İRAN'DAN BAKINCA ÖYLE, TÜRKİYE'DEN BAKINCA BÖYLE

 





“Zamanın imamı” konulu yazılarımızın sonuncusunda Ayetullah Kemal Haydarî’nin şu sözlerini aktarmıştık:

İkinci konu, ‘‘Mehdî Muntazar'in (a.f.) masumiyeti'' meselesidir. Hakkında görüş ayrılığının gerçekleştiği konulardan biri de … ittifak bulunduğu şekliyle ve anlamıyla İmam Mehdî-i Muntazar'ın … yönetim ve şeriatı tatbik seviyesinde masumiyet derecelerine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu masumiyet, Ehl-i Beyt Okulunun inancını oluşturan en üst düzeydeki masumiyetten ayrıdır. Şia'nın masumiyet anlayışı ve algılayışı ayrı bir konudur. Diğer bir ifadeyle İmam Mehdî-i Muntazar siz Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği ve inandığı bir şekilde masumiyete sahip midir, değil midir? Bu masumiyet İslam âlimleri arasında ittifak edilen tebliğ ve tatbik düzeyinde bir masumiyettir. Öyleyse masumiyet deyince kimsenin aklına Ehl-i Beyt Okulunun bu kavrama yüklediği anlam gelmesin. ‘‘Masum'' kavramıyla bilinen ve kabul edilen anlamı kastediyoruz. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) masumiyetinin kapsadığı anlamı kastediyoruz. Ancak bu masumiyetin sınırları dahi Ehl-i Beyt Okulu ile diğer Okullar arasında ihtilaflıdır. Hatta bu konu, diğer okulların / mezheplerin kendi aralarında da ihtilaflıdır. Öyleyse ihtilafların çıktığı ikinci konu -İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta olduğu ispatlandıktan veya ileride zuhur edeceği ortaya konulduktan sonra- O'nun masumiyete sahip olup olmamasıdır. Acaba İmam Mehdî (a.s.) masum bir imam mıdır yoksa diğer müctehidler gibi bir müctehid midir? Nitekim kimileri O'nun müctehid olduğunu, bazen yanılıp bazen isabet ettiği görüşünü benimsemişlerdir.

… Eğer durum bu şekildeyse masumiyetine inanmayanlar O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu ispat etmek için ne tür delillere sahip olduklarını takdim etmelidirler. O da diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir? Bu biat neden zorunlu ve vacip olsun ki? Ümmetin bu müctehide itaat etmesi neden vacip olsun? Irak'ta, İran'da, Mısır'da, Arap Yarımadası'nda özetle İslam Dünyasının bütün coğrafyalarında günümüzde de büyük müctehidler bulunmuyor mu? Bunlar da büyük âlimlerdir, kuruluşlar ve müesseseler tesis etmişlerdir.

Bütün herkesin bu İmama itaat etmesinin vacip oluşunun gerekçesi nedir? Yani bunların İmam Mehdî'nin diğer geriye kalan müctehidlerden ayırt edilebilmesi için ileri sürdükleri kriterler nedir? Gerçi bazıları ‘‘O, adaleti ve hakkaniyeti ikame edince Mehdî olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar bu özelliğiyle O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu anlayacaklardır'' demektedirler. Bu cevap açık olduğu üzere devri (kısır döngüyü) [totoloji] gerektirir. Çünkü dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?

Özetle … O, masum mudur yoksa bazen yanılan bazen doğruya ulaşan bir müctehid midir?

*

Haydarî’nin sözleri, merhum Necip Fazıl’ın İbn Teymiyye hakkında yaptığı tespiti hatırlatıyor: “İlmi, aklından fazla.

Ya da çok fazla “akıllı” ve tecahül-i arifane sanatı sergiliyor, bile bile salağa yatıyor.

Cerbezeli adam.. Demagoji ve mugalatanın hakkını eksiksiz biçimde veriyor.

*

Biz Mehdî hakkındaki bilgimizi nerden elde etmiş bulunuyoruz, Kur’an-ı Kerîm’den mi?

Hayır!.. Hadîslerden..

Hadîsler bize, Mehdî’nin nasıl çıkacağını, çıkış alâmetlerini de bildiriyor.

Bu hadîsler dikkate alınmadığında, ortada bir Mehdî-i Muntazar kalmaz.. Sen sağ ben selamet, köylü köyüne, evli evine..

Dikkate alındığında ise, “Mehdî’yim” diye ortaya çıkan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını bilmeme diye bir sorun yaşanmayacağı anlaşılır.

Çünkü Mehdî’nin alâmetlerinin birileri tarafından yapay bir biçimde hazırlanması ve ortaya çıkacağı şartların dünyevî güçler tarafından mizansen kabilinden hazırlanabilmesi imkânsızdır.

Denemesi bedava, ellerinden geliyorsa buyursun yapsınlar!

Dolayısıyla, Mehdî ortaya çıktığında onun gerçekten Mehdî olup olmadığını anlayamama sorunu asla yaşanmayacaktır.

*

Bu, Hz. İsa aleyhisselam’ın inişi meselesi için de geçerlidir.

Bundan beş asır öncesini düşünelim.. Ulaşım ve iletişim bugünkü gibi değil.

Öyle bir dünya ki, karlı kış günlerinde Doğu Anadolu’da bir köyde bir adam öldüğünde, üç beş kilometre uzaktaki köyde yaşayan adam bundan ancak üç dört ay sonra haberdar olabiliyor.

Bugünse uydu teknolojisi sayesinde dünya küresel bir köy haline gelmiş durumda.. Nerede haber değeri taşıyan bir gariplik olsa herkes anında duyabiliyor.

