ERDOĞAN DIŞ POLİTİKADA NEREYE KOŞUYOR? (MEDYADAKİ İZDÜŞÜM VE GÖLGELERİ)

 



Önce kısa bir hafıza tazeleme..

Bilindiği gibi 1979 yılında mollalar, Şah’ı İran’dan kovmuş, yönetimi ele geçirmişlerdi.

Bir yıl sonra ABD, Baasçı (Arap milliyetçisi) Saddam’ı gaza getirerek İran-Irak Savaşı’nı başlattı.

22 Eylül 1980’de başlayan savaş sekiz yıl sürdü.. 20 Ağustos 1988’de savaşı bitiren de, ABD’nin devreye girmesi ve İran’ı tehdit etmesi oldu..

Humeyni karizmasının çizilmesi pahasına barışı kabul etti.. Kabul etmek zorunda kaldı.

O gün bugündür İran ABD’nin tehditlerinden korkuyor.

*

İki yıl sonra, 2 Ağustos 1990’da ABD, Saddam’ı bir petrol ihtilafından dolayı Kuveyt’e saldırması yönünde cesaretlendirdi.

ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie’nin Saddam’ı bu yönde umutlandırdığı biliniyor.

Saddam, ABD’nin, İran Savaşı’nda olduğu gibi yine arkasında duracağını zannetti.

Gerçekteyse tuzağa çekilmişti.

Ocak 1991’de ABD ve müttefikleri Irak’a saldırdı. Buna Birinci Körfez Savaşı deniliyor. 

O süreçte Amerikalılar Özal’ı ve Türkiye’yi de oyuna getirdiler.

*

Asıl gaye, Irak’ta uzun vadede (İsrail’in güvenliğine hizmet edecek) bir Kürt devletinin kurulmasıydı.

Bunun için de önce Irak’ta merkezî idarenin zayıflatılması gerekiyordu.

Ancak Irak’a durduk yere saldıramazlardı.. Önce ona bir suç işletmeleri, onu bir suça bulaştırmaları, bir bahane üretmeleri gerekiyordu.

(Yeri gelmişken söyeyelim, “çağdaş” istihbarat servislerinin tasfiye etmek istedikleri kendi ülke vatandaşlarına karşı başvurdukları “terbiye” yöntemlerinden biri budur. 

Adamı şantaj yapıp kontrol altına almak için bir şekilde bir suça bulaştırırlar ya da bundan bir sonuç alamasalar bile itibarsızlaştırmak ve etkisizleştirmek için dedikodu çıkarırlar. 

Bazen sorunu kökten çözmek için trafik kazası ve ziraî “ilaçlama” hizmetleri de sunarlar [Zehirleme demeyelim, zülfiyâre dokunnmasın].)

*

Ancak, ABD Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması yönündeki çabalarından kesin sonuç alabilmiş değildi.

Böylece İsrail’in geleceği ve güvenliği için İkinci Körfez Savaşı’nı başlattı.

Tarih 20 Mart 2003’tü..

Türkiye’de AK Parti daha yeni iktidar olmuştu.. Başbakan, Abdullah Gül’dü.. Erdoğan ise fiilen çok etkiliydiyse de, “yasal” olarak Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumundaydı.

Erdoğan, ABD ile birlikte Irak’a saldırma konusunda son derece iştahlıydı.. İran’a ve Kuveyt’e saldıran Saddam gibi ağzının suları akıyordu.

Abdullah Gül ise “siyaseten” Irak’a girilmesi taraftarı gibi konuşuyordu, gönlü ise (kankası Fehmi Koru gibi) bu işten uzak durulmasından yanaydı.

Türkiye, TBMM kabul etmediği için Irak meselesine bu defa bulaşmadı.

*

Erdoğan, 2003’teki tutumundan pişman olmadı..

Görece yakın zamanlarda “uçak gazetecileri” hazeratına en az iki defa bu konudaki teessüflerini bildirdiği, bunu bir fırsatın kaçırılması olarak gördüğünü söylediği biliniyor.

Erdoğan, aradığı “ABD’li fırsat”ı sekiz yıl sonra, 2011 yılında Suriye’de yakaladı.

Bir yandan Suriye ile dostane görüşmeler yaparken diğer taraftan (Davutoğlu taifesi ile MİT’çi üstün zekâların gaz vermesi sonucu) perde arkasında ABD ile anlaşıp Türkiye’yi Suriye bataklığına soktu.

Bataklıktan Türkiye’ye çamur değilse de insanlar aktı.

ABD’nin asıl hedefi, Kuzey Irak’ta oluşturdukları Kürt yapılanmasının bir benzerini Suriye’de de oluşturmaktı.

“Uzak görüşlü” Hariciyemiz ve MİT’çi “üstün zekâlar” bunu biraz geç farkettiler.

*

Şimdi soru şu: 

ABD ile işbirliği yaparak sağa sola saldırma konusunda pek hevesli olan Erdoğan, son zamanlardaki ekonomik darboğazı ve dış politikadaki sıkışmışlığı aklınca aşmak için ABD’nin İran’a yönelik bir operasyonunda rol alabilir mi?

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 1990’lı yılların ilk yarısında, böyle bir Türkiye-İran kapış(tır)masından endişe ettiği için yazı ve konuşmalarında bu konu üzerinde çok durmuştu.

*

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim:

Erdoğan’ın Filistin konusundaki o kahramanca laflarına itibar edilmez.

Çünkü zatıalileri “siyaset”i iyi bilir.. Siyaset kurdudur.

Bir zamanlar, İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) 32. Toplantısı’nın açılış oturumunda, ABD başkanı seçilen Trump’ı savunmak için bütün bir İslam dünyasına hitaben şunları söylemişti:

“… Bize de geliyorlar diyorlar ki ‘Bak Trump, Müslümanların aleyhinde konuştu, İslam’ın aleyhinde konuştu’… Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız. Bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir. Fakat biz burada kalkıp kesinlikle oyuna gelmememiz lazım.”

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/11/23/cumhurbaskani-erdogandan-islam-ulkelerine-tarihi-cagri)

Soru şu: 

Erdoğan’ın bu Filistinci konuşmaları hakkında İsrailliler de şunları söylüyor olabilirler mi (ya da Erdoğan, İsrailliler’in şu şekilde akıl yürüteceklerini düşünüyor olabilir mi):

“… Bize de geliyorlar diyorlar ki ‘Bak Erdoğan, siyonistlerin aleyhinde konuştu, İsrail’in aleyhinde konuştu’… Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız. Bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir. Fakat bizim burada kalkıp kesinlikle oyuna gelmememiz lazım.”

*

Kısa bir hafıza tazeleme diye söze başladık fakat laf uzadı.

Gelelim asıl mevzuya..

Odatv.com dün (yani 19 Nisan 2024 günü) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını yayınladı.

Yazının başlığı şöyle: “Özkök açık kaynaklara bakarak gazetecilik dersi verdi… Erdoğan’ın yeni yönü”.

