SİYASAL İSLAM’LA (ŞERİAT’LE) ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN TÜRK’E KÂFİR DENİR

 






MHP’li siyasetçi Prof. Özcan Yeniçeri, henüz bir “MHP’li AR-GE uzmanı”yken, bir makalesinde, engin ve derin MHP cehaletinin bütün boyutlarını taşıyan şöyle bir cümle kurmuştu:

“Milliyet duygusunu ‘adalet’ ve ‘demokratik yönetim’ prensipleriyle bağdaştıran, meşruiyet ve egemenliğin kaynağını millet olarak tespit eden düşünce sistematiği milliyetçilik olmuştur.” (Özcan Yeniçeri, "Milletlerin Orta Direği: Milliyetçilik", Türkiye ve Siyaset Dergisi, Sayı: 5 [Milliyetçilik ve Küreselleşme Özel Sayısı], Ankara, Kasım-Aralık 2001.)

Böylece milliyetçilik, “meşruiyet ve egemenliğin kaynağının millet olarak tespit edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Fakat bu iddia yanlıştır.

*

Meşruiyet (meşrutiyet değil) konusu özellikle siyaset sosyolojisinin ilgi alanına girer.

Siyaset sosyologları ve siyaset bilimciler, meşruiyetin kaynağı olarak “ideoloji”lere ve “inanç sistemleri”ne (dinler) başvurulduğunu belirtirler.

Duverger’ye göre meşruiyet, bir “değer sistemi”, “inanç sistemi” veya “ideoloji” üzerine kurulur. (M. Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 91, 168; M. Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, s. 154-155)

Lipset ise şunu söyler:

“Meşruluk ise, sistemin, varolan siyasal kurumların topluma en uygun kurumlar oldukları inancını yaratmak ve yaşatmak yeteneğiyle ilgilidir.” (S. Martin Lipset, Siyasal İnsan, çev. M. Tunçay, Ankara 1986, s. 59.2)

Claessen ile Skalnik’e göre de meşruiyet, ideolojik inanç ve ikna (inandırma) üzerine kurulur. (Henri J. M. Claessen ve P. Skalnik, Erken Devlet, çev. A. Şenel, Ankara 1993, s. 26.)

Benzer şekilde Sarıbay da, meşruiyetin zemini olarak siyasal inanç sistemini ve ideolojiyi gösterir. (A. Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 81.)

*

Meşru kelimesi, şeriat kelimesinden türemiştir.

(Meşrutiyet ise, “şart”tan türemiştir. “Meşrut”, şartlı olan demektir. Meşrutiyet kelimesi ile, hükümdara yönetme yetkisinin “şartlı” olarak verildiği söylenmiş oluyor. Burada meşrutiyet sözlük anlamıyla değil siyasal nitelikte bir terim olarak kullanılıyor. Yoksa mesela Osmanlı’da padişahın yönetme yetkisi her zaman “şartlı” idi, yani sözlük anlamıyla meşrutiyet her zaman söz konusuydu. Meşrutiyet rejimiyle bu fiilî durum yazılı bir anayasa ile kayıt altına alınmış oluyordu. Yoksa meşrutiyet rejiminin söz konusu olmadığı dönemlerde de padişahların yetkileri en azından teorik olarak her zaman Şeriat’le sınırlandırılmış, “meşrut” hale getirilmiş durumdaydı. Pratikte ise ülke içi güç dengeleri, farklı güç odakları arasındaki nüfuz dağılımı padişahları her zaman “şartlar gereği” zapt u rapt altına almıştır.)

Evet, meşru kelimesi şeriat kelimesinden türemiştir.. Meşru, “Şeriat’e (hukuka) uygun olan” demektir.. Gayrimeşru ise “yasal olmayan, yasaya aykırı” demektir.

Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda (bir siyaset bilim ve hukuk terimi olarak) meşruiyetten söz etmek, siyaset sosyologlarının dile getirdiği şekilde, bir inanç sistemine ya da ideolojiye atıfta bulunmak anlamına gelir.

Dayandığınız, atıfta bulunduğunuz, referans aldığınız inanç sistemi şayet İslam ise, bu takdirde İslam, Sarıbay’ın dile getirdiği şekilde “siyasal inanç sistemi” (yani Siyasal İslam) haline gelmiş olur.

*

İşte Siyasal İslam karşıtlarının dinmeyen karın ağrılarının ve kalp spazmlarının gerisinde yatan hakikat bundan ibaret.

Onlar, meşruiyet (Şeriat’e uygunluk) ile Şeriat’i birbirinden ayırmaya çalışıyorlar.

“Meşruiyetin kaynağı inanç sistemi (İslam) değil, ideolojimiz (Kemalizm/Atatürkizm, laisizm [siyasal dinsizlikçilik], demokratizm [topluma taparlık], çağdaşlık [modernizm]) olacak” diyorlar.

“Hayır, meşruiyet (Şeriat’e uygun olan) ile Şeriat birbirinden ayrılmaz.. Ayrılamaz” denildiğinde ise, “Siz İslamcılar, siz Siyasal İslam yanlıları dindar değil dincisiniz, İslam bir din iken siz onu ideoloji yapıyorsunuz” diyerek Batılı (yahudi, hristiyan, deist, ateist, satanist) akıl hocalarından ithal ettikleri ezberler ile Müslümanlar’a saldırıyorlar.

*

Evet, bunlar, “Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda meşruiyetin kaynağı ideolojimiz olacaktır” diyorlar.

