri anlatacak size. … Tahammül edin söylediklerime. … Hiçbirinizin doğruyu ve gerçekleri duymaya cesareti yok, buna alışmamışsınız, buna tahammül edemiyorsunuz. …” (https://x.com/i/status/1800470282551148595)

Bu cesaretsizlik ve tahammülsüzlük, Atatürkistlerde daha fazla..

Selanikli Mustafa Atatürk’ün (Samsun’a çıkışından önce) mütareke döneminde İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile neden defalarca gizli gizli, başbaşa, yanında kimse olmaksızın görüşmüş olduğu konusu üzerinde hiç durmuyorlar.

*

28 Şubat Süreci’ne dönelim.. Erol Mütercimler şunları demiş bulunuyor:

“Recep Tayyip Erdoğan’ın bu ülkeye başbakan olacağını ilk defa duyduğum yer, Münci İnci’nin evidir, Avukat Münci İnci’nin evi.. 24 Ekim 1999.. Bak sahneyi anlatayım, Münci Bey beni aradı; ilişkimiz nerden, İntermedya grubuydu onun, ben o zaman onların yayın danışmanlığını falan yapmıştım, orda bir sekiz ay birlikte olmuştuk.. ‘Biz’ dedi ‘Tayyip Bey’in medya sponsorluk danışmanlığını aldık fakat ne olduğunu çözemedik’, Nail Keçili ile birlikte yapıyorlardı bu işi,  ‘benim’ dedi ‘evimde sabah kahvaltısı veriyorum, rica edeyim senden hocam’ dedi, ‘bi gelip sen de dinler misin?’ Ben de şunu düşündüm, evde kim olur, ben olurum, işte Nail Keçili olur, Münci İnci olur, işte Tayyip Bey olur, Tayyip Bey’in de bir iki tane adamı olur, enikonu bu kadar olur diye düşündüm.. Kalktım gittim, Durusu Konakları diye bir yer, Bulgaristan sınırında bir yer, ben de ta Tuzla’dan oraya gittim. … Gittim, evi anlatıyorum şimdi, girdim, duvarın önündeki kanepede oturanları sırayla söylüyorum: Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı Ilıcak, yanında Yalçın Doğan abimiz, onların arkasında duran kişi Bülent Akarcalı.. Odanın içindekiler: Fehmi Gültekin, Tezcan Yaramancı, Gülay Kömürcü, yağ fabrikası olan bir hanımefendi -herkesin el falına bakıyordu-, Mimar Sinan Üniversitesi’nde hoca oldukları -ben hiç tanımıyorum- ifade edilen üç tane profesör vardı, 15 dakika sonra bu odaya kim geldi dersin, bu eve, o günkü Amerikan konsolosu yardımcısı bayan Scheltz [?] ile birlikte el ele Tuğrul Türkeş geldi. … Tuğrul Türkeş Amerikan Konsolosluğu’nun aracıyla geldi.. Konsolos yardımcısı hanımefendi, tercüman, Tuğrul Türkeş geldi.” (https://x.com/i/status/1501537332930961409)

Görüldüğü gibi, 28 Şubat’ın arkasındaki Amerikan-Yahudi “üst akıl”ı işi daha 1999 yılının Ekim ayında pişirmiş, gereken ayarlamaları yapmış.

Burada şunu belirtmek belki de gereksiz bir ilave olacaktır: İstihbarat (gizli servis) ajanları konsolosluklarda böyle yardımcı vs. sıfatıyla çalışırlar.

*

Tabiî böylesi gelişmelerden TSK’nın haberi olmayabilir, fakat MİT’in olmaması mümkün değildir.

TSK’daki darbeciler, tarlayı sürme ağır işçiliğinden sonra geriye kalan bütün işlerin de kendi kontrolleri altında yürütüleceğini sanıyorlardı, fakat “üst akıl”, sonraki tohum ekme ve hasat kaldırma işleri için “ehliyet ve liyakat” sahibi, işe uygun başka ekiplerin devreye konulmasını kararlaştırmış durumdaydı.. TSK’nın süreçteki rolü bitmişti.. Adama göre iş değil, işe göre adam lazımdı.

