EVRİMCİ NEBBAŞLAR, VE "HAZRETİ FOSİL"Cİ YERLİ-MİLLİ DARWIN'LİK HEVESLİLERİNİN UYDURDUKLARI "AYET"LER






Tarih, 2 Şubat 2018..

Darwin’in ölümünün üzerinden 136 sene geçmiş (yazıyla yüzotuzaltı).

Koca bir yüzyıl.. Ve ayrıca 36 sene..

Darwin’in meşhur Türlerin Kökeni kitabının yayınlanmasının üzerinden ise 161 yıl geçmiş.. 

Yüzaltmışbir sene..

İşte, Türlerin Kökeni’nin yayınlanmasından 161 yıl sonra Odatv.com adlı haber sitesinde nihayet müjdeli bir haberle karşılaşıyoruz.

Haberin başlığı şöyle: İnsan evriminin kanıtları avucumuzun içinde!

Yani?..

Yanisi şu: Şu ana kadar insan evrimini (Darwin’in teorisini) kanıtlayacak birşeye sahip değildik ama kanıtlar artık nerdeyse avucumuzun içinde..

161 sene sonra nihayet kanıta kavuşmanın mutluluğunu yaşayabileceğiz..

Çok bekledik ama değdi..

Peki bu müjdeyi veren kim?

“Ünlü paleoantropolog” Prof. Tim White.

Kaliforniya Üniversitesi İnsan Evrimi Araştırma Merkezi’nin yöneticisi.

*

Haberin spotunda şu ifade yer alıyor:

“Dünyaca ünlü paleoantropolog Prof. Tim White Bilim ve Gelecek’e konuştu...”

Bari haberin tamamını da verelim:

İnsan evrimi çalışmalarına çok önemli katkılar yapan Etiyopya - Middle Awash Projesi’nin yöneticisi, alanında dünyaca otorite kabul edilen ünlü paleoantropolog Prof. Tim White, Bilim ve Gelecek  dergisine konuştu.

Kendisi de paleontolog olan ve Tim White ile arazide aynı ekipte çalışan Dr. Ferhat Kaya’nın yaptığı, Bilim ve Gelecek’in yeni çıkan Şubat sayısında yer bulan söyleşide Tim White şunları söyledi: “Dünyada birçok insanın halen evrimsel bir geçmişe sahip olduğumuza şüphe ile yaklaştığını maalesef biliyorum. Bilim kanıt temellidir ve eğer gerekli kanıt olmazsa insanlar spekülasyon yapabilirler. Bu adli bir olaya benzer, eğer kanıta sahip değilseniz suçu ya da herhangi bir olayı kimin gerçekleştirdiği hakkında ancak spekülasyon yapabilirsiniz. Fakat [adlî olayla ilgili] kanıta sahipseniz, örneğin bu [suçluya ait] bir DNA olabilir, spekülasyona yer kalmaz. Paleontoloji de böyledir, o fosile sahipseniz herhangi bir spekülasyona ya da şüpheye yer kalmaz. Biz Middle Awash Projesi kapsamında bu kanıtları keşfediyor ve eksik parçaları bir araya getiriyoruz. Bu kanıtlar sayesinde herkes kendi gözleri ile evrimleştiğimizi görebilir ve kendi atalarının fosillerini avuçlarının arasına alabilir.”

Tim White Kaliforniya Üniversitesi’nde İnsan Evrimi Araştırma Merkezi’nin Yöneticisi ve aynı üniversitenin Bütünleşik Biyoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi. Kaliforniya Üniversitesi’nin Antropoloji Bölümü ile Biyoloji Bölümü’nü birlikte okuyarak, çift anadal yapmış. Afrika’da insanın evrimi araştırmalarını başlatmış ünlü aile Leakey’lerden Richard Leakey ile Kenya’da, Mary Leakey ile Tanzanya’da çalışmış. 1981 yılında arkeolog Desmon Clark’ın çağrısıyla, Etiyopya Afar çöküntüsüne gelerek, burada bulunan fosiller üzerinde çalışmaya başlamış. Awash Nehri’nin iki yakasında yürüttükleri Middle Awash kazılarının daha ilk ayında, birçok hominid fosili ve arkeolojik materyal keşfetmişler. Dr. Tim White, Middle Awash Projesi’ni, 1980’li yıllardan beri 35 yıldır sürdürüyor; Dr. Berhane Asfaw ve Dr. Yonas Beyene ile birlikte çalışıyorlar.

Çalışmalarda ilk önceleri, şempanze ve insanın ortak atasından evrimsel olarak bize yönelen çizginin erken üyelerinin kimler olduğunu yanıtlamaya çalışmışlar. 90’lı yıllarda Middle Awash’ta 4,4 milyon yıl öncesine tarihlendirilmiş, özellikle şu an benzer zaman dilimine ait erken hominid türleri arasında ortak atadan evrimsel olarak bize yönelen çizginin en erken üyelerinden biri olduklarını keşfettikleri Ardipithecus ramidus’u bulmuşlar. 90’lı yılların sonunda evrimsel olarak Ardipithecus ramidus ve Australopithecus afarensis arasında yer alan Australopithecus anamensis’e ait fosilleri keşfetmişler. Bu dönemlerde insan evrimi konusunda öne çıkan bir soru anatomik olarak modern insanın ilk ne zaman ve nerede ortaya çıktığıymış; özellikle bazı önemli hipotezler (Afrika’dan Çıkış hipotezine karşı Çok Merkezli Evrim hipotezi gibi) bağlamında bu soru yoğun olarak tartışılıyormuş. 2003 yılında Middle Awash’ta Herto Köyü yakınlarında keşfettikleri ve yaklaşık olarak 165 bin yıl öncesine ait olan Homo sapiens idaltu’yu anatomik olarak modern insanın ilk temsilcisi olarak analiz etmişler. Bu keşif aynı zamanda anatomik olarak modern insanın evrimsel kökenine dair başka soruları da doğurmuş: O zaman anatomik olarak modern insan nereden geliyordu, ona atalık eden türler neredeydi? Çok geçmeden, aynı bölgede Herto Köyü yakınlarındaki Bouri bölgesinde yaklaşık 1 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Homo erectus fosillerini de keşfetmişler. Bu keşif ise 1 milyon yıl ile yaklaşık olarak 200 bin yıl arasında hangi türlerin yer aldığı ve ne tür bir evrimsel değişim gerçekleştiği sorularına odaklamış onları. Tim White, bu son sorunun, bugün insan evriminin en problemli ve tartışılan sorularından biri olduğunu söylüyor. Awash Nehri’nin iki yanına yayılan çalışmalarını tamamladıklarında, “Middle Awash’ın tek bir vadide insan evriminin birbirini evrimsel olarak takip eden kayıtlarını içeren eşsiz bir yer olarak kabul edileceğini” düşündüğünü belirtiyor.

