MEZHEBEN DİYANETÇİ OLMAK

 



Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman bugünkü (28 Nisan 2024 tarihli) yazısında şöyle diyor:

“Türkiye’de bir kesim, kendilerini tavizsiz Müslümanlar diye takdim ederek veya böyle bilerek eskiden beri Diyanet’i taviz vermekle, düzenin uydusu olmakla itham eder ve eleştirirler. Bunlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister, bıkıp usanmadan konjonktürel olarak yapılamayacak şeyleri iktidardan talep eder ve yapmadı, yapmıyor diye yıpratıcı propaganda yaparlar.

Bu sözlere (kısmen üzerime alındığım için) cevap vermek istiyorum.

Birincisi, kendimi hiçbir zaman “tavizsiz” müslüman olarak görmedim.

Ancak, bir müslümanın itikadından, inancından taviz veremeyeceğini, vermemesi gerektiğini de her zaman söyledim, söylüyorum.

Hayrettin efendi, sen ilahiyatçısın, söyle bakalım, itikattan taviz verilebilir mi?

*

İkincisi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın taviz verdiği, düzenin uydusu olduğu bir gerçektir.

Mesela bugüne kadar bir defa bile Şeriat konulu ayetleri içeren bir hutbe okutmamış, okutamamıştır.

Halbuki pekçok kişi Şeriat karşıtlığı yaparak küfür söz söylüyor.. Bunlar içinde cuma namazına devam edenler de var.

Evet Hayrettin hoca, söyle, Diyanet’in bu tavrı taviz midir, değil midir?

Taviz değilse, İslam, cuma namazı kılanların Şeriat düşmanlığı yapmalarını caiz mi görüyor ki Diyanet bunu hiç dert etmiyor?

Yok, Diyanet’in bu konulara hiç girmemesi bir tavizse, bu taviz, düzenin uydusu olmasından mı kaynaklanıyor, yoksa “uydu”luktan değil de kendi “hür irade”sinden mi?

*

Aynı sorular, Selanikli Mustafa Atatürk’ün adının geçmişte kimi zaman hutbelerde geçmiş olması için de geçerli..

Selanikli gibi imansızlığı açık bir adamın adının hutbelerde geçmiş olması taviz midir, değil midir?

Taviz değilse, (diğer yaptıklarını ve laflarını geçtik) Allahu Teala’nın kitaplarını “gökten inmiş olduğu sanılan” diyerek aşağılayan ve ilhamını onlardan değil hayattan aldığını söyleyerek küfrünü uluorta dile getiren bir adamın hutbede rahmet ve minnetle anılması, İslam’ın izin verdiği birşey midir?

Yok, bu bir tavizse, nedeni, Diyanet’in düzenin uydusu olması mıdır, değil midir?

Diyanet bunu, düzenin uydusu olmadığı, bağımsız hareket edebileceği halde mi yapmaktadır?

Dikkat buyurunuz efendiler, Diyanet'in hutbede Selanikli Mustafa Atatürk'ün İslam nokta-i nazarından hakiki durumunu açıklamasından söz etmiyor, bunu yapmıyor diye Diyanet'i kınamıyoruz.

İşin aslı, Diyanet, düzenin uydusu olmaktan daha fazla birşeydir, düzenin bir parçasıdır..

Hatasıyla sevabıyla düzenin kurumudur..

*

Hayrettin hocaya göre, bu tavizsiz müslümanlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister”lermiş.

Burada Hayrettin bey çarpıtma sanatının parlak örneklerinden birini sunuyor.

Hayrettin beyin yazılarında sanat bol.. Önceki uydu meselesi, tecahül-i arifane sanatıydı..

Evet, ara rejimlerde yuvalarına çekilenler var.. Mesela 28 Şubat’ta kimlerin saklanacak delik aradığını biliyoruz.

Ancak, birilerinin mevcut iktidardan “kendilerinin de yapamayacakları şeyleri” istemelerinden söz ederken Hayrettin efendi mübalağa sanatında biraz aşırıya kaçıyor.

Şahsen birçok yazımda şunu vurguladım: Bugünkü iktidarı, yapmadıklarından değil, yapmayabileceği halde yaptıklarından, söylemediklerinden dolayı değil, söylemeyebileceği halde söylediklerinden dolayı eleştirmek gerekiyor.

Mesela bu iktidarın ceza kanununun zina bahsinde yaptığı değişiklik..

Mesela İstanbul Sözleşmesi’ni milletin başına bela etmeleri.. Ve bu çerçevede yasal düzenlemeler yapmaları..

Erdoğan’ın CHP’den fazla Atatürkçülük yapması..

*

Hayrettin bey şunu da diyor:

“Diyanet de dini grupların kendilerini sınırladığı kadar kendini sınırladı ve asla düzene itaat edeceğim diye Allah’a âsi olmadı.

Yani Diyanet peygamberler gibi masum, öyle mi?

Kur’an’daki “Kendinizi temize çıkarmayın!” emri kime hitap ediyor, Hayrettin hoca?

Ölülere mi?.. Yoksa gayrimüslimlere mi?

İlahiyat prof.usun fakat fakih (dinde anlayış sahibi) değilsin.

Aklı başında hiçbir müslüman ne kendisi için “Ben Allah’a asla asi olmadım” diyebilir, ne de başkalarına bu yönde kefil olabilir.

Diyanet’in hizmetleri büyük, inkâr etmiyoruz.. Fakat “Hatalı yayınları vs. yoktur” da denilemez.