Dolayısıyla, bundan beş asır önce Şam’da bir adam ortaya çıkıp “Ben İsa’yım, gökten indim” dese, onun mesela Hindistan’tan veya Fas’tan gelmiş bir sahtekâr olması ihtimalini yabana atmak mümkün olmazdı. (Mesela bizim tarihimizde bir Düzmece Mustafa olayı var.. Mustafa, Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda kaybolan, öldüyse cesedi teşhis edilememiş oğluydu.. Çelebi Mehmet devletin birliğini tekrar sağlama mücadelesi verirken kardeşleriyle boğuştu, Mustafa diye biri ortalarda görünmedi. Fakat Çelebi vefat edip yerine genç oğlu Murat geçince biri “Ben Yıldırım’ın oğlu Mustafa’yım” diyerek ortaya çıktı ve bazı meşhur komutanları bile yanına çekmeyi başardı. Neredeyse Murat’ı mağlup edip ülkenin tek hakimi olacaktı.. Gerçek Mustafa’ydıysa, “Düzmece” damgasını yemekten kurtulabilmiş değil, kimse onun gerçekten Mustafa olduğunu kesin biçimde söyleyemiyor. Sahte idiyse, o günkü şartlarda Osmanlı’nın anlı şanlı komutanlarını bile aldatmayı başarabilmiş.. Sahte olduğunu varsayalım, o günkü ulaşım ve iletişim şartlarında bile böyle bir olay yine de benzersiz.. O devirde bile sık rastlanan ve kolay gerçekleştirilebilecek birşey değil.. Bununla birlikte, imkân dahilinde.. O yüzden o Mustafa’nın sahte olması ihtimalini yabana atamıyoruz.)

Durum böyleyken yine de geçmişte böyle bir sahte İsa çıkabilmiş değil.

Bugünse herhangi bir dünya sakininin bu şekilde asıl kimliğini saklayarak “Ben İsa’yım” diye ortaya çıkabilmesi mümkün değildir.. Onun asıl kimliği hemen deşifre olur.

*

Günümüzde istihbaratçıların (ajanların) tanınıp bilinmedikleri yerlere sahte kimlikle gitmeleri mümkün oluyor. Fakat bu kişiler deşifre olmamak için o yeni kimlikleriyle televizyonlarda, internette vs. haber olmaktan özenle kaçınmak zorundadırlar..

Diyelim ki ajan Ali, Veli adıyla kendisini tanıttı ve bu yeni kimliğiyle haber konusu oldu, onu Ali olarak tanıyanlar “Bu bizim Ali” diyerek sosyal medyayı karıştırmak için bir saniye bile beklemezler.

Ve diyelim ki ajan Ali estetik ameliyatla yüzünü de değiştirdi, kendisine uydurma bir geçmiş icat etti, sahte biyografi hazırladı, kamuoyu önüne çıkmayıp sadece birkaç kişiyi aldatmaya çalışması durumunda sorun çıkmayabilir de, bu oyunu bütün dünyanın gözü önünde sürdürmek istediğinde sahte biyografinin dikişleri patlar..

Mesela “Ben falanca memlekettenim, filan okullarda şu zaman okudum” dediğinde yolları oralardan geçmiş olanlar “Yok böyle biri” derler. (Türkiye’de bir zamanlar Hans von Aiberg adıyla biri çıkmış, internetsiz yıllarda “Arz’dan Arş’a…” diye cilt cilt kitaplar yazmış, adının Hans değil Bülent olduğu sonradan herkes tarafından öğrenildiyse de bu arada kitaplarını satmış, yükünü tutmuştu. Şimdi olsa Hans’ın Bülent olduğunun bilinmesi herhalde bir haftayı geçmezdi.)

Bir adam Hz. İsa a.s.’ın konuştuğu (günümüzde konuşulmayan) Aramice’yi akıcı bir şekilde konuşacak şekilde özel eğitim almış bulunacak, 2 bin sene öncesinin dünyasını, kültürünü, insanlarını, olaylarını ayrıntılı bir şekilde bilecek, sahih/otantik İncil’e bugünkü İncil’lerdeki eksiklik ve fazlalıkları açıklayacak şekilde hakim olacak, bunun yanı sıra Tevrat’ı da herkesten iyi bilecek, ve de günümüzün insanı olduğu halde böyle bir kişiyi önceden tanımış olan biri çıkmayacak..

Bu mümkün değildir.

Dolayısıyla Hz. İsa a. s. indiğinde dünyada hiç kimse çıkıp “Biz bunu tanıyoruz, o filanca üniversitenin, falanca kilise teşkilatının yetiştirdiği falan kişi” diyemeyecek ve ilminin karşısında hiç kimse çıkıp bir laf söyleyemeyecektir.

Mehdî’nin çıkışı ve Hz. İsa a.s.’ın dünyaya inişi sıradan olaylar değildir, dolayısıyla Mehdî’nin tanınıp bilinmesi diye bir sorun yaşanmaz, yaşanmayacaktır..

Haydarî’ler müsterih olabilirler.

*

Haydarî’nin sorularına geçelim..

Mehdî için, “Dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?” sorusunu yöneltiyor.

Başlangıçta Mehdî’yi tanıyıp bilmek, onu teşhis edebilecek durumda olmak gerekmiyor.

Ancak, Mehdî’nin (hadîslerde belirtilen) çıkış alâmetleri gerçekleştiğinde ona yönelik bir beklenti oluşabilir, oluşur.. Bugün olduğu gibi..

Rivayetlerden anlıyoruz ki, bu alâmetler gerçekleştiğinde ve şartlar oluştuğunda, Mehdî’ye ilk biat edenler Bedir ehli sayısınca müslüman olacak.

Dolayısıyla tanıyıp bilme sorunu sadece bunlar için varit.. Bizim, bunların Mehdî’yi nasıl tanıyıp bilecekleri konusunda kafa yormamız gerekmiyor.. Hadîsten anlıyoruz ki onlar Mehdî’yi tanıyacaklar.

Ancak, bu şekilde biat edilmiş bulunan kişinin gerçekten Mehdî olup olmadığını gösteren bir büyük olay bu biatin akabinde yaşanacak.