Özkök, yazısını şöyle bitiriyor:

Çarşamba günü Ankara’da basına açık verilen brifingden aktardığım bu 4 önemli bilginin anlamı ne?

Benim yorumum şöyle:

BİR: … Türkiye Orta Doğu ile ilişkilerinde yeniden Batı eksenine dönüyor.

Ve bizim için asıl “Tehdit” unsuru Batı değil, Doğu sınırımız.

… bu iki açık istihbarat, Türkiye dış politikasının bu en tehlikeli bölge konusunda, kişisel ve ideolojik saplantıları aşarak, ülke menfaatlerine uygun rasyonel bir zemine oturtma işaretleri…

mesele ülke güvenliği, bölge istikrarı olunca…

Gerçekçilik ağır basıyor.

Yine de bir şüphe şerhi düşeyim.

Çünkü mesele iç politika olunca, hala Rabia işaretinden medet uman bir medya var.

Ben de Özkök’e sevineceği bir haber vereyim..

Artık o Rabiacılar’ın yerinde yeller esiyor.

Erdoğan’ın yandaş medyadaki leşkerleri doğu sınırımızda İran’a karşı savaşı başlattılar bile..

*

Evet, kimisi “İran’a karşı atom bombası vs. hazırlamalıyız” filan diyor, kimisi Ortadoğu’da hiç müslüman ülke göremediğini ilan ediyor.

Fakat haklarını yemeyelim, “Erdoğan leşkerliğinin hakkını” iyi veriyorlar.

Patlıcanın değil padişahın dalkavuğu olduğunu söyleyen şahıs gibi bunlarda da can var, fakat vicdan var mı, varsa ne kadar var, bilmiyorum.

Ancak, bir hatırlatma yapmakta fayda var:

İran’a yönelik bir Batı harekatına Rusya seyirci kalamaz.. Suriye’de yaptığı gibi işe müdahil olur.. Böylece Türkiye-Rusya ilişkileri bir çıkmaza girer.

Öte yandan, Afganistan ve Pakistan’da da hareketlenmeler olur..

Ve bu hengâmede Türkiye bir kaza kurşunu ile yaralanabilir.

Komşunun evinde yangın çıkmaması bizim için de hayatî öneme sahiptir.

Çünkü yangın bizim eve de sıçrayabilir.

*

Özkök’ün yazısı şöyle:

Tarihe dikkat…

14 Nisan 2024

Yani İran’ın İsrail’e 300 balistik füze ve IHA gönderdiği gecenin ertesi günü…

Şimdi vereceğim şu haber eminim sizi de şaşırtacak.

İşte o gün, yani 14 Nisan günü Adana İncirlik üssüne 2 adet B-1B uçağı indi.

Diyeceksiniz ki, ne var bunda.

Biraz sabredin.

ERTESİ GÜN TÜRK F-16’LARI

İLE BİRLİKTE HAVALANIYOR

Ertesi gün bu iki uçak Türk F-16’ları ile birlikte havalandı.

Uçtukları bölge Türk hava sahasıydı ve iki gün boyunca birlikte uçtular.

Bu uçuşların, iki ülkenin genelkurmay kayıtlarındaki resmi tanımı şuydu:

“Havada Yakıt İkmali ve Müşterek Taaruz Kontrolör Eğitimleri…”

Tatbikat yaptıkları havasahası neresi?

Suriye, Irak ve İran sınırlarına yakın bölge…

UÇTUKLARI BÖLGENİN DÜNYA

GÖZÜNDEKİ KOORDİNATLARI NE

Şu an bütün dünyanın nefesini tutup izlediği ve her an kontrolden çıkıp dejenere olabilecek bir “Savaş” bölgesine dört dakikalık uçuş mesafesi…

İran saldırısından 24 saat sonra sınırımızda böyle bir tatbikat başlıyor.

F-16’ları biliyoruz.

Ya “B-1B” uçakları ne?

Yani Amerika”nın İncirlik’ten havalanan o iki uçağı.

VİKİPEDİA’YA GÖRE İNCİRLİKE’TEN

HAVALANAN B-1B UÇAĞI NEDİR

Ben savunma uzmanı değilim.

Girip Vikipedia’dan baktım.

Tam adı şu:

“Rockwell B-1 Lancer…”

“ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan uzun menzilli stratejik bombardıman uçağı… Stratofortress ve B-2 Spiritile beraber ABD uzun menzilli bombardıman kuvvetlerinin belkemiğini oluşturur…”

‘YAKIT İKMALİ’ VE ‘TAARUZ

KELİMELERİ AYNI CÜMLEDE

Ne demek şimdi bu?

Tatbikat Türk hava sahasında ama kullanılan uçakların menzilleri uzun ve adı “Bombardıman” uçağı.

Buna aynı cümlede geçen, “Havada ikmal” kelimelerini de eklerseniz, bu tatbikatın rotası da kendiliğinden ortayla çıkmıyor mu?

Dediğim gibi bu tatbikat İran saldırısından sadece 24 saat sonra yapılıyor.

ZAMANLAMA SORUSU: ÖNCEDEN

PLANLI MI? TESADÜF MÜ, YOKSA

Zamanlaması bir tesadüf mü? Önceden planlanmış bir tatbikat mı? O Amerikan uçakları hep orada mı? Yoksa yeni mi geldiler?

Kesin bilgim yok.

Ama ister önceden planlanmış olsun ister yeni…

Bu tatbikatın “Birilerine” verdiği “Bir mesaj” olacak.

Bu mesaj herhalde İsrail’e değil…

Öyleyse kime?

Acaba 24 saat önceatılan 300 Balistik füze ve kamikaze drona mı?

Hiç yorum yapmayacağım, çünkü kesin bilgim yok.

BU ‘TOP SECRET’ BİLGİYİ

BANA VEREN TÜMAMİRAL

Merak etmişinizdir bu “Top Secret” gibi görünen bilgi nereden aldığımı?

Yok hiç öyle ‘Top Secret’, bir ‘Classified’ bilgi değil.

Bu askeri bilgileri dün sabah Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde okudum.

Hem de Bakanlığın “Haftalık Basın Bilgilendirme” toplantısından.

Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk’ün verdiği açık ve resmi bilgi bu.

ANKARA, İNCİRLİK’TEN GELEN BU BİLGİYİ

BÜTÜN KOMŞULAR BİLSİN Mİ İSTEDİ

Demek ki Savunma Bakanlığı İncirlik’teki bu ortak tatbikatın bütün dünya tarafından duyulmasını istemiş.

“Şeffaflık” mı? Yoksa kadife bir şeffaflık eldiveni içinde demir bir mesaj mı…

Yorum yapmıyorum…

Çünkü kesin bilgim yok.

BRİFİNG HİYERARŞİSİNDE

ALTINCI SIRADA VERİLDİ

Gazeteci olarak brifingle ilgili bir gözlemim daha var.

Bu çok önemli bilgi, brifingin “Altıncı bölümünde” verilmiş.