İnternette pdf formatında yer alan şu kitabımda Diyanet’in bazı hatalarını sıraladım:

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

*

Hayrettin bey sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin üstünde bir fiil ile yükümlü tutmuyor, hikmeti emrediyor, fitneyi yasaklıyor; Diyanet de işte bu talimata göre hareket etti (kısa süreli askerî dikta zamanlarında zorlama ve zorlanmalar olmuş, bunu da en az zararla atlatmaya çaba gösterilmiştir).

Fitne, öldürmeden beterdir” (Bakara, 2/191) hükmünün ne anlama geldiğini sen biliyor musun, Hayrettin bey?

Öldürmeden beter olan fitne, insanların ahiretinin mahvolmasına sebep olacak şekilde hak ve hakikatin açıkça söylenememesi ve savunulamamasıdır.

İşte bu fitne, şu anda Diyanet eliyle sürdürülüyor.

Diyanet’in Şeriat konulu hutbe okuyamaması, okutamaması, fitnenin ta kendisidir.

Yazdığınız Kur’an Yolu adlı tefsirde Taberî, İbn Atıyye ve Râzî'nin bu konudaki açıklamasını aktarmışsınız, fakat kafanıza girmemiş.. 

Anlamamışsınız.. 

Diyanet "bu talimata göre hareket" etmiş olsaydı, "Şeriat konulu hutbe" uyarısını defalarca yapmak zorunda kalmazdım. Diyanet'in kendisi, fitneye alet olmamak için bu konuyu hutbelere zaten taşımış olurdu. 

Fıkradaki laf nasıldı, "Herkese lo lo da, bize de mi lo lo" muydu, nasıldı Hayrettin hoca?

Ne yazık ki Diyanet, Türkiye’de bir ölçüde fitnenin bir parçası durumundadır.

Kral Diyanet tümden çıplak değilse de, üzerindeki elbise bir parça pejmürde.

*

Yanlış anlaşılmasın, Karaman’ın her lafının hatalı olduğunu söylemiyoruz.

Şu sözlerine itirazımız yok:

“Hâsılı elimizde vakfıyla beraber Diyanet gibi muazzam bir kurum var, bu kurum vasıtasıyla halkın sağlıklı İslâmlaşma yolunda adımlar atması mümkün, iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler dışında Diyanet karşıtlığı, daha sıkı ve tavizsiz dindarlığa bağlanamaz.

Evet, Diyanet karşıtlığı her zaman “daha sıkı ve tavizsiz dindarlık”tan kaynaklanmıyor.

“Dinî hizmet” adı altında kendi dünyevî hedeflerine (para pul, şöhret, alkış, takipçi/izleyici, müridan/bağlı, makam mevki) ulaşmak isteyen kimileri, Diyanet’siz bir ortamda daha rahat hareket edebileceklerini düşünüyorlar.

Ancak, Diyanet’e yönelik “iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler”in varlığı da yadsınamaz.

*

Karaman, yazısında Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun’un sözlerine de yer vermiş.

Argun’un şu ifadeleri meselenin anlaşılması bakımından önemli:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Diyanet, anayasal bir kurum..

Ve Anayasamız dinci/İslamcı bir anayasa değil..

Anayasa, (Batı'nın şeytanî bir bölücü kurnazlık ürünü olarak ürettiği, derini ve yüzeyseliyle yerli-milli acentaların da distribütörlüğünü yaptığı) dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı çerçevesinde “dinci olmayan dindar” anayasa kategorisine de girmiyor.

Dinsiz anayasa.. (İslamî terminolojiyi kullanmak gerekirse, küfür anayasası).

O kadar dinsiz ki, 2016 senesinde dönemin TBMM başkanı İsmail Kahraman “Anayasa dindar anayasa niteliği taşısa da olur” anlamına gelen sözler sarfettiği için Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Akşener troykası tarafından Ankara’nın Kızılay Meydanı’nda neredeyse recmedilip taşlanarak öldürülecekti.

Hayır, TBMM Başkanı Kahraman’ın kastı “dinci/İslamcı anayasa(Şeriat anayasası) değildi.. Türkiye’nin “dincilik karşıtı dindar” müslümanımsılarının anladığı anlamda suya sabuna dokunmayan bir bayramlık seyranlık gardrop dindarlığından söz ediyordu.

Fakat, Bahçeli-Kılıçdaroğlu-Akşener cephesi ataları Selanikli Mustafa Atatürk’ün mirasına sahip çıkma adına derhal “Sizin dinciliğinize de dindarlığınıza da başlarız lan” moduna girerek yüzlerindeki maskeyi birkaç günlüğüne indirdiler. 

(Bu arada CHP Grup Başkanvekili, "Laikliği korumak için kan da dökülür" demeyi de ihmal etmedi. Evet, partinin grup başkanvekili bunu söyledi.. "İslam'ı korumak için kan da dökülür" derseniz, Ortaçağ zihniyetli vahşi gerici terörist oluyorsunuz, aynı şeyi laiklik yani siyasal dinsizlik için söylerseniz ilericilik madalyasına layık görülüyorsunuz.. Gel gör ki, bu "düzenin hizmetkârları", "İslam'ı korumak için kan da dökülür" zihniyetine asla sahip olmadıkları halde, düzenin başka dünyevî ve laik/seküler kazanımları ya da birilerinin putlaştırdıkları nesneler için kan dökmeye koştuklarında ölürlerse şayet, İslam'ın "şehitlik" makamına layık görülebiliyorlar.. Diyanet de bu konuda açık, anlaşılır, net birşey söyleyemiyor.. Söylemiyor değil, fakat, ayağındaki prangalar yüzünden "Anlarsın ya.." babından tevriyeli laflarla işi geçiştiriyor.)