Şunu demek istiyorlar: “Allahu Teala’nın bizler için şeriat (hukuk kuralları) vaz’ etme (koyma) yetkisi olamaz. Bu yetki ya bizim tanrılaştırıp taptığımız (Lenin, Stalin, Hitler, Selanikli Mustafa Atatürk, Enver Hoca, Mussolini vs. gibi) çağdaş Firavunlar’a, büyük tanrımsılara, ya da parlamenter (milletvekili) adını verdiğimiz küçücük tanrımsılara aittir. Bizim için onlar şeriat vaz’ eder (kanun koyar), biz de onlara gereken kulluk ve ubudiyeti yaparız.”

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Selanikli Deccal hayattayken kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, Yahudi ve Hristiyanlar’ın rab haline getirip taptıkları haham ve papazların yerini çağımızda parlamentoların ve parlamenterlerin almış bulunduğunu yazmış olması sebepsiz değildir.

*

MHP’li yeniçerinin ezberlerine dönelim.

Millet değil, fakat milliyetçilik (milletçilik), bir ideoloji olması itibariyle meşruiyet üretmek için kullanılabilir ve kullanılmaktadır. Richard Jay’in belirttiği gibi, “milliyetçilik politik meşruiyetin özgül bir teorisini sağlamaktadır”. (R. Jay, “Nationalism”, Political Ideologies, ed. R. Eccleshall, 2. ed., London 1985, s. 185-186.)

Milliyetçilik bir meşruiyet temeli sağlıyorsa, neyi meşru göstermektedir peki?

Bu sorunun cevabını Huntington’da buluruz:

“Modern zamanlarda otoritarizm, milliyetçilik ve ideoloji ile haklı gösterilmiştir.” (Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, çev. E. Özbudun, Ankara 1993, s. 44.)

Evet, milliyetçilik bir yönüyle putperestliğe (yöneticilerin putlaştırılmasına), bir yönüyle de otoritarizm ve despotizmin haklı gösterilmesine hizmet etmektedir.

*

İslam’a göre (siyasal yönü budanmamış İslam’a göre), milletin, (Ki millet, Kur’an’daki anlamı çerçevesinde kavime değil ümmete karşılık gelir), yöneticilerini “biat” yöntemiyle seçmesi, meşrudur.

Şeriat’e uygundur.

Ancak, yöneticinin başa geçmesini (egemenliğini, hakimiyetini) bu seçim sağlarsa da, meşruiyetini sağlayan, Şeriat’e (vahye, Allahu Teala’nın indirdiğine) bağlılıktır.

İdeolojilerde ise, yöneticinin bizzat kendisi şeriat vaz’ eden (kanun koyan) durumundadır.

Dolayısıyla, bir şekilde siyasal gücü eline geçirdiğinde, onun her yaptığı artık “meşru” (kanuna uygun) olur.

Kanuna uygun olur, çünkü kanunları koyan kendisidir.

İlkesi, “Ben yaptım, oldu”dan ibarettir. (Selanikli’nin şapka giymeyenleri asması ve “Ben astım, oldu” demesi gibi.)

Nitekim, böyle kendi kafasından din/şeriat uyduranların “Abdestsiz namaz olur mu?” sorusuna “Ben kıldım, oldu” şeklinde cevap verdikleri görülür.

Böylece, her istediği meşru (yasal) olur.

Çünkü, şeriat vaz’ eden (kanun koyan) kendisi.

İşte, merhum (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ifadesiyle “büyük âlim”) Elmalılı Hoca’nın işaret ettiği “çağdaş rablik” olayının özü bundan ibarettir.

*

Batı’da egemenliğin (meşruiyetin değil) kaynağı olarak “millet”in gösterilmesi, iktidarın ruhbanların (Kilise) ve soyluların (Feodalite) elinden alınıp sermaye sahiplerine (Burjuvazi) teslim edilmesi anlamına geliyordu.

Ruhban sınıfının ve Batı’daki biçimiyle soyluların bulunmadığı Doğu’da ise, egemenliğin kaynağının millet olarak gösterilmesi, iktidarın Batılılaşmış seçkinlere (millî burjuvazi ve laik aydınlar) devredilmesinin gerekçesini oluşturdu.

Ancak, millete dayalı egemenlik anlayışı Doğu’da, iktidarın, Batılılaşmayı reddeden ve milletin değerlerine sahip çıkan insanların eline geçmesine de yol açabilirdi.

Bu yüzden egemenlik laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıt altına alınmış, millet bu konuda “sınırlı sorumlu ya da yetkili” ilan edilmiştir.

Yani, böylesi ülkelerde yönetici konumuna gelmek için önce “siyasal dinsiz” hale gelmeniz, dinin “siyasal” yönlerinin kâfiri (“örten”i ya da reddedeni) olmanız gerekmektedir.

Siyasal dinsiz olmayanların seçilme hakları ellerinden alınır, fakat seçme hakları bakidir.. 

Siyasal dinsiz olmayı kabul etmeyen "seçilemez seçiciler"in (üçüncü sınıf vatandaşların) siyasal dinsizleri seçe seçe siyasal dinsizliğin hakimiyetine alışacakları, siyasal dinsizlik rejimini kalben benimsemeye başlayacakları düşünülür. (Türkiye’de olduğu gibi.)

*

Kısacası laik demokraside millet, laik (siyasal dinsiz) nitelikte taleplere sahip olmak kaydıyla egemenliğin kaynağı kabul edilmiştir.

Aksi yaşanırsa, Türkiye, Pakistan ve Cezayir gibi ülkelerde görüldüğü üzere, egemenliğin kaynağı aniden “zinde güçler” haline gelir.

Millete de “Topunuzun canı cehenneme!” denilir.