Bunu MİT’tekiler, meslekî formasyonları sayesinde derhal anladılar, fakat TSK’dakiler anlayamadı.. Tohum ekme ve hasat kaldırma ameliyesinin AK Parti – FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) konsorsiyumuna ihale edilmiş olmasını içlerine sindiremediler.

Bu yüzden kendi aralarında homurdandılar, söylendiler, öfkelendiler, kahırlandılar, duvarları yumrukladılar, hayaller kurdular, ve Ergenekon davası ile yüzleşmek zorunda kaldılar.

Fakat sonra (muhtemelen bazı MİT’çilerin verdiği akla uyarak) Erdoğan ile ittifak kurup, Ergenekon davası ile kendilerini hırpalayan FETÖ’cülerden intikam almayı kararlaştırdılar.

Bunun temeli, Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de gerçekleşen Başbakan Erdoğan – Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt görüşmesi ile atıldı.

Bu arada, özellikle 2010 yılından sonra, Erdoğan ile ABD-İsrail arasında birtakım sorunlar başgöstermeye başladı.. Erdoğan, yurtiçi dengeler yüzünden onların her taleplerine evet diyemiyordu.. Hatta sıtkı sıyrılmış, bazı askerlerin de telkinleriyle “Avrasyacı” hayaller kurmaya başlamıştı.

Sonunda iş, 2013 yılı sonbaharında ABD’nin Erdoğan’ı hedefe koyması noktasına geldi.

*

O kadar ki, ABD Büyükelçisi Ricciardone, Erdoğan için, “İmparatorluğun yıkılışını izleyeceksiniz” diye konuşmuştu.

28 Şubat Süreci’nde nasıl Erbakan iktidarını yıkmışlardıysa, şimdi de Erdoğan’ın iktidarına son vereceklerdi.

Fakat bu defa hem strateji ve taktikleri, hem de kullanmak istedikleri aparatlar farklıydı.. Erdoğan’ın üzerine “laiklik, dinci tehlike” vs. üzerinden değil, yolsuzluklar bahane edilerek gidilecekti.

Operasyon TSK ve MİT marifetiyle değil, Emniyet ve yargıdaki Fethullahçılar eliyle, “yasalar çerçevesinde” ve usulüne uygun biçimde gerçekleştirilecekti.

Ancak, Erdoğan çetin ceviz çıktı.. Pes etmediği gibi 15 Temmuz’la cevap verdi, karşı atağa geçti.

*

Gelinen noktada Türkiye’de tam bir “dehşet dengesi” oluşmuş durumda.

Kartlar öyle karışık dağıtıldı, oyun öyle bir noktaya geldi ki, kimse ne olacağını ve ne yapacağını bilmiyor..

AK Partilisi de, TSK’lısı da, MİT’çisi de, Millî Görüşçüsü de, laiki de, dindarı da, Kemalisti de, tarikatçısı da, solcusu da, milliyetçi-ülkücüsü de “hayret makamında”.

*

Lord Acton’ın sözlerine gelelim..

Demokrasi konusunda şunları söylüyor:

“Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır.

“Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır.

“Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. 

Dinî hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezîleşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezî güçlerinin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 101-102.)

Lord Acton, bunları söyledikten sonra sözü “mutlak güç” meselesine getiriyor:

“Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin [keyfî ve başına buyruk] efendisi olmak iddiasındadır. 