Yani, günün önem sırasında baya altlara atılmış.

Tatbikat 15 Nisan’da başlamış ve iki gün sürmüş.

Bu brifing 18 Nisan günü bakanlığın resmi sitesine konmuş.

Yani 17 Nisan’da bitişinden 12 saat sonra…

AYNI GÜN EDİRNE SINIRINDAN GEÇEN

ÜST DÜZEY YUNANLI KOMUTAN KİMDİ

Aynı brifingden çok ilginç bir açık istihbarat daha…

Doğu sınırımızda bu tatbikatın yapıldığı aynı gün, yani 16-17 Nisan günü, en Batı sınırımızda da çok ilginç bir şey yaşanıyor.

Yunanistan’ın “Kamia” adıyla bilinen 31’inci Mekanize Piyade Tugayı komutanı, o gün Türkiye sınırını geçerek Edirne’ye geliyor…

Ve orada Türk silahlı Kuvvetlerinin 54’cü Mekanize Piyade Tugay’ını ziyaret ediyor.

DÜN YANİ CUMA GÜNÜ EDİRNE SINIRINDAN

YUNANİSTAN’A GEÇEN TÜRK KOMUTAN

Aynı Yunanistan sınırından ikinci açık istihbarat:

Bu yazıyı yazdığım saatlerde, yani dün, 54’cü Mekanize Piyade Tugayımızın Komutanı, Yunanistan sınırı geçmişti ve Trakya’daki Feres’te bulunan Yunan 31’inci Mekanize Piyade Tugayını ziyaret ediyordu.

Bu ziyaretler ilk ama son olmayacak.

Düşünebiliyor musunuz? Bu iki asker bir Türk-Yunan savaşında karşı karşıya gelecek iki tugayın komutanları.

TÜRK VE YUNAN KOMUTANLAR 14

KARŞILIKLI ZİYARET DAHA YAPACAK

Türk ve Yunan birliklerinin komutanları 14 karşılıklı ziyaret daha yapacaklar.

Yani, bir zamanlar, boynunda fotoğraf makinası ile gezen turistlerin bile casus muamelesi gördüğü yerleri birbirlerine açacaklar.

Ve son bir açık istihbarat.

Türk. Ve Yunan askeri ve sivil heyetleri bu Pazartesi günü Atina’da biraraya geliyor.

Amaç “İki ülke arasındaki güven artırıcı önlemleri arttırmak.”

ERDOĞAN’IN WASHİNGTON ZİYARETİNE

İKİ HAFTA KALA GELEN 4 HABER

Çarşamba günü Ankara’da basına açık verilen brifingden aktardığım bu 4 önemli bilginin anlamı ne?

Benim yorumum şöyle:

(*) BİR: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington’a yapacağı ziyaretten 2 hafta önce İncirlik’teki bu ortak tatbikat bence şu anlama geliyor:

Türkiye Orta Doğu ile ilişkilerinde yeniden Batı eksenine dönüyor.

Ve bizim için asıl “Tehdit” unsuru Batı değil, Doğu sınırımız.

Yani Orta Doğu…

İNŞALLAH BU HABERİ DOĞRU

YORUMLUYORUMDUR

Evet, inşallah doğru yorumluyorumdur.

Çünkü bu iki açık istihbarat, Türkiye dış politikasının bu en tehlikeli bölge konusunda, kişisel ve ideolojik saplantıları aşarak, ülke menfaatlerine uygun rasyonel bir zemine oturtma işaretleri…

BAŞKENTLERDE ‘DENİZ PARKI”

SAVAŞI CEPHEDE OMUZ OMUZA

Dikkat edin dış görünüşte ABD ile durmadan çekişiyoruz.

Yunanistan ile “Deniz Parkı” vs gibi konularda diplomatik savaş veriyoruz.

Ama mesele ülke güvenliği, bölge istikrarı olunca…

Gerçekçilik ağır basıyor.

Yine de bir şüphe şerhi düşeyim.

Çünkü mesele iç politika olunca, hala Rabia işaretinden medet uman bir medya var.

(https://www.odatv.com/guncel/ozkok-acik-kaynaklara-bakarak-gazetecilik-dersi-verdi-erdoganin-yeni-yonu-120039426#google_vignette)


İSRAİL’İ BIRAKIP İRAN’LA SAVAŞMAK





İsrail ile İran arasında bir sıcak çatışma yaşanıyor.

Nedeni, İsrail’in İran’ın iki generalini ve birkaç başka subayını öldürmüş olması.

İran intikamdan, yakıp yıkmaktan söz ediyor, fakat ABD ve Avrupa’dan korktuğundan göstermelik bir karşılık vererek incinen gururunu kurtarma derdinde.

Bizim medyatörlere gelince, bazıları İsrail’i bırakmış İran’la savaşıyorlar.

Bunlardan biri, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan..

Bugünkü (19 Nisan 2024 tarihli) yazısı “İran tehlikesinin boyutlarını kavrayabilmiş değiliz!” başlığını taşıyor.

Tam da İran İsrail’le bir şekilde karşı karşıya gelince..

Tamam, sana göre Türkiye için bir İran tehlikesi bulunuyor olabilir, fakat bundan bahsedilecek zaman şimdi mi olmalı?

Tam da İsrail’le karşılaştığı sırada..

Dışarıdan bakan, işin evveliyatını bilmeyen bir kişi bu durumda şu iki ihtimali düşünür:

Birinci ihtimal, böyle bir yazıyı tam da şimdi yazan kişinin kendisini çok iyi kamufle eden bir İsrail işbirlikçisi olması..

İkinci ihtimal ise, etrafına sızmış İsrail ajanları tarafından dolmuşa bindirilen aşırı saf bir vatandaş olması.

*

Kaplan yazısına şöyle başlamış:

“Gazze’de soykırım bütün hızıyla devam ediyor! Ama biz bir haftadır bir tiyatro izliyoruz İsrail ile İran arasında! İsrail-İran valsini.

“Altını çizerek hatırlatıyorum yeniden: İsrail’in İran’ın Şam Büyükelçiliği’ni bomba-lamasını şiddetle kınamak gerekiyor!

“Ama bunun bir oyunun parçası olabileceğini de aslâ gözardı etmemek önemli.”

Diyelim ki şimdi Ermenistan Türkiye’nin Azerbaycan’daki büyükelçiliğini vurdu, iki generalimizi ve başka subaylarımızı öldürdü.

Böyle ağır ve aşağılayıcı bir saldırı, “bir oyunun parçası” olarak “tiyatro” kabilinden sergilenebilir mi?

Bu tiyatroysa, savaş nedir, nasıl birşeydir?

Bu arkadaşlarımız ne yiyip ne içiyorlar da kafaları bu hale geliyor, anlamak mümkün değil.

*

Yusuf Kaplan, bunun ardından bombayı patlatıyor:

“Çok büyük bir tehlike var: İran tehlikesi bu. Şiilik üzerinden yayılan Fars emperyalizmi projesi.”