Bunun anlamı, milletin gerçekte hiçbir zaman egemenliğin kaynağı olmamasıdır.

Bu, aldatıcı bir söylemden, retorikten ibarettir.

Bu, laikçi meşruiyet anlayışının zorunlu sonucudur.

Meşruiyetin kaynağı eskiden Şeriat’ken (Siyasal İslam’ken, Allahu Teala'nın vahyine bağlılıkken), şimdi onun yerini laikçilik (siyasal dinsizlik, putperestlik) almıştır.

*

MHP’li yeniçerinin bir başka iddiası şöyle:

“Millî egemenlik öğretisinin yaygınlık kazanması ile birlikte ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Millî egemenlik öğretisi denilen şey Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu için, yazar aslında şunu söylemiş olmaktadır: Fransız Devrimi sayesinde ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Yazarın haklı olduğu nokta, millî öz ve şuur dediği şeylerin aslında Fransız özü ve Fransız şuuru olmasıdır.

Haksız olduğu nokta ise şu: Egemenliğin kaynağı çoğu yerde “güç”tür, millet değil. (Selanikli Deccal de “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkunda bunu açıkça dile getirmiş durumda.)

Mesela askerî darbeleri son tahlilde millet desteği değil, sahip olunan güç mümkün kılar.

Darbecilere egemenliği bahşeden, şu üç şeydir: Silahlar, sıkı disipline sahip bir örgütlenme ve savaşma (öldürme) kararlılığı.

Kaldı ki darbeler için millet desteğinden ziyade dış desteğe ihtiyaç duyulur. (Mesela 28 Şubat.. Arkasında İsrail ve ABD vardı.. Selanikli'nin Osmanlı Devleti'ne yönelik "darbe"sinin gerisinde de, İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi, İngilizler'in desteği vardı.. Bundan dolayı Fransa hemen Selanikli ile Ankara Antlaşması'nı yaparak TBMM hükümetini resmen "tanıdı".. Afganistan İslam Emirliği olarak şu anda Afganistan'ı yöneten Taliban hükümeti neden tanınmıyor peki?. Gâvurun adamı olmazsanız sizi kolay kolay tanımazlar.)

Bununla birlikte, darbeleri yapanlar daha sonra millete gittiklerinde genellikle yüzde 90’dan fazla destek alırlar.

Çünkü milletin desteğini almak “zorundadırlar”.

Millet de, onların destek almak zorunda olduklarını “hisseder”.

Zaten, muhalif olanlar en iyi ihtimalle "susmak" zorunda kalırlar.. Yüksek sesle muhalefet yapmak (değişik derecelerde) "sağlığa zararlı"dır.

*

MHP’li yeniçerinin haklı olduğu bir tespiti şöyle:

“Üzerinde dikkatle durulması gereken nokta, millet ve milliyetçilik gibi kavramların (...) hiçbir prototip içine kolaylıkla oturtulamayacak kadar toplumdan topluma farklılaşan anlam ve değerler ihtiva etmeleridir.”

Böylece yazar, millet ve milliyetçilik kavramlarının bir gerçeklik veya olgudan ziyade bir zihnî inşa (uydurma, hayal, vehim) olduğunu söylemiş olmaktadır.

Bu tespit milliyetçilik için daha geçerli görünmektedir; tümden insan düşüncesinin ürünü olduğu için toplumdan topluma, hatta insandan insana farklılaşması kaçınılmazdır.

Bu, milliyetçiliği hem savunulamaz, hem de her şartta savunulabilir hale getirmektedir.

Çünkü bir milliyetçilik tanımının kusurlarını gösterseniz bile, yeni ve farklı bir milliyetçilik tanımı icat edilmesine engel olamazsınız.

Putlar da böyledir.. Taş da, ağaç da, heykel de, inek ve öküz de, boz kurt da put olabiliyor.. Hatta helvadan bile put yapılabiliyor.. En tatlısı da helvadan olanı.


İSRA, 17/47-51

 

“Biz onların, seni dinlerken nasıl dinlediklerini çok iyi biliriz. Birbirleriyle fısıldaşırlarken de o zalimlerin ‘Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!’ dediklerini biz çok iyi biliriz.

“Bak senin için nasıl misaller verdiler de bu yüzden nasıl sapıklığa düştüler! Artık hak yolu bulmaya güçleri yetmez.

“Bir de onlar dediler ki: Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz mi, yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?

“De ki: İster taş olun, ister demir...

“İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun (muhakkak öldürülecek ve diriltileceksiniz.) Onlar: ‘Bizi kim tekrar diriltecek?’ diyecekler. De ki: ‘Sizi ilk defa yaratmış olan o kudret sahibi.’ Sana başlarını sallayarak: ‘Ne zamandır bu?’ diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek.”


28 ŞUBAT MAĞDURLARI İÇİN "OH OLSUN, YUSUF GİBİ ZİNDANLARA SOKULSUNLAR" DEMEK

 

























Türkiye’de İslamcılık ve Siyasal İslam karşıtlığı yapan (ve Şeriat [İslam hukuku] sevmezliklerini bu tür kavramlarla perdeleyen) sözde “dindar”lar, Kemalist/Atatürkist ‘düzen’bazların İslam’a karşı yürüttükleri sinsi ve örtülü savaşa, (suya sabuna dokunmayan) sade “müslümanlık” kılıfı altında lojistik destek sağlıyorlar.

İslamcılık ve Siyasal İslam karşıtlığı yapanlar sadece Milli Piyango (Türk kumarbazlığı) türü milliliğe sahip milli-yerli-ulusal unsurlar değil.. Şimdilerde FETÖ diye adlandırılan Fethullahçı taife de aynı türküyü söylüyor.. Söylüyordu..

