LORD CURZON VE MEDENİYET TARİKATI LİDERİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE'DEKİ MİSYONU

 












UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 27


Bir önceki bölümde İngiliz savaş lordu Curzon’un “çağdaş ve uygar/medenî Türkiye” projesinin temel bileşenleri üzerinde durmuştuk.

Medeniyet/uygarlık tarikatının Londra tekkesinin kâmil ve mükemmil şeyhi Curzon’un irşad ve terbiye yöntemi, görünüşte sertlik ve dayatmacılıktan uzaktı; 16 Aralık 1918’de gerçekleştirdiği bir “vaaz”ında dile getirdiği gibi, onun yöntemi hassas konulara “doğrudan dokunmamagörünürde onlarla ilgili hiçbir adım atmama” esası üzerine kuruluydu. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Ancak aynı tarikatın (medeniyet tarikatının) Ankara tekkesinde postnişin olup “tarikati neşre” başlayan Selanikli Mustafa Atatürk Curzon gibi sabırlı ve mahir değildi.

O yüzden terbiye etmeye koyulduğu müritlerine (Ki bütün milleti azat kabul etmez müritleri haline getirmiş, milleti toptan medeniyet tarikati müridi yapmıştı) azarı basıyor, uslanmayanlardan falaka hizmetini eksik etmiyordu.

*

Mesela Kastamonu vaazında (nutkunda), yaptığı devrimlerin gayesinin Türkiye Cumhuriyeti halkını “asrî” (modern) ve “bütün mana ve eşkali (şekilleri) ile medenî bir sosyal topluluk (heyet-i ictimâîye) haline ulaştırmak (irsal etmek)” olduğunu, inkılaplarının temel ilkesini (umde-i asliyesini) bunun teşkil ettiğini belirtmiş bulunuyor.

Bu kadarı kulak tırmalamayan Curzonvari uygarlık ve modernlik (medenîlik ve asrîlik) güzellemesi; fakat devamı kötü:

“… Bu hakikatı kabul edemeyen zihniyetleri tarumar etmek zaruridir. Şimdiye kadar bu milletin dimağını paslandıran, uyuşturan bu zihniyette bulunanlar olmuştur. Herhalde zihinlerde mevcut hurafeler kâmilen tardolunacaktır. Onlar çıkarılmadıkça dimağa hakikat nurlarını infaz etmek imkansızdır.”

Zihniyetleri tarumar etmekten kastı, o zihniyetlerle “medenîce” fikir mücadelesi içine girmek değil..

“Zikrü'l-cüz iradetü'l-küll” (parçayı anarak bütünü kastetme) kaidesince zihniyetlerin tarumar edilmesinden kastı, o zihniyet sahiplerinin tarumar edilmesi.

*

Peki kimler bu hurafeci zihniyet sahipleri?..

Sözlerinin devamı onların kimler olduğunu ortaya koyuyor: “Türbelerden, yalancı evliyalardan, ölülerden istimdat edenler (yardım isteyen, imdat/medet bekleyenler)".

O yüzden, “…filan ve falan şeyhin irşadiyle saadet-i maddîye ve maneviye arayacak kadar iptidaî (ilkel) insanların Türkiye camia-i medeniyesinde (uygar topluluğunda) mevcudiyetini (varlığını) asla kabul etmiyorum” diyerek sözlerini sürdürüyor.

Onlar var olmamalılar.. 

Yok olmalılar.. 

Yok edilmeliler!

Tarumar edilmeliler!

Bunun ardından, “tarikat lideri” Mustafa Atatürk, herkesi kendi tarikatına çağırıyor:

“Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir.”

Türkiye’de Selanikli Mustafa Atatürk’ün “medeniyet tarikatı”nın diğer bütün tarikatları silip süpürmüş, kapılarına kilit vurmuş olduğu biliniyor.

O günden sonra kimse için yeni türbe de yapılmadı..

Bir kişi hariç: Medeniyet tarikatı lideri Selanikli Mustafa Atatürk.

Ona öyle devasa bir türbe yapıldı ki, İslam dünyasındaki gelmiş geçmiş en büyük türbe durumunda: Anıtkabir (anıt kabir, abide mezar).. 

Mezardan mamul anıt.

*

Sadece türbe inşasıyla kalınmadı.. Dahası var..

Türbelerden, yalancı evliyalardan, ölülerden istimdat etme” ritüeli (Ki buna Selanikli hurafe diyor) millî bayramların vazgeçilmezi yapıldı, resmî bir devlet uygulaması haline getirilldi.

Anadolu’da dinî bayramlarda bayram namazından sonra (onların da ruhu şad olsun diye) kabristana gidip geçmişlerin ruhuna Fatiha gönderme geleneği vardır.

Genelde herkes gider fakat gitmeyeni de kimse ayıplamaz ve buna zorlamaz.

Bu geleneğin tarikatlarla bir ilgisi de bulunmuyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tarikatı olan “Medeniyet Tarikatı” ise millî bayramlarda türbe ziyaretini zorunlu hale getirmiş durumda.

Ankara’da bu tarikat ritüeli âlâyı vâlâ ile, büyük bir tantanayla ifa ediliyor.

Protokolde yeri olan bir devlet görevlisi hele bir bu tarikat ritüelini terk edegörsün, yargısız infaza tabi tutulur, tarikatın militan müritleri tarafından resmen linç edilir, hatta darbeyle kafayı bozmuş müritler “Yetişiiin dostlar, cumhuriyet elden gidiyor” diyerek ortalığı velveleye verirler.

Olan hepitopu bir türbe ziyaretinin yapılmaması, ölüden istimdat edilmemesi, bazılarının “ölü tapıcılığı” ya da hurafe olarak niteleyebileceği bir faydasız zaman israfının terk edilmesidir.

Diğer şehir ve kasabalarda ise, heryere bir Anıtkabir şubesi açılamadığı için onu temsilen bayramlarda Atatürk heykelleri ziyaret edimekte, heykellerin demirinin ve çimentosunun ruhları şad olsun diye önlerine büyük bir huşu ve huzu ile çelenk konulmakta.. (Çok eskiden bu ritüellerin ifası sırasında cezbeye gelip ağlayanlar oluyormuş, şimdilerde sakin geçiyor.)