Bu topluluğun üzerine yürümek üzere kuzey tarafından harekete geçen bir ordu yere batırılarak helak edilecek.

İşte bu olay yaşandığı zaman, o kişinin gerçek Mehdî olduğu (sadece biat edenler tarafından değil) herkesçe kesin olarak bilinecektir.

*

Haydarî’nin diğer sorusuna geçelim:

“Mehdî diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir?”

Başka soruları da varsa da bunun farklı kelimelerle yapılmış tekrarından ibaret.

Zorunlu kılan nedenlerden birincisi, onun hadîslerde haber verilen Mehdî oluşudur.

Mehdî olduğu anlaşıldığında artık herkesin ona itaat edip uyması gerekir.

Çünkü hadîsler bunu emrediyor.. Mehdî’ye itaat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu emretmiş olduğu için vaciptir.

İkinci neden ise, (önceki yazıda dile getirdiğimiz şekilde) fetva ile kaza’nın hükmünün farklı oluşudur..

Mehdî sadece fetva değil, aynı zamanda kaza konumunda olacaktır.

Ayrıca Mehdî, “güç” sahibi olması itibariyle herkesi (istemese bile) kendisine itaat ettirecektir.

Yani kimse, “Sana itaat etmek vacip mi bakalım, bence değil” diyerek karşısında laga luga edemeyecektir.

*

Tabiî Haydarî’nin yaptığı şey, kendi gözündeki merteği bırakıp elin gözündeki çöple uğraşmaktan ibaret.

Ehl-i Sünnet’in Mehdî anlayışını sorgulama adına saçmasapan sorular yöneltmek yerine Şîa’nın mesnetsiz iddiaları üzerinde düşünse daha iyi ederdi.

Onların Mehdî’si Hz. İsa a.s. gibi birşey.. Çocukken kaybolmuş, geri gelecekmiş..

Haydarî, sözlerinin devamında şöyle diyor:

“Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zarureti ve buna terettüp eden yarar nedir? Ehl-i Beyt Okulu, İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta oluşunun zorunluluğuna inanmaktadır. Yani bu Okula göre O'nun hayatta olması gerekmektedir. … Onların ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarına ilişkin mezhebî dayanakları, esasları, kaideleri ve delilleri bulunmaktadır. …”

Bunların 12’nci imamları çocukken kaybolmuş (Daha çocukken imam; faydası neyse?), “Kayboldu, belki öldü, yaşasa bile en çok 100 sene yaşar, hadi 150 sene yaşasın, ölür, izi tozu kaybolur” dememişler, “O Mehdî idi, ölmedi, ölmez, geri gelecek” demişler, o inanç üzere gidiyorlar.

Böylece, “zamanın imamı” sorununu çözmüş oluyorlar.. “Zamanın imamı” var, hayatta, fakat saklanıyor, ortaya çıkmıyor. Ama var.

Faydası neyse?

Madem ortada yok, hayatta olsa ne, olmasa ne?

*

Fakat, buna inanmak onlar açısından önem taşıyor.. Çünkü böylece ‘‘Yeryüzü masum bir imamdan yoksun olamaz'' şeklindeki inançlarını akıllarınca kurtarmış oluyorlar.

Masum (peygamberler gibi günahsız, hatasız) bir imam varmış, fakat kaybolmuş, gizlenmiş..

İnandıkları şey bu.

İşte, Sünnî dünyadaki Şiîleşen fakat Şiîleştiğinin farkında olmayan veya farkettirmemeye çalışan kişiler de bu şekilde bir “zamanın imamı” inancını benimsiyor, kendi şeyh, üstad ya da hocalarını “zamanın imamı” yapıyorlar.

*

Haydarî sözlerini şöyle sürdürüyor:

… İslamî hakikatlerden biri de şudur ki -bu husus, bütün âlimler tarafından da kabul görmüştür- boynunda bir imamın biati olmaksızın geceyi geçirmek hiçbir Müslüman için caiz değildir. Bu hakikat hakkında hiç kimse aykırı görüş ileri sürmüş değildir. İster sağa gidin ister sola gidin bütün Müslüman âlimler buna inanmaktadırlar. Bu bir sabitedir, hakkında ittifak bulunmaktadır. Buna ancak câhil veya inatçı bir kimse muhalefet edebilir ki bu da ayrı bir konudur. Hem Ehl-i Sünnet hem de Ehl-i Beyt Okulunun hatta bütün İslamî ekollerin muhakkik âlimleri bunun Hz. Resûlullah'ın (s.a.a.) nassı olduğuna inanmaktadırlar.”

Olay İran’dan böyle görünüyor olabilir, fakat Türkiye’de durum farklı..

Çünkü Türkiye’de laik (siyasal dinsiz) rejim kendi siyasal dinsizliğine uygun “müslüman” tipi üretmiş durumda.

Ayrıca, bu “süslüman” tipini üreten kuluçka makinaları olarak hizmet görmekle yükümlü ilahiyat fakülteleri kurarak işi seri üretime bağlamış bulunuyor.

Kendilerini din bilgini olarak pazarlayan modernist ve de tarihselci ilahiyat sirki soytarıları (ve de mevcut iktidarın Mehmet Metiner gibi akredite adamları) İslam devleti diye birşey olmadığını, hatta Şeriat diye birşeyden de söz edilemeyeceğini, dinî emir ve yasakların çoğunun tarihsel (tarihte kalmış, bugüne hitap etmeyen) hükümler anlamına geldiğini savunuyorlar.

Onlara göre, din, güncellenebilir birşey. 

Geçmişte Yahudiler ve Hristiyanlar dinlerini güncellemişler, yerli-milli “papaz”ların onlardan neyi eksik?!