Atatürkistlerin yerli-milli-ulusal kuyruğu haline gelen yerli-milli (sözde sade, özde Atatürkist) “müslüman”ların FETÖ’cülerden (Fethullahçı Takiyye Örgütü) farkı, onlar kadar tutarlı ve pratik olamamaları, sağ kulaklarını sol elleriyle tutma türünden dolambaçlı beceriksiz yollara başvuruyor olmaları.

*

Fethullahçılar Batı (Hristiyan-Yahudi blok) ile doğrudan temas kurmayı başarmışken, bu yerli-milli (sözde sade özde Atatürkist) müslümanlar, Batı’nın (tavşanın suyunun suyu kabilinden) hizmetkârlığını, Kemalizm/Atatürkizm üzerinden yapıyorlar..

Yolu uzatıyorlar..

Ağanın hizmetine doğrudan girmiyorlar da taşeronunun ayakçılığını yaparak hizmet sunuyorlar.

Atatürkistler de bir taraftan bunların sırtlarını sıvazlarken diğer taraftan gözlerinde hin bir bakış olduğu halde bıyık altından gülüyor, “Aferin size!.. Siz yerlisiniz, millisiniz, maşallahınız var” diyorlar.

Bu sade dangalaklar da Atatürkist/Kemalist efendilerine aptalca sırıtarak, “Hee, biz yerliyik milliyik deel mi” diyorlar.

*

Bunlardan ayrı olarak bir de “psikolojik savaş” yürüten uyanıklar sözkonusu.

Tek tipçi despotik rejimler bölünme ve parçalanmayı sadece muhalifleri arasında görmek isterler. “Böl ve yönet” ilkesi, en basit, bu yüzden de en etkili, en kullanışlı ve en vazgeçilmez taktiktir.

Bir başka taktik, “itirafçı devşirmeler” üretilerek “çözülme”nin, dönekliğin ve bozgun psikolojisinin bir salgın hastalık gibi yaygınlaştırılmasıdır.

İtirafçılık kendisini değişik düzeylerde gösterir. En kaba ve göze çarpan biçimi, silaha sarılmış olanlar için çıkarılan “pişmanlık yasaları”dır.

Düşünce düzeyinde muhalif olanlar arasında ise, “özeleştiri” adı altında geçmişi karalama ve suçlama ya da (“Bunu ilk defa ben düşündüm, ilk defa ben söylüyorum” makamından) sözde “yeni icatlar” çıkarma (özde makyajlı batıl taklitçiliği) furyası başlatmaktır.

Bunlara paralel olarak belirli bir dinin/ideolojinin mensupları roman, oyun, sinema filmi, televizyon dizisi ve hikâyelerde “kötü” tipler olarak tanıtılabilir ve bazen bu “içerden” şahıslar eliyle yapılır.

Sözde bir gerçekçilikle, “olanı anlatma” iddiası ile ve özeleştiri maskesi altında belirli bir grubun üyeleri olarak kötü, pis, bencil, korkak, kalleş... tiplemeler üretilebilir ve geçmişinden pişmanlık duyan dönek tipler de olumlu karakterler olarak gösterilebilir.

*

Siyasette de böyledir.

Mesela AK Partililer, Milli Görüş hareketinin (MSP - Refah Partisi çizgisinin) itirafçıları ve tövbekârları olarak ortaya çıktılar.

İtirafçılığın ve tövbekârlığın işe yaradığının, “davadan (İslamcılıktan, Siyasal İslam davasından) dönmenin, “ılımlı laik” hale gelmenin, “Kemalizm-İslam Sentezi”ni benimsemenin iyi birşey olduğunun gösterilmesi için AK Parti’ye başarılı olma şansı verilmeliydi.

Verildi.

Ve bu kafadaki adamlar, AK Parti’nin ideoloğu ve sözcüsü haline getirildi.

Bunlardan biri, Mehmet Metiner.

*

2000'li yıllarda, henüz AK Parti’ye yamanmamış (monte edilmemiş) olduğu dönemde, Radikal Gazetesi’nde Neşe Düzel’in bu şahısla yaptığı bir röportaj yayınlanmıştı. Şöyle diyordu::

Kuran'da, Müslümanların mutlaka İslami bir devlet kurmaları gerektiğine dair bir ayet yok. Devletin farz olduğuna dair tek bir sözcük yok. Ama siyasal İslam, İslami bir devlet kurmayı farzmış gibi anlıyor. 'Halkının tamamına yakını Müslüman olan ülkelerde, devlet Müslümanların elinde olmalı ve İslam'ın hükümlerine uygun davranmalı' diyor. Modern zamanların İslamcılık anlayışı bu. Çünkü bu anlayışa göre din, bir devlet ideolojisidir.”

Her cümlesi yanlış olan bu ifadeleri düzeltmeye çalışmak yerine, bu yaklaşım biçiminin bizzat kendisinin “modern-laik Türk  derin devletinin İslam anlayışı” olduğunu söylemek daha doğru olur.

Batı’nın yerleştirmeye çalıştığı bu “devletin din-dışılığı” (dinsizliği) görüşü ilk defa Mısır’da 1925 yılında Ali Abdürrazık tarafından savunuldu.

Onun konuyla ilgili kitabına tepki gösteren Ezher bünyesindeki Yüksek Alimler Heyeti, Abdürrazık’ın İslam’ı salt “ruhi/manevi” bir din olarak gösteriyor olmasına dikkat çekti.

