İSLAM ŞERİATİ VE LAİK DEMOKRASİ

 






“Dünyadaki eski egemenler, dalkavuk ve hilekâr olan, fakat kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de Tanrı’ya ait olan şeylerin kendilerine verildiği yeni egemenlerle yer değiştirdiler.”

Lord Acton, 1870 yılında, laik demokrat yönetimlerin aldığı biçimi böyle ifade ediyordu. Devlet artık sadece Sezar’ın hakkıyla yetinmiyordu, Tanrı’nın hakkını da gasp etmişti.

Acton’a göre, insan eliyle yapılan kanunların yol açtığı sonuç şuydu:

“Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak zorunda kalacaklarını ilan etmektedir.”

Birçok ülkede artık laik demokrasi “laikçi”lerin iktidarı olarak anlaşıldığı için, yukarıdaki ifadeleri, günümüz dünyasına şu şekilde uyarlayabiliriz:

“Kanunları yalnızca laik egemenlerce yapılan toplum, dine göre yaşamak isteyenler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da onların eğitimsizlik, dışlanma ve kamu hayatından uzaklaştırılma içinde acıyla yaşamak zorunda kalacaklarını ilan etmektedir.” 

Voltaire, 1764 yılında şunları yazmıştı:

“İnsan hakları, her koşulda doğal hukuka dayanmak zorundadır ve her yerde, her ikisinin de en büyük ve evrensel ilkesi ‘Sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma’dır. Bugünlerde, (...) bazı ülkelerde, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: ‘Benim inandığım gibi inan yoksa senden nefret edeceğim; ya inan ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim dinimden değilsiniz; öyleyse dinsizsiniz. Sizler komşularınız için, kasabanız için ve şehriniz için nefret uyandıran kişilersiniz’.”

Voltaire bugün yaşıyor olsaydı, belki de sözlerini şu şekilde sürdürecekti: “Diğer bazı ülkelerde de, şu şekilde şeyler söylemekten hoşnut olanlar vardır: ‘Benim gibi laik demokrat ol, yoksa senden nefret edeceğim; ya laik demokrat ol ya da elimden geldiği kadar sana zarar veririm. Sizi gidi canavarlar! Benim gibi laik demokrat değilsiniz; öyleyse vatan hainisiniz, devlet düşmanısınız. Sizler ülkeniz için nefret uyandıran kişilersiniz’.”

*

Laiklik hristiyan Batı’da bir hak olarak başlamıştı, bugün birçok yerde (özellikle de Türkiye gibi ülkelerde) bir yükümlülük ve zorunluluğa dönüştürülmüştür. Din ve vicdan özgürlüğü olarak başlamıştı, artık birçok yerde din ve vicdan yasakçılığı halini almıştır.

Spinoza, 1670’de laikliğin gerçek manasını şöyle açıklıyordu:

“Neyin doğru olarak kabul edileceğini, neyin yanlış olarak reddedileceğini ve ibadetlerinde hangi fikirlerin insanları harekete geçireceğini belirlemeye çalışmak egemenliğin kötüye kullanılması ve yönetilenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelir. Bu konuların tümü, insanların kendi rızaları ile bile feragat edemeyecekleri doğal hakları arasında yer alır.”

Spinoza, 300 küsur yıl daha yaşamadığı için şanslıydı. Çünkü, ibadetlerinde insanları hangi fikirlerin harekete geçireceğini belirlemeye çalışmanın (onlara düşünce ve inanç hürriyeti tanımayıp fikir empoze etmenin) demokratik hakların kötüye kullanılmasının engellenmesi çabası olduğunu iddia eden insanlarla karşılaşması, “kafayı yemesine” neden olabilirdi.

Evet, günümüzde birçok ülkede, görünüşte demokratik hakların kötüye kullanılmaması için, devlet, insanların ibadetlerinin yöneleceği hedefi belirleyebiliyor.

İşte bu, devletin tanrılaştırılmasıdır..

*

Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun bakınız ne diyor:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

Görüldüğü gibi, müslümanları ibadetlerinde hangi fikirlerin harekete geçireceği Kur’an ve Sünnet’e bakılarak belirlenmiyor.. Diyanet’in hutbelerine laik (din dışı, siyasal dinsiz) anayasanın talimatı yön veriyor.

Kısacası Türkiye’de, özü itibariyle laik olmayan (gerçek anlamda din ve vicdan hürriyeti tanımayan) bir şeklî laiklik mevcut.

Doç. Argun’un iddiasının aksine, Diyanet’in hutbelerinde dinin bütün konularına yer verildiği de söylenemez.

Mesela “şirk”in gerçek anlamı anlatılmıyor.

Mesela devletin (siyasal otoritenin) görevinin Allah’ın indirdiği ile hükmetmek olduğu söylenmiyor.. Söylenemiyor.. Buna izin yok.. Konu bu noktaya geldiğinde “din ve vicdan hürriyeti” balonu patlıyor.

*

Spinoza şanslıydı, çünkü şu fikirlerinin bir gün hayata geçirileceğini umabiliyordu:

“Devletin asıl amacı, korkutarak kural koymak, kısıtlamalar getirmek ve mutlak itaati sağlamak değildir; bunun tam tersine, mümkün olan en emniyetli şekilde yaşasınlar diye insanları bütün korkulardan beri tutmak, başka bir deyişle, kendisine ya da başkalarına herhangi bir zarar vermeksizin çalışma ve varlığını idame ettirme doğal hakkını güçlendirmektir.”

Bu noktada bazıları, mesela Şeriat’in hakim olması durumunda kimi insanların başkalarına zarar verme konumuna geleceğini ileri sürebilirler.

Bu, yanlıştır.. İslam, faydalı olan (ve zararlı olmayan) hiçbir şeyi yasaklamamıştır.

Mesela içki yasağını alalım..

Alkolün trafik dışındaki alanlarda yol açtığı tahribat ani değildir, daha geniş bir zaman dilimine yayılır. Aile yapımıza etkisi bu türdendir. Alkol alanlar hiç kimseye zarar vermeseler bile kendilerini mahvetmiş olurlar.

Bu durumda bile, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun halkın vergileriyle sahip olduğu imkânlar onların sağlık sorunları için heba edilir.

Araba kullananların alkol almaması konusunda bugün toplumsal uzlaşma var. Çünkü herkes trafiğe çıkıyor, can ve mal tatlı.

Aynı mantıkla, kamu düzeni ve kamu sağlığı açısından, halka açık yerlerde içki kullanımının yasaklanması pekâlâ düşünülebilir.

Fakat Türkiye’de böyle bir talebin dile getirilmesinin, “insan hak ve hürriyetleri” feryatları duvarına çarptığını görüyoruz.

Kimileri de bunu Şeriatçılık ve irtica özlemi kabul ediyor.

“İlke” değil, “düşman” merkezli düşünen bu kişilere göre, Şeriat tarafından yasaklanmış olan birşey, sırf Şeriat tarafından yasaklanmış olduğu için insan hak ve hürriyetlerinin kapsamına girebiliyor.

Hırsızlık, gasp, kapkaççılık ve cinayet de Şeriat’e göre suç. Yoksa bütün bunlar da serbest mi olmalı?!

Batılılar’ın, müdahale etmek istedikleri ülkelere karşı  demokrasi ve “insan hak ve hürriyetleri” kavramlarını bir silah olarak kullanmalarının bir benzerini, yerli-milli Şeriat düşmanları da sergiliyor.