İran’ın Şiî topluluklar üzerinden bölgede mevzi kazanmaya çalıştığı bir sır değil.

Elini her tarafa uzatıyor.

Ve sen onun bu agresif politikasından endişe duyuyorsun.

Haklısın.

Fakat olaya bir de İran açısından bak..

Tıpkı hırsızın durumu gibi.. İnsanlar hırsızlardan korkarlar, fakat meseleye bir de hırsız açısından bakıldığında görülür ki, bütün dünya ona düşmandır. Hırsız evin sahiplerinden korkar, komşulardan korkar, bekçiden korkar, polisten korkar; tüm dünya ona karşı ittifak halindedir. Ve hırsız, bütün bu devasa düşman bloğuna karşı tek başınadır.

İran da kendisi açısından aynı durumda.. Ülkesinde, başka devletler tarafından kullanılabileceğini düşündüğü Sünnî kitleler var. Halk sadece Farslar’dan oluşmuyor, Türk-Türkmen, Kürt, Beluc vs. bir sürü etnik topluluk mevcut. İran, ülkesi dışındaki bütün Şiî topluluklara her hususta her zaman güvenebilecek durumda da değil, çünkü Fars/Pers (İranî) değiller, kimisi Arap, kimisi Türkmen.

Dolayısıyla İran (Fars unsuru), böyle bir dünyada, misalimizdeki hırsız gibi kendisini bir düşmanlar ittifakı ile kuşatılmış hissediyor.

*

Mesela Suriye’yi alalım..

İran’ın Şiîlik’ten dolayı Suriye’ye bir yakınlığı vardı, fakat Türkiye, geçmişte Esed’le çok iyi ilişkiler kurdu.. İran buna ses çıkarmadı veya çıkaramadı.. Fakat Türkiye, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) ABD’nin dolmuşuna binerek Suriye’ye müdahale etti..

Bunun üzerine İran, tümden Batı bloğunun kontrolü altına girecek bir Suriye görmek istemedi.. Rusya ile birlikte olaya dahil oldu..

Doğal olarak Türkiye bundan fena halde rahatsızlık duydu..

*

Bunun yanı sıra, sadece İran değil, (laik, yani siyasal dinsiz) Türkiye de bölge ve genel olarak İslam dünyası üzerinde etkili olmaya çalışıyor ve dolayısıyla sahada İran’la rekabet etme durumuna düşüyor.

Ancak Türkiye’nin derdi aslında Sünnîlik değil, “ulusal çıkar” dedikleri menfaat..

Nitekim Erdoğan’ın geçmiş yıllarda dilinden düşürmediği sloganlardan biri şuydu: “Ben ne Sünnîyim, ne Şiîyim, müslümanım.”

Erdoğan için Sünnîliğin bir önemi yokmuş.. Biz demiyoruz, kendisi diyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne gelince... Müslüman bile değil.. Laik, yani siyasal dinsiz..

*

Kaplan yazısını şöyle bitiriyor:

“İran nükleer güç olunca, İran’ı kimse durduramaz artık. O yüzden Türkiye’nin de derhal nükleer güç olma hazırlıkları yapması lazım.

“İslâm dünyasını nefes alabilmesi için, İran’ın kendi doğal sınırlarına çekilmesi, işgallerine son vermesi, işgal ettiği yerlerden de çıkarılması kaçınılmaz.

“Vesselâm.”

Aleykümselam gardaş..

Türkiye’nin nükleer güç olmasını istemen iyi de, niye bunu İran’a karşı istiyorsun?

Niye aklına mesela İsrail, ABD vs. hiç gelmiyor?

Sizdeki bu kafa neyin kafası?

Allah akıl fikir versin!

Amin!

*

Bir diğer heyecanlı yazarımız Mustafa Özcan..

O da fikriyat.com’da İran’a olanca kahramanlığıyla savlet etmiş.

Yazısının başlığı şöyle: “Farezdek ile Mirbe kavgasından günümüze yansıyanlar”.

Bu yazarımız da İran ile İsrail için “Birbirlerini savaş halinde bile gözetiyorlar” diyor.

Birbirlerini gözetmiyorlar dostum, kavganın kontrolden çıkmasını istemiyorlar.

Mesela iki kişinin yumruk yumruğa dövüştüğünü düşünelim.. Her iki taraf da bilir ki kendisi bıçağa davranırsa karşı taraf da aynısını yapacak ve iş kontrolden çıkacaktır. Artık göz mü çıkar, böğür mü delinir, orasını baştan tahmin etmek mümkün değildir. Biri mezara, diğeri hapse gidebilir. Dolayısıyla iki taraf da yumrukla işi kapatmaya çalışır. Bu, karşı tarafı gözetmekten değil, herkesin kendisini gözetmesinden ve sonunun nereye varacağı belli olmayan bir maceradan uzak durma arzusundan kaynaklanır.

Tesadüfe bakın ki, bu yazarımız da, ağız birliği etmiş gibi Yusuf Kaplan’la aynı türküyü “çığırıyor”, İran’ın Pers İmparatorluğu’nu diriltmesinden söz ediyor.

Bizimkiler de bir zamanlar Ortadoğu’da yaprak kımıldasa haberlerinin olduğunu, bütün kılcal damarlara girdiklerini, kendilerinden habersiz hiçbir şey yapılamayacağını, bölgesel güç haline geldiklerini, hatta küresel güç olma yolunda olduklarını anlatıyorlardı..

Demek ki İranlılar da aynı bölgesel ve küresel rüyalara kendilerini kaptırmışlar. Ne demişler, hacı hacıyı Mekke’de, holigan holiganı statta bulurmuş..

*

Peki Ortadoğu’daki Sünnî rejimler?..

Mustafa Özcan, onlardan (haklı olarak) “işbirlikçi Arap rejimler” diye söz ediyor.

“Bu aldatıcı hatta hain bir tabir. Bunlar Sünni değil işbirlikçi rejimler” diyor.

Ve şu hükmü veriyor: “… onlara Sünnîlik kisvesi yakışmadığı gibi Araplık veya İslamlık kisvesi de beyhudedir.

Haklı olabilir.. Belki de liderleri, Erdoğan gibi “Ben Sünnî değilim” demişlerdir.

Muhtemelen anayasalarına da (laik yani siyasal dinsiz Türkiye Cumhuriyeti’nden esinlenerek) “Biz müslüman değiliz.. Biz atamız ölmüş falan şahsın ilke ve inkılaplarına iman ettik, onun yılmaz savunucularıyız” diye yazmışlardır.

Yazmışlarsa, tekfiri hak etmişler, üzerlerindeki İslamlık kisvesinin beyhude olduğu ortaya çıkmıştır.

Bu durumda onları İslamlık’tan ihraç eden Mustafa Özcan değildir, kendileridir.

Bu rejimler laik (siyasal dinsiz) olduklarını söylüyorlarsa Mustafa Özcan onları nasıl müslüman yapabilir ki?!