Abdürrazık’a tepki gösterenlerden Reşid Rıza şöyle demişti:

Bu, İslam düşmanlarının dinimizi zayıflatmak ve onu içten parçalamak için giriştikleri son çırpınmadır.”

Bu son çırpınış 100 yıldır Türkiye’de altın devrini yaşıyor, saltanat sürüyor.

*

Tabiî ki Kur’an’da “İslam devleti”nden söz edilmez.

Fakat cihad emredilir ve bu da devletsiz mümkün değildir.

Aynı şekilde emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l-münkerin “el ile yapılan” kısmı da yine özellikle devletin görevidir.

Ayrıca “adalet” emrinin bizzat kendisi “devlet”i zorunlu kılar, çünkü adaleti, zorlayıcı bir güce sahip olmadan sağlamak mümkün değildir.

Hakim olup hükmetmek, hükümet etmektir. Salt nasihatla adalet sağlansaydı, zaten daha baştan nasihat dinlenir ve zulüm ortaya çıkmazdı.

Öte yandan, Kur’an’da Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir (Maide, 5/44) ifadesi yer alıyor.

Allahu Teala’dan daha adil kim vardır?!

Kim?

İran'ın ölen cumhurbaşkanı İbrahim Reisi'den daha fazla adam asmış, İstiklal Mahkemesi adlı (hukukçu olmayan sözde hakimlerden müteşekkil) cinayet şebekeleriyle milletin canına okumuş olan İngiliz piyonu Selanikli Deccal Mustafa Atatürk mü?

Adam şapka için adam asmış, daha ne olsun!.. Tarihte bu delice vahşetin bir benzeri yok.

Allahu Teala’nınkinden daha adil hükmü kim koyabilir?! Selanikli Deccal mi?

*

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenleri, yani (elinden geldiği halde) İslam devletini kurmayanları bizzat Allahu Teala tekfir ediyor.

Bunun yanı sıra, Kur’an’da “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” şeklinde ifadeler de yer alıyor.

Ulemanın (aklını yitirmemiş normal mantık sahibi herkesin anlayabileceği gibi) bundan anladığı, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini istemeyen, bunu gereksiz gören ve buna karşı çıkanların kâfir olacağı, kabul ettiği halde nefsine uyup tatbik etmeyenlerin ise fasık ve zalim olacaklarıdır.

Bu durumda AK Parti’nin sözcüsü gibi ekran soytarılığı ve gazete palyaçoluğu yapan Metiner’in durumu ne olur?

İslam devletine karşı çıkması da küfür sebebi değilse, küfre düşmesi için ne yapması gerekiyor?

Böyle bir dangalağa müslüman demek, Allahu Teala’yı yalancı çıkarmak, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini yalanlamaktır.

Bu soytarınınki cehaletten kaynaklanan bir ayak sürçmesi de değil.. Bu ayeti belki yüz defa duymuştur.

Bu tür palyaço ve soytarıları istihdam ederek İslam'a karşı "örtülü operasyon" yürütenler, bu yaptıklarının karşılığını er geç göreceklerdir.

Milleti kolayca aldatıyor olmaları, Allahu Teala'yı da aldatabilecekleri anlamına gelmiyor.

*

İslam, devlet kurumları için belirli şekiller öngörmez; çünkü bunlar farklı coğrafyalar, farklı toplumlar ve farklı çağlarda değişik olabilir. 

Günümüzde İslam devletine “karşı” olduklarını söyleyenler, “İslam devleti” tabirine değil, Kur’an’da yer alan emir ve yasaklara karşılar.

Mesela bugün Türkiye’de herhangi bir hükümet cuma gününü resmî tatil yapsa; faizi, içkiyi, kumarı ve zinayı/fuhşu yasaklasa, zekâtı zorunlu hale getirse, kamuda müslüman hanımlara çarşafı-başörtüsünü tamamen serbest hale getirse, müslüman erkeklere kamusal hayatta sarık özgürlüğü tanısa, bazılarının bir put gibi bağlandığı Mustafa Atatürk heykellerini yıksa, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini gibi hurafeleri kaldırsa, anayasaya “Yasalar Allah’ın indirdiği hükümlere aykırı olamaz” ibaresini koysa, bu durumda Türkiye Cumhuriyeti Devleti adlandırması içine bir de İslam kelimesinin dahil edilmesini istemek gerekmeyebilir.

Fakat değil bütün bunların yapılması, ders kitaplarında evrim teorisinin bilimsel bir bakış açısıyla sorgulanması bile bazılarınca devlete Şeriat’in hakim kılınması (yani İslam devleti kurulması) gibi gösterilebiliyor.

*

Müslümanlar’ın devletinde Şeriat’in uygulanması zorunludur. Adının İslam devleti olup olmaması o kadar önemli değildir.

Laikçiler için sekülerlik ne kadar önemliyse, Müslümanlar için de Şeriat o kadar önemlidir; hatta daha fazla önemlidir.

Bir Kemalistin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılığının onda biri bile sende Allah’ın ilke ve inkılaplarına karşı yoksa, senin bu çürük müslümanlık iddianı kim ne yapsın!..

Al, beyinsiz başına çal!

*

Laik demokrat soytarı Metiner’in Neşe Düzel’e söylediğine göre, Türkiye’deki “değişmeyi başarmış İslamcılar” şunu yapmışlar:

“Demokrasinin olmazsa olmaz bir öneme sahip olduğunu ve 'demokratik laiklik' anlayışının herkesi bir arada barış içinde yaşatacak yegâne çözüm olduğunu anladılar.”

Demokratik laiklik yegâne çözümmüş.