*

Onların toplumsal sağlığı, huzur ve asayişi tehdit eden zararlı bir alışkanlığı hak olarak savunmaları göz önüne alındığında, Turgot’nun 1775 yılında Fransa Kralı’na “hoşgörü” konusunda sunduğu önergede yaptığı tespit daha bir anlamlı hale gelmektedir:

“Kendi vicdanına uymak her insanın hakkı ve görevidir ve hiçbir kişi kendi vicdanını diğeri için bir kural haline getirme hakkına sahip değildir.”

Bunun anlamı, dinde (ve fikirde) zorlama olmamasıdır.

Aynı şekilde, laiklikte de zorlama olmamalıdır.

Vicdan tek başına ölçü olamaz.. Esas olan, objektif/nesnel fayda ve zarar durumudur.

Ve laiklik, zararlı bir nesnenin ya da uygulamanın savunulmasının mazereti yahut gerekçesi olarak öne sürülemez.. Sürülmemelidir.

Allahu Teala, kendi dininin bile zorla kabul ettirilmesini, başka vicdanlar için kural haline getirilmesini istememektedir. Bakara Suresi’nde bu nokta açıkça belirtilir: “Dinde zorlama yoktur.”

İnsan ancak kendi vicdanıyla İslam’ı benimsemişse İslam onun için kuraldır ve ondan takiyye yapmaması, İslam’a uyması beklenir.

Aynı şekilde, laikler de laikliğin bir gereği olarak başkalarının din ve vicdan hürriyetine saygı duymak zorundadırlar.

İnsanların geneli için kural olan ilkeler, insanların vicdanını aşan ve ilahî kaynaktan gelen ilkelerdir:

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)

*

Lysander Spooner’in 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan sözleri, günümüzde adalet ilkesinin niçin unutturulmaya çalışıldığını, laik demokrasininse dillerden düşürülmediğini açıklamaktadır:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.”

Evet, ne laiklik, ne de demokrasi insanlara bir ilke olarak dayatılabilir.

Yeryüzünde (Atatürk ilke ve inkılapları gibi) insanların kafalarının (ya da kafasızlıklarının) ürünü olan ilkeler değil, sadece (Allahu Teala’nın istediği) adalet ilkesi hâkim olmalıdır.

İşte Allahu Teala İslam Şeriati’ni, bu gerçekleşsin, dünyada adalet hâkim olsun diye tebliğ etmiştir.

İslam Şeriati, faydalı olan hiçbir şeyi yasaklamaz, zararlı olan hiçbir şeye de (güç kuvvet sahibi azgınlar öyle istiyor diye) izin vermez.

İslam Şeriati’nin her hükmü serapa hikmettir.

*

Mesela kısası alalım..

İslam, katilin (cinayet işleyenin) aynı şekilde öldürülmesini emreder..

Allahu Teala Kur’an’da “Kısasta hayat vardır” buyurmuştur..

Birisini öldürdüğünde hapishanede misafir edilmeyeceğini, aynı şekilde kendisinin de öldürüleceğini bilen biri kolay kolay cinayet işleyemez..

Böyle bir durumda da öldürülmeyi umursamayıp cinayet işleyen yine çıkacaktır, fakat bugün bunu bin kişi yapıyorsa o zaman ancak bir kişi buna cesaret edebilecektir.

Gel gör ki, laik demokratlar, sırf Şeriat’in hükmü olduğu için bu emri kabul etmez, kısas hükmünü çağdışı olarak nitelendirirler. (Sözde müslüman, özde laik demokrat olan reformist-tarihselci-“düzen”baz ilahiyatçı tufeylîlerçağdışı” kelimesi yerine “tarihsel” tabirini kullanıyorlar.. Böylece Şeriat hükümlerini sözde aşağılamamış, inkâr etmemiş, “bilimsel” bir yaklaşımla “yorumlamış” oluyorlar.. Halbuki, “tarihsel” kelimesine yükledikleri anlam, “küfür”baz laiklerin “çağdışı” kelimesiyle ifade ettikleri durumdan ibaret.)

Evet, Allahu Teala’nın kısas konusundaki emri söz konusu olunca birdenbire pek merhametli çağdaş ve uygar insanlar haline gelen laik demokratların, mesela Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yaptığı katliam söz konusu olunca dut yemiş bülbüle döndükleri görülüyor.

Bilindiği gibi gerçekte İzmir suikasti diye birşey yok, başarısız suikast girişimi var.. Suikast girişiminden muhbirler vasıtasıyla önceden haberdar olunmuş, ve bunlar konuşlandıkları yerden olgunlaşmış armut gibi toplanmışlar.

İmdi, ortada bir suikast olmadığı için, İslam Şeriati’ne göre bu adamları (ve onları azmettirdikleri iddia edilen kişileri) kısas gereği idam etmek mümkün değil.. Ancak tazir cezası verilebilir..

Peki Selanikli ne yaptı?.. Bu girişimi bahane ederek tam 19 kişiyi idam cezasına çarptırdı..

Epeyce bir kişiye de hapishanenin yolu göründü.

(Eski arkadaşı İsmail Canbulat, idam edilenlerden.. İsmail Canbulat ve Halis Turgut önce 10 yıl hapse mahkum edilmişlerdi, karara itiraz ettiler, bunun üzerine onlara “Beğenmediniz mi, peki, o halde sizi asalım” dediler ve astılar.. Selanikli adaleti.. Hâlâ bu adamın “tarihsel” olmadığı kabul edilen ilke ve inkılaplarıyla yönetiliyoruz.)

*

Evet, Şeriat’i beğenmeyenlerin başta gelen karın ağrılarından biri bu kısas hükmüdür..

Yine, hırsızın elinin kesilmesi hükmünü de çağdışı (tarihsel) bulurlar..

Fakat, aynı kişiler, birileri kendilerinin servetlerini “iç ettiğinde” ellerinden geliyorsa devreye mafyayı koyup hırsızları işkenceyle öldürtmekten de geri kalmazlar..

Bu, onlara göre adil bir karşılıktır..

Bunlar evlilerin zinasının ispatlanması durumunda geçerli olan recm cezasını da çok ağır (çağdışı/tarihsel) bulurlar, fakat memlekette işlenen çağdaş namus cinayetleri üzerinde düşünmek de işlerine gelmez..

Bu cinayetleri işleyenlerin nerdeyse hiçbirinin derdinin “Şeriat’e itaat” olmadığı, bunun insanın (her çağda aynı olan) psikolojik yapısıyla alâkalı olduğu akıllarına gelmez.

Bu memlekette namus bahanesiyle öldürülenler şayet Şeriat’e göre cezaya çarptırılmak istenseler maktullerin belki ancak binde birinin suçu hukuken sabit olur.. Suçu hukuken sabit olmadığı (mahkemece sabit görülmediği) halde bir kadını öldürenin ise cezası (kısas gereği) öldürülmesidir..

Evet, Şeriat, toplumda huzur ve emniyeti sağlamanın yegâne yoludur..

Bunun makul ve insanca başka bir yolu yok..

Ha, hayvanca yaşamı kabul eder, mesela Selanikli’nin Kâzım Karabekir’e söylediği gibi “zenginleşmek için din ve namus telakkisini kaldırma” yoluna giderseniz sizin için her yol mübahtır.