*

İran hassasiyetleri zamansız ve tuhaf biçimde depreşen bu yazarlar, İran-İsrail ilişkilerinin nasıl olmasını isterlerdi?

Şu anki Türkiye-İsrail ilişkileri gibi olması onları “keser miydi”?

Belki de onlara göre tek eksik, İran Cumhurbaşkanı’nın İsrail Cumhurbaşkanı ile bir panele katılıp “One minute!” diyerek onun sözünü kesmemiş olmasıdır.


EVRİMCİ NEBBAŞLAR, VE "HAZRETİ FOSİL"Cİ YERLİ-MİLLİ DARWIN'LİK HEVESLİLERİNİN UYDURDUKLARI "AYET"LER






Tarih, 2 Şubat 2018..

Darwin’in ölümünün üzerinden 136 sene geçmiş (yazıyla yüzotuzaltı).

Koca bir yüzyıl.. Ve ayrıca 36 sene..

Darwin’in meşhur Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasının üzerinden ise 161 yıl geçmiş.. 

Yüzaltmışbir sene..

İşte, Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasından 161 yıl sonra Odatv.com adlı haber sitesinde nihayet müjdeli bir haberle karşılaşıyoruz.

Haberin başlığı şöyle: İnsan evriminin kanıtları avucumuzun içinde!

Yani?..

Yanisi şu: Şu ana kadar insan evrimini (Darwin’in teorisini) kanıtlayacak birşeye sahip değildik ama kanıtlar artık nerdeyse avucumuzun içinde..

161 sene sonra nihayet kanıta kavuşmanın mutluluğunu yaşayabileceğiz..

Çok bekledik ama değdi..

Peki bu müjdeyi veren kim?

“Ünlü paleoantropolog” Prof. Tim White.

Kaliforniya Üniversitesi İnsan Evrimi Araştırma Merkezi’nin yöneticisi.

*

Haberin spotunda şu ifade yer alıyor:

“Dünyaca ünlü paleoantropolog Prof. Tim White Bilim ve Gelecek’e konuştu...”

Bari haberin tamamını da verelim:

İnsan evrimi çalışmalarına çok önemli katkılar yapan Etiyopya - Middle Awash Projesi’nin yöneticisi, alanında dünyaca otorite kabul edilen ünlü paleoantropolog Prof. Tim White, Bilim ve Gelecek  dergisine konuştu.

Kendisi de paleontolog olan ve Tim White ile arazide aynı ekipte çalışan Dr. Ferhat Kaya’nın yaptığı, Bilim ve Gelecek’in yeni çıkan Şubat sayısında yer bulan söyleşide Tim White şunları söyledi: “Dünyada birçok insanın halen evrimsel bir geçmişe sahip olduğumuza şüphe ile yaklaştığını maalesef biliyorum. Bilim kanıt temellidir ve eğer gerekli kanıt olmazsa insanlar spekülasyon yapabilirler. Bu adli bir olaya benzer, eğer kanıta sahip değilseniz suçu ya da herhangi bir olayı kimin gerçekleştirdiği hakkında ancak spekülasyon yapabilirsiniz. Fakat [adlî olayla ilgili] kanıta sahipseniz, örneğin bu [suçluya ait] bir DNA olabilir, spekülasyona yer kalmaz. Paleontoloji de böyledir, o fosile sahipseniz herhangi bir spekülasyona ya da şüpheye yer kalmaz. Biz Middle Awash Projesi kapsamında bu kanıtları keşfediyor ve eksik parçaları bir araya getiriyoruz. Bu kanıtlar sayesinde herkes kendi gözleri ile evrimleştiğimizi görebilir ve kendi atalarının fosillerini avuçlarının arasına alabilir.”

Tim White Kaliforniya Üniversitesi’nde İnsan Evrimi Araştırma Merkezi’nin Yöneticisi ve aynı üniversitenin Bütünleşik Biyoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi. Kaliforniya Üniversitesi’nin Antropoloji Bölümü ile Biyoloji Bölümü’nü birlikte okuyarak, çift anadal yapmış. Afrika’da insanın evrimi araştırmalarını başlatmış ünlü aile Leakey’lerden Richard Leakey ile Kenya’da, Mary Leakey ile Tanzanya’da çalışmış. 1981 yılında arkeolog Desmon Clark’ın çağrısıyla, Etiyopya Afar çöküntüsüne gelerek, burada bulunan fosiller üzerinde çalışmaya başlamış. Awash Nehri’nin iki yakasında yürüttükleri Middle Awash kazılarının daha ilk ayında, birçok hominid fosili ve arkeolojik materyal keşfetmişler. Dr. Tim White, Middle Awash Projesi’ni, 1980’li yıllardan beri 35 yıldır sürdürüyor; Dr. Berhane Asfaw ve Dr. Yonas Beyene ile birlikte çalışıyorlar.

Çalışmalarda ilk önceleri, şempanze ve insanın ortak atasından evrimsel olarak bize yönelen çizginin erken üyelerinin kimler olduğunu yanıtlamaya çalışmışlar. 90’lı yıllarda Middle Awash’ta 4,4 milyon yıl öncesine tarihlendirilmiş, özellikle şu an benzer zaman dilimine ait erken hominid türleri arasında ortak atadan evrimsel olarak bize yönelen çizginin en erken üyelerinden biri olduklarını keşfettikleri Ardipithecus ramidus’u bulmuşlar. 90’lı yılların sonunda evrimsel olarak Ardipithecus ramidus ve Australopithecus afarensis arasında yer alan Australopithecus anamensis’e ait fosilleri keşfetmişler. Bu dönemlerde insan evrimi konusunda öne çıkan bir soru anatomik olarak modern insanın ilk ne zaman ve nerede ortaya çıktığıymış; özellikle bazı önemli hipotezler (Afrika’dan Çıkış hipotezine karşı Çok Merkezli Evrim hipotezi gibi) bağlamında bu soru yoğun olarak tartışılıyormuş. 2003 yılında Middle Awash’ta Herto Köyü yakınlarında keşfettikleri ve yaklaşık olarak 165 bin yıl öncesine ait olan Homo sapiens idaltu’yu anatomik olarak modern insanın ilk temsilcisi olarak analiz etmişler. Bu keşif aynı zamanda anatomik olarak modern insanın evrimsel kökenine dair başka soruları da doğurmuş: O zaman anatomik olarak modern insan nereden geliyordu, ona atalık eden türler neredeydi? Çok geçmeden, aynı bölgede Herto Köyü yakınlarındaki Bouri bölgesinde yaklaşık 1 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Homo erectus fosillerini de keşfetmişler. Bu keşif ise 1 milyon yıl ile yaklaşık olarak 200 bin yıl arasında hangi türlerin yer aldığı ve ne tür bir evrimsel değişim gerçekleştiği sorularına odaklamış onları. Tim White, bu son sorunun, bugün insan evriminin en problemli ve tartışılan sorularından biri olduğunu söylüyor. Awash Nehri’nin iki yanına yayılan çalışmalarını tamamladıklarında, “Middle Awash’ın tek bir vadide insan evriminin birbirini evrimsel olarak takip eden kayıtlarını içeren eşsiz bir yer olarak kabul edileceğini” düşündüğünü belirtiyor.