Söyleşiyi yapan Dr. Ferhat Kaya, Tim White’ın Etiyopya’da yürüttüğü Middle Awash Projesi’nin üyelerinden biri. Helsinki Üniversitesi’nden Ferhat Kaya, Middle Awash Projesi kapsamında bulunan kemirgen ve diğer küçük boyutlu memeli gruplarına ait fosillerin bilimsel çalışmalarını sürdürüyor. Çalışmalara Türkiye’den katılan ve Middle Awash Projesi’nin en deneyimli üyelerinden biri olan Prof. Dr. Cesur Pehlevan ise (Yüzüncüyıl Üniversitesi Antropoloji Bölümü) bu kazılarda bulunan Rhinocerotidae (Gergedangiller) ailesine ait fosil buluntuların bilimsel çalışmalarını sürdürüyor.

Türkiye’nin bu proje ile tanışması antropolog Prof. Dr. Erksin Güleç’in 90’lı yıllarda Türkiye’de sürdürdüğü paleontolojik kazı ve yüzey araştırmaları sırasında Tim White ile geliştirdiği akademik ortaklıkla başlıyor. Türkiye’de süren omurgalı fosil yatakları araştırmaları sırasında Tim White, Erksin Güleç ve dönemin Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi’nde paleontolog olan Gerçek Saraç’ı Middle Awash projesine katılmaları için davet eder. Türkiye’den ilk katılımlar böylece başlar. Ardından o dönem Erksin Güleç’in ekibinde yer alan araştırmacılardan da kısa süreli katılımlar gerçekleşir. Ancak Türkiye’den gerçekleşen bu katılımlar çoğunlukla Middle Awash projesinin nasıl gerçekleştiği ve işlediği konusunda deneyim ve bilgi kazanma amaçlı kısa süreli ziyaretlerdir. Bu süreçte, Cesur Pehlevan ve Ferhat Kaya ise kazının deneyimli üyeleri haline gelirler.

Middle Awash’ın özelliği başka bir yerde tekrar edilemeyen benzersiz fosillere sahip olmasının yanı sıra benzersiz bir jeolojiye de sahip olması. Halen yayınlanmayı bekleyen birçok fosil sırada bekliyor ve kazı ekibi, tabakalar arasında çok daha fazlasını bulmayı umut ediyor.

Bilim ve Gelecek dergisinde kapak dosyası olarak geniş yer bulan söyleşide, Middle Awash kazılarında 35 yıl boyunca bulunan fosiller, keşif süreçleriyle, bilimsel değerlendirilmeleriyle birlikte ayrıntılarıyla anlatılıyorlar. Bunun dışında, Türkiye’nin paleontolojik önemi, medyatiklik çabasının bilime verdiği zarar ve Tim White’ın alanda çalışmak isteyen gençlere verdiği öneriler de, dergideki yayında yer buluyor.

(https://odatv.com/insan-evriminin-kanitlari-avucumuzun-icinde-0202181200.html)

*

Tim White’ın sözleri önemli:

“Dünyada birçok insanın halen evrimsel bir geçmişe sahip olduğumuza şüphe ile yaklaştığını maalesef biliyorum. Bilim kanıt temellidir ve eğer gerekli kanıt olmazsa insanlar spekülasyon yapabilirler. Bu adli bir olaya benzer, eğer kanıta sahip değilseniz suçu ya da herhangi bir olayı kimin gerçekleştirdiği hakkında ancak spekülasyon yapabilirsiniz. Fakat [adlî olayla ilgili] kanıta sahipseniz, örneğin bu [suçluya ait] bir DNA olabilir, spekülasyona yer kalmaz. Paleontoloji de böyledir, o fosile sahipseniz herhangi bir spekülasyona ya da şüpheye yer kalmaz. Biz Middle Awash Projesi kapsamında bu kanıtları keşfediyor ve eksik parçaları bir araya getiriyoruz. Bu kanıtlar sayesinde herkes kendi gözleri ile evrimleştiğimizi görebilir ve kendi atalarının fosillerini avuçlarının arasına alabilir.”

Buradan anlaşılıyor ki, Tim White ve arkadaşları, kendi çalışmalarından önce evrimin kanıtsız biçimde savunulmuş olduğunu kabul ediyorlar.

Elde kanıt yok, sadece iddia (ya da inanç) var.

Elde kanıt yoksa, insanlar elbette şüphe duyacaklar.

Dedikleri şu: Kanıt yok ama olsun, biz inanıyoruz.

Tamam inan da, bunun adına niçin "bilim" diyorsun?

*

Tim White’ın yaptığı “adlî olay” benzetmesi üzerinden gidelim: 

Ortada bir cinayet bulunduğunu iddia ediyorsunuz, “Ölen şu, öldüren de şu şu özellikte biridir” diyorsunuz, fakat ortada kanıt yok.

Hayır, kanıt eksikliği sadece cinayeti işlemiş olduğunu düşündüğünüz kişinin kimliğiyle ilgili değil.

Ortada, böyle bir cinayetin işlenmiş olduğunu gösteren bir işaret de yok.

Sadece ölmüş olan bir tandığınız var.

Onun ölümü için şaşaalı ve parlak bir destan yazmak istiyorsunuz.

Bunun için bir cinayet hikâyesine ihtiyacınız var. O yüzden kolları sıvıyor, ölen tanıdığınız için bir “cinayet senaryosu” yazıyor, cinayet teorisi oluşturuyorsunuz.

Diyelim ki ölen tanıdığınızın ismi Türker.

İçinizden ağzı laf yapan biri çıkıyor “Türker mutlaka birisi tarafından öldürülmüştür, kendiliğinden ölecek biri değildi” diyor.

Bu iddia sizin aklınıza değilse de kalbinize ve duygularınıza hitap ettiği için yürekten benimsiyor, sorgulamadan sahipleniyorsunuz.

Sonra iddianın sahibi oturup bir kitap yazıyor: “Türker’lerin Ölümünün Kökeni”.

Böyle bir kitap yazıldığını duyan pekçok kişi sormadan, sorgulamadan Türker’in öldürülmüş olduğuna inanmaya başlıyor.

Ölmüşse, öldürülmüştür yav, durduk yere ölecek değildi ya, kesin öldürülmüştür,” diyorlar, "hem de, öldürülmemiş olsa böyle bir kitap yazılır mıydı?!"

Aklı başında birileri itiraz ediyorlar: “Kardeşler, ölenin illa da öldürülmüş olması gerekmiyor. İnsan kendiliğinden de ölebilir, hemen gaza gelmeyin” diyorlar.

Öbürleri bunları cahillikle, bilimden, adlî meselelerden habersiz olmakla, geri kafalılıkla suçluyorlar.

Böylece, Türker’in bir cinayetin kurbanı olduğu inancı zihinlere paslı çivi gibi çakılıyor.. 

Hatta hukuk fakültelerindeki ceza hukuku ve kriminoloji derslerinde “Türker’in ölümü” ciddi ciddi bilimsel bir mesele olarak okutulmaya başlanıyor.

Fakat, bazı “geri kafalı cahil”ler, “Türker öldürüldü diyorsanız, bir katilin varlığını kabul ediyorsunuz demektir. Kim bu katil?.. Canisi olmayan cinayet, katili olmayan öldürme olur mu?! Siz aptal mısınız?!” diyerek itirazda bulunuyorlar.

Bunun üzerine, adamlarımız vargüçleriyle katil arayışına giriyorlar.