*

Evet, “Cemaat, Küresel İslam Devletidir” adıyla kitaplaştırıp pdf formatında internete koyduğumuz önceki yazılarımızda bu “imama biat” meselesi üzerinde durmuş ve bu biattan maksadın İslam devletinin kurulması olduğuna dikkat çekmiştik.

Haydarî’nin söylediği gibi, “imama biat” (yani İslam devletinin kurulması) vaciptir.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu üzere “imamsız ve cemaatsiz (yani devletsiz)” zamanlar da olacaktır, fakat bu, inşaî değil ihbarî bir bildirimdir.

Nasıl ki bir zaman gelip zalim yöneticilerin türeyeceğinin haber verilmesi adaletin vacipliğini ortadan kaldırmıyorsa, cemaatsiz ve imamsız bir zamanın olacağının bildirilmesi de cemaatin ve imametin vacipliğini düşürmez. 

*

Söz bu noktaya gelmişken bir noktaya daha değinmekte fayda var..

Türkiye gibi ülkelerde bazı insanların bir taraftan müslüman olduklarını söylerken diğer taraftan Şeriat’e karşı çıkmalarını (yani İslam devleti karşıtı olmalarını) Şeriat’le ilgili olumsuz algı nedeniyle hoşgörülebilir birşey gibi göstermeye çalışanlar var.

Türkiye’de bir odak laik (siyasal dinsiz) “milli birlik ve beraberlik” adına bu düşünceyi “pompalıyor”, doğrudan ya da dolaylı biçimde “kontrol” altına almayı başardığı çevrelerin bu şekilde görüş beyan etmelerini veya en azından bu düşünce karşısında sessiz kalarak “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onay vermelerini sağlıyor.

Ancak, bu “Şeriat karşıtı (sözde) müslüman”lara gösterilen bu hoşgörü ile (İslam hakkındaki yanlış algı nedeniyle İslam’ı kabul etmeyen) kimi Yahudi ve Hristiyanlar’ın da cennetlik olduklarını savunma arasında bir fark bulunmamaktadır.  

Mantık aynı..

Bu noktada FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ile yerli-milli-Türkiyeci-devletçi taife arasında hiçbir fark yok.. Al birini vur ötekine..

Aralarında hiçbir fark yok..

Küfür ve şirk yerli-milli olunca makbul hale mi geliyor?!

Siz böyle algı malgı laga lugasıyla Şeriat karşıtlarını “iman sahibi” ilan etmekle onlar samimi müslüman olmuyorlar, fakat siz bu tavrınızla imanınızı tehlikeye atıyorsunuz, farkında değilsiniz.

Gittiğiniz istikamet uçurum!

*

Yahudi ve Hristiyan da herhalde Kur’an’daki her ayeti reddetmiyor!..

Geçmiş peygamberlerle ilgili ayetleri kabul etmekte genelde tereddüt etmezler.

Ahlâkî meziyetlerle ilgili ayetler için de aynı durum geçerlidir.

Hatta Yahudiler, Tevrat’la paralel olduğu için kısas gibi Şeriat hükümlerine de evet derler.

Fakat iş Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i tasdik etmeye gelince yan çizerler.

Yerli-milli Şeriat karşıtı (sözde) “müslüman”lar da aynı durumda.. Onlar da bazı ayetleri kabul ediyor bazılarını etmiyorlar.

İmdi, böylesi kişileri algı vs. bahaneleriyle hoşgörüyorsanız, aynı makamdan gazel okuyarak İslam hakkında doğru dürüst bilgi sahibi olmayan Yahudi ve Hristiyanlar’ı Cennet’e yerleştiren FETÖ’cülerden farkınız nedir?

Bir taraf laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne şirin görünmek için hak ile batılı karıştırıyor, diğer taraf da gayrimüslimlerden himaye gördükleri için onların suyuna gidiyor.

Aradaki fark nedir?

Allah’tan korkun!


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK İSTANBUL’DA İNGİLİZLER’LE GİZLİCE NASIL ANLAŞMIŞTI?

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 29

 

“İstanbul’a ilk defa 1918 senesinde gelmiştim.

Bir akşam üzeri Pera Palas Oteli’nde oturuyordum.

Bir adam yanıma geldi ve bir Türk generalinin benimle görüşmek istediğini söyledi.

İsmini sordum: Mustafa Kemal, dedi.

O zamanlar Mustafa Kemal adını daha ziyade mübhem bir şekilde işitmiştim.

Daveti memnuniyetle kabul ettim.”

Bu sözler, bir İngiliz gazeteciye ait.. G. Ward Price’a..

Yayınlayan, Ulus gazetesi..

Gazetenin 23 Kasım 1938 tarihli sayısının 7’nci sayfasında yayınlanan “Meşhur İngiliz Gazetecisi Ward Price’le Mülakat” başlıklı röportajda yer alıyor.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün ölümünden 13 gün sonrası..

Demek ki, Selanikli’nin cenaze törenine katılmak için Türkiye’ye gelmiş olan Ward Price o dönemde çok meşhurmuş.

Röportajda “Daveti memnuniyetle kabul ettim” dese de, ilerde yayınlayacağı “Extra-special Correspondent” (Çok Özel Muhabir) adlı hatıratında, Mustafa Kemal’in görüşme talebi konusunda İstanbul’daki İngiliz istihbarat subayı Albay T.G.G. Heywood’a danıştığını ve onun onay vermesi üzerine bunu kabul ettiğini belirtecektir.

(Bkz. Doç. Dr. Cemal Güven, Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın Yabancılarla Temas ve Görüşmeleri, Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları, 2012, s. 15-18.)

*

Selanikli, birçok gazetecinin (özellikle de savaş şartlarında) istihbarat ve gizli servis işlerine bulaşmakta olduğunu elbette biliyordu, çünkü zamanında kendisi de Trablusgarp’a gazeteci görünümü altında gitmişti.

Price’a söylediklerinin gerekli adreslere ulaşacağının farkındaydı elbette.