Allahu Teala’nın peygamberler gönderip şeriat (hukuk kuralları, kanunlar) vaz’ etmesine ne lüzum vardı ki, putperest Eski Yunan’ın demokrasisi (halk çoğunluğu tapınmacılığı) ve modern Avrupa’nın “Bana ne lan senin dininden” felsefesi çözüm olarak yeterdi.. AK Partili Metiner kafası böyle diyor.

Olmazsa olmaz”lık, “sekülarizm dini”nde “farz”ın muadili.

Metiner’e göre İslam devleti farz değil ama, demokrasi “olmazsa olmaz” birşey, yani farz.

Demokratik laiklik anlayışı ise herkesi bir arada barış içinde yaşatacak yegâne çözüm.

*

Bu pratik ve kolay bir çözüm, çünkü, laik soytarı Metiner’e göre, sadece demokrat (çoğunluğun hevasının tapınıcısı) ve laik (siyasal dinsiz) olmayı kabul ediyor ve salt bunu yapmakla barış içinde yaşamayı hak ediyorsunuz.

Yoksa, laik demokratlar fırsat bulduklarında sizi irticacılıkla suçlayabiliyor ve 28 Şubat sürecinde olduğu gibi size tankların namlusunu gösterebiliyorlar.

ABD’nin Irak ve Afganistan’da laik demokrasiyi yerleştirme adına neler yaptığı ortada.

Şu sıralarda İsrail ve ardındaki Batı, laik demokrasi yegâne çözümü ile Gazze sorununu da halletmeye çalışıyor.

İslam ülkelerinde İslamcılar (Siyasal İslam yanlıları) ölünce artık bütün sorunlar çözülmüş oluyor. Ölümden daha iyi bir çözüm mü var!.. İnsan ölünce, çözülmesi gereken hiçbir sorunu da kalmıyor.

Laik demokrasilerin (gizli servisler eliyle yaptığı) light ve soft çözümler de var elbette.. 

Yegâne çözümün “çözüm kümesi”ndeki eleman sayısı herkese yeter.

Demokrasilerde çare tükenmez "netekim".

*

 Metiner’in İslam dünyası ile ilgili tespiti ise şöyle:

Devletleşen dinin bizatihi kendisi bir zulüm cihazı olarak karşımıza çıktı.”

Devletleşen din deyince aklımıza Hz. Peygamber s.a.s. liderliğindeki cennet-âsâ Asr-ı Saadet geliyor.. 

Dört Halife devri geliyor.

Metiner soytarısı devletleşen dinden rahatsız.. 

Onun istediği, devletleşmeyen, devletleşmiş küfrün ayakları altında çiğnenen, ezilip horlanan din.

O, devletleşen laiklik (siyasal dinsizlik) ve demokrasi (halkın heva ve heveslerinin ilah edinilmesi düzeni) istiyor.

ABD’nin devletleşen laik demokrasisi Afganistan’a gidecek ve devletleşen dinden Afgan halkını kurtaracak.. Metinerlerin “ideal dünya”sı bu.

Afgan halkı ise “Devletleşen din istiyorum” diyerek Haçlılarla savaştığı zaman zulmetmiş oluyor..

Fakat zalim olan sadece Afgan halkı değil.. Mesela Cezayir halkı da az zalim değildi.

Fransa’nın devletleşen laikliği ve demokrasisi Cezayir’i kurtarmak için ne fedakârlıklar yapmıştı, fakat nankör Cezayir halkı kıymetini bilmedi.

*

Laik demokrat Metiner soytarısı şunu da diyor:

“Kuran, devlet düzenini biçimsel olarak ortaya koymuyor. Kuran'da sadece 'adalet' gibi genel ilkeler var. Kuran'da, din temelinde bir devlet kurulmasını çağrıştıracak tek bir dolaylı ifade bile yok. İslam'ın devleti olmaz ama Müslümanların devleti olabilir.”

Bunun tercümesi şu: İslam devleti olmaz, halkı müslüman küfür devleti olur. 

Peki, “Türk devleti olmaz, Türkler’in devleti olur” diyebiliyor muyuz?

Türkçe’nin resmî dil olmamasını da savunabiliyor muyuz?

Devletin dini olmazsa, dili nasıl olabiliyor peki, ey akıl fukaraları?

Ayrıca, adaleti neye göre tanımlıyoruz? 

Adalet, demokrasinin içeriğinde mevcut mudur? 

Çoğunluğun çıkardığı bütün yasalar adil midir?

*

Fırıldak Metiner’e göre İslam devletini savunmak “İslam dini” ile çelişiyor ama laiklik çelişmiyor:

“Laikliği, devletin bütün inançlar, dinler, mezhepler karşısında yansız olması diye kabul edersek, laikliğin Kuran'la ve İslam'la asla çatışan bir yanı yok. Tam tersine böyle bir demokrasi ve laiklik anlayışı, farklı düşünen Müslümanların birbirine düşmanca bakmadan, barış içinde yaşamalarını mümkün kılıyor. Çünkü öteki türlü her Müslüman grup kendi din yorumunu devletleştirmeye yeltenir. İktidara geldiğinde de kendisi gibi düşünmeyen Müslümanları dinden çıkmış olmakla suçlayıp bastırır.”

Bunlar birer faraziye. Yaşanmış bir İslam tarihi var; oradan örnekler göstermek gerekir.

Gerçek şu ki, müslüman olmayanların hakim olduğu bir devlette Müslümanlar’ın, gayrimüslim yöneticiler tarafından oluşturulmuş din yorumunu benimsemek zorunda kalmaları sık rastlanan bir durumdur.