Cinayetin çok uzun zaman önce işlendiğini kabul ettikleri için katilin de ölmüş olduğunu varsayıyorlar ve bundan dolayı dağ tepe dere orman demeden katilin mezarını aramaya koyuluyorlar.

İşte evrimcilerin dağ bayır, dere yokuş demeden fosil aramalarının nedeni bu.

*

Peki, Prof. Tim ile arkadaşlarının çalışmaları hangi tarihe uzanıyor?

Habere göre, Prof. Dr. Tim White ve ekibi, proje üzerinde, 1980’li yıllardan beri 35 yıldır çalışıyorlarmış.

Demek oluyor ki, kanıt bulmaya 1983‘te başlamışlar.

Henüz tam bulamamış olacaklar ki, aramaya devam ediyorlar.

Demek ki, onlara göre, 1983 yılı öncesinde kanıt diye birşey yok.. Olsa, yeni kemik aramak yerine, onların tanıtımıyla uğraşırlardı. 

Evet, kanıt yokmuş, sadece spekülasyon ya da senaryo varmış.

Çalışmaların seyrine gelince..

İlk önceleri, “şempanze ve insanın ortak atasından evrimsel olarak bize yönelen çizginin erken üyelerinin kimler olduğunu” bulmaya çalışmışlarmış.

Yani,  “işkembe” mahsulü olarak ortaya atılmış bulunan bir “önceki çizgi” düşüncesi için “üye” aranıyor.

Ortada, bulunan "üye fosil"lerden hareketle zihinlerinde oluşturdukları bir "çizgi" düşüncesi yok, önce kafalarında bir "çizgi masalı" oluşturmuşlar, sonra da o masal için üye bulma umuduyla yollara dökülmüşler.

Bunu gazeteye ilan vererek yapamadıkları için çölde kemik arıyorlar.

90’lı yıllarda Middle Awash’ta 4 milyon 400 bin yıl öncesine tarihlendirilmiş Ardipithecus ramidus’u bulmuşlarmış (Bu şatafatlı ad, bir kemiğe ait).

90’lı yılların sonunda ise evrimsel olarak Ardipithecus ramidus ve Australopithecus afarensis arasında yer alan Australopithecus anamensis’e ait fosilleri keşfetmişlermiş.

2003 yılında Middle Awash’ta Herto Köyü yakınlarında keşfettikleri ve yaklaşık olarak 165 bin yıl öncesine ait olan Homo sapiens idaltu’yu anatomik olarak modern insanın ilk temsilcisi kabul etmişlermiş.

Çok geçmeden, aynı bölgede Herto Köyü yakınlarındaki Bouri bölgesinde yaklaşık 1 milyon yıl öncesine tarihlendirilen Homo erectus fosillerini de bulmuşlarmış.

Bu keşif ise 1 milyon yıl ile yaklaşık olarak 200 bin yıl arasında hangi türlerin yer aldığı ve ne tür bir evrimsel değişim gerçekleştiği sorularına odaklamış onları.

Tim White, “Bu son sorunun, bugün insan evriminin en problemli ve tartışılan sorularından biri olduğunu söylüyor”muş.

Yani ortada, bir problem ya da tartışılan sorun var.

Cevap ise yok.

*

İşin özüne gelelim..

Söz konusu kemiklerin bulunması, sadece o kemiklerin varlığını ispatlar. Bulunan farklı kemikler arasında soy bağının bulunduğunu kanıtlamaya, kemiklerin varlığı tek başına yetmez.

Tim White’ın “adlî olay” benzetmesi çerçevesinde konuşalım: 

Bir yerde ölüler ve de birtakım cinayet aletleri bulmanız, orada mutlaka cinayet yaşanmış olduğunu göstermez. 

Hatta ölünün birinin vücudunda öldürülmüş olduğunu gösteren darbe ve kurşun izleri görseniz bile, yine de bir cinayetin varlığından kesin olarak emin olamazsınız. Adam intihar etmiş de olabilir. Veya kaza kurşununa kurban gitmiştir, ortada bir tesadüf söz konusudur. 

Bundan hareketle “cinayet teorisi” (ya da yasası) icat ederseniz, bu sadece, sizin, (aranızda soy bağı yoksa da) zekâ bakımından maymunlarla bir benzerliğinizin bulunduğunu kanıtlar.

“Mantık” ve de “bilimsel yöntem” gereği, böylesi durumlarda bir kanıtlamadan söz edilemez.

Yine, eski bir mezarlığı kazdığınızda bulduğunuz kemiklerin form bakımından benzer olmaları, onların aynı soydan geldiklerini (mesela hepsinin Türk, ya da hepsinin İtalyan vs. olduğunu) göstermez.

Farklı milletlerin mensubu olabilirler.

Bulunan çok eski fosillerden hareketle o fosiller ile bugünkü canlılar arasında bir soy bağı icat etmeniz, köyünüzdeki bir kazı sırasında bir insan iskeleti ile eşek iskeletinin yan yana yatıyor olduğunu keşfetmenizden hareketle (Sonuçta ikisi de kemik) o insan ile eşek arasında soy bağı bulunduğunu (birinin diğerinin uzak atası olduğunu) iddia etmenizden, mahiyet itibariyle farksızdır.

Evrimci mantık, akıl yürütüşündeki sağlamlık ve kanıtlama biçiminin kesinliği bakımından bundan daha iyi durumda değildir.

*

Şempanzeler ve goriller, insana bir ölçüde benzeyen hayvanlardır. Geçmişte insana (daha doğrusu şempanzelere) benzeyen başka hayvan türleri de yaşamış olabilir.

Kur'an'da bunlardan bahsedilmemiş olması önem taşımaz. Kur'an, bir canlı türleri ya da hayvanlar âlemi antolojisi değildir.

Dünyadaki canlı türlerinin (böcek, kuş, vahşi hayvan, balık, sürüngen) fazlalığı, Allahu Teala'nın kudretinin ve sanatının gözle görülen ve akla hitab eden, peygamberlerin haber vermesini gerektirmeyen delilleridir.

Evrimciler insanın maymundan (ya da maymunlarla aynı ortak atadan) türediğine gerçekten inanıyorlarsa, ve de bunu kanıtladıklarını düşünüyorlarsa, artık bu konudaki araştırmalara son verip, daha öncesini araştırmaya başlamalılar.

Onlara göre, evrim gereği maymunlar birdenbire öylece ortaya çıkmış türler olamayacağına, ondan önce de evrim geçirmiş bulunduklarına göre, maymunun atalarının evrim şemasını çizerlerse, ve de o evrim şemasına uygun iskeletler bulurlarsa, atalarının (ya da atalarının akrabalarının) ruhlarını değilse de kemiklerini şad etmiş olurlar.

Bu yönde niçin hiç gayretleri yok, anlamak mümkün değil.

*

Yoksa, evrimin sadece insana mahsus olduğunu, ve de maymunun (Hz. Adem atamız gibi) evrim geçirmeksizin, öylece bir anda ortaya çıkmış bulunduğunu mu kabul ediyorlar?

Etmiyorlarsa, niçin o maymunların atalarının kuzeni olan atalarını hiç merak etmiyor ve araştırmıyorlar?

Onların kemiklerine niçin hiç saygıları yok?