Ulaştı da..

Görüşme, 14 Kasım 1918 Perşembe günü Pera Palas Oteli’nde gerçekleşmişti. Mustafa Kemal’in yanında (o sırada Osmanlı Devleti’nin henüz bir aylık Jandarma Genel Komutanı olan) Albay Refet Bele de bulunuyordu.

Price’ın anlattığına göre, Mustafa Kemal kendisine, Türkler olarak Birinci Dünya Harbi’nde yanlış cephede savaştıklarını, “öteden beri dostumuz olan İngilizlerle savaş yapmayı asla istemedikleri”ni söylemişti.

“Bu istenmeyen savaşa girmemizde Enver Paşa başta olmak üzere Türkiye’deki Alman dostlarının etkisinin ve baskısının rol oynadığını” belirtmişti.

“Artık savaşı kaybetmiş olduklarını ve uygulanan bu yanlış siyasetin bedelinin Türklere ağır biçimde ödetileceği“ düşüncesini taşıdığını ifade etmişti. 

Anadolu’nun müttefik devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından paylaşılacağını bildiğini de sözlerine eklemişti.

Ayrıca, “Anadolu toprakları üzerindeki bir İngiliz yönetimine karşı memnuniyetsizlik gösterilmemesi gerektiğini” öne sürmüştü.

*

Selanikli’nin bütün bunları niçin söyleme ihtiyacı duyduğu akla gelebilir.

Gerçekten de, söyledikleri, malumu ilam ya da lüzumsuz spekülasyon olarak değerlendirilebilecek türden laflar.

Ancak, Selanikli’nin vermek istediği asıl mesaj başkaydı.. Bunlar peşrevden ibaretti.

İngilizler’den bir talebi vardı.

Söylediğine göre, onların, “Anadolu için bir sorumluluk kabul ettiklerinde tecrübeli Türk valileri ile işbirliği içinde çalışmak ihtiyacını duyacaklarını” tahmin etmekteydi.

Price’a verdiği mesaj şuydu: “Böyle bir yetki dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.”

Evet, “Bir işbirliği çerçevesinde İngilizler tarafından verilebilecek bir valilik görevini kabul edebileceğini” belirtiyordu.

*

Price, görüşmeden sonra, İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood‘a bu talebi iletmişti.

Anılarınnda belirttiğine göre, Albay Heywood ona, “Mondros Mütarekesi’nden sonra (Ki yapılalı henüz üç haftayı bulmamış durumdaydı) kendileri için bir iş arayan birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde olduklarını” bildiklerini söylemiş, “Selanikli’nin talebi üzerinde durmadığını” belirtmişti.

Price, o gün Selanikli’nin yanında gördüğü Albay Refet Bele’yi, İkinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra İstanbul’da emekli subay Refet Paşa olarak ikinci kez görecekti.

Sohbetleri sırasında söz ilk görüşmelerine de gelecek, Refet Paşa, Mustafa Kemal’in İngilizlerden görev talebiyle ilgili olarak, onun o kabul edilmeyen hizmet [valilik] teklifinde samimi olduğunu söyleyecekti. (Bkz. Güven, a.g.e., s. 15-18.)

*

Teklifin kabul edilmemiş olması tespiti sadece kısmen doğruydu.

Olan biteni Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında şu şekilde özetleyecekti:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli’nin İngilizler’e yaptığı “işbirliği” teklifi kabul edilmiş, fakat bunun “İngiliz valiliği” şeklinde olması uygun görülmemişti.

Bir danışıklı dövüş sergilenecek, Selanikli görünüşte İngiltere ve müttefikleriyle çatır çatır mücadele edip Anadolu’yu kurtaracak, böylece “vatan kurtaran kahraman” haline getirilecek, fakat İngiltere Dışişleri Bakanı’nın (ayrıntılarını önceki bölümlerde anlattığımız) “yeni Türkiye” projesini hayata geçirecekti.

Curzon ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türkiye halkına, Türk milletine dayatılacaktı.

Ve bütün bunlar “milli irade” ve “millet hakimiyeti” palavrası ile millete zorla yutturulacaktı.

Görünüşte “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” olacaktı.

Ama hangi milletin?

Orwell gibi söylersek, bazı hukuk devletlerinde “bütün insanların eşit, bazılarının daha eşit” olması gibi, bazı milletler "daha millet" olabilir miydi?

"Türkiye'de bir millet vardır dediler, bir millet vardır milletten içerü" diyebilir miydik?

Atatürk (yani Curzon) ilke ve inkılapları, hangi milletin kayıtsız şartsız hakimiyeti anlamına geliyordu?

Türk milletinin mi, İngiliz milletinin mi?

“Kafdağı’nı assalar belki çeker de bir kıl,

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!”

*

Curzon-Selanikli işbirliği İkinci Adam İnönü’nün beyanıyla sabit olduğu halde, Price’ın Albay Heywood’un “işbirliği tekifleri üzerinde durmadıkları” şeklindeki açıklamasıyla konuyu kapatmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Burada iki ihtimal var:

Birincisi, Price’ın gerektiğinde istiharatçılarla da görüşüyor olsa da, profesyonel bir ajan olmaması, sadece gözlemlerini ve duyduklarını haberleştirmekle yetinen bir gazeteci olması.

İkinci ihtimal, sadece gazeteci değil, aynı zamanda ajan olması, ve bir taraftan İngiltere’nin ulusal çıkarları gereği (Selanikli’ye yapılan taahhütler çerçevesinde) İngiliz-Selanikli işbirliğinin üstünü örterken diğer taraftan da Selanikli’nin karizmasına (İngiltere’yi bu türden katakullilere tenezzül etmez gösterecek şekilde) ufak bir çizik atmak istemiş olmasıdır.

Hangisinin doğru oldunu Allah Azze ve Celle bilir.