(Böyle olmakla birlikte, “dinsiz ve namussuz” olanların bir kısmının “Sen sadece benim zenginliğim olarak kalmalıydın” türünden namusvari cinayetleri yine de işledikleri görülecektir.. Dinsizlik ve namussuzluk insanları adam öldürmekten alıkoysaydı, bunu tavsiye eden Selanikli bir suikast girişimi bahanesiyle 19 kişiyi ölüme mahkum etmezdi.. Bu memlekette suikast girişimine de değil, suikaste maruz kalan ve ölen dünya kadar adam var, ve çoğu “faili meçhul” olarak kaldı.. Bediüzzaman gibi zehirlenerek öldürülmek istenen fakat hayatta kalanlar da var.)

*

Lysander Spooner, ABD Başkanı’na yazdığı mektubunda şunları da söylüyor:

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

Bu sözler, Martin Buber’in milliyetçilikle ilgili sözlerini akla getiriyor:

“Her milliyetçilik büyük bir umutla başlar ve sonunda kutsallaştırılmış bir bencillik haline gelir. Bu kollektif bencillik (milliyetçilik, ulus davası, kolektif enaniyet) bireysel bencillikten (“benci”likten, enaniyetten, “ben davası”ndan) daha az kötü birşey değildir.”

Evet, fertler yaptığında hırsızlık, arsızlık, namussuzluk, soygunculuk, eşkıyalık, kanun tanımazlık, saldırganlık, zorbalık, alçaklık ve ahlâksızlık olarak görülen işler, kendilerine devlet adını veren (ve kutsallaştıran, hatta tanrılaştıran) gruplar ya da organizasyonlar tarafından yapıldıklarında meşru hale gelmezler.

Devlet denilen kurum ile bir mafya ya da eşkıya çetesi arasındaki fark, ilkinin “hukuk”a dayanıyor olmasıdır.

Ve hukuk, yönetilenler kadar yönetenleri de “bağlamak”, onlar için de bağlayıcı olmak durumundadır.

Hukuk, kimseye imtiyaz/ayrıcalık tanımamak, mesela hırsızlıktan dolayı el kesiyorsa, hırsızlık yapan kişi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in kızı Fatıma’ydıysa bile, onun da elini kesmek zorundadır.

Eğer yönetenler için “dokunulmazlık” icat ediliyorsa, yönetenlerin has adamları, yakınları, “istihbarat (haber alma)” işi için kullandıkları kişiler saman altından su yürütebiliyor, bazen cinayet bile işleyebiliyorlarsa, orada “adalet”den de, “hukuk”tan da söz edilemez.

Bu durumda devlet, Spooner’ın dediği gibi, kendisini “mütecaviz (tecavüzcü), hırsız ya da katil (bir başka deyişle çete, suç örgütü) ilan etmiş olur”.

*

Gerçekte, İslam Şeriati ile yönetilmeyen hiçbir devlet, Allahu Teala katında çete (suç örgütü) olmaktan kurtulamaz..

Böyle bir devlette etkili konumda olan kişiler ahirette bunun hesabını vereceklerdir.

Gücü yettiği halde İslam Şeriati’ni uygulamayanlar (Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler), Kur’an’da belirtildiği üzere, en iyi ihtimalle fasık ve zalimdirler (Bazen de kâfir).

Gücü yetmeyenler mazur olabilir..

Ancak, buna razı olmamak, (hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere) elleriyle düzeltemedikleri bu duruma dilleriyle tepki göstermek durumundadırlar.

Buna da güçleri yetmiyorsa, onlara düşen, seslerini kesip susup oturmak, kalpleriyle buğzetmektir. (Ancak, Allah için seslerini yükseltemeyen bu kişilerin, başka zaman kahramanlık nutukları atmamaları, birtakım "değer"ler için gerekirse canını bile verme edebiyatından uzak durmaları gerekir.) 

Kalpleriyle buğzetmiyor, buğzedemiyorlarsa, bilsinler ki, iman bakımından acınacak haldedirler.

*

Bu kalpleriyle buğzetme mevkîinde olanlar şayet susmaz, “Din devletinin devri geçmiştir, laik demokrasi daha iyidir” derlerse, bu sözleriyle küfre düşerler.

Böylelerini ikaz edip “Kardeşim, Şeriat’i savunmuyorsan, savunamıyorsan bari sus, böyle facia laflar etme” diyenleri “fitne çıkarmak”la suçlayanlar ise, “iyilikle emredip kötülükten nehyetmek” yerine “kötülükle emredip iyilikten nehyetme” hatasına düşmüş olurlar.


ESAD VE MAHMUD EFENDİLERE, İSKENDERPAŞA VE İSMAİLAĞA’YA OPERASYON

 








"BİLİN Kİ HAYATINIZ TEHLİKEDEDİR"


Yeni Akit gazetesi yazarı Ahmet Varol, 4 Mayıs 2024 tarihli yazısında, 3 Mayıs 2024 günü vefat eden İsam el-Attar’ı konu edinmiş bulunuyor.

Şunları söylüyor:

Suriye’deki Müslüman Kardeşler’in kurucu lideri Mustafa Es-Sıbai 1957’de, bazı sağlık sorunlarından dolayı görevi sürdüremediği için cemaatin liderliğini Şamlı ve 1927 doğumlu Isam El-Attar’a devretmişti. Onun cemaatin liderliğine geçtiği sırada Suriye rejiminin Müslüman Kardeşler’e yönelik baskı ve zulüm uygulamaları da ciddi şekilde artmıştı. Dolayısıyla henüz gençlik yıllarını yaşayan Isam El-Attar bu cemaati çor zor ve sıkıntılı bir dönemde yönetmiştir. … 1961’de baskıların nispeten yumuşaması üzerine seçimlere ve parlamentoya girebilen Müslüman Kardeşler, 1963’te Baas Partisi’nin darbesi sonucu yeniden baskılara maruz kaldı ve El-Attar da vatanından sürgün edildi. O tarihten bu yana sürekli vatanından uzakta, gurbet hayatı yaşadı. 

“Vatanından çıkarılan El-Attar daha sonra Almanya’ya yerleşti. Ancak Suriye’deki zulüm rejimi ve Baas diktatörlüğü onun peşini bırakmadı. Ailesiyle birlikte Almanya’nın Aachen şehrinde ikamet ettiği apartmanda 1981 yılında düzenlenen bir suikastta eşi Bennan Et-Tantavi şehit edildi. …. Baas rejiminin cinayet şebekesi kendisine de birkaç kez suikast teşebbüsünde bulundu ama başarılı olamadı. 

“Isam El-Attar, Suriye’deki Müslüman Kardeşler’i 1970’li yıllara kadar sürgünden yönetmeye devam etti. …”

(https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/ahmet-varol/isam-el-attarin-ardindan-45290.html)

Görüldüğü gibi, Suriye’de yaşananlar Türkiye’de yaşananlara bir nebze benziyor.

Müslüman Kardeşler Suriye’de seçimlere ve parlamentoya girebilmiş.

Türkiye’de de Erbakan’ın Refah Partisi seçimlere girip iktidar ortağı olabildi.

Suriye’de Baas Partisi darbe yapmış.. Benzer şekilde Türkiye’de de 28 Şubat darbesi ile Erbakan’ın partisi derdest edildi.. Kapatıldı.. Kendisi de siyasî yasaklı hale getirildi..