Birşey daha: 

Modern insan“ın yüzbinlerce, milyonlarca yıl önceki maymun (veya maymun benzeri) atalarının (evrim gereği) “modern insan”dan farklılık arzettiğini kabul ettiklerine ve onların kemiklerini bulmaya çalıştıklarına göre, “modern maynun“ların atalarının da yine evrim gereği bugünkü maymunların görünümünden farklı olduklarını kabul ediyorlar demektir.

Niçin araştırmaları sırasında onlara hiç rastlamıyorlar?

Evrim sadece insana çıkmış bir piyango olamayacağına göre, bugün mevcut olan her canlının evrim geçirmiş atalarının bulunması gerekiyor.

Mesela fillerin milyonlarca yıl önceki ataları nasıl birşeydi?.. Onların fosillerini bulup müzelere koymak ilginç olmaz mı?

Evrimciler yine mesela inek ve öküzlerin evrim geçirmiş atalarını bularak Hindistan'ın putperestlerini sevindirmeyi deneyebilirler. Hindistan'ın sapıkları tanrılarının atalarıyla müşerref olmaktan kesinlikle mutlu olacaklardır. 

Yine evrimciler, boz kurtların atalarının evrim sürecinin ilk aşamalarındaki hallerine ait fosilleri bularak yoz kurtçu (ya da boş kurtçu) Türkçüleri de sevindirebilirler. 

Allah'tan ki hayvanlar âleminde onların kafalarını karıştıran Darwin'ler yok.. Olsaydı, mesela serçelerin, içlerinden çıkan Serçe Darwin'in aklına uyup atalarına lanet okuduklarına şahit olunabilirdi.. "N'alet olsun, niye kartal gibi olma yönünde evrim atakları gerçekleştirmediniz de bizi bu perişan hale düşürdünüz?" diyebilirlerdi.

Evrim teorisi tek birşeyi ispatlıyor: İnsanoğlu zekâ bakımından maymunlaşabilir.

*

Mustafa İslamoğlu adlı yerli-milli amatör Darwin'lik heveslisinin Tim White gibilerden farkı, onların aksine bilim yöntemi ve bilimsel kanıtların niteliği hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor olması.

O yüzden, Kur’an ayetlerinin karşısına aklınca kevnî ayetleri koyuyor.. Böylece Tim White'ın bulduğu fosiller, Develili azgelişmiş zekâ için Hazreti Fosil haline geliyor.

Delil olarak ileri sürdüğü şeyler de tam bir sefil tiyatro, zavallı komedya.. Dediğine göre, (aklımda kaldığı kadarıyla) Oxford’lu bilmem kimler üç santim uzunluğunda parmak kemiği bulmuşlarmış, bu, ayetmiş, Allah’ın ayetiymiş.. Allah her zaman gökten ayet indirmezmiş, bazısını da yerden çıkarırmış. (Vatandaş evrimci nebbaş ve mezar soyguncularının Oxford'lu olduklarını öyle bir iştahla söylüyor ki, zannedersiniz ki bunlar Allahu Teala'dan "ayet" getiren birer İbrahim, Musa, Davud, İsa a.s. ...)

Develili Darwin karikatürü, Stand-up'çı artistliği ve iğrenç edebiyat paralama tutkusuyla pis pis sırıtarak bunu söylüyor.

Allah dostları, görüldüklerinde Allah'ı hatırlatırlar, buna ait bir fotoğraf ya da video kaydını bir şekilde görme bahtsızlığına uğradığımızda nedense İblis'i hatırlıyoruz.

Evet, Develili Darwin'lik heveslisinin sözünü ettiği o kemik de bir ayettir de, o ayetten hareketle ürettiği hurafe (teori), ayet değildir. 

Dalalettir.

O kemiği ayet olarak alıyor, daha doğrusu o kemikten hareketle kendisi bir ayet üretiyor, Allahu Teala adına konuşma hadsizliği sergiliyor, bu sözde ayetten (evrim hurafesinden) hareketle resmen Kur’an ayetlerine “ayar” veriyor.

*

İmdi, yaratılmış olan herşey aslında birer ayettir.. 

Herşey bize Allahu Teala'yı tanıtır.. 

Günah diye birşey olmasaydı, Allahu Teala'nın Settar ve Gaffar olduğunu bilemezdik. 

Zulüm diye birşey olmasa Allahu Teala'nın el-'Adl ismini de, Azîzün Züntikam olduğunu da bilemezdik. 

Küfür ve inkâr diye birşey olmasa, Allahu Teala'nın Hâdî ve Kahhâr olduğunu bilemezdik.. 

Açlık ve ihtiyaç olmasa, Rezzak olduğunu bilemezdik. 

Ölüm olmasa, Allah'ın el-Mümît olduğunu bilemezdik.

İşte, o “üç santimlik ayet”, Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, yaratıcılığının bir delilidir, bu anlamda ayettir, fakat Hz. Adem’in nasıl yaratılmış olduğunu gösteren bir ayet değildir.. 

O konuyla ilgili ayet, Kur’an’da..

O Oxford’lular sahtekâr bilimciler değil de doğrucu Davutlar olsalar bile, o kemiğin sahibi ile Hz. Adem arasında bir soy bağı bulunması gerekmiyor.. 

Bu tür kemikler, bir soy bağı iddiası için “sübutu ve delaleti kat’i” delil olmaktan uzaktırlar. En iyi ihtimalle “zan” ifade ederler.

Ve Allahu Teala seni bu tür “zan”larla da imtihan edebilir.. Bakalım kendi yarım bile olamayan çeyrek aklınla ulaştığın, bilim ve bilgi felsefeleri alanındaki cehaletinle beslenen aptalca zannına mı (daha doğrusu peşine takıldığın Darwin gibi ins şeytanlarının yaldızlı laflarına mı) tabi olacaksın, yoksa Allahu Teala’nın kelamına mı?


DÖRT İPTE BİR CANBAZ (EŞKIYA OLMAZ ELBETTE, AMA SİYASET CANBAZI DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLUR)

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 33


Önceki bölümde Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) döneminde bakan olmak ve hükümette koltuk kapmak için çevirdiği dolapların ilkini görmüştük.

İstanbul’a geldiği tarih 13 Kasım 1918..

Ertesi gün, İngiliz subaylarıyla temas kurmasına aracılık etmesi için İngiliz gazeteci Ward Price ile görüşüyor..

Aracılık gerçekleşecek ve bu (İttihatçıların tabiriyle) haris/hırslı, (Madame Corinne’e yazdığı mektubundaki kendi ifadesiyle) “büyük ihtiraslar sahibi” Türk subayı, İngilizler’e, “Türkiye’yi yönetmek için yerli-milli valilere ihtiyaç duyacaklarını, kendisinin bu hizmete hazır olduğunu” söyleyecektir.

İstanbul’a geleli dün bir, bugün iki, ve bu hırs küpü hemen harekete geçmiş, İstanbul sokaklarında gümbürtüyle yuvarlanmaya başlamış..

Demek oluyor ki, daha bir buçuk ay önce Filistin’de kirişi kırıp İngilizler’in önünden palas pandıras kaçarken bütün bu yapacaklarının planlarını hazırlamış..

Adam hazırlıklı.. Kurmay ya!..

