SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN ÖTEKİ YÜZÜ:

 

MEVSİMLİK RADİKAL İSLAMCI, 

PART TIME “TALİBAN TİPİ DİNCİ”, 

DEVRİM FIRTINASI ÖNCESİNİN SESSİZ VE SAKİN TAVİZSİZ SÜPER İRTİCACISI/GERİCİSİ










UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 19

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Kâzım Karabekir Paşa’nın Selanikli Mustafa Atatürk’ün halife olma hayalinden söz ettiğini görmüştük.

Öyle ki, 20 Temmuz 1922 günü  TBMM’de “zaferden sonra sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak istediğini, dünyada bundan büyük bahtiyarlık yoktur diye düşündüğünü” söylemiş olduğu için TBMM’ye kendisi hakkında verilen “sine-i millete bir saray ve aylık 10 bin lira aylıkla” dönmesi önergesini duyduğunda çok kızar, rengi kaçar, canı sıkılır. 

Sebebi, Karabekir’e göre, sine-i millete dönmeyi aslında aklından hiç geçirmemesi, halifeliği de yan cebine koyarak devlet başkanı olmak istemesidir.

Sonraki süreçte halife olamayacak fakat cumhurbaşkanlığı makamına keyifle postu serecektir.

10 bin lira değil, 14 bin lira aylık maaşla.

Ki bugünün parasıyla 39 milyon küsur liraya tekabül etmektedir.

Yani şimdiki cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir yıl iki ayda (14 ayda) alabildiği parayı bu vatandaş iki günde alacaktır..

Evet, sadece iki günde..

Millet çok zengin ve para bol ya..

*

Peki Karabekir, Selanikli’nin halifeliği de içerecek şekilde devlet başkanlığı makamına göz koymuş olduğu halde tam aksini istiyormuş, gönlünde sıradan bir vatandaş gibi yaşama arzusu yatıyormuş gibi nutuklar atarak yalan söylediği, milleti aldattığı kanaatine nasıl varmıştır?

Sebebi, kendisi henüz Erzurum’dayken böyle bir şayianın kulağına gelmiş olmasıdır.

Ve bunu Ankara’da Selanikli’nin yüzüne karşı şu şekilde ifade eder: “… sizin Hilafet ve Saltanatı almanız arzusunu haber aldım. (Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 58.)

Karabekir’in Ankara’ya geldikten sonra gördükleri ve duydukları, bu yöndeki kanaatini güçlendirmiştir.

Uğur Mumcu ondan şu alıntıyı yapyor:

“… mefkuresine [halifelik idealine]daha şiddetle sarıldığını Balıkesir'de gördüm. 7 Şubat'ta [1923] Ulucami'de öğle namazını kalabalık bir cemaatle kıldık. Sonra mevlüt okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu. (Mumcu, s. 72.)

Mükemmel bir hutbe..

Görüldüğü gibi Selanikli (yalnızken kılmadığı halde) cemaatle namaz da kılıyor, cemaat sevabını kaçırmıyor, ardından minbere çıkıp bir molla, bir hoca gibi mükemmel hutbe okuyor.

(Tabiî bizim de aklımıza acaba abdesti var mıydı sorusu geliyor. 

Ali Fuat Cebesoyun Sınıf Arkadaşım Atatürk adlı kitabında Aptestsiz Namaz başlıklı bir bölüm var. 

Padişah iradesi gereği Harp Okulu öğrencilerinin beş vakit namaz kılması zorunluluğu varmış.. 

Fakat okul idaresi yeterli abdest alma altyapısı”nı hazırlamamış, dostlar alışverişte görsün kabilinden zevahiri kurtarmak için öğrencileri abdestsiz namaz kılmaya alıştırmışlar.. 

Sadece, taşralı mutaassıp talebeler işi ciddiye alıyor, gerekirse uzun zaman bekleme pahasına abdestlerini alıyorlarmış. [Bkz. Ali Fuat Cebesoy, Sınıf Arkadaşım Atatürk, C. 1, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1997, s. 26.] 