*

Konuya dönersek, dediğimiz gibi, “medeniyet/uygarlık tarikatının Londra tekkesi şeyhi” Curzon’un irşad ve terbiye yöntemi görünüşte sertlik ve dayatmacılıktan uzaktı; onun yöntemi, hassas konulara “doğrudan dokunmamagörünürde onlarla ilgili hiçbir adım atmama” esası üzerine kuruluydu.

Onun “asrî ve medenî Türkiye” projesinin görünürdeki yüzünde, İstanbul’un, Anadolu’da kurulacak bir “çağdaş ve uygar” Türkiye’ye bırakılması vardı.

Hatta Türkiye’ye kapitülasyonlardan azat olma ve kabotaj hakkını elde etme imkânı da tanınmalıydı. (Fakat Musul ve Kerkük, petrolü çağdaş değil “çağdışı ve ilkel” fosil yakıt olduğu için, Türkiye’ye bırakılmamalıydı. Anadolu, görünüşe göre çağdaş tezekler diyarı olduğu için, Türkler’e gönül rahatlığıyla bırakılabilirdi.)

Curzon’un tarikatının irşat programının görünürdeki yüzü böyle.. Doğrudan dokunulmayan, görünür hiçbir adıma konu olmayan yüzüne gelince..

Orada Türk İmparatorluğu’na (Osmanlı Devleti’ne, Osmanlı hanedanının önderliğine) son verilmesi, (İslam dünyasının birlik ve beraberliğini sağlayan ilke/umde olma durumundaki) hilafet kurumunun yok edilmesi, ve Türkiye halkının tarikaten medenîleştirilmesi için (Kemal Ohri’nin Cumhurbaşkanı İnönü’ye gönderdiği mektubunda belirttiği gibi) İslamî eğitim ve öğretim kurumlarının (medreselerin) ve İslamî tarikatların kapatılması (tarumar edilmesi) vardı. 

*

Tarikatın Ankara şubesinin lideri Selanikli Mustafa Atatürk, tarikatın şeyh-i azamı Curzon’un gönlünden geçenleri harfiyen uygulamak için elinden geleni ardına koymadı, yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştı.

Allah var, Londra’daki tarikat müntesipleri de kadir kıymet bilen insanlardı.. Selanikli’yi Dizbağı Nişanı’na layık görerek takdir ve teveccühlerini göstermekten geri kalmadılar.

Hatta İngiliz padişahı (kralı) Edward 1936 senesinde Türkiye’ye gelerek, (Türk padişahının sırtına tekmeyi indirme başarısını göstermiş olan) Selanikli’yi ziyaret edip sırtını sıvazlama centilmenliği ve alicenaplığı gösterdi. (Tarikaten medenî olmak başka şey canım..)

*

Bir önceki bölümde Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği sözleri aktarmıştık.

Bunun ardından gelen önemli açıklaması bir ay sonrasına ait.

Tarih, ilginç: 19 Mayıs 1919... Selanikli’nin Samsun’a vardığı gün.

“Türkleri İstanbul'dan göndermeliyiz. Onları tüm dış vilayetlerinden, yani Arabistan, Irak, Filistin, Suriye ve Ermenistan'dan mahrum bırakmalıyız. Bununla birlikte, ülkenin [Anadolu’nun] bölünmesi, kesinlikle bizim için ölümcül olacaktır.

“Doğu dünyasına olan güveni yeniden tesis edeceksek işgallere son verip Anadolu'yu Türklere bırakmalıyız. Eğer mümkün olursa Yunanları tekrar İzmir'den çıkarmalıyız. İtalyan iddialarına gelince, Anadolu'yu İtalyanlardan bütün bütün kurtarmalıyız. Tüm güçlerin, Türklere, kendilerine ait bir egemenlik bırakmak için, iddialarından genel bir feragat temelinde, Türkiye sorununu ele almaları mümkün olmaz mı?”

(Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Curzon, bunları söyledikten bir ay sonra, 20 Haziran 1919 günü ise şu açıklamayı yapacaktır:

“Hem Yunan hem İtalyan ilerlemesi ne kadar devam ederse onları tekrar Anadolu'dan çıkarmak o ölçüde zorlaşacaktır. Dışişleri Bakanlığında bu işgalleri savunan veya memnuniyetle karşılayan hiçbir kimseyi bulamıyorum.” (A.y.)

Curzon, işi lafta bırakmayacak, Yunan ilerlemesini durdurmak için gereken adımları atacak, General Milne’nin adından hareketle Milne Hattı diye bilinen bir sınır belirleyerek Yunanistan’a orayı geçmemesi talimatını verecektir.

Bu, Yunan güçlerinin İzmir ve civarında beklemesi, daha ileriye gitmemesi anlamına geliyordu. 

*

Curzon’un amacı, önceki bölümlerde de anlattığımız gibi, Anadolu merkezli, yani başkenti Anadolu’da bir şehir olan yeni bir Türk hükümetinin ve devletinin kurulmasıydı.

Türkler’in İstanbul’dan çıkarılmasından kastedilen buydu..

Başkenti İstanbul olan bir devlet, imparatorluk potansiyeli olan bir devlet anlamına geliyordu. Dolayısıyla İstanbul yeni Türkiye'nin başkenti olmamalıydı. Anadolu'daki uygun bir şehir başkent yapılmalı ve bu oldubitti, "Cumhuriyet'in temel nitelikleri"nden biri ilan edilerek devletin anayasasına "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" bir hüküm olarak yerleştirilmeliydi.

Türkler’in müslüman halklar nezdinde itibarsızlaştırılması, İslam dünyasındaki liderlik konumuna son verilmesi için atılması gereken adımlardan biri buydu: Türk devletinin Anadolu merkezli, eski devirlerin Lidya’sı ve Frigya’sı gibi bir gecekondu devlet haline getirilmesi..