Ancak, “tek at”a oynamayacak kadar da usta.. Bir taraftan İngilizler’e yanaşırken diğer taraftan (sadrazamlıktan daha yeni istifa etmiş olan) İzzet Paşa’yı kullanarak (üyelerini kendisinin belirlediği) bir hükümet kurmaya çalışıyor, bunun için Meclis-i Mebusan’a gidip entrika çeviriyor.. Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almaması ve hükümet krizi yaşanması için ter döküyor.

Üzerine oynadığı atlar bu ikisinden mi ibaret?.. Hayır, bir de (Almanya gezisinde kafaya almış olduğu) Sultan Vahideddin var..

Yani adam üç ata birden oynuyor.. Ya da şöyle diyelim: Bu şahıs, numaralarını iki ipte bile değil, üç ipte birden sergileyen sıradışı bir canbaz.

Tarihte böylesi yok.

*

Önceki bölümden hatırlanacağı gibi, Selanikli’nin mütareke dönemi maceralarını kendisinin has adamı Falih Rıfkı Atay’ın “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs” adlı kitabından (haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999) okuyorduk.

Bir önceki bölümde, Meclis-i Mebusan’da çevirdiği dalavere sonuçsuz kalınca soluğu Sultan Vahideddin abisinin yanında almış olduğunu görmüştük.

Ayrıca, Falih Rıfkı gibi borazanlarına, yıllar sonra, yaptığı görüşmeyle ilgili eksik ve yanlış bilgiler vermiş olduğunu, konuyu geçiştirmeye çalıştığını öğrenmiştik.

Falih Rıfkı, bir önceki bölümde aktardığımız ifadelerinin ardından, Selanikli için, Şişli'deki evine çekildi” diyor.

İşte burası önemli..

Önceki bölümlerde şunu görmüştük: İngilizler’le temas kurmaya çalışan Selanikli ile İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew arasında bir görüşme trafiği yaşanıyor.

Demek ki Selanikli İngiliz subaylarına “valilik” dilekçesini verdikten sonra devreye hemen (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden) baş ajan Frew girmiş.

Frew buna, “Gelecekteki çalışmalarının selameti için görünüşte bizimle arana mesafe koyman, uzak durman gerekiyor” demiş olmalı ki, bu firarî kahraman Pera Palas’ı bırakıp Şişli’deki bir eve geçmiş.

*

Falih Rıfkı’nın sözlerinin devamı, mütareke döneminin bu becerikli canbazının dördüncü bir ipte daha oynadığını gösteriyor: İtalyan ipi.

Sağ ayağını İngiliz sicimi, sol ayağını da İtalyan halatı üzerine koymuş..

Evet, Falih Rıfkı, Selanikli’den dinlediği sözler olarak şunları aktarıyor:

Bir gün Akaretler'de anasının evinde iken, kapıyı İtalyan askerlerinin zorlamış olduğunu haber verdiler. Aşağı indi, kim olduğunu haber vererek, yukarı çıkmamalarını istedi. Mustafa Kemal'in pek sinirli olduğunu gören zabit (subay):

"- Biz böyle emir aldık, yerine getirmeye mecburuz!" dedi.

- Size bu emri veren kimdir?

- Kumandanımız!

- Evimden çıkmanız için ne yapayım?

- Kumandanımızdan bir emir getirmelisiniz!

- O halde, dedim, bu emri almaya çalışırım. O zamana kadar

siz de olduğunuz yerde kalınız.

Zabit nazik davrandı. Evde telefon olmadığı için, Mustafa Kemal, bir köşe yukarda oturan Diyarbekirli Kâzım Paşa'nın apartmanına koştu. İtalyan mümessilliğini (temsilciliğini) aradı, telefona gelen zata başına geleni hikâye etti, bir müddet sonra kendisine şu cevabı verdiler:

"- Affedersiniz, mutlaka bir yanlışlık olmalı... Askerlerin başındaki zabiti telefona çağırırsanız emir verilecektir."

Zabit geldi, konuştular, ve evi zorlamaktan vazgeçtiler.

Bundan başka ertesi gün kendisine Şişli bölgesi İtalyan kumandanının arkası yazılarla dolu bir kartını getirdiler. Bu yazılar şunu diyormuş: "Bu eve kimse tecavüz edemez." (s. 126-127.)

Adamın sorunu çözmesi için bir telefon etmesi yetiyor.. Telefonda derdini anlatıyor ve “bir müddet sonra” kendisinden özür dileyip bir yanlışlık olduğunu söylüyorlar.

Ve bizim aklımıza İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, kendisinden sonraki cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ifşaatı geliyor:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Telefon görüşmesinde Selanikli, karşısındaki adama mutlaka birtakım sihirli sözcükler söylemiş, bunun üzerine muhatabı “Öyle mi efendim, biraz bekleyebilir misiniz?” deyip konuyu üstlerine iletmiş, onlar da benzer şekilde birtakım telefon görüşmeleri yapıp sonra da “Şahıstan özür dileyin ve askerlerimize geri çekilmeleri talimatını verin” diye emir vermiş olmalılar.

Bu kadarı yeterliyken bir gün sonra Şişli bölgesi İtalyan kumandanının Selanikli’ye, arkasında "Bu eve kimse tecavüz edemez" yazan bir kart göndermesini nasıl yorumlamalı?.

*

Şöyle düşünürseniz olayı sanırım daha iyi değerlendirebilirsiniz:

Diyelim ki sizin kapınıza polisler dayandı..

İşgale uğramış bir ülkenin insanı değilsiniz, Türkiye Cumhuriyeti’nin polislerle eşit anayasal haklara sahip hür bir vatandaşısınız..

Sinirleniyorsunuz, kendinizde sinirlenecek gücü ya da özgüveni (veya güvenceyi) buluyorsunuz.

Polislere, “Evime giremezsiniz” diyorsunuz.

Polisler de, “Biz emir kuluyuz, savcılık emri var, gireceğiz” diyorlar.

“Öyle mi?” diyorsunuz, “bekleyin, ben savcılıkla konuşacağım”.

Sonra savcılığı arıyorsunuz, karşınıza çıkan kişiye birtakım sihirli sözcükler söylüyorsunuz, o da “Hadi lan bas git!” demek yerine bir müddet beklemenizi istiyor. Konuyu amirlerine iletiyor.

Bir süre sonra amirlerinden, sizden özür dilenmesi ve polislere oradan çekip gitmeleri talimatının verilmesi emrini alıyor.

Mucize burada bitti mi?.. Hayır!

Bir gün sonra size, bulunduğunuz yerin valilik veya kaymakamlığından, “Bu şahsın evini o izin vermedikçe hiç kimse arayamaz” diye bir yazı geliyor.

İmdi, böyle bir durumda sizin hakkınızda ne düşünmek gerekir?

“Sen neymişsin be abi!” desek olur mu?

Evet, “Şecaat arzederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” atasözü sadece Kıptîler’in ahvalinden haber vermiyor.

*

İmdi, yakın tarihimize bakalım..

Polislerin gittikleri kapıdan böyle melul mahzun, burunları sürtülmüş ve süngüleri düşmüş halde kös kös geri dönmek zorunda kaldıkları bir olay yaşandı mı?