O arada Erdoğan dahî aldı sazı eline, boy boyladı soy soyladı, görelim hân'ım TBMM Başkanı'na ne söyledi?

Tee Mısır’da İhvan’a yaptığı “Şeriatçılığı bırakın, laik olun” konulu vaaz ü nasihatinden başlayıp TBMM Başkanı'na “Men çe gûyem, tamburem çe gûyed” babından ince ayar verdi, onun binbir özür dilemesini sağladı.

*

Evet, burası zurnanın zırt dediği yer..

Hayrettin Karaman çe gûyed, Selim Argun ne gûyed?

Demek ki neymiş, Diyanet, Anayasa’nın verdiği “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temelinde” hutbe hazırlıyormuş.

Tabiî bu, Anayasa’nın istediği tarzda bir dayanışma ve bütünleşme..

Ve Anayasa’daki “millet”, Kur’an’da sözü edilen “millet” değil.

Dayanışma ve bütünleşme de "Şeriat temelli" bir dayanışma ve bütünleşme değil.. Laik düzenin istediği türden (izin verdiği kadar) bir dayanışma ve bütünleşme.

Anayasa’ya göre millet, komple Türk.. Başka da kimse yok.. Tamam vatandaşlar olarak hepimiz eşitiz, ama, Türk olmamız dolayısıyla eşitiz..

Dolayısıyla Anayasa Diyanet’ten, cami cemaatinin Türk olarak dayanışması ve bütünleşmesi yönünde hizmet vermesini bekliyor.

Şimdi Diyanet çıkıp bir hutbede “millet” kelimesinin asıl anlamını anlatabilir mi?

Tamam, yayınladığı kitaplarda bu bahis doğru bir şekilde yer alıyor da, bunları kaç kişi okuyor?

*

Özetle.. Diyanet, hutbelerinde İslam’ı tam, eksiksiz ve yanlış anlamalara imkân vermeyecek açıklıkta anlatmıyor.

Anlatamıyor.

Önünde anayasal engeller, üstünde siyasal baskılar, arkasında da MİT gibi kurumların “vatansever telkin”leri var.

2000’li yıllardaydı.. Bizim mahallenin imamı görevli olarak Avustralya’ya gitti, döndüğünde bana şunu söyledi: “Gitmeden bizi topladılar. MİT’ten birileri geldi, yurtdışında beraber çalışacağız dediler.”

Hadi buyur!..

Bu hususa merhum Kadir Mısıroğlu da kitaplarında değiniyor.

Yurtiçi de farklı değil.. Eski MİT’çi Yılmaz Tekin’in Simitçi adlı hatıratında yaşanmış örnekler var.

Diyanet, böyle bir Diyanet.

 

GAZZE’Lİ SORULARDAN KORKMAK

 





Hayır, “Soru sormak cevap bulmaktan daha önemlidir” şeklindeki budalaca çağdaş ezberi tartışacak değilim.

Mevzu başka.

Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal (Ki Erdoğan’ın eski metin yazarı ve AK Parti eski milletvekilidir) bugünkü (26 Nisan 2024 tarihli) yazısında, Deutsche Welle muhabirinin Erdoğan’a yönelttiği soruyu konu edinmiş.

Ünal’ın yazısının ilk iki paragrafı şöyle:

Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier ile ortak basın toplantısında, Alman Devlet Medyası Deutsche Welle’nin (DW), ismi Türkçe olan muhabiri Erkan Arıkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Almanca bir soru yöneltti, çevirisi şöyle: ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya ‘O iş bitti’ diye cevap verdi ama konumuz öncelikle bu değil.

Evet Ünal, konuyu değiştiriyor, işi “şahsiyat”a döküyor..

Sorulan soru yerine, soruyu yönelten şahsın kişiliğini, mesleğini vs. sorguluyor.

DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor” diyerek, soru ile dikkat çekilen “ticaret” konusunu bir tarafa bırakıp, bu sorunun sorulmuş olmasını tartışma gündemine taşıyor.

Erdoğan’a sorulmasını istediği başka mevzular var.. Bunları sıralamış:

“Türkiye ile Almanya arasında onlarca sıcak gündem maddesi var: Almanya’daki vatandaşlarımız, onların sorunları, artan ırkçılık, sayıları artan ve kimi zaman katliama dönüşen ırkçı saldırılar, Almanya’nın FETÖ, PKK, DHKP-C gibi eli kanlı örgütlere sahip çıkması, bu örgütlerin militanlarını koruması ve beslemesi, Türkiye’deki muhalif hareketleri desteklemesi, ‘Ali’siz’ ya da ateist Aleviliği teşvik etmesi, NATO, Ukrayna, Avrupa Birliği, iki ülke [Almanya ve Türkiye] arasındaki ticaret ve daha nicesi…

*

Gerçekten de bunlar, Türkiye ile Almanya arasındaki önemli sorunlar..

Dolayısıyla, gazeteciler tarafından gündeme getirilmeyi hak ediyorlar.

Ancak, Ünal’ın “Alman devlet medyası” olarak nitelendirdiği DW’nin muhabirinden Erdoğan’a bu tür sorular sormasını beklemek bir parça aşırı hayalcilik gibi duruyor.