Söyleşiyi yapan Dr. Ferhat Kaya, Tim White’ın Etiyopya’da yürüttüğü Middle Awash Projesi’nin üyelerinden biri. Helsinki Üniversitesi’nden Ferhat Kaya, Middle Awash Projesi kapsamında bulunan kemirgen ve diğer küçük boyutlu memeli gruplarına ait fosillerin bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. Çalışmalara Türkiye’den katılan ve Middle Awash Projesi’nin en deneyimli üyelerinden biri olan Prof. Dr. Cesur Pehlevan ise (Yüzüncüyıl Üniversitesi Antropoloji Bölümü) bu kazılarda bulunan Rhinocerotidae (Gergedangiller) ailesine ait fosil buluntuların bilimsel çalışmalarını sürdürüyor.

Türkiye’nin bu proje ile tanışması antropolog Prof. Dr. Erksin Güleç’in 90’lı yıllarda Türkiye’de sürdürdüğü paleontolojik kazı ve yüzey araştırmaları sırasında Tim White ile geliştirdiği akademik ortaklıkla başlıyor. Türkiye’de süren omurgalı fosil yatakları araştırmaları sırasında Tim White, Erksin Güleç ve dönemin Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi’nde paleontolog olan Gerçek Saraç’ı Middle Awash projesine katılmaları için davet eder. Türkiye’den ilk katılımlar böylece başlar. Ardından o dönem Erksin Güleç’in ekibinde yer alan araştırmacılardan da kısa süreli katılımlar gerçekleşir. Ancak Türkiye’den gerçekleşen bu katılımlar çoğunlukla Middle Awash projesinin nasıl gerçekleştiği ve işlediği konusunda deneyim ve bilgi kazanma amaçlı kısa süreli ziyaretlerdir. Bu süreçte, Cesur Pehlevan ve Ferhat Kaya ise kazının deneyimli üyeleri haline gelirler.

Middle Awash’ın özelliği başka bir yerde tekrar edilemeyen benzersiz fosillere sahip olmasının yanı sıra benzersiz bir jeolojiye de sahip olması. Halen yayınlanmayı bekleyen birçok fosil sırada bekliyor ve kazı ekibi, tabakalar arasında çok daha fazlasını bulmayı umut ediyor.

Bilim ve Gelecek dergisinde kapak dosyası olarak geniş yer bulan söyleşide, Middle Awash kazılarında 35 yıl boyunca bulunan fosiller, keşif süreçleriyle, bilimsel değerlendirilmeleriyle birlikte ayrıntılarıyla anlatılıyorlar. Bunun dışında, Türkiye’nin paleontolojik önemi, medyatiklik çabasının bilime verdiği zarar ve Tim White’ın alanda çalışmak isteyen gençlere verdiği öneriler de, dergideki yayında yer buluyor.

(https://odatv.com/insan-evriminin-kanitlari-avucumuzun-icinde-0202181200.html)

*

Tim White’ın sözleri önemli:

“Dünyada birçok insanın halen evrimsel bir geçmişe sahip olduğumuza şüphe ile yaklaştığını maalesef biliyorum. Bilim kanıt temellidir ve eğer gerekli kanıt olmazsa insanlar spekülasyon yapabilirler. Bu adli bir olaya benzer, eğer kanıta sahip değilseniz suçu ya da herhangi bir olayı kimin gerçekleştirdiği hakkında ancak spekülasyon yapabilirsiniz. Fakat [adlî olayla ilgili] kanıta sahipseniz, örneğin bu [suçluya ait] bir DNA olabilir, spekülasyona yer kalmaz. Paleontoloji de böyledir, o fosile sahipseniz herhangi bir spekülasyona ya da şüpheye yer kalmaz. Biz Middle Awash Projesi kapsamında bu kanıtları keşfediyor ve eksik parçaları bir araya getiriyoruz. Bu kanıtlar sayesinde herkes kendi gözleri ile evrimleştiğimizi görebilir ve kendi atalarının fosillerini avuçlarının arasına alabilir.”

Buradan anlaşılıyor ki, Tim White ve arkadaşları, kendi çalışmalarından önce evrimin kanıtsız biçimde savunulmuş olduğunu kabul ediyorlar.

Elde kanıt yok, sadece iddia (ya da inanç) var.

Elde kanıt yoksa, insanlar elbette şüphe duyacaklar.

Dedikleri şu: Kanıt yok ama olsun, biz inanıyoruz.

Tamam inan da, bunun adına niçin "bilim" diyorsun?

*

Tim White’ın yaptığı “adlî olay” benzetmesi üzerinden gidelim: 

Ortada bir cinayet bulunduğunu iddia ediyorsunuz, “Ölen şu, öldüren de şu şu özellikte biridir” diyorsunuz, fakat ortada kanıt yok.

Hayır, kanıt eksikliği sadece cinayeti işlemiş olduğunu düşündüğünüz kişinin kimliğiyle ilgili değil.

Ortada, böyle bir cinayetin işlenmiş olduğunu gösteren bir işaret de yok.

Sadece ölmüş olan bir tandığınız var.

Onun ölümü için şaşaalı ve parlak bir destan yazmak istiyorsunuz.

Bunun için bir cinayet hikâyesine ihtiyacınız var. O yüzden kolları sıvıyor, ölen tanıdığınız için bir “cinayet senaryosu” yazıyor, cinayet teorisi oluşturuyorsunuz.

Diyelim ki ölen tanıdığınızın ismi Türker.

İçinizden ağzı laf yapan biri çıkıyor “Türker mutlaka birisi tarafından öldürülmüştür, kendiliğinden ölecek biri değildi” diyor.

Bu iddia sizin aklınıza değilse de kalbinize ve duygularınıza hitap ettiği için yürekten benimsiyor, sorgulamadan sahipleniyorsunuz.

Sonra iddianın sahibi oturup bir kitap yazıyor: “Türker’lerin Ölümünün Kökeni”.

Böyle bir kitap yazıldığını duyan pekçok kişi sormadan, sorgulamadan Türker’in öldürülmüş olduğuna inanmaya başlıyor.

Ölmüşse, öldürülmüştür yav, durduk yere ölecek değildi ya, kesin öldürülmüştür,” diyorlar, "hem de, öldürülmemiş olsa böyle bir kitap yazılır mıydı?!"

Aklı başında birileri itiraz ediyorlar: “Kardeşler, ölenin illa da öldürülmüş olması gerekmiyor. İnsan kendiliğinden de ölebilir, hemen gaza gelmeyin” diyorlar.

Öbürleri bunları cahillikle, bilimden, adlî meselelerden habersiz olmakla, geri kafalılıkla suçluyorlar.