Erbakan, adamlarına yeni bir parti (Fazilet Partisi’ni) kurdurdu, fakat bu da “Refah’ın devamı” denilerek kapatıldı..

O arada AK Parti kuruldu ve Erbakan’ın partisinin hem tavanı hem tabanı bu partiye kaydı..

Dolayısıyla Fazilet’in yerine kurulan Saadet Partisi bir tabela partisi olarak doğmuş oldu..

O, kapatılmadı, çünkü tabela partilerine yaşama imkânı verilmesi, “Memlekette demokrasi var” palavrasının revaçta tutulabilmesi bakımından işlevsel ve yararlıydı.

*

Ancak, Erbakan, İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmiş değil..

Suikaste de uğramadı..

[Uğradı da, “itibar suikasti”ne uğradı..

Bir “kayıp trilyon” davası icat edildi, Erbakan’a hırsız muamelesi yapıldı, ve sürekli olarak “hapis korkusu” ile yaşamak zorunda kaldı..

Ancak, Refah Partisi’nin eski milletvekillerinden Hasan Hüseyin Ceylan Erbakan’ın ölümünün, Özal’ınki gibi zehirlenmeden kaynaklandığını iddia etti, fakat buna itibar eden çıkmadı.

Bu arada şunu da söyleyelim: İsam el-Attar’ı fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan da 5 Mayıs 2024 tarihli yazısında konu edindi ve onun Almanya’daki hayatı hakkında şunu yazdı:

“Münir Gadban gibi yaşayarak demokrasinin faziletlerini idrak etmiştir. Demokrasinin özgürlüğe açılan medeni bir kapı olduğunu fark etmiştir.”

O demokrasi Alman demokrasisi olduğuna göre, bu faziletler Almanya’nın fazileti oluyor.

Doğal olarak özgürlüğe açılan medeni kapı da Almanya..

Aynı Mustafa Özcan’ın İran konusundaki tavrını da biliyoruz..

Öte yandan, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan, 7 Mayıs 2024 tarihli yazısında şunu diyor:

Her ne kadar İsrail’in silahlarının yüzde 30’unu tek başına temin eden Almanya’nın kucağında oturan (ve tabii Almanya’ya tek kelime edemeyen) FETÖ-PKK kırması etki ajanları ile İran’ın içerideki gönüllü beslemeleri meseleyi çok bulandırmış olsalar da Türk firmaları ile İsrail arasındaki ticarete muttali olur olmaz tavır alan yine biz olduk.

Söylemediği şu: Bu ticarete, yurtdışından yayın yapan FETÖ’cüler ile İran’ın “içerideki gönüllü beslemeleri” sayesinde muttali oldu..

Meseleyi hepimiz onlardan öğrendik.

Ayrıca Türkiye’yi, gecikmeli de olsa bu tür adımlar atmaya iten etkenlerden birisi, İran’ın uzlaşmaz tavrı karşısında ofsayta düşüyor, samimiyeti sorgulanır hale geliyor, İslam dünyasında itibarsızlaşıyor olması..

İran’ın oyun bozanlığı olmasa “El kârda gönül yarda” diyerek yollarına rahatça devam edebilecekler..

Evet, FETÖ’cüler söz konusu olduğunda “hainlerin hamisi” olarak görülebilen Almanya, Mustafa Özcan’ın yazdığı gibi, mevzu değiştiğinde beyaz faziletler ülkesi ve de özgürlüğe açılan kapı haline gelebiliyor.

Yine, mevzu değiştiğinde, mesela Afganistan ve Taliban haline geldiğinde, İsmail Kılıçarslan gibi “akredite” ve de aynı zamanda “besleme” tüccar yazarlar Haçlı taifesiyle, NATO’cu güruhla, ABD ve Almanya ile, uyuzsal ulusal (yerli-milli) “çağdaş uygarlıkçı” zerzevatla aynı dili kullanarak Afganistan’ın fakir, mazlum ve gariban samimi mücahitlerine pis bir üslupla saldırabiliyorlar.]

*

Erbakan, 28 Şubat darbesi yüzünden İsam el-Attar gibi ülkesini terk etmedi.. Fakat terk etmek zorunda kalan biri vardı: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca.

Esad Efendi’nin bir değil iki “rejimsel günah”ı vardı..

Birincisi, Muhsin Yazıcıoğlu’nu Erbakan’ı desteklemeye ikna ederek Refah Partisi’nin iktidar olmasını sağlamış olmasıydı.

İkinci günahı ise, 28 Şubat’ın hemen akabinde, İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında yayınlanan “Darbe Tahrikçilerine Dikkat!” başlıklı yazısıyla hükümete yönelik bu postmodern darbeye sıcağı sıcağına tepki göstermiş olmasıydı.

Ayrıca, Yazıcıoğlu’na “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna müsaade etmeyeceğiz” açıklamasını yaptıran da oydu.

Esad Efendi İslâm Dergisi’nin Mart 1997 tarihli sayısında şunları yazmıştı:

“Bir kısım hain ve zalim basın-yayın ile onları kışkırtan ve destekliyenler çok tehlikeli işler yapıyor, ateşle oynuyorlar. Yaptıkları işlerden, uyandırdıkları fitne ve fesatlardan, çevirdikleri entrika ve dolaplardan çok büyük zararlara uğrayabilirler. …

“Bunlar Hükümet'e karşı ta başından beri bir garip düşmanlık içindeler. Kurulmasını engellemeğe kalktılar; ne yaptılarsa olmadı, kösteklemeği başaramadılar. Şimdi de yıkmağa çalışıyorlar, ama çok gizli, çok dolambaçlı, çok maskeli yollardan... Ramazan'da çok çirkin işler yaptılar [Müslüm Gündüz, Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Aczimendebur katakullileri], o zaman halkımıza yazdık, ikazda bulunduk. O düzenbazlıklara da aylar önceden beri hazırlandıkları sonradan ortaya çıktı [Aczimendeburların yüzde kırkının asker olduğu ortaya çıktı. Kaç tanesinin MİT’çi olduğu ise doğal olarak bilinmiyor]. Maksatları iktidar ortağını lekelemek, dayandığı müslüman tabanından onu mahrum etmek idi. Silah geri tepti, oyunlar ortaya çıktı, kendileri mahcup oldular.

“Şimdi de orduyu ve askeri kışkırtma peşindeler, darbe tahrikçiliği yapıyor, demokrasiyi rafa kaldırtmaya çalışıyorlar, anayasal suç işliyor, kendi idam fermanlarını kendileri imzalıyorlar. Gazetelerde sıralanan çirkin istekleri, kötü niyetlerini çok iyi gösteriyor; demokrasi, insan hak ve hürriyetleri yönünden hepsi birer facia ve felaket! Ne korkunç ve menfur insanlar, bunlar ya Rabbi! İnşaallah, ve muhakkak ki ordu bu oyuna gelmez; çünkü millet buna hiç mi hiç razı olmaz, asla fırsat vermez, kazandığı hak ve hürriyetlerin elinden alınmasına kesinlikle göz yummaz. Emareler ve ibretli olaylar ortadadır. Önce ülke karmakarış karışır; sonra iş, bölgeye yayılır, İsrail'e kadar dayanır; o da yaptıklarına bin kere pişman olur. Çünkü bu işlerle onun gizli ilişkilerini birçok aydın ve uyanık kişi çok iyi biliyor.