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) yıkılmalı, yerine Afrika’daki muz cumhuriyetlerini hatırlatan tarihsiz ve hafızasız bir balo cumhuriyeti kurulmalıydı.

Hafızasızlaştırmada alfabe değişimi birebirdi.. Ondan daha etkili bir ilaç henüz keşfedilememişti..

Tarihsizleştirme ise, organ naklini hatırlatan bir tarih nakli ile halledilebilirdi.. Ortada henüz Hristiyanlığın, hatta Yahudiliğin bile bulunmadığı çağlarda yaşamış Sümer(li)ler, Etiler, Hititler vs. tarih olarak Türk’e iyi giderdi.

Böylece Türkler tarihî düşmanları olarak Hristiyanları, Haçlılar’ı, Romalılar’ı vs. değil Akadlar’ı, Asurlular’ı, Mısırlılar’ı vs. görerek onları nefretle anabilirlerdi.

*

Türkler’in müslüman halklar nezdinde itibarsızlaştırılması, İslam dünyasındaki liderlik konumuna son verilmesi için atılması gereken asıl köklü adım ise, hilafetin kaldırılmasıydı elbette..

Türkler halifelik sıfatı bulunmayan bir devlet başkanı tarafından yönetilen ve başkenti İstanbul olmayan yeni bir hükümet ve devlet kurduklarında, Batı dünyası “Doğu Sorunu”ndan kurtulmuş olacaktı.

Ancak, bunlar yapılırken Türkiye’deki gelişmelere doğrudan müdahale edilmemeli, olayların seyrini belirleme yönünde görünür hiçbir adım atılmamalı, herşey perde arkasından sinsice ayarlanmalı ve halledilmeliydi.

Curzon, siyasetlerinin esasını bu şekilde özetliyordu.

Doğal olarak, kendi politikalarını tasvir için sinsilik nitelemesi yapmıyor, sadece “doğrudan dokunmama, görünürde hiçbir adım atmama” tabirlerini kullanıyordu.. İstihbarat jargonunda yalan, hile ve aldatmanın adının “algı operasyonu” yapılması ve böylece bu nahoş özelliklere saygın bir kostüm giydirilmesi gibi.

*

Dolayısıyla, Curzon’un siyaseti, (Osmanlı padişahının Anadolu’ya vatanı kurtarmak için gönderdiği) Selanikli Mustafa Atatürk’e yardım edilmesini gerektiriyordu.

İkinci Adam İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet'in 50'nci yıldönümü münasebetiyle verdiği demecinde bu yardım konusuna şu şekilde değinecekti: 

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Evet, Curzon’un siyaseti ve çizdiği yol haritası, Selanikli'ye yardım edilmesini gerektiriyordu.

Fakat, Osmanlı padişahının belirlediği gaye doğrultusunda değil.. Ona, (Osmanlı Devleti’nin mülkü olan arazide gecekondu tipi) yeni bir devlet kurması için yardım edilmeliydi..

Ayrıca bu yardımın doğrudan yapılmaması, dolaylı yollardan sunulması gerekiyordu.. Bunun ilk adımını da Yunan’ı durduran Milne Hattı oluşturuyordu..

Curzon, daha Samsun’a hareket etmeden önce İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew vasıtasıyla) anlaşmış oldukları Selanikli’nin yanı sıra Kâzım Karabekir ile de anlaşmak gerektiğini düşünüyordu. (Ki Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında daha ortada hiçbir şey yokken bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya “garantili bir zafer”in arkasından gelecek olan [onlara o sırada uçuk ve hayalperestçe görünmüş bulunan] cumhuriyetin ilanı, saltanata son verilmesi, ve [Latin harflerinin kabulü, tesettürün kaldırılması, millete uygar şapkanın dayatılması gibi uygulamalarla] çağdaşlaşıp uygarlaşma müjdelerini vermiş olması, İstanbul’dayken İngilizler’le anlaşmış bulunduğunun karînesi durumundadır.)

*

Evet, Curzon, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, yeğeni Yarbay Rawlinson’u Karabekir’e göndererek “yeni Türkiye” projesi için Karabekir’in desteğini istemişti. 

Bu arada gelecekte nasıl bir Türkiye görmek istediğini de ifşa etmiş bulunuyordu: Bu yeni Türkiye’nin Osmanlı ile bir ilgisi bulunmayacaktı, cumhuriyeti ilan edecekti, başkenti Bursa veya başka bir Anadolu kenti olacaktı.

Rawlinson’un Curzon’un anlaşma teklifini ve mesajlarını Karabekir’e ulaştırdığı gün Ankara’nın henüz herhangi bir özel önemi bulunmuyordu. Çünkü Selanikli tam da bu görüşmenin gerçekleştiği gün, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya varmış durumdaydı..

Ankara, bu tarihten sonra önemli hale gelecek ve yeni bir hükümetin (ve dolayısıyla devletin) tesisini haber veren TBMM’nin kuruluşuna sahne olacaktı.

 

KIRAN KIRANA "ZAMANIN İMAMI" SAVAŞLARI

 









Günümüzde “zamanın imamı”ndan söz edenler bilerek veya bilmeyerek İmamiyye Şîasının (Şiîlerin İmamiyye ya da İsnâaşeriyye diye bilinen, 12 İmam inancına sahip büyük grubunun) anlayışını seslendirmektedirler.

Peygamberlik ile imamet arasında bir bağ kuran İmamiyye Şîasına göre imamet, iman esaslarından biri durumundadır. (Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, İstanbul: Selçuk Y., 1984, s. 201.)

Onlara göre imam, Hz. Peygamber s.a.s.’in “umumi velayet”ini haizdir ve bu yüzden imamet, “nübüvvetin (peygamberliğin) devamı”dır.

Yine onlara göre, peygamberlerden sonra onların yerini alacak imamlar atamak, Allahu Teala üzerine vaciptir.

Bu yüzden, onlara göre, her devirde mutlaka bir zamanın imamı bulunmalıdır ve o ancak Allahu Teala’nın vahyi ya da bir önceki imamın tayini ile belirlenir.