Mesela Çin, Doğu Türkistan halkına “Çin İslamı” dayatıyor.

Almanya, bir “Alman İslamı”ndan söz etmeye başladı.

Fransa, Müslümanlar’dan “Fransız İslamı”na iman etmelerini istiyor.

Türkiye’de de bir “Türk Müslümanlığı” var.. Diyanet İşleri Başkanlığı bu Türk Müslümanlığı’nın kırmızı çizgilerine riayetle mükellef.

İslam’ın neyse o olarak anlatılabilmesi için devletin İslam devleti olması gerekiyor.

Devletin İslam devleti olmadığı her yerde bir “beşer İslamı” icat ediliyor ve insanlara dayatılıyor.

Gerçek İslam, “tehlike” olarak gösteriliyor.

*

Soytarı Metiner’in faraziyeleri bunlarla sınırlı değil:

“Çünkü iktidarı başkalarından önce eline geçiren Müslüman grup, kendisi gibi düşünmeyen Müslümanların tümünü tasfiye edecekti. Müslümanların arasında kanlı boğazlaşma başlayacaktı. Çok şükür ki biz hedefimize ulaşamadık. Tasarladığımız İslami devleti gerçekleştiremedik. Zaten gerçekleşmezdi. Türkiye toplumu böyle bir şeriat yorumuna dayalı İslam devletinden yana değil.”

Önce şunu söyleyelim: "Çok şükür ki..." derken yalan söylüyor.

Hiçbir zaman bir "İslamî devlet" tasarlamadı.

Ama tasarlayanlar vardı.

Ve bunlar, 28 Şubat'ta büyük darbe yediler.

Bu soytarının sözlerinin tercümesi şu: "İyi ki 28 Şubat yaşandı.. Çünkü İslamcı bir topluluk iktidar olsa ve memlekette Allah'ın indirdiği ile hükmetmeye kalkışsa, laiklerin onları boğazlamak üzere harekete geçmesi gerekecekti.. Fakat böyle bir boğazlaşma tehlikeli olabilirdi, boğazlamaya gidenlerin bazıları boğazlanabilirdi.. Çünkü bu İslamcılar 'Beni boğazlamaya mı geldiniz, buyrun boğazlayın, ben İsmail'im siz de İbrahim'siniz' demeyebilirlerdi.. Fakat çok şükür ki Türkiye'de böyle İslamcılar yok.. Türkiye toplumu Allah'ın indirdiği ile hükmedilsin diye canını ortaya koyacak bir toplum değil, o ancak laik (siyasal dinsiz) devletin emri ile cepheye boğazlaşmaya gider ve laik (siyasal dinsiz) devletin şehidi olarak Diyanet'in camilerinden mezarlığa uğurlanır."

(Bu Metiner, 1980'li yıllarda Girişim diye İrancı ve radikal "ayak"larda, Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle "avcı kekliği" işlevi gören bir dergi çıkarıyordu. 1979 yılı sonrasında İran'daki devrimin ve Afganistan'daki direnişin etkisiyle bir "İslam devrimi" hulyası Türkiye'de gençler arasında yayılmıştı.. "Düzen"in "aklı" da, parası da, elemanı da, alet edevatı da boldur.. Bir kitleyi dönüştürmek istediği zaman böylesi "avcı kekliği" işlevi gören yapılar, kurumlar, dergiler, organizasyonlar vs. icat eder, heveslileri ve meraklıları onun etrafında toplar, sonra o "radikal" söylemler yavaş yavaş, aheste aheste, uğrun uğrun, usul usul, hissettirmeksizin kırpılıp biçilir.. Bir zaman sonra bakarsınız ki, İran devriminin etkisiyle devrimden söz eden heyecanlı gençler, laik [siyasal dinsiz] demokrasinin [topluma taparlığın] sadık bendeleri haline gelmişler.. Kendileri bile farkında olmadan.. Evet, böylesi "avcı kekliği" kurumların ağına düşenler bir zaman sonra metamorfoz yaşar, yola "İslamcı, Şeriatçı" olarak çıkmışken Kemalist, Atatürkist, vatanperestist, "Şeriat karşıtı ahlakist/tarikatist/tasavvufist/irfanist" hale gelirler.)

*

Metiner’in bütün bu iddialarının hayal ürünü olduğunu söylemek bile gerekmez aslında. Batı’da “devrim psikolojisi” ve “devrim sosyolojisi” adlarını taşıyan kitaplar yazılmış durumda ve devrimlerin, sosyal psikoloji disiplini çerçevesinde anlaşılması gereken kendine özgü özellikleri bulunmaktadır.

Bazı arazlar devrimlerin yapısında vardır; kan dökmenin savaşın doğasında mevcut olması gibi.

Devrimler genelde, devrimi yapan kadro arasında bir iktidar paylaşımı sorununa yol açar. Fakat bizim toplumumuzda böylesi bir iktidar paylaşımı kavgasının yaşanacağını düşünmek abestir.

Bunun birinci nedeni, Türkiye’deki toplumsal grupların büyük ölçüde konformist, eyyamcı, “uydum kalabalığa”cı ve güçlüden yana çark etmeyi alışkanlık haline getirmiş omurgasız ve dönek topluluklar olmalarıdır.

Türkiye’de toplum, Yeniçeriler’den bu yana, siyasal iktidarın askerler eliyle değiştirilmesine ve kim gelirse ona itaat etmeye alışmıştır.

Bugün de bazı demokrasi heveslilerinin (kendi anlayışlarına göre "gerçek" demokrasiyi savunanların), demos’a değil de AB’ye, ABD'ye, şuna buna ümit bağlamasının nedeni budur.