Cebesoy, Selanikli Mustafa da bu taşralı mutaassıplardandı” demiyor, tam aksine Selanikliyle birlikte Beyoğlundaki eğlence yerlerini tavaf ettiklerini anlatıyor: 

kendimizi güzelim İstanbul'un eğlenceli muhitlerinden de mahrum bırakmıyorduk. Tatil günlerinde ve bazen de kaçamak olarak bunlara kanşıyorduk. Kâh Mustafa Kemal ile baş başa, kâh Arif Adana, Müfit Kırşehir ve Tevfik Selanik'le beraber Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerini dolaşır, hatta bir arada içer ve müzik dinlerdik. …Yaz mevsiminde Beyoğlu'nda çoğunlukla Zeuve birahanesine gider, burada nefis Alman birası içerdik.” [s. 64.] 

Sadece bira içmiyorlar, rakı ve viski ile de araları gayet iyi [s. 68.])

*

Karabekir, Selaniklinin hutbede söylediği sözleri de aktarıyor:

Tarihî hutbeyi aynen veriyorum:

“... Kanun-u Esasî [anayasa] cümlenizce malumdur ki Kur'an-ı Azimüşşan'daki nusustur [nasslardır, açık hükümlerdir]. … dinimiz akla, mantığa ve hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor [denk düşüyor ve uyuyor], eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla [dinimiz ile] diğer kavanîn-i tabiîye-i ilâhiye [tanrısal tabiat kanunları] beyninde tezat [aralarında çelişki] olması icap ederdi. Çünkü bilcümle kavanîn-i kevniyeyi [kâinat/evren yasalarını] yapan Cenab-ı Hak'tır {Hak din ile kâinat yasalarının çelişmemesi, her ikisini de yapanın Allahu Teala olmasının sonucudur].

Arkadaşlar;

Cenab-ı Peygamber, … Millet işlerini, Allah'ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber'in eser-i mübareklerine [kutlu izlerine] iktidaen [uyarak] bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususatı (hususları, konuları) görüşmek maksadıyla bu dâr-ı kudsîde (kutsal evde, camide) Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. … Camiler, taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek [ve] meşveret [müşavere, görüşme, görüş alışverişi] için yapılmıştır. … İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için. bilhassa hakimiyet [devlet egemenliği] için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

(Mumcu, s. 72-73.)

Bunları söyleyen ne radikal İslamcı ilan edilen el-Kaide şefi Üsame bin Ladin, ne de Taliban’ın kurucusu dinci/Şeriatçı Molla Ömer.

Ne Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, ne İskilipli Atıf Hoca, ne de Nakşbendî tarikatından Şeyh Said..

Söyleyen, Selanikli Mustafa Atatürk..

Görüldüğü gibi, istediği zaman radikal İslamcılara taş çıkartabiliyor, dincilik yolunda Taliban mensubu mollara, Şeyh Said gibi müteşerrî (Şeriatçı) tarikatçılara nal toplatabiliyor.

*

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bazılarının dinci, kimilerinin irticacı/gerici, birçoğunun da Siyasal İslamcı diye adlandırdıkları samimi müminlerin Selaniklinin söz konusu hutbesinde dile getirdiklerinin dışında birşey söylemediklerini görürsünüz:

1. Kurandaki açık hükümler anayasamız olsun,

2. Din ve dünya (devlet) işleri ayrılığından söz edilmesin, laiklik (siyasal dinsizlik) millete dayatılmasın.

3. Camiler sadece ibadet mahalli değil, aynı zamanda devlet (hakimiyet, egemenlik) işlerinin de görüşülüp karara bağlandığı yer halini alsın.

Selaniklinin hutbesinin özeti bu.

Evet, 1923 yılının Şubat ayında Türkiyede hava buydu..

Türkiye bir İslam devletiydi..

Anayasasında (1921 Anayasası) Şeriate bağlılık kaydı yer alıyordu.

TBMM Başkanı ve Başkomutan Selanikli Atatürk, anayasamızın Kuran-ı Kerîmdeki nasslar (açık hükümler) olduğunu söyleyerek hutbe okuyordu.

Din ve dünya işlerinin ayrılmazlığından söz ediyor, camilerin sadece ibadet yeri değil, aynı zamanda yönetim ve hakimiyet (devlet egemenliği) meselelerinin, devlet işlerinin görüşülüp tartışıldığı yer olduğunu ifade ediyordu.

Memlekette rüzgâr 1923 yılının Şubat ayında böyle esiyordu.

*.

Fakat çok kısa bir süre sonra hava değişecek, çok sert esen dondurucu laiklik (siyasal dinsizlik) rüzgârları yüzünden ortalık buz kesecek, herşey tepetaklak olacak, insanlar oraya buraya savrulacaktı.