“Dünyadaki eski egemenler; dalkavuk ve hilekâr olan, ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de TANRI’YA AİT OLAN ŞEYLERİN KENDİLERİNE VERİLDİĞİ yeni egemenlerle yer değiştirdiler.” (s. 102)

Evet, demokrasi, Tanrı’yı tanımayan, fakat Tanrı’dan boşalttığı yeri yeni egemenlere veren, demokratik yolla bir şekilde iktidar olmayı başaran dalkavuk ve hilekârlara yeryüzü tanrılığı makamını sunan, Tanrı’yı dünya ile (özellikle de devletle) ilgisi kalmayacak şekilde göğün derinliklerine sürgüne gönderen putperestlik sistemidir.

Acton şunu da diyor:

Kanunları yalnızca [demokrasilerde kedi gibi hep iki ayağı üstüne düşen] üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır.” (s. 103)

Peki çare?

Lord Acton’ın önerdiği çare, laikleri memnun edecek türden bir çare değil.

O, “Tek çare Şeriat” diyor:

“Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.”

“That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

 

HADÎS: HAK (FİKREN) DAİMA ÜSTÜNDÜR, (ZORBALIKLA SUSTURULABİLİR FAKAT) ONA (ASLA) GALİP GELİNEMEZ (EL-HAKKU YA'LÛ VE LÂ YU'LÂ ALEYHİ)

 



“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİYE” İMİŞ..

 




Yeni Şafak gazetesinin iki yazarı, farklı tarihlerde (2016 yılının 29 Mayıs’ı ve 5 Kasım’ı) yazılarına aynı başlığı uygun görmüşlerdi:

Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye”.

Mesaj gayet açık, öz, yalın ve anlaşılır..

Söz konusu yazılar Tunus için yazılmış, Raşid Gannuşi adlı kafası karışık aptalın dönüşüm serüvenini anlatıyor, fakat seçilen başlık, Türkiye’deki “İslamcı” bilinen camianın değişim ya da dönüşüm sürecini de çok güzel özetliyor.

*

Bu ifadedeki niteleme sıfatlarını kaldıralım, geriye şu kalır: 

İslam’dan demokrasiye..

İslam’ı bırakıyor, terk ediyorsunuz..

Ne için?..

Demokrasi için..

İslam, Allahu Teala’nın müslümanlar/müminler için seçtiği, “razı olduğu” din..

Demokrasi ise, eski bir Eski Yunan icadı..

Adamlar, İslam’ı beğenmiyorlar, bunu da, başına bir “siyasal” kelimesi ekleyerek gösteriyorlar.

Bunların demokrasisi, “İslam’ın siyasal olmayan kanadını yasaklamıyoruz, fakat siyasal kanadı olmayacak, onu keseceksiniz, uçabiliyorsa tek kanatla uçsun; İslam’ın siyasalı işimize gelmiyor, ona izin vermeyiz” diyor.

Bu icatlarına bir de utanmadan “müslüman demokrasi” diyorlar..

Utanmadan..

Müslüman demokrasiymiş.. Nasıl müslümanlıksa?!

*

Ey geri zekâlılar!

Ey ahmaklar!

Ey eblehler!

Ey soytarılar!

Müslüman demokrasi” dediğiniz zaman, (demokrasi bir yönetim biçimi olduğu, ve yönetim biçimi de siyasetin/siyasalın ta kendisi demek olduğu için) “müslüman siyaset”ten söz etmiş olacağınızı anlamanızı sizdeki hangi haslet ya da meziyet engelliyor?

Kronik eblehliğiniz mi, paslanmış beyniniz mi, küf tutmuş idrakiniz mi?

Ha “Siyasal İslam” demişsiniz, ha “müslüman siyaset”, aradaki fark nedir?!

Ha “Öğretmen Ali” demişsin, ha “Ali öğretmen”.. Ha “Kaptan Hasan” demişsin, ha “Hasan Kaptan”!..

*

Evet, bazıları tedavi kabul etmez budalalığı, giderilmesi mümkün olmayan geri zekâlılığı yüzünden bu hataya düşüyor.

Ne dediğini bilmezlik sergiliyor.

Ancak, “Siyasal İslam”a karşı “müslüman demokrasi”yi piyasaya sürenlerin hepsi bunu ahmaklığından dolayı yapıyor değil.