Ancak, hangi ihtimal doğru olursa olsun, Selanikli’nin teklifinin değerlendirilmesine karar verilmesi durumunda söz konusu albayın Price’a başka türlü bir açıklamada bulunması mümkün olamazdı.

*

Olamazdı, çünkü böylesi operasyonlar yüksek dereceli gizlilik ister ve o operasyonda yer almayacak herkesten saklanır.

Hatta belki söz konusu albaya bile işin aslı söylenmemiş olabilir..

Böylesi büyük operasyonlarda olay görünüşte kapatılır, ve görevi, asıl bilmesi gerekenler devralır.

Nitekim, Selanikli olayında sonraki süreçte devreye (İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi kılığında kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Robert Frew’nun (Fro) girdiğini ve Selanikli ile “başbaşa gizli” görüşmeler yaptığını (Selanikli’nin Nutuk’taki itirafıyla) biliyoruz.

Ancak Selanikli, Nutuk’unda, “bir iki defa” görüştüğünü söylediği Frew’nun (sıradan bir ajan da olmadığı halde) ajanlık yönünü saklıyor, onu basit bir maceraperest gibi gösteriyor.

Anlaşılabilir bir durum.

Bu "bir iki kez", Rauf Orbay’ın anılarında “iki üç kez”, Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın hatıratında ise “fasılalı tarihlerde” yapılan görüşmeler halini almış bulunuyor.

*

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

İmdi, 18 Kasım’da Selanikli teklifini Price’a ilettikten sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Birincisi, bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır.

İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını istemişlerdir: Ne yer ne içer, nasıl bir karaktere sahiptir, hobileri fobileri nelerdir, neleri sever nelerden nefret eder, nasıl bir zihniyete sahiptir, yakın dostları kimlerdir, yaşayışı nasıldır, ne gibi alışkanlıkları bulunmaktadır?..

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğunu, büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğunu, gençliğinden itibaren kafayı çekmeye ve kadınlarla dansa düşkünlüğü ile tanındığını, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdiklerini, Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) gibi isimlerin de onu “menfaat düşkünü ve muhteris” olarak tanıdıklarını öğrenmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu adam tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” demiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

*

O sırada Lord Curzon, İngiliz Savaş Kabinesi’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı olması hasebiyle, konu hakkında son sözü söyleme konumundadır.

Kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu mevcuttur..

Curzon’un bilmek isteyeceği hususları tahmin edebiliyoruz:

Selanikli, kendilerinin (İnönü’nün itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyeceği (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir ve Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle “millet iradesi” kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir miydi?

Bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir miydi?

Yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir miydi?

Hilafet kurumuna son verebilir miydi?

Yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir miydi?

Boğazlar’da uluslararası bir komisyonun söz sahibi olmasına evet diyebilir miydi?

Ayasofya’nın bir cami değil de tarihî anıt olarak koruma altına alınması konusunu halledebilir miydi?

Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir miydi?

Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve “uygarlaşması”nı temin edebilir miydi?

Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyor, Türkiye halkı yapıyor gibi gösterebilir, olayın gerisindeki “İngiliz aklı”nı perdeleyebilir miydi?

Evet, Selanikli bu zorlu, birçoklarına göre hayalperestçe (Ki, Selanikli Erzurum’da gizli gündemini açıkladığında Mazhar Müfit böyle değerlendirmişti) görevin üstesinden gelebilir miydi?

*

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır.

Ayrıca, ülkenin yedi yıldır savaş yaşadığını, halkın fakir olduğunu, ordunun savaşmaktan yorulduğunu, bu yüzden İngilizler’in (kendisinin bir meclis kurmasının akabinde) acilen barış yapması gerektiğini, kendisinin elinin Osmanlı hükümetine karşı ve padişaha karşı güçlendirilmesi için bazı başarılar göstermesine yardımcı olunmasını talep etmiş olmalıdır.

Selanikli, kendisine verilecek desteğin, yapılacak “örtülü” yardımın ayrıntıları ve boyutları konusunda da bilgi sahibi olmak istemiştir elbette.

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. Gitmiş olması gerekir.. Gitmeden olmaz.

*

Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık plan netleşmiş olmalıdır.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecek, İttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır.

Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecektir.

Peki bu nasıl yapılacaktır?

Selanikli’yi İngilizler Anadolu’ya gönderseler orada Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak kaybolup gitmesi mukadderdi..

Dolayısıyla, Osmanlı padişahına ve hükümetine bir oyun oynamak, Selanikli’nin “vatan kurtaracak potansiyel kahraman” olarak Anadolu’ya gönderilmesini sağlamak gerekiyordu. Bunu ayarlayacaklardı.

(Nitekim sonraki süreçte Osmanlı hükümetinin Doğu Karadeniz’e yetkili birini göndermesini isteyen, İngilizler’di. Padişah ve hükümet, akıllarınca bu talebi bir fırsata çevirerek İngilizler’e oyun oynamak istediler. Bunun, iyi hazırlanmış bir tuzakta sunulan yem olduğunu anlayamadılar. İngilizler, muhataplarının akıl yürütüş biçimini de, onları nasıl manipüle edeceklerini de gayet iyi biliyorlardı.)

*

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesiydi.

İsmet İnönü bunu sonradan anladıysa da artık atı alan Üsküdar’ı geçmiş, herşey olup bitmiş, dönülmez akşamın ufkuna gelinmiş durumdaydı.

İngilizler ve Selanikli, “danışıklı dövüş” oyununu o kadar iyi oynadılar ki, işin içyüzünü Kâzım Karabekir bile anlayamadı.. Yazdıklarından bu sonuç çıkıyor.. Dolayısıyla, İnönü’nün zekâsının hakkını teslim etmek gerekiyor. Muhtemelen İnönü, Selanikli’nin İngilizler’in suyuna gidiyor olmasını başlangıçta “çaresizlikten kaynaklanan tavizler” olarak değerlendiriyordu. İngilizler Selanikli’yi Dizbağı Nişanı’na layık gördüklerini açıklayınca laf sokuştururcasına ona bunun nerden icab ettiğini sormuş olması, belki de, o sıralarda artık meselenin “çaresizlikten verilen tavizler” değil, “önceden yapılan vaadlerin yerine getirilmesi” meselesi olduğunu anlamaya başlamasından kaynaklanıyordu.