Bir başka deyişle imamet “insanların [biati ve] seçmesiyle, istemesiyle olmaz; insanlar dilediklerini imam olarak tayin yahut dilediklerini azl hakkına sahip değillerdir [Bu, Allah’a aittir]”. (Fığlalı, s. 209.)

*

Ehl-i Sünnet nazarında imam aynı zamanda halife demekken, yani hilafet, imamet anlamına gelirken, Şia, Hz. Ali’in Hz, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonraki imamlığını tescil edebilmek için bu ikisini birbirinden ayırmıştır.

Onlara göre, Hz. Ebubekir halifelik konumunu haksız olarak (gasp suretiyle) eline geçirdi (ya da Müslümanlar Hz. Ali’nin hakkını gasbedip Hz. Ebubekir’e teslim ettiler), bununla birlikte o, imam değildi, imam, Hz. Ali’ydi.

Çünkü imam, böyle seçimle belirlenemez, nasb ve tayin yoluyla belirlenir. İmam tayini ya bizzat Allah Teala’nın, ya Hz. Peygamber s.a.s.’in, ya da bir önceki imamın belirlemesiyle mümkün olduğu için, ümmetin imamı seçme yetki ve sorumluluğu bulunmamaktadır, sadece kendisine varlığı bildirilen imama itaat mükellefiyeti vardır. Nitekim Hz. Ali, Hz. Peygamber s.a.s. tarafından bu şekilde tayin edilmiş, fakat Müslümanlar O’nun vefatından sonra bu tayin gerçeğini tanımamışlardır. (Bkz. Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 194, 396.)

Evet, Şîa’nın büyük çoğunluğu böyle inanıyor.

Şiî gelenekteki “imametin nass ve tayinle olması gerektiği” inancı, onları, “çağının/zamanının imamını tanımayan”ların müslüman olarak değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı düşüncesine götürmüştür. (Bkz. Ahmet Yönem, “İslam Mezheplerinde Biat Algısının Oluşum Süreci”, F. Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 19, S. 2, Yıl: 2014, s. 126.)

Ya da tersi, sevmedikleri kişileri tekfir edebilmek ya da sapıtmış gösterebilmek için onlara bir “zamanın imamını bilme” ödevi yüklemişlerdir.

Bununla birlikte, bir imam tayinini Allahu Teala’ya vacip kılanlar sadece Şîa değildir, Mutezile’nin bir bölümü de onlara katılmaktadır. (Bkz. Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

*

Şiî âlimlerin ve yazar çizerlerin konuyla ilgili ifadelerine gelince..

Mesela Abdulmecid Zehadet “zamanın imamını tanıma/bilme” ile ilgili (hadîs olduğu öne sürülen) rivayet hakkında şu düşünceleri dile getiriyor:

İmamü'l-Haremeyn Cüveynî (öl. 478) de bu hadisi nakletmiştir. Lumatü'l-edille fî kavaidi Ehlisünnet ve'l-cemaat kitabında şöyle yazar: “Hilafetin ikamesi halka farzdır; Allah'a değil. Bu yüzden Hz. Peygamber, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur.” (Said Fude, el-Lemeat fî akaid tavzih li-kitabi lemau'l-edille fî akaidi'l-milleti'l-İmamu'l-haremeyn Cüveynî, s. 12.)

Nasıruddin Albanî, İbn Teymiyye'yi izleyerek, hadisin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” lafzıyla sadır olduğunu kesin bir dille inkâr etmiştir. Silsiletü'z-zaife'de şöyle yazar: “Orijinali bu lafızlarla sadır olmamıştır. Nitekim Şeyh İbn Teymiyye, ‘Vallahi Resûlullah böyle söylememiştir.' der.” (Nasırüddin Albanî,  es-Silsiletü'z-zaife, Riyad, 1/525, 5/87.)

İbn Teymiyye Minhacü's-sünnet'inde şunları kaydeder: “Altıncı söz şudur: Resûlullah, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen kimse Cahiliye üzere ölmüştür.' buyurur. Ona şöyle denilir: Bu hadisi bu senetlerle kim rivayet etmiştir? İsnadı nerededir? İsnad zinciri olmaksızın Peygamber'in bu sözü söylediğini ispatlamak nasıl caiz olur? Hadis ehlinin nazarında bu hadisin bu lafızlarla varid olduğu meçhuldür.” (Ahmed b. Abdülhalim İbn Teymiyye, Minhacü's-sünneti'n-Nebeviyye, neşr: Muhammed Reşad Salim, 1406, 1/110.)

Mülahazalar

a) “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin lafız bakımından mütevatir olduğu iddiası, hadisin mazmun ve manada birlik göstermesine dayanır. Hadis bu lafızla İmamî-Şiî olmayan âlimlerin kitaplarında nakledilmiş olsa da eldeki muteber hadis kaynaklarında bulunamamıştır. (Fakat aynı anlama gelen değişik ifadeleri içeren pek çok rivayet mevcuttur; mesela “Boynunda imamın biati olmadan ölen…” vs. gibi)

İhkakü'l-hakk'ın “İkaz ve İzahetu İştibah” başlıklı on dördüncü cildinde, hadisin doğrudan, vasıtasız olarak Müslim'in Sahih'inden nakledilemediği teessüfle bildirilmiş; hadisin Müslim'in Sahih'inden doğrudan iktibası Şeyh Muhyiddin Ebu Muhammed Abdülkadir b. Ebi'l-Vefa'nın (öl. 775) el-Cavehirü'l-madia'sına nispet edilmiştir.

Elbette müellif burada Molla Ali Karî Hanefî'nin (öl. 1014) el-Cevahirü'l-madia fî tabakati'l-Hanefiyye'ye yazdığı hatimeyi kastetmiştir. Fakat Molla Ali'nin hatimedeki ifadeleriyle “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin mazmun bütünlüğünü kastetmesi mümkündür. Böyle düşünmemizi sağlayan şey, Molla Ali'nin Mirkatü'l-mefatih'e yazdığı şerhi Mişkatü'l-mesabih'indeki ifadesidir. Metinde hadis Müslim'in Sahih'inden nakledilmiştir. Molla Ali hadisi şerh ederken şöyle yazar: “Bu mana (hadisin bu varyantı) şöhret bulmamıştır; Sa’d (Sadeddin Taftazanî), Şerhu'l-akaid'inde hadisi, ‘Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür' şeklinde rivayet etmiştir.