“Bu tahrikkar ve baskıcı gidişin, müslümanları sindireceğini sanan Avrupa ve Amerika'daki gizli merkezler de yanlış hesap yapıyorlar, Türkiye'deki ajan ve uzantıları da.. …

“Müslümanlar sulhçudur, ama ne dereceye ve ne zamana kadar? …

Görüldüğü gibi Esad Efendi darbecilere aba altından da değil, üstünden sopa gösteriyordu.

O günlerde Türkiye’de darbeye hiç kimse bu üslupta ve açıklıkta tepki göstermedi.

Gerçekten, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, yiğit adamdı.. Mangal gibi yüreğe sahipti.

“Zor zamanda konuşma” edebiyatı yapan artistlik meraklısı bir boşboğaz geveze değildi, herkesin tırsıp sustuğu, sindiği zor zamanda konuşmuş olan adamdı.

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!

*

Peki (Esad Efendi’nin sözünü ettiği) İsrail’in, ve Avrupa ile ABD’deki gizli merkezlerin Türkiye’deki ajan ve uzantıları (acentaları) kimlerdi?

Maalesef o kişiler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesindeki bazı hainler ile onları kışkırtan, onlara akıl veren MİT’çi “ajanlar”dı.

Bunu Nazlı Ilıcak 28 Şubat darbesiyle ilgili “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında anlattı.

Olayın özeti Müyesser Yıldız’ın şu cümlelerinde gizli:

“28 Şubat davasının 106 celsesinden 103’ünü izlemişbinlerce sayfalık klasörleri okumuş birisi olarak hemen şunu belirteyim:

“ ‘Sermayeyi renklere ayıran TSK değil MİT’ti. Dahası ‘irtica’ raporlarını hazırlayan, önce dönemin Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’e, ardından Genelkurmay’a ve nihayetinde MGK’ya brifingler veren, özetle ‘28 Şubat'ın düğmesine basan da MİT’ti.”

(https://muyesseryildiz.com/2022/05/10/kozmik-odada-fetocu-28-subatta-degil-oyle-mi/)

*

Peki MİT’teki ajanlar bunu Esad Efendi’nin yanına koydular mı?..

Ne gezer!..

Farklı kanallardan tehditler ve tepkiler yağmaya başladı.

Mesela 4 Nisan 1997 günü vefat eden Alparslan Türkeş’in cenazesine katıldığında, (İskenderpaşa Cemaati mensubu BBP milletvekili İsmail Durak Ünlü’nün şahitliğine göre) Türkeş’in halefi Devlet Bahçeli ona hakaret etmiş ve kovmuş bulunuyordu.

(Evet, Esad Efendi’nin postuna kurulan oğlu Nureddin, yıllar sonra bu Bahçeli’ye borcunu ödeyecek, ‘Bozkurtlara’ fırsat ver, yol ver, OY ver...” diyerek bir putperest toteminin cazgırlığını yapacaktı.)

Devlet Bahçeli’nin tavrı, kendisi hakkındaki MİT’çilik rivayetleri gözönüne alındığında yadırganacak birşey değil..

Esad Efendi o Nisan ayında Türkiye’yi terk etti ve bir daha da dönmedi.

Dönemedi.

*

Ancak, Esad Efendi 2000 yılında, vefatından beş ay önce, hac sırasında Hicaz’da cemaate şunu söylemiş bulunuyor: MİT’ten birileri geldi bana bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil.” (Esad Efendi’nin bunları söylemiş olduğunu, o yıl hacca giden Av. Yalçın Ünal, bana ve Av. Kemal Yavuz Ataman’a hac dönüşünde söylemiş bulunuyor.)

Söz konusu hacdan bir iki ay önce (2000 yılı ortalarında) Esad Efendi İsveç’teydi ve Rafet Candemir’in telefonu vasıtasıyla kendisiyle görüşmüştüm.. Bana, İsveç’e gelmemi emretmişti.. (Sigortam olmadığı için vize başvurusu bile yapamadım… Yol param bile yoktu ya neyse, borç para bulabilirdim.)

Eylül ayı sonu ya da Ekim ayı başında (haccın akabinde) ise Kemal Kaptaner beni arayıp, Hocaefendi’nin ABD’deki cemaat mensuplarına beni ABD’ye yerleştirmeleri talimatını vermiş olduğunu söylemişti. (ABD’deki kardeşler, Allah razı olsun, yol harçlığı gönderdiler. Fakat bu da, vize alamadığım için gerçekleşmedi.)

Ne var ki, Esad Efendi’nin beni neden yurtdışına çıkarmaya çalıştığını ancak 16 yıl sonra anlayabildim..

2016 yılı sonbaharında beni ziyaret eden (Siyasal Bilgiler’den sınıf arkadaşım, Almanya’da mukim) Hacı Murat, Esad Efendi’nin benim yurtdışına çıkarılmam teklifini önce Almanya’dakilere yapmış bulunduğunu söylemişti.. Kendisinin ve Avustralya’dan Mehmet Ali Torlak’ın da içinde bulunduğu bir topluluğa benim için, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum.. Her yerde MİT bunun karşısına çıkıyor” demiş durumdaydı.

Aklıma takılan soru şu: Esad Efendi’nin Hicaz’da hac sırasında sözünü ettiği MİT görüşmesinde benim bahsim de geçmiş olabilir miydi?..

Geçtiyse, MİT’çilerin hakkımda söyledikleri mi, Esad Efendi’nin ciddi şekilde kaygılanmasına neden olmuştu?

*

Tabiî ki Esad Efendi Almanya’da benim hakkımda bunları söyledikten sonra MİT canibinden bana gelecek (birilerine havale edilip ihale edilmiş) “taşeronlu” bir suikast, “faili meçhul” değil “faili malum” olurdu.

Ancak, demokrasiler fazilet rejimiydi ve demokrasinin faziletleri gibi çareleri de tükenmezdi.. Hayattan yorulmuş olanlar için zehirleme ve trafik kazaları gibi “doğal görünümlü” yaşam emekliliği hizmet seçenekleri de mevcuttu.

Nitekim, Esad Efendi söz konusu haccından beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde, Avustralya’da yaşadığı bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

O sırada kimse Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceğini söylemedi..

Söylenseydi, o konjonktürde baş şüpheli, ("dış güçler" kökenli 28 Şubat'ın yurtiçindeki mümessili/acentası, işbirlikçisi ve koordinatörü) MİT’ti.. “Faili meçhul (gizli)” işlerden en iyi onlar anlardı.

Ve o sırada iktidarda “Bahçeli, Mesut Yılmaz ve Ecevit’in 28 Şubat hükümeti” vardı.

İki yıl sonra ise artık iktidar makamı AK Parti’nin (Erbakan’ın talebelerinin, eski ekibinin, 28 Şubat’ın “mağdur”larının) elindeydi.

Ve birdenbire Esad Efendi’nin bir suikaste kurban gitmiş olabileceği dedikodusu çıkarıldı.. (Avustralya’da önceden de, kendisini S. G. sahte ismi ile tanıtmış olan şahıs etrafında birtakım şüpheler dile getirilmişti, fakat Türkiye’de pek kimsenin gündeminde yoktu.)

Evet, AK Parti dönemi başlayınca, "Esad Efendi suikasti"yle ilgili (MİT'i denklemden düşüren, unutturan, hatta aklayıp paklayıp tertemiz en beyaz yıkayan) senaryolar dillendirilmeye başlandı. 