Bu danışıklı dövüşün farkında olanlardan biri, sıradışı keskin bir zekâya sahip olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ydi, fakat ona da kulak veren olmamıştı. Her ne kadar memlekette tek tük de olsa Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Mustafa Feyzi Tekirdağî k. s. gibi kalp gözü açık firaset ve basiret sahibi zatlar da vardıysa da, onlar da kimseye laf dinletemiyorlardı. İstiklal Harbi yıllarında Mehmed Zahid Efendi İstanbul’da askerdi; Anadolu’ya geçmek için hocasından izin istediğinde “Orada İngiliz’in bir oyunu var” cevabını almıştı.

*

Selanikli’nin danışıklı dövüş çerçevesinde İngilizler’e ve müttefiklerine meydan okuyan kahraman gibi gösterilmesi yeterli değildi, bunun yanısıra Padişah Vahideddin’in de vatan haini konumuna düşürülmesi gerekiyordu.

Bunun için atılacak adım ise şuydu: Padişah’tan, görünüşte İngilizler’in hedefi ilan edilen Selanikli’yi engellemeye çalışması istenecekti.

Böylece Padişah İngiliz işbirlikçisi gibi görünürken, Selanikli de İngilizler’in korkup engellemeye çalıştığı bir kurtarıcı zannedilecekti.

*

Burada temel mesele, Selanikli’ye Anadolu’da bir millet meclisi oluşturma ve buna dayanarak “milli irade, millet hakimiyeti” nutukları atma fırsatı verilmesiydi..

Bu nokta önemliydi, çünkü Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı hanedanının liderliğine son verilirken “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” mottosunun kalkan yapılması gerekiyordu?

Peki, Yunan’ın Anadolu’ya çıkarma yaptığı, İtalyanlar’ın Konya’ya kadar uzandığı, Fransızlar’ın Maraş’a kadar ilerlediği bir ortamda Selanikli böyle bir meclis oluşturmaya ve böylece millet iradesine dayandığını söylemeye nasıl zaman ve imkân bulacaktı?

Bu noktada Curzon’un (Frew vasıtasıyla) Selanikli’ye güvence vermiş olduğunu düşünmek için yeterince neden var.

Esasen, yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla Karabekir’le bile anlaşmaya çalışmış olan Curzon’un Selanikli’yi ihmal etmiş olması eşyanın tabiatına ve hayatın olağan akışına aykırıdır.

Hayatın olağan akışına aykırı bir başka husus da, İstanbul’dayken İngiliz subaylarıyla birlikte Pera Palas’ta ikamet etmeyi içine sindiren, ev sahibi gibi bir konumda olması hasebiyle centilmenlik yapıp onlara kahve ikram etmeyi şeref addeden, Rahip Frew ile de başbaşa gizli görüşmeler yapmakta bir beis görmeyen, Cumhuriyet’in ilanından sonra da İngilizler’le can ciğer kuzu sarması dost olmak için bir saniye bile beklemeyecek olan Selanikli’nin, Erzurum’da Rawlinson’a (üstelik bir de Lord Curzon’un yeğeniyken) diplomatik teamülleri bir yana bırakarak kaba ve sert, ve aklı başında bir siyasetçinin yararsız, gereksiz ve hikmete aykırı bulup yapmayacağı şekilde ters davranabilmiş olmasıdır.

Burada hayatın olağan akışına aykırı olmayan nokta ise, bizim insanımızın iflah olmaz saflığı ile böylesi teatral numaralara hemen aldanması, çok kolay kandırılabilmesidir.

Evet, Curzon’un Selanikli’ye daha İstanbul’dayken İtalyanlar ve Fransızlar’ın daha ileriye gitmeyecekleri, hatta çekilecekleri güvencesini vermiş olması gerekiyor. (Ki İnönü meşhur demeci ile buna işaret ediyor. Nitekim İtalyanlar kendiliklerinden çekildiler, Fransızlar ise Selanikli’nin dahli olmaksızın halk tarafından püskürtüldü, ve olayın üstünde fazla durmadılar, Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaptılar.)

Curzon’un Yunan cihetinden de Selanikli’nin gönlünü ferahlatmış olması gerekiyor. (Yunan’ın Milne Hattı ile İzmir sınırında bekletilmesinin, Anadolu içlerine yürümesine izin verilmemesinin başka bir izahı yok. Yunan’ın sonradan Polatlı’ya kadar gelmesinin nedeni ise, önceki bölümde açıkladığımız gibi başa İngiliz karşıtı Kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı.) Selanikli, Milne Hattı sayesinde bir yıl boyunca Yunan cihetinden emniyet ve selamette oldu, Erzurum, Sivas ve Ankara’da aheste aheste kozasını ördü.

*

Tabiî olayın bir de işgalci güçlerin Osmanlı Devleti ile masaya oturup bir barış antlaşması yapması boyutu vardı.

Şayet Selanikli Anadolu’da bir millet meclisi toplamadan bir barış antlaşması yapılmış olsaydı, Selanikli için manevra alanı ve zamanı kalmayacaktı.

İşte bu noktada Curzon devreye girerek, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) olmayacak dua kabilinden bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp görüşmeleri çıkmaza soktu.