Evet, sadece iki yıl sonra, Selaniklinin söz konusu hutbesinde dile getirdiği ilkeleri savunduğu ve o ilkelere aykırı devirimleri, yakma yıkma ve devirmeleri reddettiği için isyan eden Şeyh Said, yakın arkadaşlarıyla birlikte idam edilecekti.

Tıpkı 74 sene sonra, 28 Şubat 1997de (dönemin MİTinin CIA ile MOSSAD’ın Türkiye acentası gibi çalışarak orkestra şefliği yaptığı postmodern darbenin sonucu olarak) havanın değişmiş olması gibi..

Selaniklinin Şubat 1923te camide dile getirdiği gerçekleri alabildiğine yumuşatan, kuş diline tercüme edip milli görüş, adil düzen filan diye anlaşılmaz mırıltılar haline getirenlerin, Gerekirse silah kullanırız, milyonlarca insanı öldürürüz diyerek 28 Şubat sürecinde Ankara sokaklarında tanklar yürüten İsrail dostları tarafından irticacı, gerici, PKK teröründen daha tehlikeli iç tehdit olarak görülmeleri gibi..

(Eski MİT müsteşarlarından/başkanlarından Fuat Doğunun Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIAin şube müdürlüğünü yaptım demesi, MİTin çalışma düzeninden ızdırap duyduğunu gösteriyor.

28 Şubatta ise, öyle anlaşılıyor ki, MİTte borusu ötenler, CIAin şube müdürlüğünü MOSSAD’ın şube müdürlüğüne yükselmek için basamak olarak görüyorlardı

Evet, MİT’çiler, 28 Şubat zulmü yüzünden Nisan 1997de Türkiyeyi terk etmek zorunda kalan ve Türkiyeye bir daha dönemeyen Prof. Mahmud Esad Coşan Hocanın yanına gidip sorunlarını çözme ve İskenderpaşayı akredite cemaat haline getirme karşılığında kendilerinin Kemalist/Atatürkçü, laiklikle [siyasal dinsizlikle] uyumlu çizgisine gelmesini teklif edeceklerdi.

Meselenin beni kişisel olarak ilgilendiren kısmı şu:

2000 yılı ortalarında Esad Efendinin, son telefon görüşmemizde beni [yanında bulunan Rafet Candemirin şahit olduğu üzere] o sırada bulunduğu İsveçe çağırması, ardından ABDdeki cemaat mensuplarına beni Amerikaya yerleştirmeleri talimatı vermesi, ve nihayet Almanyada [aralarında üniversiteden sınıf arkadaşım Hacı Murat ile Avustralya-Brisbaneda yaşayan ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak’ın da bulunduğu bir topluluk huzurunda] benim için Ben bu çocuğun hayatından endişe ediyorum, heryerde MİT bunun karşısına çıkıyor deme ihtiyacı duyması ile, MİT’çilerin ona yaptığı ziyaret ve teklifler arasında bir ilişki var mıydı?)

*

1920li yıllara dönelim..

Memleketteki apansız iklim değişikliğinin sebebi, öyle anlaşılıyor ki, Selaniklinin halifelik projesinin Lozanda İngilizler tarafından veto edilmesiydi.

Eski cumhurbaşkanları Celal Bayar ile Turgut Özal’ın açıklamalarının ortaya koyduğu gibi, Lozanda Selanikliye farklı bir ev ödevi vermişler, o da buna sonuna kadar riayet etmiş, hatta işi (İngilizin Dizbağı Nişanını hak edecek ölçüde) abartmıştı.

İngilizden vetoyu yedikten sonra dine küsmüş, bir daha da ne camiye uğramış, ne mevlid dinlemiş, ne de hutbe irad emişti.

Her akşam çilingir sofrasını kurdurmuş, yerli ve milli leblebi refakatinde yerli malı rakı tüketerek efkâr dağıtmış, uygarlığın ve çağdaşlığın tüm keyfini çıkarmaya koyulmuş, gençliğindeki zevkli Beyoğlu günlerini yâd etmiş, bu alafranga çağdaşlığıyla sağ kolu ve başbakanı İsmet İnönüyü bile çileden çıkarmış, onunla da papaz olmuştu.

Ancak, Lozan öncesinde durum farklıydı, bu hilafet işine sıkı sıkıya sarılmış, Karabekirin anlattığına göre aklı fikri hep bu mesele etrafında cevelan etmişti.