Hatırladığımız şu: Polisler Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ’u bile kulağından tuttukları gibi alıp götürdüler.. Götürebildiler..

Gün gelip kavga kurulduğu, tüfekler öttüğü, davlumbazlar vurulduğu zaman nice koçyiğitler mahpushane damının soğuk zeminine seriliyor, ölen ölüyor, kalan sağlar bizim oluyor.

Ancak, bu ülkede, Genelkurmay başkanlığı yapmış anlı şanlı bir komutanı bile kulağından tuttukları gibi alıp götürebilen polisler, geçmiş yıllarda bir gün, Cumhuriyet Savcılığı’nın talimatıyla sıradan iki MİT ajanını (Anayasa’daki “hukuk devleti” ilkesi gereği) almaya gittiklerinde, hayatlarının büyük şokunu yaşadılar.

Tarih 10 Şubat 2012.. 12 yıl önce..

İstanbul Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Beşiktaş'ta bulunan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) İstanbul Bölge Başkanlığı'na, haklarında yakalama kararı bulunan iki MİT görevlisini almak için gidiyorlar.

Fakat ne içeriye girebiliyor, ne de adamları tutuklayabiliyorlar.

Akşam saatlerinde kös kös geri dönüyorlar.

Demek ki bu ülkede “muvazzaf (görev başında) MİT’çi” olmak, insanı, emekli Genelkurmay başkanı olmaktan bile daha “dokunulmaz” hale getiriyor.

Doğrudur, ülkenin Anayasa’sında “Türkiye Cumhuriyeti bir istihbarat devletidir” yazmıyor, “hukuk devleti” olduğu belirtiliyor, fakat evdeki hesap çarşıda karışıyor; Beşiktaş çarşısına, caddelerine, sokaklarına yolunuz düştüğünde, başına fötr şapka giymiş, siyah gözlük takmış, sırtını hafif kambur hale getirip yürüyüşünü değiştirmiş MİT’çiler size yanaşıp “Anayasa’ya kulak asma hocam, burada işler farklı dönüyor” diyebiliyorlar.

Evet, Selanikli bir İtalyan subayı değildi.. Fakat İtalyan askerleri evinin kapısından kös kös döndüler..

Dönmek zorunda kaldılar.

Bize düşen vazife de, “hür fikir, hür vicdan, hür irfan” icabı Selanikli’ye bu ülkenin saf çocukları olarak şunu sormaktan ibaret: 

“Amca (pardon ata), sana işgalcilerin en baba ajanı diyebilir miyiz?”

*

Görüldüğü gibi merd-i askerî Selanikli, “Ben var ya ben, mütarekede İtalyan devleti bile benim önümde diz çöküyordu” diyerek hava atmak ve artistlik yapmak isterken farkında olmadan açık vermiş, spot ışıklarının gizli bağlantıları üzerine çevrilmesine yol açma hatasına düşmüş.

Evet, Selanikli’nin gerek Falih Rıfkı gibi “yağdanlık”larına söyleyip yazdırdıkları, gerekse Nutuk’unda anlattıkları, “okuma”yı bilen kişiler için çok şey söylüyor. (Ancak, Türkiye’de bu okuma becerisinin sağlığa zararlı olduğu, mesela gıda zehirlenmesine yol açabildiği bir gerçek.. Bediüzzaman örneğinde olduğu gibi.. Ölenler de var.. Es’ad Erbilî rh. a.'i hatırlayalım.)

Velhasıl, mütareke dönemini salt “Selanikli’nin Falih Rıfkı gibi borazanları vasıtasıyla seslendirdiği” melodilerle anlamaya çalışmak tek yönlü ve tek taraflı bir fehmetme çabası olması bakımından metodik bir hataya karşılık geliyorsa da, müzikten anlayanlar için bunlar da çok değerli parçalar durumunda.

Falih Rıfkı’nın yazdıkları ritim bakımından bozuk; kronolojiye dikkat edilmemiş, olaylar başı sonu belirsiz olarak aktarılmış; anlatılan hadiselerin hangisi önce, hangisi sonra yaşanmış, bazılarında belli değil; böyle olmakla birlikte, Selanikli gibi tarihî bir figürün söyleyip yazdırdıklarını görmezden gelme gibi bir lüksümüz olamaz.

O yüzden, Falih Rıfkı’yı okumaya devam edelim:

“Artık Mustafa Kemal birçok tanıdıklarını ve bildiklerini arayarak, yahut kendi[si]ni arayanlarla buluşarak, sıkı temaslara girişiyor. Ne saray, ne de hükümetten ümit kalmıştır ve bu gidişle, vatanın hayrına herhangi bir barış elde etmek imkânı da yoktur. [Selanikli’nin ifadesiyle:]

“- Eski arkadaşım Fethi Bey'le (Fethi Okyar) günler ve gecelerce dertleştim. Benim evimde veya onun apartmanında konuşuyorve birbirimize aynı şeyi soruyorduk: Ne yapılabilir?

“Temas ettiklerim arasında eski İttihatçılardan [İttihat ve Terakki Partisi’nden], yahut, İtilafçılardan [Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi mensuplarından], işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan birçok kimse vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum. Bunlar dışında pek samimi ve mahrem bir temasım da İsmet Bey'le olmuştur. (İsmet İnönü, Cumhurreisi).” (s. 127.)

Selanikli bu laflarıyla da epeyce bir açık vermiş.

Ne Saray, ne de Hükümet’ten ümit kalmıştır” lafı palavra dolmalarının en büyüğü..

Saray ve Hükümet’ten ümit kalmasaydı, sen nasıl müfettişlik maskesi altında fiilen Anadolu genel valisi olarak Samsun’a ayak basma imkânı ve fırsatı bulacaktın?!

Selanikli, öyle böyle değil, büyük yalancı!.. Ayrıca nankör (nan/ekmek körü, yediği ekmeği inkâr ediyor).

Sonra, o dönemde İsmet İnönü Harbiye Nezareti'nde (Savunma Bakanlığı'nda) müsteşar.. Devlet ve hükümet noktasından çok önemli ve kritik bir pozisyonda.. Ve sen onunla samimi ve mahrem görüşüyorsun..

Üstelik devlet erkânından tek görüştüğün kişi de o değil..

Saray’la ilişkilerine gelince.. Hiç kopmamış.. Öyle ki, gün gelecek, Samsun’a hareketinden bir gün önce bile Padişah’la “mahrem ve samimi” bir görüşme yapacaksın..

Sonra da gelsin “vatan için dertlenen, fakat ümitlerini kaybetmiş yalnız adam" tripleri..

*

Hem güya ümitsiz, hem de sıkı temasları var..

Ümitsizlik (yeis), atalet getirir.. 

Bekler, bekler, beklersin.. 

Godot’yu beklemek, bu bekleyişin yanında bir hiçtir.. 

Ümitsizler, Fuzulî ile aynı durakta beklerler: “Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge / Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı.”

Sıkı temaslar içinde isen, evin gelen gidenler yüzünden yolgeçen hanına dönmüşse, sen de “Nerde beleş, orda yerleş” hesabı ayrıkotu gibi heryerde bitiyor, kendini gösteriyorsan, birtakım ümitlerin, planların var demektir, ve onlara yönelik olarak sondaj çalışmaları yapıyor, ağını örüyorsundur.