Bazıları bu hatayı şeytanî kurnazlığından dolayı bile bile yapıyor.. Hatada örnek olmak suretiyle ahmak müslümanları peşine takıp sapıklık bataklığına götürmek için.

Biliyor ki ahmaklara bir defa “demokrasi” hapını yutturduğunuz zaman geride “müslümanlık” diye birşey kalmayacaktır.

Su ile şarabı karıştırdığınız zaman o artık şarap olur, içilmesi helal su olmaz.. Belki “sulandırılmış şarap” diyebilirsin ama artık o, su değildir.

“Müslüman demokrasi” denilen şey de asla müslüman olamaz.

O, “kulların uydurduğu”nu “Allah’ın indirdiği”ne tercih anlamına gelen şirktir.

Küfürdür.

*

Peki bunların sözünü ettiği “müslüman” demokrasi, “Siyasal İslam”a izin veriyor mu?

Demokrasi gereği Siyasal İslam da, siyasal dinsizlik kadar iktidar olma hakkına sahiptir” diyen bir demokrasi mi bu “müslüman demokrasi”?

Hayır!. Öyle olsa bu “müslüman demokrasi” pazarlamacı ve çerçilerinin “Siyasal İslam”dan vazgeçtiklerini, artık “müslüman demokrat” olduklarını söylemelerine gerek kalmayacak.

Bunların “müslüman demokrasi”si, Siyasal İslam’a iktidar olma yolunu kapatıyor.

Oysa, böyle bir (yasakçı, Siyasal İslam’ı dışlayan, iktidar olma tekelini siyasal dinsizliğe veren) demokrasiyi içlerine sindirebiliyorlarsa, Siyasal İslam’ı da rahatlıkla savunmaları gerekir.

Çünkü, siyasete hakim olan İslam, “Hristiyanlığa da, Yahudiliğe de, başka dinlere de toplumda yer var, fakat bu dinlerin müntesipleri siyasal alanda hristiyan ya da yahudi olarak boy gösteremezler, ancak bizim sistemimize iman etmeleri şartıyla buna izin veririz” diyor.

Yasakçılık” ve “tekelcilik” bakımından senin demokrasin ile İslam (Siyasal İslam) arasında ne fark var?!

Bu demokrasi de, “Siyasal alanda var olmak istiyorsan Siyasal İslam’ı reddedecek, toplumun ‘Allah’ın indirdiği’ ile değil ‘tanrılaştırılmış kulların uydurduğu’ ile yönetilmesi ilkesini benimseyecek, İslam açısından müslüman değil müşrik olacaksın, aksi takdirde sana siyaset yasak” diyor.

*

İşte büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken, çağımızda “parlamentolara ve parlamenterlere” “rablik” atfedildiğini, Batı’da eskinin rableştirilen papazlarının yerini artık parlamentoların (millet meclislerinin) almış bulunduğunu yazmış olmasının nedeni budur.

Yine, İslam'ın İslam Şeriati’nin yürürlükte olmadığı bir ülkede insanların (itikadî şirkten değilse bile) amelî şirkten kurtulamayacaklarını söylemiş olması da aynı nedenden kaynaklanıyor.

Ancak, başına yalandan bir “müslüman” kelimesi ister eklesinler ister eklemesinler, Siyasal İslam’a karşı demokrasiyi savunanlar itikaden de müşriktir.

Bilerek veya bilmeyerek Allahu Teala’ya şirk koşma durumundalar.

Ki şirk, tevbe edilip terk edilmemesi durumunda asla affedilmeyen, insanı ebedî cehennemlik yapan bir günah.

Böyle birinin "Ben de müslümanım" diyerek İslam'ın bazı iman esaslarını kabul ediyor olmasının bir değeri yoktur.. Yahudi ve Hristiyan da, Tevrat ve İncil'den dolayı, inanılması gereken birçok şeye inanıyor ve tasdik ediyor.