*

İslam tarihine gelince..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Mekke'yi fethettiğinde (bir kişi hariç, öyle hatırlıyorum) hiç kimseyi öldürtmedi.. Hatta Ebu Cehil'in oğlu İkrime ile (Peygamber Efendimiz'i öldürmek için suikastçi tutup Medine'ye gönderen) Safvan bin Ümeyye bile afvedildi.

Afganistan mücahitleri iktidarı ele geçirdiklerinde geçmişte kendilerine kan kusturanlardan intikam alma yoluna gitmediler.. Affettiler.

Türkiye'de de İslamî bir idarenin kurulması durumunda hiçbir şey olmaz.. Fakat böyle bir idare kurulmasın diye kıvrananlar bugün de boş durmuyorlar.. Trafik kazalarıyla, zehirlemelerle yollarına devam ediyorlar.. 

Bunların iktidar vizesi verdikleri, siyasette ve bürokraside yüksek rakımlı tepelere çıkmalarına müsaade ettikleri "devşirme"ler de onların cinayetlerini seyrediyorlar.

Bu dünya böyle.. Ahirette defterler açılır, herkesin ipliği pazara saçılır.

*

Laik topaç Metiner’in, kötü niyetli sözlerinden biri de şöyle:

“İşte radikal İslam, 'Bunların sözleri benimsenirse bizim varlık nedenimiz ortadan kalkar' diye düşünüyor ve bu yüzden de kâfirlerden çok, bu tür Müslüman aktörlerle siyasi hesaplaşmayı planlıyor.”

O tür (laik ve demokrat) müslüman aktörlerle siyasal çerçevede hesaplaşılmasından rahatsızlık duyan bir yaklaşımın demokratik derinliğine ve "özgür siyaset" anlayışına hayran kalmamak mümkün değil.

Fakat işin doğrusu şu ki, o tür laik ve demokrat olmayı başarmış, ama eleştirilmeye bile tahammülsüz müslümanların güç kaynağı (“düzen”in himayesine mazhar olmalarının ardındaki etken), Metiner’in şimdi “radikal İslam” diye adlandırdığı kesimin mevut oluşundan ibaret.

Bu çiçeği burnunda turfanda laik ve demokratlar, onların sırtına basarak bu noktaya geldiler ve ılımlılaşmalarının mükâfatı olarak laik egemenlerin himayesine ve de desteğine nail oldular.

*

Laik çarkıfelek Metiner’in, doğruya yaklaşmayı başardığı bir cümlesi ise şöyle:

“Haricîler de dinî referanslı düşünüyordu, Hz. Ali de. Demek ki, dinin bazı referanslarından hareket edip politik bir terör ideolojisi de üretebilirsiniz, adaletçi, özgürlükçü, insancıl bir yaklaşım tarzı da üretebilirsiniz.”

Metiner soytarısı, bu sözlerinde samimi olsaydı, demokrasi savunuculuğunu da, laikliği de bir yana bırakıp, Hz. Ali’nin din yorumunu (deyim yerindeyse “Hz. Ali İslamcılığı”nı) benimserdi.

Fakat samimi değil, aklınca Hz. Ali’yi istismar ediyor, fakat taşa vurduğu balta sekip boş kafasını kırmış durumda.

Angut dangalak, Kur’an “İslam devleti”ni, İslamî bir yönetimi gerekli kılmıyorduysa, Hz. Ali ne için savaşıyordu?

*

Dönergeç Metiner’in kasten yanlış konuştuğunu düşünmezsek eğer, Kur’an ve Sünnet’i, ve ayrıca İslam tarihini hiç bilmediğini ve kafasının hiç çalışmadığını kabul etmemiz gerekir.

Hz. Ebu Bekir, mürtedlerle (dinden dönenlerle) de savaştı, zekâtı vermeyenlerle de. “Ne yapalım, din özgürlüğü var, isteyen Cehennem’e gitsin” demedi.

Diyemezdi.

Bugünün demokratik ve laik devletleri de; halkın bir bölümü, “Madem demokrasi var, biz kendi isteğimizle artık devletten kopmak, ayrı bir devlet kurmak istiyoruz” dediğinde, “Aferin, şu demokratik olgunluğa bakınız!” demezler.

Tankların namlusunu gösterirler.

Yine bugünün aynı demokratik ve laik devletleri, toplumun bir kesimi, “Biz farklı yasalara tabi olmak istiyoruz; bu, demokratik hakkımız” dediğinde, “Tabiî, neden olmasın, işte laikliğin, demokrasinin fazileti burada” demezler.

“Yasaları spor olsun diye çıkarmadık. Demokrasi varsa mahkemeler de var, hapishane de var, örtülü operasyonlar da var, trafik kazaları da var, zehirlemeler de var” derler.

Hatta, birilerinin böyle taleplerde bulunmalarına bile gerek yok.. Sadece “laik demokrasiye iman etmiş eski İslamcı” haline gelmeyi kabul etmedikleri için bile “örtülü” zulme ve haksızlığa maruz kalırlar.

Günümüzün menfaatperest insanları bunu bildikleri için bir taraftan “sade müslümanlık” taslarken diğer taraftan da “Yok canım, benim Siyasal İslam’la, İslamcılık’la ne alâkam olabilir, ben İslam ahlâkından, İslam irfanından yanayım. Devletime bağlıyım, yerliyim, milliyim” diyerek “Atatürk ilke ve inkılapları düzeni”nin egemen efendilerinden “dünyalık kapma” vizesi ya da bileti almaya uğraşıyorlar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...