Gerçekten de Selanikli o dönemde, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Frew ile görüşmeler yaparak İngilizler’le (İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile) anlaşmış durumdaydı.

Ki Frew ile yaptığı görüşmeler, Falih Rıfkı’nın bu okumakta olduğumuz kitabının ileriki sayfalarında konu ediniliyor.. Oraya gelince inşaallah bu bahse döneceğiz.

Evet, Selanikli İngilizler’le perde arkasında (İsmet İnönü’nün çok sonraları itiraf edeceği gibi) sahte bir istiklal mücadelesi başlatma konusunda anlaşmış olduğu için, işte böyle (Falih Rıfkı’nın aktardığı gibi) “Vatanın hayrına herhangi bir barış elde etmek imkânı da yoktur” diye konuşabiliyordu.

Çünkü İngilizler ile Selanikli’nin vardığı mutabakata göre, İngilizler Osmanlı ile hemen bir barış yapmayacak, ipe un serecekler, bu arada Selanikli’nin Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gitmesi için bir bahane üretecekler (Ki Samsun havalisine bir yetkilinin gönderilmesini Osmanlı Hükümeti’nden isteyenler İngilizler’di), Selanikli Anadolu’da yeni bir millet meclisi oluşturup devletleşme yönünde yol alırken İngilizler de barış görüşmelerini çıkmaza sokacaklardı.

Önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Lord Curzon tam da Selanikli’nin Samsun’a vardığı 19 Mayıs 1919 tarihinde bir “Türkiye’de Amerikan mandası” teklifi ortaya atarak barış görüşmelerini iyiden iyiye sabote edecek, barış görüşmelerini çözülmez ip yumağı haline getirecekti.

*

Selanikli’nin şu sözleri de önemli bir itiraf:

“Temas ettiklerim arasında …, işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan birçok kimse vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum.”

Bu, doğru, fakat eksik.. Ayrıca “İngiliz ajanlarının başıyla, işgal güçleri ileri gelenleriyle de görüşüyordum” da demeliydi.

Evet, İngiliz gizli servisinin İstanbul şefi ile anlaşınca, özellikle “işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlar”la sıkı temas içine girmesi normal.

Palavralarına göre, Saray’dan ve Osmanlı Hükümeti’nden ümidi kesmiş.. Fakat, işgal güçlerinden ümidi kesmemiş olacak ki “onlarla beraber çalışanlar”la sıkı temas kurmuş..

Öyle böyle değil, sıkı temas..

Adam, “Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum” da diyor.

Türkçesi şu: Herkese mavi boncuk dağıtıyor, takiyye yapıyor, nabza göre şerbet veriyor, adamına göre başka türlü konuşuyor, herkese bir başka yüzle görünüyordum; bukalemun gibiydim, binbir surat denilecek şekilde, iki yüzlü değil binbir yüzlü hareket ediyordum.

Ah İsmet İnönü ah, adam İngilizler’le, işgal güçleriyle anlaştığını anlamamız için daha ne desindi?!..

Evet bu millet, Bilge Kağan’ın şikâyetçi olduğu saflığının, gafletinin, vurdumduymazlığının, şaşkınlığının şahikasına Selanikli’nin yıldızının parladığı dönemde erişti..

İsmet İnönü’yü en aptal adamın bile anlayacağı ölçüde açık konuşmak zorunda bıraktı, fakat yine de pek birşey anlamadı..

*

Fethi Okyar bahsine gelince..

Ali Fethi Okyar, Cumhuriyet’in ilk yıllarının önemli adamlarından..

Önceki bölümlerden birinde, MHP’li siyasetçi Semih Yalçın’ın akademisyenken kaleme aldığı bir makalesinde yer alan şu satırları aktarmıştık:

“Mustafa Kemal Paşa İzzet Paşa ve ekibiyle iktidara gelebilmek için mebuslar arasında sadece kulis yapmakla yetinmedi: O, Fethi (Okyar) Bey'in çıkarmakta olduğu "Minher" gazetesine ortak olmuş ve bu gazeteyi politik mücadelesinde bir propaganda vasıtası olarak kullanmıştır. O, Minber gazetesinde bir taraftan Tevfik Paşa aleyhinde şiddetli neşriyat yaptırırken, diğer taraftan kendisini aynı gazete vasıtasiyle politik makamlara lanse ettirmeye çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa bu gaye ile 17 Kasım 1918 tarihinde aynı gazetede biyografisi ile birlikte orduya, siyasete ve İngilizlere ait düşünceleriııi ihtiva eden bir mülakatını da yayımlatmıştır. Bu mülakatta, "İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırhah (iyilik sever) bir dost olmayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir" şeklinde sözlerine bakacak olursak, …”

Görüldüğü gibi, Fethi Okyar, Selanikli’nin gölgesi gibi hareket eden biri..

Gölge nasıl uzayıp kısalır fakat “asl”ı hiç terketmezse, bu da uzayıp kısalmış, fakat Selanikli’den hiç ayrılmamış..

Selanikli “İngiliz’in Türk milletine olan dostluğundan dolayı mütehassis ol, duygulan” demiş, bu, duygulanmış..

“Yedi düvelle, bu arada İngilizler’le savaşıyoruz diye düşün” demiş, bu, öyle düşünmüş..

Bütün hayat hikâyesi böyle..

Selanikli cumhuriyeti ilan edip kendisini cumhurbaşkanı yapınca boşalttığı TBMM başkanlığı koltuğuna oturttuğu kişi de bu Fethi..

TBMM başkanlığının ardından başbakan olmuş, daha sonra yerini İsmet İnönü’ye bırakmış.

Sebebi, nisbeten ılımlı bir adam oluşu.. Baskıcı ve otoriter politikaları sevmiyor, liberal bir kişi.. Radikal Atatürk devrimcisi değil.. Koltuğunu İsmet’e bırakmak zorunda kalmasının nedeni bu özelliği..

*

Bununla birlikte, Fethi Okyar daha çok Serbest Cumhuriyet Fırkası/Partisi macerası ile hatırlanır.

Söz konusu partiyi Okyar’a kurduran, Selanikli’nin kendisi.. Okyar’a, partinin kurulması gerekçesi olarak da şunu söylüyor:

“… Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir meclis vardır. Fakat dahilde ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakıyorlar. Geçen sene Ankara’yı ziyaret eden Alman yazarlarından Emil Ludwig idare şeklimiz hakkında tuhaf sualler sormuş ve diktatörlüğümüze hükmederek geri dönmüş ve bu kanaatini da yazmıştır. …”

Vakıa bir meclis (TBMM) var, fakat üyeleri (milletvekilleri), Selanikli’nin atadığı kişilerden oluşuyor..

Memlekette tek parti var, muhalefet diye birşey yok, güya seçimler yapılıyor, Selanikli tarafından aday gösterilenler (sadece kendileri oy kullansalar bile, tek oyla) seçiliyorlar.

Görünüşte bu muhalif parti kurma teşebbüsü, Selanikli’nin demokratlığının cuş u huruşa gelmesinin ürünü..