Doğal olarak, Türkiye nasıl Almanya’nın Türkiye ve Türkler’e yönelik bazı politikalarından rahatsızsa, Almanlar da Türkiye’nin Almanya’daki Türkler eliyle yürüttüğü bazı faaliyetlerden (MİT güdümlü organizasyonlar vs.) rahatsızlar.

DW muhabiri Türkiye-Almanya arasındaki ilişkilere dair bir soru yöneltmek istese, (durduğu yerin hakkını vermek için) bunları sorar..

Sormamış.

*

Ünal, DW muhabirinin, o kadar sıcak gündem maddesine ve kısıtlı soru imkânına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu soruyu yöneltmesinin üzerinde durmak gerekiyor. Madde madde gidelim diyor.

İlk madde şöyle:

“Önce muhabir… Türkiye’de ya da yurt dışında yabancı medya kuruluşları için çalışan gazeteciler, ücret karşılığında bir iş yaptıklarını unutuyor, emeklerini satmak yerine genellikle ruhlarını satıyorlar. Yabancı bir medya kuruluşunun maaşlı çalışanı olmaktan çıkıp o ülkenin gönüllü ajanına, hatta yılışık, sahibini memnun etmek için yerli yersiz havlayan bir köpeğe dönüşüyorlar.”

Görüldüğü gibi, Ünal’ın “emeğini satanlar”a sözü yok, fakat “ruhunu satanlar”a öfkeli..

Maaşlı çalışan” olmakla “gönüllü ajan” olmak arasında ayrım yapıyor.

İkincileri yılışık, yerli yersiz havlayan köpek olarak nitelendiriyor.

Olaya bir de DW açısından bakalım..

Bu tür kuruluşlara MİT’in de adam sızdırması mümkündür.. Sızdırmaya çalışır.

Dolayısıyla, DW muhabiri, Ünal’ın gönlünden geçen türden bir soru yöneltmiş olsa, Almanlar şöyle değerlendirirler: “Bu, maaşı bizden alıyor, fakat Türkiye’nin gönüllü ajanlığını yapıyor.”

“Bize havlıyor” demeseler de, “Bize kazık atıyor” derler.

Aydın Ünal’ların akıl ettiğini herhalde onlar da ediyorlardır.

*

Ünal’ın “ikinci madde”si şöyle:

“Ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanların akıbetleri bellidir: İşleri bitince kenara koyuluverirler. En nihayetinde sadece işlerini kaybetmekle kalmaz, istismar edilmiş, onur, şeref, haysiyetlerini de yitirmiş halde öylece kalıverirler.”

Türkiye’de böyle “ülkesi aleyhine bir başka ülkenin gönüllü ajanlığını yapanlar” çok..

Özellikle Osmanlı’nın son döneminde sayıları fazlaydı..

Jön Türkler’in önemli bir bölümünün durumu buydu.. Bazıları da çağdaş uygarlık heveslisi, kendi kültüründen ve medeniyetinden utanan kullanışlı budalalardı..

Osmanlı bürokratlarının durumu da berbattı.. Kimisi İngiliz hayranıydı, kimisi Moskof, kimisi Fransız, kimisi Alman..

İttihat ve Terakkiciler de aynı durumdaydılar.. Önemli bir bölümü aynı zamanda masondu.. Bu gizli örgüt eliyle yularlarını dış güçlere teslim etmişlerdi..

Selanikli Mustafa Atatürk de, Mondros Mütarekesi’nin ilanından sonra İstanbul’da geçirdiği ilk altı ayın başlarında gazetelerde İngilizler’e “yağ çekmiş”, ayrıca İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yapmıştı.

Selanikli Atatürk’ün yaptığının yanında DW muhabirinin sorduğu soru ne ki!..

Fakat aralarında şöyle büyük bir fark var: Selanikli’nin onur, şeref ve haysiyeti için koruma kanunu mevcut.. Türbesi de resmî tören mahalli..

DW muhabiri yılışık köpek için özel koruma kanunu yok.

*

Ünal’ın “madde”leri bu minvalde gidiyor.

Bazılarının içinde hakikat kırıntıları var gibi görünüyorsa da genel toplam iflas türküsü söylüyor..

Yazı uzamasın diye atlayarak gidelim. Sekizinci maddesi şöyle:

“Bugün şu da net bir şekilde anlaşılıyor ki, İsrail’le ticaret üzerinden siyasi rant elde etmeye çalışanlar, İran ve Almanya başta olmak üzere Türkiye’nin hasımlarının borazanı, papağanı olmuşlardır.

Kibar adam, havlayan yılışık köpek demiyor, borazan ve papağan diyerek hesabı kapatıyor.

Şaka bir yana, Aydın Ünal, bu AK Parti taifesinin en aklı başında ve vicdanlı olanlarından..

Ve yazdığı bu..

Yazdıkları, “En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur” deyişini hatırlatıyor.

Lafı dolandırıyor, elindeki çubuğu şimşek hızıyla sallıyor, gözlerini belertiyor, hokuspokus abrakadabra okuyor, ve şaşkın bakışlarımız arasında gösterisini (iktidarı İsrail’le ticaret konusunda eleştiren) herkesi DW muhabiri yılışık köpekle aynı torbaya doldurma numarasıyla bitiriyor.

İster istemez kendi kendimizi sorgulama moduna giriyoruz: “Ben de mi DW muhabiriyim abi?.. Hatırlayamıyor muyum, hafızam bana bir oyun mu oynuyor?”