Molla Ali'nin bu ifadeleri onun hadisin mazmun ve manada birlik gösterdiğine dair inancını kanıtlamaktadır. “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisini doğrudan Müslim'in Sahih'ine nispet etmeden Sadeddin Taftazanî'ye nispet etmesi, onun hadisi Sahih'e nispet ettiği durumda hadisin mana birliğine olan inancının göstergesidir.

b) Yukarıdaki açıklama göz önüne alındığında, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib kitabında öne sürülen hadisin Müslim'in Sahih'inden hazfedilmiş veya tahrif edilmiş olabileceği ihtimali güçlü bir ihtimal olarak görünmemektedir. Söz konusu kitabın müellifi, Molla Karî'den alıntı yaptıktan sonra şöyle yazar: “Bu söz var olsa ve biz sözden haberdar olsak bile bu sözü iddiamıza delil olarak kullanamayız.” (Ahmed Rahmanî, el-İmam Ali b. Ebi Tâlib, Tahran, 1417, s. 565.)

c) İbn Teymiyye'nin Allah'a yemin ederek “Zamanının imamını tanımadan ölen Cahiliye üzere ölmüştür” hadisinin sadır olmadığını iddia etmesi sadece onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesidir; ilmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir. Çünkü “Vallahi Resûlullah böyle bir şey söylememiştir” sözü sadece Hz. Peygamber'e yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz nispet edildiğinde kullanılabilir.

(Abdülmecid Zehadet, “ ‘Zamanının İmamını Tanımak’ ile İlgili Hadisin Sıhhati”, çev. Ertuğrul Ertekin, Tulu Dergisi, Yıl 9, Sayı 34, Kış 1389, s. 121-134.)

Bu ifadeler, ciddî bir literatür taraması gibi görünmesi itibariyle (şekil bakımından) ilmî bir görünüm veriyorsa da, onlardan hareketle yapılan yorumlar ilmîlikten uzak safsatalar durumunda.

Birincisi, burada sorunumuz merhum Molla Ali Karî’nin (Aliyyü’l-Kârî) söz konusu rivayeti nasıl değerlendirdiği sorunu değil..

Mesele, rivayetin sahih/muteber kaynaklarda bulunup bulunmaması meselesi.

Söz konusu rivayet, sahih kaynaklarda yok.

Şayet Ehl-i Sünnet camiası bu konularda Molla Ali Karî’yi son sözü söyleme noktasında bir otorite kabul etmiş olsalardı, onlara karşı Molla Ali Karî’nin kanaati delil olarak öne sürülebilirdi.

Böyle birşey yok.. Mesela Hanefî mezhebinde bile İmam-ı Azam’ın her fetvası “itiraz kabul etmez” doğru olarak görülmemiştir. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’in onunkine aykırı fetvaları tercih edilebilmiştir.

*

Kaldı ki, Molla Ali Karî’nin dikkat çektiği durum (hadîsin Müslim’deki “boynunda biat” ifadeli versiyonunun değil de Taftazanî’nin kitabına aldığı “zamanının imamı” ifadeli versiyonunun şöhret bulmuş olması vurgusu), merhum Molla’nın ikisi arasında mana birliği bulunduğu kanaatini taşıdığını göstermez.

O, bir durum tesbiti yapıyor.

Ayrıca, iki rivayet arasında mana birliği bulunduğunu düşünüyor olsa bile, bu, “zamanının imamı” ifadesini Şîa gibi yorumladığı anlamına gelmez.

Nitekim Fıkh-ı Ekber Şerhi kitabında dile getirdiği görüşler, Şîa’dan farklı düşündüğünü gösteriyor.

Şayet iki versiyon arasında mana birliği bulunduğu düşünülürse, o takdirde "zamanın imamı" ifadesini, ümmetin belirli bir zamanda "biat edip seçtikleri" imam olarak anlamak gerekir. Şîa'nın iddia ettiği gibi manen seçilmiş bir imam olarak değil.

Öte yandan, Molla'nın Taftazanî'nin kitabındaki ifadelere atıfta bulunması da önem taşımaz. Taftazanî miladî 1300'lerde yaşadı, kitabı hadîs rivayeti açısından delil olarak alınma durumunda değildir.

Ayrıca, Ahmed Rahmanî’nin dediği gibi, bu söz gerçekten var olsa ve biz o sözden sahîh kaynaklar vasıtasıyla haberdar olsak bile (Ki böyle bir durum söz konusu değil), o söz Şîa’nın iddiası yönünde delil olarak kullanılabilecek evsafta bir söz değildir.

*

Yazarın İbn Teymiyye'nin “Zamanının imamını tanımadan ölen cahiliye üzere ölmüştür” şeklindeki rivayeti reddetmesini, onun Ehlibeyt düşmanlığının göstergesi olarak yorumlamasına gelince..

Bu, ya mantıklı düşünememe ya da kaşla göz arasında kurnazca “zamanın imamlığı” tekelini Ehl-i Beyt’e vererek insanları “Canbaza bak canbaza” numarasıyla aldatma ve onların bu temelsiz varsayımı sorgulamalarına fırsat vermeme katakullisidir.

Şîa’nın “zamanın imamı” inancını kabul etmeyenler bunu sadece Ehl-i Beyt için dile getirmiyorlar ki (yani “Ehl-i Beyt’ten biri zamanın imamı olamaz” demiyorlar ki) böyle bir iddia kabul görsün.

Onlar, “Müslümanlar’ın biatı söz konusu olmaksızın hiç kimse zamanın imamı olamaz” diyorlar.

Bunun Ehl-i Beyt’ten olup olmamayla bir alâkası yok..

*

Yazar ayrıca İbn Teymiyye'nin değerlendirmeleri için “İlmî bir cevap gerektiren ilmî bir iddia değildir” diyor.