Mesela gazeteci Arslan Bulut, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratı tarafından öldürülmüş olduğunu yazdı.. (Arslan Bulut’un “kanka”sı “yalan rüzgârı” Doğu Perinçek ise 1997 yılında, Esad Efendi’nin İngiliz istihbaratından para almış olduğunu yazmıştı.. Bunun üzerine Doğu Perinçek hakkında bir yazı kaleme almıştım ve beni mahkemeye verip o günün parasıyla 3 milyar TL [bir daire parası] tazminat talep etmişti.)

Sonradan Türk istihbarat kaynaklarıyla “iltisak”lı başka yazarlar da koroya dahil oldular.. “İngiliz istihbaratı tutmadı, Vatikan verelim” hesabı “Esad Efendi’yi Barnabas İncili’nden dolayı Katolikler öldürdüler” diye bir Dan Brownvari hikâye ürettiler.

*

İsmailağa Cemaati’nin önde gelen hocaları, 1 Mayıs 2024 tarihinde bir basın buluşması yapmış ve bu arada 28 Şubat dönemiyle ilgili bazı bilgiler vermiş durumdalar.

Toplantıya katılanlardan (Independent Türkçe’nin genel yayın yönetmeni) Nevzat Çiçek şunları yazdı:

2001 yılında devletten olduğunu söyleyen bazı kişilerin Mahmut Efendi'yi can güvenliğini gerekçe göstererek yurt dışına götürmeye çalıştıklarını, yola çıkıldığını ancak Mahmut Efendi'nin Edirnekapı'dan ‘Ben öleceksem burada öleceğim’ diyerek gitmediğini ve götürülecek olan ülkenin Suudi Arabistan olduğunu belirttiler.”

“Devletten olduğunu söyleyen” bazı kişiler..

Bunlar olsa olsa MİT’çi olabilirler..

Çünkü diğer kurumlar bu şekilde çalışmaz.. Mesela Emniyet Teşkilatı, “Seni koruyamıyoruz, Suudi Arabistan’a ihraç edeceğiz” demez.. Bir istihbarata sahipseler tedbir alır, gereğini yaparlar.

MİT’çiler ise, öyle anlaşılıyor ki, “Can güvenliğin tehlikede” diyerek Mahmud Efendi’ye ve İsmailağa Cemaati’ne operasyon çekmek istemişler.

Hayır, sene 1997 değil, aradan dört yıl geçmiş, 2001 yılına gelinmiş, ve birileri Mahmud Efendi’ye “can güvenliğinin bulunmadığını” söylüyorlar. (Haksız değiller.. MİT’in meşhur isimlerinden Mehmet Eymür’ün “atin.org” adlı sitesinde yazılanlara bakılırsa, bazı MİT’çiler hem 1990’lı yıllarda hem de 2000’lerde cinayetler işlemişler.. Eymür, şu anda Bahçeli’nin danışmanlığını yaptığı söylenen [dönemin MİT müsteşarı] Şenkal Atasagun’a ciddi suçlamalar yöneltiyordu.)

Esad Efendi 2001 yılının Şubat ayında hayatını kaybetmiş, İskenderpaşa Cemaati emin ellere teslim edilmiş, ve ardından sıra galiba İsmailağa’ya gelmiş.

“İskenderpaşa işi tereyağından kıl çeker gibi kolayca tertemiz halloldu.. Benzer birşey İsmailağa’da niçin yapılamasın ki?!” diye düşünmüş olabilirler miydi?

*

Mahmud Efendi için güvenli yer Vehhabî cenneti Suudi Arabistan’mış, Ehl-i Sünnet diyarı Türkiye değilmiş..

Türkiye niye güvenli değildi?

2001 yılında Mahmud Efendi’yi kim öldürmek, canına kastetmek istiyor olabilirdi?. Türkiye’deki Vehhabîler mi?

Mahmud Efendi’yi kim niçin öldürsündü?

Her neyse.. Diyelim ki can korkusuyla kalkıp Suudi Arabistan’a gitmişti, bunun etkileri neler olurdu?

Birincisi, cemaati panikler, tedirgin olur, korkuya kapılırdı. (İskenderpaşa’da bu oldu.)

İkincisi, birilerine İsmailağa Cemaati için “yurtdışı bağlantılı, kökü dışarda, yabancılarla işbirliği içinde, Vehhabîliğin etkisi altında, Selefî eğilimli” vs. türünden ithamlarda bulunma fırsatı verilmiş olurdu.

Üçüncüsü, Mahmud Efendi’nin yokluğunda cemaatteki bazı isimlerin öne çıkmasının zemini hazırlanmış, meydan boşaltılıp hazır hale getirilmiş olurdu.

Dördüncüsü, böyle bir durumda Mahmud Efendi’nin, can güvenliğini sağladıkları için “devletin adamları”na minnettar ve müteşekkir olması beklenirdi.

Suudi Arabistan’a gidecek ve belki şöyle düşünecekti: “Buraya gelmeseydim muhtemelen ölmüştüm.. Öldürülmüştüm.. Sağolsunlar, devletin bu adamları benim için ne zahmetlere katlandılar, benim can güvenliğim için ne fedakârlıklarda bulundular.. Benim canımın derdine düşen yalnız devletimizin bu adamları.. Gerçek dost kara günde belli olur.”

Evet, onlara inanması durumunda artık onların güdümüne (istihbaratçıların tabiriyle “kontrol”ü altına) girerdi..

Onu Suudi Arabistan’a götürenler istedikleriyle görüştürecek, istemediklerini ise kapıdan çevirebileceklerdi.. Tabiî ki Mahmud Efendi’ye de “Hocam, size suikast yapan çıkabilir, biz önlem alıyoruz, bildiğiniz gibi değil, ortalık maskeli hain kaynıyor” filan diyeceklerdi.

Hoca’yı abluka altına alıp dünyadan izole edeceklerdi.

*

Sonra da başlayacaklardı “bilgilendirme”ye ve “yönlendirme”ye..

Mesela öldüğünde yerine Cübbeli’nin geçmesini istiyorlarsa Cübbeli ile ilgili müjdeli haberler verecekler, mürit görünümlü elemanlarına rüyalar anlattıracaklardı..

İstemedikleri adamlar hakkında ise pireyi deve yaparak kabahat çetelesi sunacak, ihanet hikâyeleri uyduracaklardı.

Gerçekten de Mahmud Efendi Suudi Arabistan’a gitseydi mesela bir Cübbeli kolayca şeyh olabilirdi.. O dönemde karizması yerindeydi, (tıpkı Erdoğan gibi hapis yatmış olduğu için) hakka davetin mağdur fedaisi konumundaydı..

Henüz internetlik kasetleri de yoktu.. Takva elbisesi lime lime ve delik deşik olmamıştı.

O sırada Mahmud Efendi Suudi Arabistan’da (MİT açısından mutlu bir tesadüfle) ölseydi, birkaç kişi çıkıp “Hocaefendi bize kendisinden sonraki şeyhin Cübbeli olduğunu söylemişti” dediğinde, başka birkaç kişi de rüya anlattığında, İsmailağa’nın aklı başında ve Cübbeli’nin ciğerini bilen birkaç hocası dışında kimse “Bu işte bir bit yeniği var” diye düşünemez, Cübbeli’nin şeyhliğini sorgulamayı aklından geçiremezdi..