Evet, Ünal, sergilediği eşsiz algı sihirbazlığı numarasıyla alkışı hak ediyor.

O kadar etkileyici ki, Erdoğan’ı İsrail’le ticaret konusunda eleştirmiş olmaktan derin bir utanç duymadığımız için kendimizi suçlu hissetmeye başlasak yeridir.

Kendi kendimize milletçe şunları söylememiz gerekiyor belki de: “Erdoğan İsrail’le ticaret yapmışsa yapmıştır, yapar tabiî, ticaretten anlamadığımız için onu kıskanmadığımız nerden belli?!.. Nazar etmeyelim ne olur, çalışalım bizim de olur.”

*

Ünal’ın son maddesi şöyle:

Erdoğan’ın Filistin meselesindeki samimi sözlerini ve çabalarını boşa çıkaracak, İstanbul’da Meşal ve Heniye ile kucaklaşma fotoğrafını gölgeleyecek, Almanya ve İran’a malzeme verecek şekilde, 1 koyup 6 alma hesabı yapan [AK Parti] Genel Başkan Yardımcısı başta olmak üzere sorumlulara hesap sorulmadan bu söylentilerin, bu operasyonların sonu gelmeyecektir.”

Dedim ya, Ünal bunların en vicdanlılarından.. O yüzden bunları yazabiliyor.

Risk alıyor.

Meşal ve Heniye ile kucaklaşmak iyi de, kucaklaşmak tek başına neyi çözer?

Bir faydası olacaksa bu milletin sayısız ferdi sabah akşam Meşal ve Heniye ile kucaklaşmaya hazır.

Sen koskoca bir devletin büyük iddialar sahibi bir devlet başkanısın, elinden gelen sadece buysa, boş ver..

Senin yerine kucaklaşacak o kadar çok adam var ki..

Senin yapman gereken, yapabileceğin bir sürü şey var.. Bunları biz mi sana öğreteceğiz?!..

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı’nın “Venedik taciri” pozuna gelince..

Resmin bütününe baktığımızda ortaya çıkan manzaranın şöyle bir şey olduğunu görüyoruz: Erdoğan ya “Ne şiş yansın ne kebap” politikası izliyor ya da partisine hakim değil..

Hangisi?

Adam sıradan bir partili değil.. Genel başkan yardımcısı..

Soru şu: Erdoğan ve yardımcıları kendi aralarında bu türden “muhabbetler” yapmasalar, bu yardımcı başkan böyle konuşma cesareti sergileyebilir mi?

Sergileyebilir miydi?

*

Ünal’ın yazısının başında iş yoksa da sonu mükemmel:

Alman Devlet Medyası DW’nin yüzsüzlüğü ve soykırımı örtme çabaları karşısında cesur bir duruşa, cesur, somut adımlara ihtiyaç var. Hemen, şimdi.

İşte sorun burada: Erdoğan ve şürekâsında nutuk var, laf var, peynir gemisi var (İsrail’e de uğruyorlar mı bilmiyorum), kucaklaşma var, miting var, slogan var, fakat cesur bir duruş yok.

Kayda değer cesur ve somut adım hiç yok..

Yazısının sonuna bakılırsa, Ünal’ın DW muhabirinden ‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’ şeklindeki soru yerine şöyle bir soru beklediği düşünülebilir:

“Zalımların korkulu rüyası, mazlumların umudu, ezilenlerin gür sesi, dünya lideri Sayın mı Sayın Erdoğan, İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyor, kulaklarımızın zarını patlatıyorsunuz, helali hoş olsun, peki bu yükselen sesi hangi cesur duruşlar, hangi cesur ve somut adımlar izleyecek?”

DW muhabiri gönüllü ajan mı, havlayan yılışık köpek mi, adı dışında birşeyini bilmediğim için birşey diyemem, fakat yeteneksiz bir gazeteci olduğunu söyleyebilirim.

Soru sorma sanatını öğrenememiş..

*

Gelelim asıl mevzuya..

Duruşundan, görüşlerinden, siyasetinden, tavrından emin olanlar, haklılığından şüphe duymayanlar, tartışmaktan da, sorulara muhatap olmaktan da korkmazlar.

Tartışma ve sorular, yanlış ve zayıf fikirlerin büyüsünün bozulmasına, havasının inmesine, renginin solmasına, sesinin soluğunun kesilmesine yol açar.

Doğru ve sağlam fikirler ise, eleştiriler ve sorular sayesinde kendilerini daha iyi ifade eder, daha güçlü hale gelirler.

Nasıl kaslar çalışma sayesinde gelişip güçlenirse, doğru fikirler de tartışma, münazara, münakaşa ve sorular ile serpilip güçlenirler.

Ebenstein, John Stuart Mill’in şu sözlerini aktarıyor:

“ ‘Biri hariç, bütün insanlık aynı kanaatte olsalar ve yalnızca bir kişi zıt kanaate sahip olsa, insanlık bu insanı susturmakta haklı olamaz, tıpkı onun iktidarı ele geçirdiğinde insanlığı susturmasının haklılaştırılamayacağı gibi.’ Ortodoks olmayan kanaati susturmak, sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlıdır; çünkü insanlığın elinden bir fırsatı gasp eder; bu fırsat hakikat olması, doğru olması veya kısmen doğru olması mümkün olan düşüncelerle insanlığın tanışabilmesidir. ‘Tartışmanın her susturuluşu bir yanılmazlık varsayımıdır.’ ” 

(William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, çev. İ. Özel, İstanbul: Şule Y., 1996, s. 251.)