Gerekçesi şu: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e isnat edilen bir söz için “Rasûlullah böyle bir şeyi kesinlikle söylememiştir” hükmünün verilebilmesi için, o sözün yoruma açık olmaksızın açıkça küfür veya batıl bir söz olması icap eder..

Evet, tevil edilmesi mümkün olmayacak şekilde küfür olan ya da batıl olduğu belli olan bir söz dışındaki sözleri Hz. Peygamber’in (s.a.s.) söylemiş olması ihtimalini dikkate alıp kesin konuşmamak, “Böyle bir hadîs kesinlikle mevcut olamaz” demekten kaçınmak bazen (evet bazen) gerekli olabilir.

Mesela şöyle bir hadîs rivayet edildiğini düşünelim: “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: Bir zaman gelecek Charlie Chaplin diye bir mizahçı/komedyen çıkacak. O, kendi alanında yetenekli bir adamdır.”

Böyle bir sözün küfür olmadığı açıktır.. Batıl (geçersiz yanlış) olmadığı da tarihî tecrübe ile doğrulanmıştır. Fakat böyle bir hadîsin bulunmadığı kesin olarak söylenebilir, çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem lehviyat kabilinden işler ve boş şahıslar hakkında bilgi vermek için gönderilmemiştir.

Dolayısıyla, İbn Teymiyye’ye bu noktada yöneltilen eleştiride “maksadını aşan” bir kurnazlık bulunduğunu belirtmek gerekiyor.. İbn Teymiyye’nin kesin bir yalanlamaya gitmesindeki aşırılık, reddedilen sözün sabit ve sahîh olmasını gerektirmiyor.

Yani İbn Teymiyye’nin kişisel kusuru, söz konusu rivayete ait bir meziyet gibi sunulamaz.. Bu, köylü kurnazlığını ilim sahasına taşıma hokkabazlığıdır. 


KES GAYRİDEN ÜMMÎDİ KES!

 


OSMANLI'NIN ÖMRÜNÜ ÇALAN YILLAR VE ŞAHISLAR

(UYGAR TÜRK GERİCİ İNGİLİZ'E ÇAĞDAŞLIĞIYLA ÖRNEK OLURKEN..)





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 26

 

İngiliz savaş lordu Curzon ile Türkiye topraklarındaki kader arkadaşı Selanikli Mustafa Atatürk’ün maceralarını okumaya devam ediyoruz.

Curzon’un 18 Nisan 1919 tarihinde (Selanikli’nin Samsun’a çıkmasından bir ay önce) sarfettiği şu sözler, İngiltere Dışişleri Bakanı olarak kafasında şekillendirmiş olduğu “yeni Türkiye” projesinin ana hatlarını veriyor:

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılmalarına ilişkin kararı, Anadolu'da isyanlar ve katliamlar ve Doğu Müslüman dünyasında büyük kargaşaların izleyecek olması çok muhtemeldir.

“Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir olsa da, Türklerin mülteci durumuna düşürüleceği, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu [Osmanlı Devleti] ve muhtemelen hiçbir hilafet artık olmadığı anlaşıldığında, Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara ve bu asık suratlı hınca onu kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüştürebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.

Anadolu, bölünmemelidir. Savaşın herhangi bir aşamasında Müttefiklerden [İngiltere, Fransa ve İtalya] herhangi birinin bildirisinde, bizi yalnızca Türk'ün tüm gücünü elinden almaya değil, aynı zamanda Anadolu'yu bölüp el koymaya zorlayan herhangi bir duyuru bulamıyorum. Anadolu bir bütün olarak kalmayı tercih edecektir.

“Neredeyse çok geç olmadan bir şeyler yapmalıyız. İslam'ın kurtarılması için zaman veriliyor. Zaman Türklerden yana ve bunu biliyorlar. Geçen her hafta, her bölgede yeni sorunlar ortaya çıkarır. Hindistan'da, tüm İslam coğrafyasında, hatta Londra'da bile. Türklerin başkent İstanbul'dan çıkarılmasına, Ayasofya'ya ve hilafete Hristiyan müdahalesine karşı aktif olarak ajitasyon yapılan her yerde.. Türk, acil bir barıştan ne bekleyebilir? O, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor. Paris'te [Paris Barış Konferansı’nda] herhangi bir çözüme ulaşılamaması ve İtilafların [İngiltere, Fransa ve İtalya’nın] artan anlaşmazlıkları, onu, her gün kendisine dayatılacak koşullara direnmek için daha iyi bir konuma getiriyor ve hatta sonunda intikamını almasını bile sağlayabilir.”

(“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunlar, Curzon’un müttefiklerini (Fransa ve İtalya’yı) ikna etmek için sarfettiği sözler.

Buradan anlaşılıyor ki, “yeni Türkiye”ye İstanbul’un ve Anadolu’nun bırakılmasını istiyor.

Buralar Türkler’e bırakılmalı, ve böylece hem onların hem de gözü kulağı onlarda olan İslam dünyasının gururu biraz okşanmalı.

Evet, İslam dünyasının gözü kulağı o günlerde Türkler’deydi, Osmanlı’daydı..

Nitekim İstiklal Harbi sırasında Hindistan ve Afganistan müslümanları Anadolu’daki direnişe maddî ve manevî destek sağlamış durumdalar.

Arap dünyasında Selanikli Mustafa Atatürk’ü büyük İslam kahramanı ilan eden yayınlar yapılmış, hatta kitaplar yazılmış.