Böylece, Türker’in bir cinayetin kurbanı olduğu inancı zihinlere paslı çivi gibi çakılıyor.. 

Hatta hukuk fakültelerindeki ceza hukuku ve kriminoloji derslerinde “Türker’in ölümü” ciddi ciddi bilimsel bir mesele olarak okutulmaya başlanıyor.

Fakat, bazı “geri kafalı cahil”ler, “Türker öldürüldü diyorsanız, bir katilin varlığını kabul ediyorsunuz demektir. Kim bu katil?.. Canisi olmayan cinayet, katili olmayan öldürme olur mu?! Siz aptal mısınız?!” diyerek itirazda bulunuyorlar.

Bunun üzerine, adamlarımız vargüçleriyle katil arayışına giriyorlar.

Cinayetin çok uzun zaman önce işlendiğini kabul ettikleri için katilin de ölmüş olduğunu varsayıyorlar ve bundan dolayı dağ tepe dere orman demeden katilin mezarını aramaya koyuluyorlar.

İşte evrimcilerin dağ bayır, dere yokuş demeden fosil aramalarının nedeni bu.

*

Peki, Prof. Tim ile arkadaşlarının çalışmaları hangi tarihe uzanıyor?

Habere göre, Prof. Dr. Tim White ve ekibi, proje üzerinde, 1980’li yıllardan beri 35 yıldır çalışıyorlarmış.

Demek oluyor ki, kanıt bulmaya 1983‘te başlamışlar.

Henüz tam bulamamış olacaklar ki, aramaya devam ediyorlar.

Demek ki, onlara göre, 1983 yılı öncesinde kanıt diye birşey yok.. Olsa, yeni kemik aramak yerine, onların tanıtımıyla uğraşırlardı. 

Evet, kanıt yokmuş, sadece spekülasyon ya da senaryo varmış.

Çalışmaların seyrine gelince..

İlk önceleri, “şempanze ve insanın ortak atasından evrimsel olarak bize yönelen çizginin erken üyelerinin kimler olduğunu” bulmaya çalışmışlarmış.

Yani,  “işkembe” mahsulü olarak ortaya atılmış bulunan bir “önceki çizgi” düşüncesi için “üye” aranıyor.

Ortada, bulunan "üye fosil"lerden hareketle zihinlerinde oluşturdukları bir "çizgi" düşüncesi yok, önce kafalarında bir "çizgi masalı" oluşturmuşlar, sonra da o masal için üye bulma umuduyla yollara dökülmüşler.

Bunu gazeteye ilan vererek yapamadıkları için çölde kemik arıyorlar.

90’lı yıllarda Middle Awash’ta 4 milyon 400 bin yıl öncesine tarihlendirilmiş Ardipithecus ramidus’u bulmuşlarmış (Bu şatafatlı ad, bir kemiğe ait).

90’lı yılların sonunda ise evrimsel olarak Ardipithecus ramidus ve Australopithecus afarensis arasında yer alan Australopithecus anamensis’e ait fosilleri keşfetmişlermiş.

2003 yılında Middle Awash’ta Herto Köyü yakınlarında keşfettikleri ve yaklaşık olarak 165 bin yıl öncesine ait olan Homo sapiens idaltu’yu anatomik olarak modern insanın ilk temsilcisi kabul etmişlermiş.

Çok geçmeden, aynı bölgede Herto Köyü yakınlarındaki Bouri bölgesinde yaklaşık 1 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Homo erectus fosillerini de bulmuşlarmış.

Bu keşif ise 1 milyon yıl ile yaklaşık olarak 200 bin yıl arasında hangi türlerin yer aldığı ve ne tür bir evrimsel değişim gerçekleştiği sorularına odaklamış onları.

Tim White, “Bu son sorunun, bugün insan evriminin en problemli ve tartışılan sorularından biri olduğunu söylüyor”muş.

Yani ortada, bir problem ya da tartışılan sorun var.

Cevap ise yok.

*

İşin özüne gelelim..

Söz konusu kemiklerin bulunması, sadece o kemiklerin varlığını ispatlar. Bulunan farklı kemikler arasında soy bağının bulunduğunu kanıtlamaya, kemiklerin varlığı tek başına yetmez.

Tim White’ın “adlî olay” benzetmesi çerçevesinde konuşalım: 

Bir yerde ölüler ve de birtakım cinayet aletleri bulmanız, orada mutlaka cinayet yaşanmış olduğunu göstermez. 

Hatta ölünün birinin vücudunda öldürülmüş olduğunu gösteren darbe ve kurşun izleri görseniz bile, yine de bir cinayetin varlığından kesin olarak emin olamazsınız. Adam intihar etmiş de olabilir. Veya kaza kurşununa kurban gitmiştir, ortada bir tesadüf söz konusudur. 

Bundan hareketle “cinayet teorisi” (ya da yasası) icat ederseniz, bu sadece, sizin, (aranızda soy bağı yoksa da) zekâ bakımından maymunlarla bir benzerliğinizin bulunduğunu kanıtlar.

“Mantık” ve de “bilimsel yöntem” gereği, böylesi durumlarda bir kanıtlamadan söz edilemez.

Yine, eski bir mezarlığı kazdığınızda bulduğunuz kemiklerin form bakımından benzer olmaları, onların aynı soydan geldiklerini (mesela hepsinin Türk, ya da hepsinin İtalyan vs. olduğunu) göstermez.

Farklı milletlerin mensubu olabilirler.

Bulunan çok eski fosillerden hareketle o fosiller ile bugünkü canlılar arasında bir soy bağı icat etmeniz, köyünüzdeki bir kazı sırasında bir insan iskeleti ile eşek iskeletinin yan yana yatıyor olduğunu keşfetmenizden hareketle (Sonuçta ikisi de kemik) o insan ile eşek arasında soy bağı bulunduğunu (birinin diğerinin uzak atası olduğunu) iddia etmenizden, mahiyet itibariyle farksızdır.

Evrimci mantık, akıl yürütüşündeki sağlamlık ve kanıtlama biçiminin kesinliği bakımından bundan daha iyi durumda değildir.

*

Şempanzeler ve goriller, insana bir ölçüde benzeyen hayvanlardır. Geçmişte insana (daha doğrusu şempanzelere) benzeyen başka hayvan türleri de yaşamış olabilir.

Kur'an'da bunlardan bahsedilmemiş olması önem taşımaz. Kur'an, bir canlı türleri ya da hayvanlar âlemi antolojisi değildir.

Dünyadaki canlı türlerinin (böcek, kuş, vahşi hayvan, balık, sürüngen) fazlalığı, Allahu Teala'nın kudretinin ve sanatının gözle görülen ve akla hitab eden, peygamberlerin haber vermesini gerektirmeyen delilleridir.