*

Yukarıda şunu demiştik: “Yasakçılık” ve “tekelcilik” bakımından senin demokrasin ile İslam (Siyasal İslam) arasında ne fark var?!

Farklılık var da, yasakçılığın gayesi ve kapsamı bakımından..

İslam (Siyasal İslam) “batıl”a hakimiyet kapısını kapatıyor.. Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini sağlıyor..

Batıl’a iktidar olma serbestisi ve vizesi, öncelik ve üstünlük verilip hak bundan mahrum hale getirilemez” diyor.

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi ise İslam’a (siyasal kısmı budanmamış tam İslam’a), Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesine yasak getiriyor, dinsizliğe ise iktidar olup hükmetme (hükümet etme) kapısını sonuna kadar açıyor.

Siyaseti “İslam dışılığın”, batılın, küfrün, tağutun, her tür putperestliğin tekeline veriyor.

Çünkü onlara göre, “siyasal” olma hakkı ve imtiyazı “batıl”a ait.. Putperestliğe ait.. Küfre ve şeytaniyete ait.

Onlara göre, Allah’ın dini haddini bilmeli, siyasete karışmamalı, siyasal olmamalıdır..

Çünkü siyasal olma hakkı ve imtiyazı, Allah’ın indirdiğine değil, heva ve hevesini ilah edinen beşerin hurafe ve safsatalarına aittir.

*

Siyasal İslam’ın durduğu yerin karşısında, karşı kutupta siyasal küfür yer alır.

Siyasal İslam’a karşı müslüman” (İslamcı olmayan müslüman) olduklarını söyleyenler şunu demiş oluyorlar: Biz, İslam’ın (Allah’ın indirdiklerinin, Peygamber’in tebliğ ettiklerinin) siyasal olmayan kısmına iman ettik, siyasal kısmını ise inkâr ediyoruz, onun kâfiriyiz.

Dolayısıyla küfür için de şunu söylemiş oluyorlar: Küfrün siyasal olmayan kısmını kabul etmesek de siyasal küfür başımızın tacı.. Siyasal İslam ile siyasal küfür karşı karşıya geldiğinde tercihimiz siyasal küfürden yana.

Buna bir de, Müslümanlar’la alay eder gibi “müslüman demokrasi” etiketi yapıştırmazlar mı; güler misin, ağlar mısın!

Şunu açıkça söyleyelim: Siyasal İslam’a karşı müslüman demokrasi safsatasını savunanların hepsi (İslam’ı doğru dürüst öğrenememiş zır cahil değilse) münafıktır.

Su katılmamış, has halis, som ve saf münafık.

*

“Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye..” imiş..

İslam’ın “siyasal” yönü ile Eski Yunan puta taparlığının demokrasisini tokuşturuyor, sonra da tercihlerini putperestliğin demokrasisinden yana yapıyorlar.

Bunlara göre, Eski Yunan putperestliğinin demokrasisi İslam’ın siyasetinden daha iyi.

Ancak, müslümanlar tarafından (Artık nasıl müslümanlarsa?) hayata geçirilen demokrasiye “müslüman demokrasisi” diyorlar.

İslam’dan “müslüman küfür”e geçiş diye bir şey olabilir mi ki böyle bir laf söylenebilsin?!

İslam’dan “müslüman” sapıklığa geçiş olabilir mi?!

İslam’dan “müslüman” dinsizliğe geçişten söz edilebilir mi?!

İslam’dan “müslüman” şeytanlığa geçiş diye birşey mümkün müdür?!..

Küfür ve sapıklık, başına müslüman kelimesi eklenmekle İslamî hale gelebilir mi?!

*

Allahu Teala c. c., “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?!” buyuruyor. (Fussilet, 41/33)

Bunların “müslüman demokrasi”si ise, insanları Allahu Teala’ya isyan edip baş kaldırmaya, tuğyana ve azgınlığa, Şeriat’i bir tarafa atıp heva ve hevese tabi olmaya çağırıyor.