Gerçek ise başka..

Burada sebep, zaman içinde İsmet İnönü’nün fazla güçlenmesi, devlet içinde kendi ekibini oluşturması ve böylece Selanikli’yi rahatsız eder hale gelmiş olması..

*

“Divide et impera” (Böl ve yönet) taktiği sadece emperyalistlerin işgal ettikleri beldelerde halka karşı uyguladıkları bir yöntem değildir.

Bir hiyerarşi çerçevesinde örgütlenmiş her toplulukta diktatörlük ve istibdat heveslisi yöneticiler yönettikleri topluluğu birbiriyle rekabet eden hiziplere ayırır ve onları birbirlerine karşı kullanırlar.

Bu tür hizipleşmeleri (doğrudan kendilerine yönelik bir muhalefet haline gelmemek kaydıyla) teşvik eder, en azından hoşgörüyle karşılarlar. (Ancak bir hizip kendilerine yönelik muhalefet haline gelmeye kalkışırsa, diğer hizipleri desteklemek suretiyle onu tasfiye ederler.)

Selanikli’nin yapmak istediği, öyle görünüyor ki, şuydu: Eski sadık dostu Fethi vasıtasıyla İsmet’e “Alternatifsiz değilsin, şımarma, istersem seni siler atar yerine başkasını getiririm” mesajını vermek, onu terbiye etmek, burnunu sürtmek..

Yedek bir at’a sahip olmak her zaman iyidir.

Tabiî bu projeyi başlangıç aşamasında İsmet’i de rahatsız etmeyecek bir ambalaj içinde sunması lâzımdı.. Bunun yanı sıra, baştan beri CHP teşkilatları içinde kümelenmiş olan kitleyi de ürkütmemek, onlarda “Selanikli bizi terk etti, bizi sattı, kullanıp attı” duygusunu uyandırmamak gerekiyordu.

Zor iş..

Nitekim proje başarılı olamadı.. Papaz her gün (ya da her defasında) pilav yemez.. Yiyemez.. 12 Ağustos 1930’da kurulan parti sadece üç ay beş gün yaşayabildi, 17 Kasım’da kapandı.. Yani partinin ömrü 100 günü bile bulmadı.

Sonuçta Selanikli-İsmet çekişmesi daha şiddetli hale geldi, dizginlenemez bir noktaya evrildi, ve Selanikli İsmet’i tümden defterden silip yerine Celal Bayar’ı getirdi.


İRAN’IN DANIŞIKLI DÖVÜŞÜ MÜ?

 



Bazıları İran’ın ABD ve İsrail ile olan danışıklı dövüşünden söz ediyorlar.

Delil olarak da mesela İran’ın Kasım Süleymani’nin ölümünden sonra verdiği karşılığı (Trump’ın açıkladığı üzere) önceden ABD makamlarına bildirmiş olmasını gösteriyorlar.

İmdi, danışıklı dövüş böyle tek taraflı olmaz.. Bu nasıl bir danışıklı dövüş ki, bir taraf, diğer tarafın Kasım Süleymani gibi bir adamını öldürüyor?!

Bu nasıl bir danışıklı dövüş ki, İsrail İran’ın önde gelen bir generalini ve yanı sıra birçok önemli subayını öldürüyor?!

Bir kavganın danışıklı dövüş olmaması için illa da “kesintisiz sıcak savaş” olarak cereyan etmesi mi gerekiyor?

Benzer durum bazen bireyler arasında da yaşanır.. Mesela aynı işyerinde çalışan iki kişi kediyle köpek gibi birbirleriyle hırlaşırlar, fakat asla yumruk yumruğa kavgaya da girmezler.. Kan dökülmemesi, aralarındaki hırlaşmanın danışıklı dövüş olması anlamına gelmez.

Kaldı ki İran’a atfedilen danışıklı dövüşte kan da var.

*

Burada olay, İran’ın dayak yiyor olmasına rağmen başına daha büyük bela almamak için çekingen, ihtiyatlı ve temkinli davranmasından ibaret.

Adamlar açıkça korkuyoruz demiyorlar ama korkuyorlar işte..

Mesela İran’ın Kasım Süleymani’nin ölümünden sonra verdiği tepkiyi alalım.. Bu bir danışıklı dövüş olsa, Trump onların ABD’ye yaptığı bildirimi ifşa etmezdi..

Mahallenin astığı astık kestiği kestik, cinayet, haneye tecavüz vs. türünden eylemleriyle meşhur namlı kabadayısı ile gariban birinin kavga ettiğini düşünelim, kabadayı bunun gözünü çıkarıyor (Ki Süleymani’nin öldürülmesi böyle birşeydir), gariban da (önceden haber vererek, “Onurumu korumak için bunu yapmak zorundayım” deyip) bir yumruk atıyor.

Kabadayı, adamın gözü gitti diye buna ses çıkartmıyor, fakat sonradan “Karizmayı mı çizdirdim acaba?” diye düşünerek, “Aslında ona acıdığım için yumruğuna karşılık vermedim” şeklinde bir açıklama yapıp o garibanı rezil ediyor.

Bu, danışıklı dövüş müdür?!

*

Evet, İran’daki Şiîlik taassubu kabul edilebilir birşey değil.. Dış politikadaki birçok hamlesi ya da hamlesizliği de bize göre yanlış..

Kimi konularda sergiledikleri takiyye de riyakârlığın ta kendisi..

İşlerine geldiğinde kıvrak manevralar yapabiliyorlar..

Fakat bütün bunlar, onların her hareketinde bir kötülük aramayı gerektirmez..

Onu mevcut kusurları üzerinden eleştirmek yeterlidir, ayrıca her yaptığına bir kulp takarak kusur icat etmeye çalışmak ayıptır, insafsızlıktır, merhametsizliktir, adaletsizliktir.. Bunun sonu iftiracılığa kadar varır.

*

Danışıklı dövüş görmek istiyorsak Birinci Dünya Savaşı’ndaki düşmanlarımız (İngiltere, Fransa, İtalya) ile Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilişkilerine bakmak yeterlidir.

İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli'nin başbakanı, sağ kolu, kendisinden sonraki halefi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde, Selanikli Mustafa Atatürk ile işgalci düşmanlar arasındaki danışıklı dövüşü (ve de perde arkasındaki işbirliğini) şu şekilde açıklamıştı:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Danışıklı dövüş öyle olmaz, böyle olur!..

Söyleyen adam dikkate alındığında bunu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî açıklaması olarak kabul etmek mümkündür.

Kolaysa, buyur sen de İran gibi İsrail ve ABD ile “danışıklı dövüş” yap!..

Şimdi İranlılar tutup senin aylarca düşünerek, taşınarak, kaşınarak, öksürerek, yutkunarak, titreyerek bekledikten sonra İsrail’e birkaç kalem malı satmaktan vazgeçmeni danışıklı dövüş olarak nitelendirseler, sen buna razı olur musun?!

İncinmez misin?!

İşin aslı şu: Ne İran’ınki danışıklı dövüş, ne de Türkiye’ninki..

İkisinin de korkuları ve vazgeçemedikleri, zarar görmesini istemedikleri dünyevî menfaat hesapları var..


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...