*

Selanikli bu hutbeyi irad ettikten sonra camide halkın sorularına cevap verecek, tıpkı hutbesindeki gibi radikal İslamcı, Taliban ve el-Kaide tipi tavizsiz dinci havasında konuşacaktır.

Karabekiri dinleyelim:

Gazi minberden indi ve [imamın cemaate namaz kıldırdığı] mihrabın önünde, namaz kıldığımız yerde yanıma geldi. Halkın sorularına cevap verirken şu sözleri ile, izah etti:

«… Gerek Peygamber Efendimizin ve gerek Hulefa-i Raşidînin (ilk dört halifenin) hutbelerini okuyacak olursanız· görürsünüz ki gerek Peygamber'in ve [gerekse] Hulefa-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî (ekonomik), siyasî ve içtimaî (toplumsal) hususatıdır. halkı ahval-i umumiyeden (genel durumlardan) haberdar etmek son derece haiz-i ehemmiyettir (öneme sahiptir). Çünkü herşey açık söylendiği zaman halkın dimağı (kafası) hal-i faaliyette (çalışır durumda) bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir diyerek padişahların hutbeyi Arapça okumalarını istibdatlarını (baskıcı yönetimlerini) idame (devam ettirmek) için olduğunu, bunun için hutbenin Türkçe olması lüzumunu bildirdi.

(Mumcu, s. 73-74.)

Şimdi birileri Bozuk bir saat de günde iki defa doğruyu gösteriyor, Selaniklinin durumu da öyle derlerse, ona haksızlık etmiş olurlar.

Adamın nutuk saati 7 Şubat 1923te gün boyu doğruyu göstermiş, sadece bir kez teklemiş. O da, padişahlara laf sokuşturmak için yaptığı suçlama..

Ancak, yaptığı tespit önemli: Yöneticiler, istibdatlarını (kişisel tiranlıklarını, despot idarelerini) sürdürmek için hutbelere müdahale edebilir, kurdukları istibdat rejimine hizmet edecek şekilde içi boş hutbeler okutabilirler.

Halbuki, Selanikliye göre, hutbeler günün meseleleri ile ilgili olmalı..

Mesela “Çanakkaleden, Sakaryadan, Dumlupınardan, Malazgirtten vs. bahsederek topu taca atmamalı, günün iç ve dış siyasetini Kuran ve Sünnet ışığında değerlendirmelidir.

*

Evet, Din başka, siyaset başka denilmemeli, Selaniklinin belirttiği gibi hutbede siyasî meselelere de yer verilmelidir. Çünkü:

“… gerek Peygamber'in ve [gerekse] Hulefa-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün meseleleridir. O günün askerî, idarî, malî (ekonomik), siyasî ve içtimaî (toplumsal) hususatıdır.

Demek ki, din, günün meselelerinden koparılamaz.

Demek ki camideki hutbede askerî konular yer almalıdır.

İdarî (devlet yönetimiyle ilgili) güncel mevzular anlatılmalıdır.

Malî (ekonomik) meselelerle ilgili dinî hükümler günün sorunları” çerçevesinde açıklanmalıdır.

Güncel siyaset de hutbelere misafir olmalıdır.

İçtimaî (toplumsal) her konu hutbede kendisine yer bulmalıdır.

*

Selanikli son derece haklı..

İstibdat rejimleri, yani despotik yönetimler, kendi zulüm ve zorbalıklarının devamını garanti altına almak için hutbelerden bu konuları kovacaklar, kendi saltanatlarının devamına hizmet edecek şekilde Aziz cemaat, devletin (yönetimin) siyaseti, ekonomisi, maliyesi, askeriyesi vs. hakkında konuşmayan itaatkâr koyunlar olun makamından gazel okutacaklardır.

Sorun şurada ki, sonraki dönemde Selanikli bu laflarının tam tersi yönde hareket edecek, kendi istibdadını (kendi liderliğindeki tek parti diktatoryasını) sağlam kazığa bağlamak için kestirme ve etkili bir yol bulacaktır: Laiklik.

Siyasal dinsizlik.

En garantili, en kestirme, en toptancı, en köklü ve en kolay çözüm:

Dine, memleketin siyaseti, ekonomisi, askeriyesi, maliyesi, toplumsal sorunları hakkında konuşmayı yasaklıyor, hutbelerin sadece namaz, oruç, zekât, güzel ahlâk gibi konulardan bahsetmesini istiyorsunuz, böylece mesele kendiliğinden halloluyor. 