Prof. Zekeriya Kurşun şunları yazmıştı:

“Atatürk’ün ilk biyografisi 1922 yılında, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Hayatı: Anadolu’da Türk Milli Mücadelesi adıyla yazıldı. Belki tuhaf gelecek, şaşıracaksınız ama söz konusu biyografi, Türkiye’de değil, dışarıda basıldı. Türkiye’de, Gazi hakkında sıcak tartışmaların yaşandığı bir dönemde; İzmir’in Yunanlılardan tahliyesinin hemen akabinde, Arapça olarak kaleme alınan bu eser Mısır’da yayımlandı. …

“Kitapta, ilk Meclis’in çalışmaları anlatılırken şu ifadelere yer veriliyordu:

Büyük Millet Meclisi Anadolu’nun mevcut kalkınma döneminde ve Milli Mücadele esnasında ihtiyaç duyduğu çeşitli kanunlar çıkardı, bütün idari birimlere düzen getirdi, maliyeyi tanzim etti, eğitimi yükselterek gereken önemi verdi. Çıkardığı kanunlar arasında Anadolu’da içkinin ve içki ticaretinin yasaklanmasına dair bir kanun, ayrıca muhabbet tellallığına ve kadının modern çağda süslerini açığa çıkarmasıyla mücadeleye ve ziynet eşyalarının ithal edilmesinin yasaklanmasına dair bir kanun vardı.

(Zekeriya Kurşun, “Algıya kurban edilen Gazi Mustafa Kemal”, Yeni Şafak, 24 Ocak 2019.)

*

Türkler’in gururu bir nebze okşanmazsa ne olur, Lord Curzon onu da söylüyor.

Anadolu'da isyanlar ve Doğu Müslüman dünyasında (Hindistan, Pakistan coğrafyasında) büyük kargaşalar başgösterebilir.

Doğu dünyasındaki Müslüman tutkular (cihat ruhu, radikal Batı karşıtlığı) harekete geçebilir.  

Emperyalistlere yönelik “bu asık suratlı hınç”, “vahşi bir çılgınlığa dönüşebilir”.

Peki çare?

Çare, öncelikle İstanbul’daki Türkler’in mülteci durumuna düşürülmemesi, yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.

Türk İmparatorluğu (Osmanlı Devleti) elbette ortadan kaldırılmalı, hilafet elbette tarihe gömülmeli, Ayasofya’nın statüsü elbette değiştirilmeli, fakat bu doğrudan Hristiyan müdahalesiyle yapılmamalı.

Curzon’un 16 Aralık 1918’de söylediği gibi, bu konulara “doğrudan dokunmamalarıgörünürde bu yönde hiçbir adım atmamaları” politikalarının esası olmalı. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi.)

Ki “müslüman tutkular” harekete geçmesin, İslam dünyası uyumaya devam etsin.

İntikam almak gibi bir düşünceye kalkışmasınlar, öfke ve hınç biriktirmesinler.

*

İmdi, diyelim ki bir adamı göstere göstere öldürdünüz, ister istemez o adamın yakınlarının, akrabasının, kavim ve kabilesinin (ve varsa dava arkadaşlarının) kin duymasına ve öç alma duygularının harekete geçmesine neden olursunuz.

Maktul, Gazze halkı gibi sahipsiz bile olsa, zayıf birine yapılan orantısız saldırı ve cinayet insanların nefret ve öfke duygularını harekete geçirir.

Fakat böyle bir şahsın katlini bir şekilde intihar gibi gösterebilirseniz, veya (petrolü Batı ve İsrail karşısında bir silaha dönüştüren) Kral Faysal’ın yeğeni tarafından öldürülmesi gibi aile içi bir kavga gibi sunabilirseniz, yahut adamı (zehirleme, trafik kazası gibi yollarla) doğal bir ölüm gibi algılanacak şekilde ortadan kaldırabilirseniz, cinayetin üstü örtülecek ve ölen şahıs üç gün sonra unutulacaktır.

Dolayısıyla, Türk İmparatorluğu’nu (Osmanlı Devleti’ni) yıkma işini (Kral Faysal’ı yeğeninin öldürmesi gibi), yine Türk’ün kendisine yaptırmak gerekiyordu.

Hele bir de onları iyi bir iş yaptıklarına inandırabiliyor, “Zalim padişahtan kurtulduk, özgürleştik, kul olmaktan kurtulup vatandaş olduk” diyerek imparatorluklarının enkazı üzerinde (rakıyı fazla kaçırmış sarhoş gibi) çılgınca dans ettiklerinde çağdaş ve uygar olacaklarına ikna edebiliyorsanız, “Bundan iyisi Şam’da kayısı “ diyerek kendinize madalya takmayı, kutlamalar yapmayı hak ediyorsunuz demektir.

Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ve saygınlığının yok edilmesi operasyonunu tereyağından kıl çeker gibi zahmetsizce yine bizzat Türkler'in eliyle gerçekleştirme becerisi kutlama ve taltifi nasıl hak etmesin ki!

Bu çağdaş ve uygarca hizmetleri yapan, Türk'ün İslam dünyasındaki tartışılmaz liderliğini tarihe gömen, onu Avrupa'nın kuyruğuna takan “kahraman” Türkler de artık bir Dizbağı Nişanı’nı hak ediyorlardır elbette.

Nişanı verecek olanın İngiliz padişahı olması (Onlar padişah değil king/kral diyorlar) olayı biraz tuhaflaştırıyor ama o kadarcık kusur kadı kızında da olur.. 

Hem, padişahlık İngiliz haspasına yakışıyor da.

*

Evet, Curzon’un projesine göre, hilafet kurumunu ortadan kaldırma ihalesi de yine “dost Türkler”e bırakılmalıydı.

Böylece İslam dünyasının öfkesi İngiltere’ye değil, Türkler’e yönelecekti..

Türkler de kendilerine hesap sormaya kalkışan diğer Müslümanlar’a, “Size ne gardaşım, hilafet bizim değil mi, nasıl aldıysak öyle de bırakıyoruz; hemi de biz çağdaş olduk la, uygar olduk, sizi gidi çağdışı gerici yobazlar” diyecekler, böylece dünya Müslümanları ne yapacaklarını bilemez halde elleri böğürlerinde kalakalacaklardı.

Bu arada Ayasofya’yı da unutmamak gerekiyordu. Bu ihale de yine Türk’ün kendisine verilmeliydi.

*

Yani Lozan Antlaşması’nın metninde Osmanlı Devleti’nin yıkılması, hilafetin kaldırılmasıKemal Ohri Bey’in Cumhurbaşkanı İnönü’ye mektubunda dile getirdiği dinî eğitimin yasaklanması ve Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması mevzuları asla yer almamalıydı.