*

Erdoğan’a yöneltilmiş olan soruya gelince..

Bu, gerçekte çok basit, suya sabuna dokunmayan, İsrail’e ihraç edilen bazı ürünlere getirilen son kısıtlamalar çerçevesinde kolayca savuşturulabilecek, “çanak soru” denilebilecek kadar sıradan bir soru:

‘İsrail’e karşı sesinizi yükseltiyorsunuz ama yoğun ticari ilişkileri ayakta tutuyorsunuz, bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?’

Erdoğan bu soruya, “Yoğun ticari ilişkileri ayakta tutma gibi bir tavrımız olmadığını, getirdiğimiz kısıtlamalar gösteriyor” diyerek karşılık verebilirdi.

DW muhabiri, Erdoğan’ın bu tarz bir cevap vereceğini herhalde tahmin ediyordur.

Fakat bizimkiler, imtihana hiç çalışmamış kronik tembel öğrenciler gibi, bu kolay mı kolay soruya bile “kıl oldular”.

Erdoğan’ın verdiği “O iş bitti” şeklindeki cevaba gelince.. “Evet, bu bir çelişkiydi, fakat yoğun ticari ilişkileri bırakıyor, çelişkiden kurtuluyoruz” demiş oluyor.

Bundan sonrasına bakmak gerekiyor, o iş gerçekten bitti mi, bitecek mi?

*

İmdi, eğer sizin Gazze konusunda gerçekten samimi bir duyarlılığınız, sahici bir hassasiyetiniz varsa, Erdoğan’ın bu tür sorulara muhatap olmasından memnuniyet duymanız beklenir.

Çünkü bu tür sorular, ister iyi niyetle sorulsun isterse kötü niyetle, sonuçta Gazze lehine ve İsrail aleyhine tavır sergilenmesine vesile olurlar.

Şayet iktidar bu türden hiç eleştiri ve soruyla karşılaşmazsa, “El elin eşeğini türkü çağırarak arar” hesabı sadece miting (sadece ve yalnızca miting) yapar, sonra da kulaklarının üstüne yatar.

Siz iktidar yandaşları yandaşlığın gereği olarak bu tür sorulardan uzak durursanız, yandaş olmayanlar da “Neme lazım, bunların gözünü kan bürümüş, benim gibilere ya Almanya’nın ya da İran’ın gönüllü ajanı demek için pusuya yatmış bekliyorlar, iftira mitralyözünü kurmuş, keskin algı operasyonu nişancılarını her köşe başına dikmişler, aman Allah şerlerinden saklasın, dertsiz başıma iş almayayım” diyerek susarlarsa, iktidarın silkinip kendisine gelmesini ne sağlayacak?

Bunun için mahşer gününü mü beklememiz gerekiyor?!


DURMA, DEVAM ET!.. YAZMIŞ BULUNDUN DOSTUM, GAYRI NE ÇARE!

İRAN'IN OYUN BOZANLIĞI OLMASA, İSRAİL'LE DİPLOMASİ GÜREŞİNİN TADINA DOYUM OLMAZDI 

(NASIL OLMASIN Kİ MONŞERLER DİPLOMASİCİLİK OYUNUNDAN PEK KEYİF ALIRLAR)





Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç, bugünkü (24 Nisan 2024 tarihli) yazısında şunları söylüyor:

“Birkaç gün arayla, İslâm coğrafyasının iki yiğit ve çilekeş evladı rahmete kavuştu. Onlardan biri, uzaya çıkan ilk Suriyeli astronot olarak bilinen Muhammed Fâris, diğeri de Yemenli âlim, mücadele ve dava adamı Şeyh Abdülmecîd Zindânî idi.

Zamanında Sovyetler Birliği hükümeti tarafından Lenin Nişanı’yla taltif edilmiş olan Muhammed Fâris’in bütün yiğitliği, Suriye iç savaşında muhalifler tarafını tuttuğu için (rejimin bir suikastine kurban gitmeme kaygısıyla) Türkiye’ye hicret etmesinden ibaret gibi görünüyor.

Zindânî’ye gelince.. Kılınç, onun hakkında şunları söylüyor:

“… Abdülmecîd Zindânî, 2012’den sonra ülkesinin sürüklendiği iç savaşın ardından Suudi Arabistan’a yerleşmiş, orada iken de İhvân çizgisine mensubiyetinden ötürü ev hapsine alınmıştı. 2020’de ev hapsi cezasının kaldırılmasıyla birlikte Türkiye’ye gelen Zindânî, son nefesini İstanbul’da verdi.

Bunun ardından Kılınç, abrakadabra ve hokuspokus kabilinden üfürmeler ve elçabukluğuyla şu sonuca varıyor:

“Her ikisi de ülkeleri İran tarafından işgal edildiği için, doğdukları topraklarda barınamamıştı.

“Her ikisi de Türkiye’ye sığınmış, burada sıcak bir yuva ve emniyetli bir sığınak bulmuştu.

“İran’ın Ortadoğu ve İslâm coğrafyasında Şiîliği yayma odaklı faaliyetlerinin sahadaki pratik neticelerine kafa yormak isteyenler, bilhassa Suriye ve Yemen’in durumuna yakından bakmalı. Muhammed Fâris ve Abdülmecîd Zindânî’nin yaşadıkları, bu iki ülkenin İran eliyle içine sürüklendiği mezhep temelli çatışma ve gerilimin canlı misalleriydi.