Evrimciler insanın maymundan (ya da maymunlarla aynı ortak atadan) türediğine gerçekten inanıyorlarsa, ve de bunu kanıtladıklarını düşünüyorlarsa, artık bu konudaki araştırmalara son verip, daha öncesini araştırmaya başlamalılar.

Onlara göre, evrim gereği maymunlar birdenbire öylece ortaya çıkmış türler olamayacağına, ondan önce de evrim geçirmiş bulunduklarına göre, maymunun atalarının evrim şemasını çizerlerse, ve de o evrim şemasına uygun iskeletler bulurlarsa, atalarının (ya da atalarının akrabalarının) ruhlarını değilse de kemiklerini şad etmiş olurlar.

Bu yönde niçin hiç gayretleri yok, anlamak mümkün değil.

*

Yoksa, evrimin sadece insana mahsus olduğunu, ve de maymunun (Hz. Adem atamız gibi) evrim geçirmeksizin, öylece bir anda ortaya çıkmış bulunduğunu mu kabul ediyorlar?

Etmiyorlarsa, niçin o maymunların atalarının kuzeni olan atalarını hiç merak etmiyor ve araştırmıyorlar?

Onların kemiklerine niçin hiç saygıları yok?

Birşey daha: 

Modern insan“ın yüzbinlerce, milyonlarca yıl önceki maymun (veya maymun benzeri) atalarının (evrim gereği) “modern insan”dan farklılık arzettiğini kabul ettiklerine ve onların kemiklerini bulmaya çalıştıklarına göre, “modern maynun“ların atalarının da yine evrim gereği bugünkü maymunların görünümünden farklı olduklarını kabul ediyorlar demektir.

Niçin araştırmaları sırasında onlara hiç rastlamıyorlar?

Evrim sadece insana çıkmış bir piyango olamayacağına göre, bugün mevcut olan her canlının evrim geçirmiş atalarının bulunması gerekiyor.

Mesela fillerin milyonlarca yıl önceki ataları nasıl birşeydi?.. Onların fosillerini bulup müzelere koymak ilginç olmaz mı?

Evrimciler yine mesela inek ve öküzlerin evrim geçirmiş atalarını bularak Hindistan'ın putperestlerini sevindirmeyi deneyebilirler. Hindistan'ın sapıkları tanrılarının atalarıyla müşerref olmaktan kesinlikle mutlu olacaklardır. 

Yine evrimciler, boz kurtların atalarının evrim sürecinin ilk aşamalarındaki hallerine ait fosilleri bularak yoz kurtçu (ya da boş kurtçu) Türkçüleri de sevindirebilirler. 

Allah'tan ki hayvanlar âleminde onların kafalarını karıştıran Darwin'ler yok.. Olsaydı, mesela serçelerin, içlerinden çıkan Serçe Darwin'in aklına uyup atalarına lanet okuduklarına şahit olunabilirdi.. "N'alet olsun, niye kartal gibi olma yönünde evrim atakları gerçekleştirmediniz de bizi bu perişan hale düşürdünüz?" diyebilirlerdi.

Evrim teorisi tek birşeyi ispatlıyor: İnsanoğlu zekâ bakımından maymunlaşabilir.

*

Mustafa İslamoğlu adlı yerli-milli amatör Darwin'lik heveslisinin Tim White gibilerden farkı, onların aksine bilim yöntemi ve bilimsel kanıtların niteliği hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor olması.

O yüzden, Kur’an ayetlerinin karşısına aklınca kevnî ayetleri koyuyor.. Böylece Tim White'ın bulduğu fosiller, Develili azgelişmiş zekâ için Hazreti Fosil haline geliyor.

Delil olarak ileri sürdüğü şeyler de tam bir sefil tiyatro, zavallı komedya.. Dediğine göre, (aklımda kaldığı kadarıyla) Oxford’lu bilmem kimler üç santim uzunluğunda parmak kemiği bulmuşlarmış, bu, ayetmiş, Allah’ın ayetiymiş.. Allah her zaman gökten ayet indirmezmiş, bazısını da yerden çıkarırmış. (Vatandaş evrimci nebbaş ve mezar soyguncularının Oxford'lu olduklarını öyle bir iştahla söylüyor ki, zannedersiniz ki bunlar Allahu Teala'dan "ayet" getiren birer İbrahim, Musa, Davud, İsa a.s. ...)

Develili Darwin karikatürü, Stand-up'çı artistliği ve iğrenç edebiyat paralama tutkusuyla pis pis sırıtarak bunu söylüyor.

Allah dostları, görüldüklerinde Allah'ı hatırlatırlar, buna ait bir fotoğraf ya da video kaydını bir şekilde görme bahtsızlığına uğradığımızda nedense İblis'i hatırlıyoruz.

Evet, Develili Darwin'lik heveslisinin sözünü ettiği o kemik de bir ayettir de, o ayetten hareketle ürettiği hurafe (teori), ayet değildir. 

Dalalettir.

O kemiği ayet olarak alıyor, daha doğrusu o kemikten hareketle kendisi bir ayet üretiyor, Allahu Teala adına konuşma hadsizliği sergiliyor, bu sözde ayetten (evrim hurafesinden) hareketle resmen Kur’an ayetlerine “ayar” veriyor.

*

İmdi, yaratılmış olan herşey aslında birer ayettir.. 

Herşey bize Allahu Teala'yı tanıtır.. 

Günah diye birşey olmasaydı, Allahu Teala'nın Settar ve Gaffar olduğunu bilemezdik. 

Zulüm diye birşey olmasa Allahu Teala'nın el-'Adl ismini de, Azîzün Züntikam olduğunu da bilemezdik. 

Küfür ve inkâr diye birşey olmasa, Allahu Teala'nın Hâdî ve Kahhâr olduğunu bilemezdik.. 

Açlık ve ihtiyaç olmasa, Rezzak olduğunu bilemezdik. 

Ölüm olmasa, Allah'ın el-Mümît olduğunu bilemezdik.

İşte, o “üç santimlik ayet”, Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, yaratıcılığının bir delilidir, bu anlamda ayettir, fakat Hz. Adem’in nasıl yaratılmış olduğunu gösteren bir ayet değildir.. 

O konuyla ilgili ayet, Kur’an’da..

O Oxford’lular sahtekâr bilimciler değil de doğrucu Davutlar olsalar bile, o kemiğin sahibi ile Hz. Adem arasında bir soy bağı bulunması gerekmiyor.. 

Bu tür kemikler, bir soy bağı iddiası için “sübutu ve delaleti kat’i” delil olmaktan uzaktırlar. En iyi ihtimalle “zan” ifade ederler.

Ve Allahu Teala seni bu tür “zan”larla da imtihan edebilir.. Bakalım kendi yarım bile olamayan çeyrek aklınla ulaştığın, bilim ve bilgi felsefeleri alanındaki cehaletinle beslenen aptalca zannına mı (daha doğrusu peşine takıldığın Darwin gibi ins şeytanlarının yaldızlı laflarına mı) tabi olacaksın, yoksa Allahu Teala’nın kelamına mı?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."