Bunlar (günümüzde de dört nala, doludizgin dünyayı turlayan) “gizli diplomasi”nin gelir hanesine kaydedilmeliydi..

Türkler açısından bu konular “örtülü ödenek” harcamaları gibi bir “örtülü taviz” ya da “örtülü ödeme” olarak kalmalı, gururları incitilmemeliydi.

Karşılığında İstanbul’u alıyorlar, kapitülasyonlardan kurtuluyorlar, kabotaj hakkı elde ediyorlardı, yetmez miydi?!

Bunlar için bol bol bayram yapabilir, kutlamalar, resepsiyonlar, balolar tertip edebilirlerdi.

Evet, görüldüğü gibi İngiliz anahtarı gayet işlevsel.. Her kapıyı gürültüsüz gıcırtısız, sessiz sedasız açıyor.

İngiliz sicimi de şöhretinin hakkını veriyor.. Astı mı iyi asıyor, ölenin boğazından ne bir ses seda, ne de bir hırıltı geliyor.. Ver elini mezarlık..

*

(Hamiş: Bu İngiliz siyaseti ülkemizde derin devlet tarafından İslamî gruplara karşı takip ediliyor ve böylece onların “içeriden” Kemalistleşmeleri/Atatürkçüleşmeleri, “ılımlı laik” hale gelmeleri, İslamcılık eleştirisi adı altında İslamî idealleri terk etmeleri sağlanmaya çalışılıyor.)


GELDİM, GÖRDÜM, YAŞADIM (Veni, Vidi, Vixi)

 



Victor Hugo

(Türkçesi: Seyfi Say)


Gereğinden uzun yaşadım, çünkü içinde acılarımın,
Bana yardım edecek bir kol bulamadan yürüyorum,
Çünkü çevremdeki çocuklara zorlukla gülümsüyorum,
Çünkü görmüyorum çiçeklerde artık coşkusunu hayatın;

Çünkü baharda Tanrı’nın doğayı süslediği devran,
Bu muhteşem aşka duygusuzca şahitlik ediyorum;
Çünkü kaçınılan saate ulaştım artık gün ışığından,
Ve herşeydeki depderin acıyı hissettiği insanın;

Çünkü umudunun mağlup olduğunu gördü ruhum;
Çünkü mevsiminde bu güllerin ve güzel kokuların,
Benim kızım! Dinlendiğin karanlığı paylaşmak istiyorum,
Çünkü öldü kalbim, yaşamda haddinden fazla kaldım.

Yeryüzü görevimden kaçmayı hiç mi hiç düşünmedim.
Saban izlerim işte orda, ve işte burda hasadım.
Hep gülümseyegeldim hayatta, gitgide inceldim,
Başımı dik tuttum hep, yalnız hikmete boyun eğdim.

Âlâsını yaptım yapabildiğimce, hizmetle, bakıp, yıprandım,
Ve nicelerini dertlerimle alay ederlerken gördüm.
Bu nedensiz nefrete şaşırıp hayretlere gömüldüm,
Oysa nice acılar çekmiş, nice uğraşta ter dökmüştüm.

Hiç kanat sesi kuşların duyulmayan bu dünya hapsinde,
Sızlanmadan, kan ağlayıp, ellerimin üstüne düşmüş halde,
Sessiz ve yorgun, kürek mahkumu mücrimlerin alayları içinde,
Taşıdım hep kendi halkamı, sonsuzca uzanan o zincirde.

Şimdi benim yorgun göz kapaklarım sadece yarı açık;
Seslendikleri zaman hiç dönüp bakmıyorum bana artık;
Sersem ve bitkinim, bende hali var evet şu adamın
Gün doğmadan kalkmış ayağa, hiç uykuya dalmaksızın.

Hiç kalkışmıyorum artık kasvetli durgunluğumla,
Cevap vermeye bile kıskançların beni inciten ağızlarına.
Ey benim Rabbim, gecenin kapılarını şimdi artık aç bana,
Gidebileyim böylece uzaklara, bilinmedik diyarlara!


Veni, Vidi, Vixi

J'ai bien assez vécu, puisque dans mes douleurs
Je marche, sans trouver de bras qui me secourent,
Puisque je ris à peine aux enfants qui m'entourent,
Puisque je ne suis plus réjoui par les fleurs ;

Puisqu'au printemps, quand Dieu met la nature en fête,
J'assiste, esprit sans joie, à ce splendide amour ;
Puisque je suis à l'heure où l'homme fuit le jour,
Hélas ! et sent de tout la tristesse secrète ;

Puisque l'espoir serein dans mon âme est vaincu ;
Puisqu'en cette saison des parfums et des roses,
Ô ma fille ! j'aspire à l'ombre où tu reposes,
Puisque mon coeur est mort, j'ai bien assez vécu.

Je n'ai pas refusé ma tâche sur la terre.
Mon sillon ? Le voilà. Ma gerbe ? La voici.
J'ai vécu souriant, toujours plus adouci,
Debout, mais incliné du côté du mystère.

J'ai fait ce que j'ai pu ; j'ai servi, j'ai veillé,
Et j'ai vu bien souvent qu'on riait de ma peine.
Je me suis étonné d'être un objet de haine,
Ayant beaucoup souffert et beaucoup travaillé.

Dans ce bagne terrestre où ne s'ouvre aucune aile,
Sans me plaindre, saignant, et tombant sur les mains,
Morne, épuisé, raillé par les forçats humains,
J'ai porté mon chaînon de la chaîne éternelle.

Maintenant, mon regard ne s'ouvre qu'à demi ;
Je ne me tourne plus même quand on me nomme ;
Je suis plein de stupeur et d'ennui, comme un homme
Qui se lève avant l'aube et qui n'a pas dormi.

Je ne daigne plus même, en ma sombre paresse,
Répondre à l'envieux dont la bouche me nuit.
Ô Seigneur, ! ouvrez-moi les portes de la nuit,
Afin que je m'en aille et que je disparaisse !

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...