*

Önce şunu söyleyelim:

Kişisel olarak bazı Şiîlerin resmen kâfir oldukları kanaatini taşıyorum. İslam’la herhangi bir ilgileri bulunmamaktadır. Çünkü bazı Kur’an nasslarını inkâr etme durumundalar.

Bazılarının da dalalet ehli bid’atçiler oldukları inancındayım.

Yemen’deki Zeydîler gibi gruplar ise daha mutedil çizgideler. Ancak onların ashabla ilgili değerlendirmelerine katılmıyorum.

İran’dakilere gelince.. Hamaney gibi isimler kimi Şia alimlerine göre daha mutedil bir çizgide yer alıyorlarsa da, Hz. Hasan’ın politikası (ona takiyye izafe etmeleri) ve Hz. Muaviye gibi ashabın durumu hakkındaki kanaatlerini tarihî gerçeklere, akla ve mantığa aykırı buluyorum. Benimsemiyorum.

*

Kılınç’ın yazdıklarına gelelim.

Baştan sona çarpıtma ve mugalatadan ibaret..

Birincisi, Suriye’nin ve Yemen’in İran tarafından işgal edilmesinden söz etmek, yalancılığın daniskası..

İran, bu iki ülkede egemen kesime mezhebî (ve aynı zamanda başka siyasî) gerekçelerle destek veriyor.

Mesela Suriye’de Esed’i, mevcut rejimi destekliyor.

İşgalci konumda görünenler ise, oradaki Kürtler’i örgütleyip silahlandıran ABD ile, aralarında Türkmenler’in de bulunduğu bazı muhaliflere destek veren Türkiye..

Türkiye, askerî anlamda Suriye topraklarında mı?..

Evet!..

Peki bunun adına ne diyeceğiz, işgal midir, değil midir?

İran ise, Suriye devleti ile bir anlaşma yapmış, onunla olan anlaşması muvacehesinde orada..

İran’ın zulme alet olup olmadığı meselesi ayrı konu, biz “işgal”i tartışıyoruz.

*

Demek ki, Kılınç’ın “Her ikisi de ülkeleri İran tarafından işgal edildiği için, doğdukları topraklarda barınamamıştı” şeklindeki lafı, saçmalık.

Ülkeleri İran tarafından işgal edildiği için değil, ülkelerindeki “İran destekli rejim”le ters düştükleri için doğdukları topraklarda barınamamışlardı.

Kendi ülkemizden örnek verelim..

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bundan 27 yıl önce, doğduğu topraklarda barınamadığı için evvela Avrupa’ya gitmiş, ardından da Avustralya’ya yerleşmişti.

Sebebi, arkasında İsrail, ABD ve Masonluğun bulunduğu 28 Şubat süreciydi.

Hayır, İsrail, ABD ve Masonlar resmen gelip Türkiye’yi işgal etmiş değillerdi.

“İsrail, ABD ve Mason destekli” 28 Şubat rejimi, (TSK ve MİT’teki aparatları vasıtasıyla) ülkeyi Esad Efendi gibi zatlar için yaşanmaz hale getirmişti.

Esad Efendi’nin suçu, o süreçte “Milli birlik ve beraberlik, kem küm, fevrî tepkilerden kaçınılmalı, biz dindarlar da şımarmıştık, laikleri de anlamaya çalışmamız lazım, sabırlı olmalı ortamı daha fazla germemeliyiz, devletimize bağlıyız” filan demeyip haksızlığa karşı sesini yükseltmesiydi.

O süreçte “Eskinin mağdurları bugünün mağrurları olmamalıdır” diye konuşarak o anın şımarmış zalimlerini değil de mağdurlarını yargılayan kişiler, doğal olarak, doğdukları topraklarda rahat bir şekilde barınmaya devam ettiler.

(O günlerde Hasan Celal Güzel gibi hapse atılıp gerçekten mağdur edilenler oldu.. Bazıları da vardı ki, mağdur gösterilip kahramanlaştırılmak için hapishanede “misafir edilip ağırlandılar”.)

*

Kılınç şunu da diyor:

“Muhammed Fâris ve Abdülmecîd Zindânî’nin yaşadıkları, bu iki ülkenin İran eliyle içine sürüklendiği mezhep temelli çatışma ve gerilimin canlı misalleriydi.”

Bu uyanık şahıs, bütün milleti aptal yerine koyarak yazıp çiziyor.

Peki, Suriye olaylarını İran mı başlattı?

Suriye olaylarını başlatan, senin Genelkurmay İstiharat Daire Başkanı’nın (Korgeneral İsmail Hakkı Pekin) itiraf etmiş olduğu gibi, ABD ve Türkiye..

Öyle ki, Türkiye’nin karar mekanizmaları, bu noktada, Makyavelist ahlâk açısından caiz, İslam ahlâkı açısından ise utanç verici olan, tarihe yüzkarası olarak geçecek bir tavır sergilediler.

Bir taraftan Suriye ile heyetler düzeyinde samimi görüşmeler yapılıyorken, diğer taraftan ABD ile anlaşılarak Suriye’ye karşı komplo kuruldu (gizli planlar hayata geçirildi).

Muhammed Fâris ve Abdülmecîd Zindânî’nin yaşadıkları, bu iki ülkenin İran eliyle içine sürüklendiği mezhep temelli çatışma ve gerilimin canlı misalleriydi”ymiş.