Halk yönetim hakkında din eksenli değerlendirmeler yapmasın da isterse günde beş değil 15 vakit namaz kılsın, bütün ömrünü oruç tutarak aç geçirsin, zekâtını kat kat fazla vererek (son tahlilde sosyal devletin çözmek zorunda olduğu) yoksulluk sorununa çare olsun..

*

Görüldüğü gibi, Selanikli 1923 yılının ilk aylarında laikliğe (din-devlet işleri ayrılığına) sonuna kadar karşı..

Dinciliğin, Şeriatçılığın, Siyasal İslamcılığın şampiyonu edasıyla döktürmüş de döktürmüş..

Fakat sonra birden bire şimşek hızıyla çizgi değiştirmiş..

Dönmüş mü, döneklik mi yapmış, yoksa takiyye kalpazanlığı ve yalancılığı mı sergilemiş, nasıl adlandırmak gerekir bilemiyorum..

En iyisi adını koyma imtiyazı ve şerefini Kemalistlere bırakmak.


"GÖLGELER ÇOK UZADI, BELLİ Kİ MENZİL YAKIN"

 

BEYAZ DiLEKÇE

"Ve yalnızca Rabbine rağbet edip (O'ndan) iste."
(El- inşirah, Âyet 8)

 Rahmân ve Rahîm olan adına sığınarak Açtım iki elimi : Kor gibi iki yaprak... Bir edep ölçeğinde umutlu ve utangaç, İşte dünya önümde; benim ruhum sana aç. Bu seğriyen ellerle senden seni isterim, Senden seni isterken canımdan çıkar terim. Sana âşık ruhumdur merceği yakan ışık, Gözlerim cemâlini görmeden de kamaşık. Bir mirasyediyim ben iflâsın eşiğinde; Hep sabrım ölçülüyor ihlâs bileşiğinde; Kimim? Kimlik ararken hem güler, hem ağlarım, Yükseklerden dökülen sular gibi çağlarım... Çok tuzlu bir denizim, her ân'ım med ve cezir, Sana âşık olalı yüreğim kut'la esrir. Döşeğim kara toprak, yorganım kara bulut; Ben seninle doluyken vurgun yapamaz kunût. Her insan günah işler, Sen'den saklanır mı sır? Tövbe dilekçesiyle sırttan kalkar bu nasır... Kâinatı yarattın, donattın, rızık verdin; Kimine sonsuz körlük, kimine ışık verdin; Yanlış adım atmayın diye indi her kitap, Sana açılan eli geri çevirmezsin RAB. Ulu bir silsileden peygamberler gönderdin, Gökyüzüne yıldızlar, yere çiçekler serdin; Senden önce bir sen yok, kâinatta İLK, Sen'sin; Bu kâinat bir metâ, hepsine Mâlik Sen'sin... Ey Mâlik, ey Esmâü'l-Hüsnâ'nın cem'i Allah! Kalbim buharlaşıyor içimden çektikçe âh... Hâkim-i Mutlak Sen'sin, Vâhid-i Ehad Sen'sin, Rahmânü'r-Rahîm Sen'sin, Kerîm ve Samed Sen'sin Rabbim, seni tanıyan, bilir doluyu-boşu, Kapına geldi işte yorgun bir aşk sarhoşu. Senden başkalarına el açtırma; kapı, TEK... Herşey ışık ve gölge, bir Sen'sin mutlak gerçek. Garibim, muzdaribim ama umutsuz değil Seninle dost olanlar cihanda mutsuz değil. Sen kurdun kâinatın görkemli yapısını, Bu ev benim olsaydı açardım kapısını. Her uzvum bana karşı, benimse hâlim işte; Su alev alev yakar, diş kırıyor erişte... Her damla ve lokmada ben sana hamdederim, Rezzâksın, rızkım Sen'den, vermezsen ben neylerim? Kovduğun şeytan bile mülkünde zar atıyor, Gaflette avlayınca kulunu aldatıyor... Benimse kıblem belli, secdelerim sanadır, Nefes alıp verirken, her seferim sanadır. Aklın bir sınırı var, Sen sınırsız büyüksün; Kul azıp sapıtmazsa, gazâbın niye çöksün? Kin tutmak ve kan gütmek insana özgü maraz; Kış başka hava söyler, başka çiçeklenir yaz, Kulunum, kurbanınım, Rabbim senin mülkünde Garip kulun ne söyler, gülümse