Şeriat’in belirlediği salih amellere “demokratik” sınırlar ve sınırlamalar getiriyor.

Sadece “Ben müslümanlardanım” demeye izin veriyor. “Siyasal İslam’a karşıyım, Şeriat istemiyorum” deme zorunluluğunu da yanına ekleyerek tabiî..

“Müslüman kelimesi”, “müslüman kelimesi” olalı böyle zulüm gördü mü?!..

*

Batılı birilerine şunu derseniz size gülerler: 

Siyasal Batı idealinden vazgeçin, Batı İslamı’na yönelin.. Bakın, Batılılığınızı kabul ediyoruz, fakat Batı olarak siyasal bir varlığınız bulunmamalı; coğrafya bakımından Batı olun, kültür bakımından Batı olun, yaşayış bakımından Batı olun, fakat kendinize özgü bir siyasetiniz, bizimkinden farklı bir siyasallığınız, bağımsız bir siyasal yapınız zinhar olmasın!. Siyasal Batı diye birşeyi kesinlikle kabul etmiyoruz.” 

Buna karşı, “Bizi kelime oyunlarıyla aldatılacak kadar ahmak mı sandınız? Biz çocuk muyuz?!” derler..

Benzer şekilde, Moiz Kohen tipi Türk milliyetçilerine “Siyasal Türkçülük’ten, Türk Şeriatçılığa geçiş yapın!” derseniz, “Siz çok akıllısınız, biz de geri zekâlıyız, öyle mi?! Sizin şeriatinizin hatırı için kutsal boz kurtumuzdan vazgeçer miyiz, kahrolsun kuzular koyunlar, ölsün onların koruyucusu çobanlar, yaşasın kurtlar” diye karşılık verirler.

Atatürkistlere “Siyasal Atatürkçülüğü bırakın, Atatürk İslamı’na gelin” deseniz, “Böyle saçmalık mı olur, Atatürkçülüğün ‘siyasal’ yanından vazgeçtiğinde ortada Atatürkçülük mü kalır, hem de Atatürk İslamı diye bir saçmalık olabilir mi, siz kimi kandırıyorsunuz?!” derler.

Bu ahir zaman dünyasında ahmaklığı ve geri zekâlılığı gönüllü biçimde kabul etme “ılımlılığı” ve "uzlaşmacılığı" sadece “Müslümanız” diyenlere lâyık görülüyor.

Tabiî zerre kadar aklı fikri, ilmi irfanı, firaset ve basireti olan müslüman bunu “yutmuyor”, fakat bu budalaca laflar münafıkları ortaya çıkaran turnusol kâğıdı işlevi görüyor, onların iyot gibi açığa çıkmalarını sağlıyor.

*

Demokrasi, çoğunluğun heva ve hevesinin, azınlıkta kalanların tercihlerine galip geldiği siyasal düzenin adıdır.

Peygamberlerin durumuna bakıldığında hepsinin “demokrasi” açısından kaybeden tarafta olduğu görülür.

Hz. İbrahim de öyle, Hz. Lut da, Hz. İsa da, Hz. Musa da, Hz. Salih de (a.s.)..

Hz. Nuh a. s. insanları demokrasiye mi çağırmıştı?!.. Demokrasi sayesinde bir gün mesajı hakim hale mi gelecekti?!

Bedir Savaşı’nda Mekkeli muhacirlerin sayısı 64 (veya 67) idi.. Karşılarındaki müşrik Mekkeliler ise yüzlerce..

Mekke demokrasisinde sözü geçerli olan, kanun çıkarıp uygulayan Ebu Cehil’di..

Oradaki demokrasiye göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “putları koruma kanunu”na muhalefet etmemesi, onlar aleyhinde konuşmaması, millî birlik ve beraberliği zedeleyecek davranış ve söylemlerden kaçınması, bölücülük yapmaması, fitne çıkarmaması gerekiyordu.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...