Allah’tan kork, Suriye İran eliyle mi mezhep temelli çatışma içine sürüklendi?

Yaşın küçük ama yalancılık kabiliyet ve kapasiten büyük..

*

Her ikisi de Türkiye’ye sığınmış, burada sıcak bir yuva ve emniyetli bir sığınak bulmuştu”larmış.

Lafa bak!

Şimdi FETÖ’cü diye adlandırılanlar da gittikleri ülkeler için benzer şeyler söylüyorlar.

Yalnız FETÖ’cülerin şöyle bir farkı var: Onların bazılarını MİT gittikleri yerde de buluyor, paketleyip getiriyor.

Yani gittikleri yerlerde sıcak bir yuva bulsalar da, emniyetli bir sığınak bulamayabiliyorlar.

Ayrıca, Türkiye’ye sığınan herkesin emniyetli bir sığınak buldukları da söylenemez. Geçmiş yıllarda bazı Çeçenlerin Rus istihbaratı tarafından şehit edildiklerine şahit olundu.

Demek ki, Suriye ve Yemen rejimleri, söz konusu iki kişinin peşine düşmemişler.. “Aman bizim başımıza bela olmasınlar da, nereye gidiyorlarsa gitsinler” diye düşünmüşler.

Doğal olarak Esad Efendi bu noktada tekrar hatırlara geliyor..

Onun öümünün basit bir trafik kazası değil de suikast olduğunu ileri sürenler bulundu..

Soru şu: Onun peşine kimler düşmüş olabilir, kimler onu tehdit olarak görüyorlardı?

*

Gelelim şu anda yaşananlara..

Birileri “Yok danışıklı dövüştü, yok şuydu, yok buydu” diyerek İran-İsrail gerilimi ve çatışmasını basitleştirmeye, önemsiz göstermeye çalışıyor olsalar da, İsrail’e yönelik ciddiye alınabilecek tek tepkiyi İran’ın ve desteklediği Yemenli Husiler’in gösterdiği bir gerçek.

İran bunun bedelini de ödüyor..

Büyükelçiliğinin bombalanması, ikisi general olmak üzere çok sayıda subayını kaybetmesi ne demek!..

Ayrıca Husiler’in İsrail’e verdiği zarar basite alınamaz.

Peki Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün vs. ne yapıyor?

İşte gördük, Ürdün, İran’ın İsrail’i hedef alan hava araçlarını etkisiz hale getirdi, İsrail’in savunmasına yardımcı oldu.

Türkiye, göstermelik denilebilecek bir ticaret kısıtlamasıyla göz boyama derdinde.. Açığı Erdoğan’ın içi boş hamasi nutuklarıyla, anlattığı kahramanlık hikâyeleriyle kapatmaya çalışıyor..

Ancak, açık büyük.. Delik, hamasi nutuklarla, ve HAMAS yöneticileriyle objektiflere samimi pozlar vermekle kapatılabilecek gibi değil.

Bunun sonucu olarak, İran’ın ve müttefiklerinin İsrail karşısındaki uzlaşmaz tavrı, Türkiye’yi ve diğer sözde Sünnî devletleri (açıkça söylemeseler de) rahatsız ediyor.

Çünkü, politikalarının (daha doğrusu politikasızlıklarının, mızmızlık siyasetlerinin) sorgulanmasına yol açıyor.

Dolayısıyla, İsrail kadar bu sözde Sünnî rejimler de İran’dan müştekîler..

Tutup, “Gardaşım topa sert giriyor ve bizi ofsatya düşürüyorsun, senin uzlaşmazlığın yüzünden kendi halklarımıza karşı rezil oluyoruz” diyemedikleri için İran’ı dövmek üzere mazeret arıyorlar.

Ortada hazır bir mazeret var: İran’ın Şiîliği..

Bunu resmî değilse de “kontrol” ettikleri gayriresmî kanallardan gündeme taşıyor, halkın mezhebî hassasiyetlerini kaşıyorlar.

Biz de enayiyiz ya, yiyoruz!..

Diyeceğimiz şu:

Biz almayalım, lütfen "terbiyesiz mezhep çorbanızı" kendiniz pişirip kendiniz yiyin!.. Afiyet şeker olsun!

*

Yeni Şafak’ın muhakemesi "az engelli” yazarı Kılınç, yazısını zafer kazanmış bir komutan edasıyla şu artistik cümleyle bitiriyor.

“İran’ın coğrafyamızın dinî, millî ve etnik dengelerini -Şiîlik lehine- tamamen altüst etmek için sahnelediği sistemli faaliyetleri konuşmaya ve Türkiye içinde kontrol ettiği dezenformasyon ağlarının yalanlarını ifşaya devam edeceğiz.”

Memnun olur, şeref duyarız.

MİT’in Türkiye içinde kontrol ettiği dezenformasyon ağlarının yalanlarını ifşa” sağlığa zararlı olabileceği için bu taraklarda hiç bezinin olmamasını anlayışla karşılıyoruz.

Lütfen sen bu dezenformasyon ağlarının yalanlarını ifşayı, hiç ara vermeden sürdür.

Her ne kadar senin bu muhteşem ve gözalıcı ifşa hizmetin bizim bazı acılarımızın depreşmesine, kapandığını zannettiğimiz derin yaralarımızın tekrar açılmasına neden oluyorsa da, senin kendini iyi hissetmeni sağlıyorsa, zararı yok, biz katlanırız. Alışkınız.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...