Bu manda meselesi gündemden düşüp yine asıl ajandaya dönüldüğünde Selanikli çoktan atı alıp Üsküdar’ı aşmıştı. (Curzon’un niyeti, yeğeni Yarbay Rawlinson’la Karabekir’e ilettiği mesajında dile getirdiği gibi, nihaî barışı Selanikli ile yapmaktı. Bu yüzden Sevr’de abuk sabuk maddeler öne sürerek Padişah’ı ve Osmanlı hükümetini iyiden iyiye zor duruma düşürdü ve Selanikli’nin elini onlara karşı güçlendirdi.)

*

Curzon’un Selanikli İstanbul’dayken ona başka destek sözleri de vermiş olması gerekiyor.

Mesela, Osmanlı devlet çarkını (Meclis-i Mebusan, Genelkurmay, Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı vs. ekseninde) işlemez duruma sokma ve böylece Selanikli’yi doğal otorite haline getirme sözü vermiş olmalıdır.

TBMM’nin Ankara’da toplanmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın (Milletvekilleri Meclisi’nin, Osmanlı parlamentosunun) kapatılıp dağıtılmasının, üyelerinden bazılarının tutuklanıp Malta'ya sürülmesinin, Savunma Bakanlığı’nın ve Genelkurmay’ın basılıp kapılarına kilit vurulmasının başka bir izahı yok.

İngilizler’in attığı bu adımlar yüzünden, mebusların (milletvekillerinin) tutuklanmayan ve Malta’ya sürülmeyenleri yangından kaçarcasına Ankara’ya gidip doğal üye olarak TBMM’de boy gösterdiler ve böylece bu yeni meclisin meşruiyetine, arayıp da bulamayacağı bir destek sunmuş oldular.

Meclis-i Mebusan’ın kapatılması, Selanikli’nin başında bulunduğu TBMM’yi rakibinden kurtardı, alternatifsiz hale getirdi..

Kim sayesinde?.. İngiliz sayesinde..

Savunma Bakanlığı’nın, Genelkurmay’ın ve İçişleri Bakanlığı’nın çalışamaz hale getirilmesi ise, Anadolu’daki bütün askerî erkânın ve mülkî amirlerin (valilerin, kaymakamların) çarnaçar yönlerini Ankara’ya dönmelerine yol açtı.

İstiklal mücadelesinin İsmet Paşa’sı haksız değil, İngiliz’in Selanikli’ye “istiklal mücadelesi”nde verdiği destek büyük oldu..

Çok büyük..

İnönü, 50 yıl sonra da olsa açık konuştu, acı gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya sererek devasa yalanlar balonunu küçük bir dokunuşla patlatıp yerle yeksan etti.

*

Selanikli’nin Price’la olan görüşmesinin şahidi Refet Bele’ye gelince; İnönü gibi açık konuşmaya cesaret edemedi.

Edebilecek kadar uzun yaşayamadı.

Ondan kalan, Münevver Ayaşlı‘ya söylediği “boynu bükük ve sefil”, melul mahzun birkaç cümle:

“Ben … kendisinden rica ederdim:

– Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.”

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul, 1973, s. 9.)

Refet Paşa İstanbul-Beşiktaş doğumlu, fakat çocukluğu Mustafa Kemal gibi Selanik’te geçmiş..

Doğum tarihleri de aynı: 1881.

Selanikli’yle birlikte Samsun’a çıkanlardan..

İstiklal mücadelesi sırasında, 6 Eylül 1920 - 18 Mart 1921 ve 30 Haziran 1921 - 10 Ekim 1921 tarihleri arasında İçişleri bakanıydı. Yine, 5 Ağustos 1921 - 10 Ocak 1922 tarihleri arasında da Milli Savunma bakanı olarak hükümetteydi.

Ancak, zaferden sonra, Selanikli’nin giderek diktatörleştiğini gördüğü ve “inkılaplar”a içerlediği için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları araında yer aldı.

Tahmin edilebileceği gibi İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam talebiyle yargılandı, terbiye edildi.

*

Samsun’a çıkarken niyeti (İngilizler’le kotarmış olduğu “işbirliği anlaşması” çerçevesinde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek olan Selanikli’nin, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya bu “gizli gündem”ini açıklamış olduğunu biliyoruz.

Ancak, tam güvenmediği kişilere açılmıyor, takiyye yapıyor, yalan söylüyor ve (Mazhar Müfit’in ifadesiyle) müftü efendi ağzıyla dindarca konuşuyordu.

Refet Paşa da, tam güvenmediği kişilerdendi.. Ancak, milleti peşinden sürükleyebilmesi için ona ve onun gibilere ihtiyacı vardı.

Ve onlara tam güvenmemekte haklıydı.. Çünkü, sonraki süreçte, Curzon ilke ve inkılaplarına bir şekilde tepki gösterdiler.

Refet Paşa da aynı durumdaydı.

Torunu Refet İlban, bu gerçeği şu şekilde dile getiriyor:

“Atatürk’ün Cumhuriyet fikirleri ortaya çıkınca burada dedemle bir anlaşmazlığa düşüyorlar. Zaten memleketin başında Padişah var, bu iş nasıl olur diye. Doğal olarak böylesine önemli geçiş dönemlerinde bu tarz fikir ayrılıklarının olması kaçınılmaz.”

(Halit Kaya, Refet Bele’nin Askerî ve Siyasî Hayatı, Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, yüksek lisans tezi, 2008, s. 213.)

*

Selanikli’nin, (Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifi çerçevesinde) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı görüşmelerin bir anlaşma ile neticelenmesinin, iki aylık bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiş olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Frew’nun her görüşmenin ardından bir rapor hazırlayıp Londra’daki karar mercîlerine göndermesi ve oradan gelen talimatlar çerçevesinde Selanikli ile oturup yeniden bir durum değerlendirmesi yapması, ve nihayet varılan mutabakat çerçevesinde Londra’da bir yol haritasının hazırlanması, iki ayı bulmuş olmalıdır.

Dolayısıyla, bu iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış olması gerekiyor.

Bir sonraki yazıda bu nokta üzerinde durmaya çalışalım inşaallah.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...