Üstelik itiraz eden çıkarsa birileri “Demek ki bunlar Cübbeli’yi kıskanıyorlar, belki de postta gözleri vardı” diye yaygarayı koparırlardı.

*

Mahmud Efendi’nin yurtdışına çıkmayı kabul etmemesi herşeyi bozmuş.. Pişmiş aş, katılan bir sürahi dolusu suyla heder olmuş.

Yurt içindeyken onun ağzından birtakım rivayetler uydurmak kolay değil.. En yakınındaki kişilere, çoluk çocuğuna, akrabasına, yakın adamlarına, ani bir ölüm durumunda mesela sözünü ettiğimiz türden bir Cübbeli hikâyesini kabul ettirmek mümkün olmazdı.. Cübbeli propagandası yapana, bunlar, “De get lan, biz gece gündüz Hocaefendi’nin yanındaydık, böyle birşey olsa önce bizim haberimiz olurdu” derlerdi.

Şeyh efendi yurtdışında olunca iş değişiyor, yakın çevresinin şahitliği hükmünü yitiriyor..

(Böylesi bir durum İskenderpaşa’da yaşandı. Hürriyet gazetesinin, Esad Efendi’nin vefatından iki gün sonraki, yani 6 Şubat 2001 tarihli sayısında, merhumun ağabeyi Ahmet Mithat Coşan‘ın bir açıklaması yer almıştı: 

“Mithat Coşan, kardeşinin yerine kimin geçeceği yolundaki bir soruya da, ‘Hiç bir isim yok. Esat Coşan’ın çalışmalarına devam edilip edilmeyeceği durumu ise, bu konuda kabiliyetli arkadaşlarımız varsa, vasiyeti varsa, ben bilmiyorum. Kendisinin işaret ettiği birisi varsa, bilgimiz yok, vasiyeti varsa, ‘şöyle olsun’ diye o yerine getirilir’ dedi.”

Merhum Mithat Coşan, sadece kendi adına değil, aynı zamanda babası Hafız Halil Necati Coşan Efendi adına konuşuyordu, çünkü aynı evde birlikte yaşamaktaydılar.)

*

Mahmud Efendi’nin Suudi Arabistan’a ihraç edilmesi projesi (ya da operasyonu), eski MİT’çi Prof. Mahir Kaynak’a yapılan benzer bir teklifi akla getiriyor.

Kaynak, Takvim gazetesine şunları söylemişti:

2 istihbaratçı geldi ve ‘Hocam seni öldürecekler, seni yurtdışına kaçıralım’ dedi. ‘Pasaportum bile yok’ dedim, ‘Biz hazırladık bile‘ dediler. Ertesi gün haberlerde ‘Mahir Kaynak, Berlin’de‘ diye yazı gördüm. Bunun bir operasyon olduğunu anladım ve kaçmayı kabul etmedim. Ya beni yok edeceklerdi ya da yakalatıp, ‘Mahir Kaynak kaçtı, yakaladık’ diyeceklerdi.” 

(http://www.takvim.com.tr/guncel/2011/03/01/mahir_kaynaktan_28_subat_anilari)

Kaynak, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir röportajında kendisine yöneltilmiş olan “Ölüm korkunuz oldu mu?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap vermiş:

“Oldu. Hakkımda PKK'dan para aldığıma dair gazeteler yazı yazıyorlardı. Beni tanıyan bir adam sizin oturduğunuz koltuğa oturdu ve bana ‘hocam sizi öldürecekler’ dedi. ‘Valla öyle gözüküyor ama yapacak bir şey yok’ dedim. Bana ‘yurdışına kaçın’ dedi. Ben de ‘pasaportum bile yok’ dedim. Cebinden benim için hazırlanmış bir pasaport çıkardı. Ben de durumdan işkillendim ve sizi ararım dedim. Onlar gittikten sonra şöyle düşündüm, ‘bunlar beni yolda bertaraf edecekler, kaçınca da suçlamayı kabul etmiş olacağım. Ölmek bundan daha iyidir, aileme kötü bir isim bırakmam’ dedim. Ertesi gün televizyonda ‘Mahir Kaynak Berlin'de görüldü’ diye bir haber çıktı. Meğer, beni Berlin'e götüreceklermiş.”

(https://www.yenisafak.com/hayat/devlet-yari-yolda-birakti-allaha-sigindim-377995)

Kendileri gibi MİT’te çalışmış, Allah’a ve ahiret gününe inandığını söylemekle birlikte irticacı olarak suçlanmasını gerektirecek söylemleri bulunmayan ve “anayasal düzen” için tehdit oluşturmayan bir adam için böyle tezgâh kuranlar başkalarına ne yapmaz!

(Anayasal düzen için tehdit oluştursa kaç yazar! Ateş olsa cirmi kadar yer yakar!

Türkiye’de anayasal düzeni yıkabilecek tek güç ordudur.. 1960’ta olduğu gibi darbe yapar, anayasayı rafa kaldırır, sonra istediği düzeni kurar..

Bu ülkede, ne kadar zengin ve kalabalık olursa olsun, herhangi bir partinin, cemaatin, grubun, legal ya da illegal bir örgütün düzeni “yasa dışı” yollarla değiştirebilmesi mümkün değildir. Nerde kaldı ki Mahir Kaynak gibi dili ve kaleminden başka gücü, serveti, dayanağı olmayan insanlar değiştirebilsinler!)

Belli ki Kaynak’ın Kürt meselesi konusundaki yaklaşımından birileri rahatsız olmuş ve “PKK’dan para alıyor” diye haber üretip medyaya servis etmişler.

Fakat böyle bir yalan haber üretilmesinin tek nedeninin Kaynak’ın itibarının yerle bir edilmek istenmesi olmadığı anlaşılıyor.. Bu tür haberlerle Kaynak’a gözdağı ve korku vermek, bu korkuyu kaldıraç olarak kullanarak onu “suçlu gibi görüneceği” bir kaçışın içine sürüklemek istemişler..

Öyle ya, suçlu değilse niye kaçsın ki?!.. Çiğ yemeyenin karnı ağrır mı?!.. Karnı ağrıyorsa bir çiğ yemişliği vardır elbette.. Böyle düşünüleceğini biliyorlar. 

(Benzer bir Almanya eksenli operasyonu merhum Muhsin Yazıcıoğlu'na da yapmak istemişlerdi.. 2009 yılı başlarında, vefatından kısa süre önce, Almanya'da bulunduğu sırada, "hayatının tehlikede olduğu, Türkiye'ye dönmemesi gerektiği" mesajı ona ulaştırılıyor.. Dönmese, Almanya'da kalsa, "Sene olmuş 2009.. İktidarda AK Parti var, ve bu korkak adam tutup gâvur beldesine kaçıyor!.. Vatansever adam bunu yapar mı?!" diyerek yaygara koparacak, itibarını beş paralık edecekler.)

Evet, dört başı mamur bir operasyon.. Mahir Kaynak'a beleşten pasaport bile hazırlamışlar.. (Pasaport hazırlamak için Emniyet’e gitmeleri gerekmiyor, istedikleri sahte kimliği, belgeyi ve pasaportu hazırlama imkânları mevcut.)