dilekçeme... Tanyeri ışımada, uyandı tarla kuşu, Sen varken tek bilici, kim çözer kuşça düşü? Ey, insanı kalbiyle kilitleyen ve açan; Ey, karanlıklar yırtıp zâtından nurlar saçan Sâdıku'l-Va'dü'l-Ker îm ve Kahhâr- ı Zü'l-Celâl! Hayırlı amel varken kim ister hayırsız mal? Dünya çürük bir tekne, batıp batıp çıkıyor, Mal da put, makam da put, kabuk özü sıkıyor. Güzel, çiçek çıkarmış, iki yüzü de çopur; Her işin çarkı hile, kalmadı bereket, nur. Her gece nöbetçidir bir garip ishak kuşu; Nedir bu güzel sevda, nedir bu derin huşû? Neden yanık ötüyor, neden hep geceleri? Yoksa kapanmış mıdır gündüzlerin defteri? Ey, mazlûmun hakkını zalimde bırakmayan Özünde odun-ateş olmayanı yakmayan, Aşkın yanıklarını başka türlü yandırma, Dünyada ve ukbâda sen bizi utandırma! Işık için ölüme nasıl koşar pervâne; İşte ben de öyleyim, Sana deli-divâne. Senin için verince, verenin feyzi artar, Gönülden bir sadaka, dağca bir ömrü tartar. Herşeyim sana açık, yak beni yakacaksan, Hep Seni zikreyleyen külüme bakacaksan; Ey benim öz sahibim, yeter ki sen ilgilen, Cemâlini görmeye namludan geçerim ben... Ay'a, güneşe, çağa, emeğe ant içerim, Azığımı azık yap Sıratı da geçerim. Ne zaman ufka baksam, ufuklar bir kızıl gül; Güllerle demetlenmiş beyaz lâle, mor sümbül; Gül, lâle, sümbül, kekik.. her çiçek sana bakar, Sular sevdalanınca sürünmez, kanat takar... Hep sana sığınmışım, tövbe benim ıtırım, Geceden sehere dek özümü kanatırım. Ellerim iki hümâ, hep dal arar konacak, Havada elif çizen bu yürek eller sıcak; İçim ateş örtüsü, dışım bir garip buzul, Sen cömert bir Hâlık'sın, ben ise yoksul bir kul. Kâinatta ne varsa hepsinin zikrinde SEN, Hamd ve şükür sanadır, herşey Seninle esen; Sen ki Sana geleni çevirmezsin eli boş, Âşık boşa dememiş : "Lütfun da, kahrın da hoş." Ey cennetler va'deden, va'dinde sadık Rabb'im Seni yâr diye yansır dört köşe yedi iklim. Görünmez bir el var ki ömrümüzü biçiyor, Sevap hasatı için vakit gelmiş geçiyor; Herkes evine gitmiş, tek oynanmaz körebe, Ben kalbimi güneşin astım kirpiklerine. Şair yanım yürüyor; şiir, canın dumanı, Namazdaki kıyamdır, ruhumun secde ânı; Uzayan ve kısalan çöldeki çölün sesi, Her mevsim çiçek açan bir umudun gölgesi... Gölgeler âleminde bütünlük yok, tüm yama; Sabaha diri çıkan, kilitlenir akşama... Gölgeler çok uzadı, belli ki menzil yakın, Yolda kalma korkusu ipini kırar aklın. Çocuk gökkuşağını yakalama peşinde, Ana hep beşik sallar makaslanmaz düşünde; İki uç arasında baba kadîm bir sarkaç, Hayatta hayat arar, ama yollar dolambaç. Bir askerin soluğu çizerken mavi izler, Besmele sularında yıkanır nebülözler. Toprak, yağmurla ıslak, yağmur düşmezse kuru; Âcizi Ferhat yapar, Kerem yapar aşk nuru; Bir kara vagon gibi mühürlenmişse kalbi, Kişi nasıl bulacak karanlıkta SAHİB'i? İşte bizim hâlimiz, işte âlemin hâli; Sırtımıza sarmışız, dünya kadar vebâli. Memedeki süt gibi saf ve sıcak çocuklar Gündüz bin dalda şeker, gece bir havza akar; Gözleri yumulunca düşleri pembe, yeşil, Elleri yıldız deren her çocuk bir ebâbil, Dilerim tırpan atmaz filiz kıran karakış, Çağın eğitmenleri ne söylerse hep