Artı, medya da ellerinin altında olduğu için ertesi gün yayınlanacak haberi de daha baştan hazırlamışlar.. (Fakat biraz unutkanlık var gibi.. Mahir Kaynak’ı yolcu etmeden haberi medyadaki bağlantılarına veriyorlar, lakin sonradan bu yaptıklarını unutuyor, “Haberi iptal edin” demeyi akıllarına getiremiyorlar.)

Hayat böyledir.. Kusursuz katil de, kusursuz cinayet de yoktur.

*

Söz buraya gelmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun bir kitabında yer alan şu satırları da aktaralım:

Bir gün [Alman şehirlerinden] Aachen’da Türk havayolları acentalığı yapmakta olan Hanefi Ağırman kardeşimizin dükkânında bu mesele açıldı [Erbakan’ın Almanya’ya Millî Görüş Teşkilatı yönetiminde yer alıp çalışması için gönderdiği emekli müftü Cemaleddin Kaplan‘ın 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Erbakan‘ın hapiste olmasını fırsat bilerek teşkilattan ayrılıp yeni bir oluşum meydana getirmesi ve halifeliğini ilan ederek Türkiye düşmanlığı yapması meselesi]. Orada demiştim ki:

– “… [Devlet] Milletin teşkilatlanmış ve siyaset sahnesine aksetmiş şahsiyetinin adıdır. O biziz. Ona papaz kıyafeti giydirilmiş. Yani elbise makamındaki üslup yabancıdır. Bizim mücadelemiz bu üslupladır, devletin kendisiyle değil!.. Onun [elbisesinden dolayı] zahirî görünüşü yüzünden içindeki gövdeyi imha etmek akılsızlıktır. Cemaleddin bunu yapan bir aptal durumundadır.”

Ben bu sözleri söylediğim zaman orada Hanefi Ağırman’ın bir çok misafiri vardı. Meğer bunlardan birisi MİT teşkilatı ileri gelenlerindenmiş. İki-üç gün sonra çıkıp bana, Limburg’daki fabrikaya geldi. Hüviyetini göstererek benimle açık açık konuşmak istediğini söyledi. Gösterdiği hüviyetten Trabzon doğumlu olduğu görülüyordu [Gösterdiği kimlik büyük ihtimalle sahtedir]. Hemşehriliği de ileri sürerek:

“Hanefi Ağırman’ın dükkânında seni dinledikten sonra gidip elçilikteki dosyana baktım. [Ağırman’ın ofisinde dinlediklerini Ankara’ya rapor etmiş, ve muhtemelen Ankara’dan ona, “Git Mısıroğlu’na bir işbirliği teklifinde bulun, taş attık da kolumuz mu yoruldu” diye talimat gelmiştir.] Doğrusu senin namına üzüldüm. Sen vatansever bir insansın! Böyle gurbette sürünmemelisin! Cemaleddin gibilerden çok farklısın! Ancak bir mesele var: M. Kemal Paşa!.. Artık bu bahsi kapatsan da biz de yardım etsek vatana dönsen olmaz mı?” dedi.

[Esad Efendi’ye yapılan “şirk” teklifinin bir benzeri.. Bunların “değişmez amentü”sünün ilk maddesi Selanikli’ye imandır.. Sadece Allah’ın ve Rasulü’nün yolunda olmayacak ve sadece Kâbe’ye yönelmeyeceksin, ilk kıblen Anıtkabir olacak.. Allah ve Rasulü’nün ilkelerine, Selanikli’nin ilke ve inkılaplarının izin verdiği ölçüde tabi olacaksın.. Selanikli’nin ilke ve inkılaplarıyla çelişen İslamî hakikatleri, Diyanet’in hiçbir hutbesinde Şeriat kavramına yer vermyişi gibi, es geçecek, görmezden geleceksin.]

Kendisine sordum:

– “Sen İslamiyet’i ve M. Kemal Paşa‘yı ne kadar bilirsin?!

– “İslamiyet’i Cuma namazı kılacak kadar, M. Kemal Paşa’yı da mektepte öğrettikleri kadar bilirim!” dedi.

– “Bak!” dedim. “Sen, dini de M. Kemal Paşa’yı da benim kadar bilsen, benim zapt-ı nefs ettiğim [kendimi tuttuğum] kadar bile sükût edemeyip feryad u figan ile bağırırsın! Gerçekler o kadar acıdır!..”

– “İyi ama kanun var. Bak hapsediliyorsun, vatancüdâ oluyorsun!.. dedi.

... Bu minval üzere konuşmada cevap veremeyince:

– “Bak!.. Sen ‘Yunan Mezalimi[kitabını] yazmışsın!.. ‘Moskof Mezalimi‘ yazmışsın!.. Bizim şirket (MİT’i kastediyor) bunlardan dolayı sana müsamaha etmiştir. Sen [İlk TBMM üyelerinden, Cumhuriyet’in ilk Sağlık ve Milli Eğitim bakanlarından, Atatürk karşıtı] Rıza Nur’un [Atatürk’ü yerden yere vuran] hatıralarını yayınladın!.. Onun [bu hatırat yayınının] çeyreği kadar bir iş yapmamış nice insan, faili meçhul [yapanı bilinmeyen] bir cinayetin kurbanı olmuştur. Bu demektir ki, sen bizim müsamahamız sayesinde hayattasın. Bunun değerini bil!” … [Görüldüğü gibi”Nicelerini öldürdük, faili meçhul olarak kaldı” demek istiyor.]

Buraya Türkiye’ye döndükten sonra eski MİT’çi Mahir Kaynak‘ın bir sohbette söylemiş olduğu şu sözleri de kaydedersem mücadelemizde karşılaştığımız bazı hadiselerin daha kolay anlaşılacağını zannediyorum. Mahir Kaynak demişti ki:

– “Arkadaşlar, düzene ters düşerseniz sizin -doğru veya yanlış- devlette [açıklarınızı içeren] bir dosyanız olsun. Bu, maddî [parasal] bir sûistimal [yolsuzluk vs.] olabileceği gibi, bir metres [zina] işi dahî olabilir. Elverir ki, cemiyette [toplumda] itibarınızı sarsmaya ve sizi tesirsiz [etkisiz, lafı dinlenmeyen] hale getirmeye yarasın!.. [Ancak bazen, elde işe yarar bir dosya bulunmasa bile, Mahir Kaynak’a “PKK’dan para alma” iftirasının atılması gibi, yok yerden suç icat edilebilir. Çamur attığınızda ister istemez bir izi kalır, temizlemek zordur. İnsanlar da “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” derler. Dolayısıyla, medyadaki “Nuh’un köpekleri” cinsinden “MİT’in kelekleri ya da melekleri”ni tanımak için başvurulacak teşhis yöntemlerinden birisi budur: Kim “derinlerin hedefi”ndeki isimlerin üzerine yürüyorsa, itibarsızlaştırma operasyonunda rol alıyorsa, o bir “köpek, kelek ya da melek”tir.] Aleyhte müessir [etkili, sözü dinlenir, toplum tarafından benimsenip desteklenir] olduğunuz an bunu [açıklarınızı, ayıplarınızı] ortaya atarlar, buna rağmen yolunuza devam ederseniz [geri adım atmazsanız ve müessir/etkili olursanız] bilin ki; hayatınız tehlikededir.

Bu iki MİT’çinin parmak bastığı gerçek belki bugün bile hâlâ aynı dehşetle devam etmektedir.

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 161-2.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...