kargış... Açları doyurmak zor, toklar şükre yabancı, Arttıkça putevleri, İbrahim çeker sancı. Ey bizi bizden iyi gören, bilen, işiten, Vuslat kokusu gelir, tünelden çıktı tiren! Bir beyaz dilekçedir Sana her yakarışım, İmanımla amelim hem perdem, hem nakışım. Seni bilen takılmaz ikiye, üçe, beşe; Bütün kar taneleri tarak vurur güneşe. Kâdir ve Kadîm olan ey sınırsız tek BÜYÜK; Bir çöksem hiç kalkamam, zimmetimde onca yük; Bu yükün yarısını bir dağa koy, dağ çöker, Senin lutfundadır bu, çökmediyse bu nöker. Çalı bile kendine sığınan kuşu itmez, Sen Gafûr'sun, Azîz'sin, Senin keremin bitmez. Geldim işte kapına, kul Senden ırak olmaz, Sana adanmamışsa yürek de yürek olmaz... Benden önce esirge Muhammed ümmetini, Esen gitsin her kervan, en sona ula beni. Önce çıksın düzlüğe öksüz, yetim, dul, garip; Defterin sonuna da bizi düşsün Has Kâtip. Balkanlarda yitirdik renkli heybeyi, çulu; Eşkiya baskınından çok çekti Anadolu, Yangınlar sık yaladı İstanbul'u, Bursa'yı, İhlâs hesap verirken, küfür kaptı parsayı. Yolunda Konya, Maraş çok şehitler vermiştir; Erzurum yüreğini dağlarına sermiştir; Mescid-i Aksâ esir, Mekke, Medine küskün Teni gizlese bile derdi derinde gülün. Kâinat bir mozaik, herşeye sahip ALLAH, Ey gizli ve âşikâr her derde tabip ALLAH! Ne güzel bir nakkâşsın, nimetlerin bezekler; Her hasta senden şifâ, her âşık vuslat bekler. Binlerce dal fışkırır bir ağaç gövdesinden; Türlere Sen ayırdın, Âdil'sin, Bâis'sin Sen... Tatar, Kıpçak, Azerî, Özbek ve Türkmen : Benim, Her zulüm çağında da temiz kalmış kökenim. Her Müslüman bir kartal, vurulur da pes etmez, Oruçtan tat alanlar kemik peşinde gitmez. Bezm-i Elest'te Sana secde eden ruh için; Verdiği söze sâdık, doğru giden ruh için; Kurtuluş zincirinin son halkası Muhammed, Gelişi bir rahmetti, sonsuza dek de rahmet. Sevginle şekillenen o güzel rahmet için, Miraç'taki vuslatta olan Muhammet için, Tuz için, ekmek için, kitap ve kalem için, Hakk'a hakkı arzeden eğrisiz kelâm için, Hiç kimseyi vatansız, milletimi devletsiz, Gönülleri sevdâsız, şehirleri mâbetsiz; Bayrakları rüzgârsız, ocakları ateşsiz Bırakma ulu Rabbim, âsi kul değiliz biz! Beş vakit minareler gürül gürül gürlesin, Beş vakit câmilerde secde ehli terlesin. Her can şunu bilsin ki, Kitap, Resûl, Kıble bir; "Allah Bir" yolcusunun akortu Hakk'ı zikir. Ey dilimin çiçeği, ak sütü imanımın; Bıçak yüreği buldu, beden artık boş bir kın. Tarihin uzak-yakın boyutları içinde, Diyelim Balkanlarda, bize kapalı Çin'de, Ne kadar aç ve işsiz ve de mümin Türk varsa, Cümlesini uyandır özünü sarsa sarsa. Ve indir rahmetini mukaddes şehirlere, Dağlara imrenmesin etekteki bir dere. Dursun şu göç kervanı, yabanın derdi çok zor; Piyasa Firavunca, fakir garip, fakir hor, Anadolu insanı vere vere tükendi, Duâm o ki göçmesin bu değirmenin bendi. Kırım gâzilerini, Kerkük şehitlerini, Filistin'de kolları, ayakları kırılan, Vatanından alınıp diyar diyar sürülen Erleri, erenleri, pîrleri Sen esirge; Sen ki, Rabbü'l-Âlemîn; isteyen bir çekirge!...

Bahaeddin Karakoç
( 1930 - 2018 )



"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."