AYRILINMAMASI GEREKEN CEMAAT

 





Cemaat konulu önceki yazılarımızda şunu anlatmaya çalışmıştık:

Hadîs-i şerîflerde geçen cemaat tabirinden kasıt, (halifenin/imamın idaresi altındaki, İslam Şeriati ile yönetilen ve) ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) siyasal birliğini ifade eden İslam devletidir.

Bu devlet için, (günümüzde Uluslararası İlişkiler ve siyaset bilim literatüründe kullanılan “ulus-devlet” kavramından hareketle) “ümmet-devlet” tabirini kullanmak mümkün olabilir.

Ümmet, esas itibariyle (bir lideri/imamı bulunan) topluluk/toplum anlamına gelir.

Yani “ümmet-devlet”; “toplum-devlet” veya “halk-devlet” demek olur.

Bir başka deyişle ümmet-devlet, cumhur-devlettir, “cumhur”iyettir.

Ancak bu cumhuriyet, (gerçekte diktatörlük olan) günümüz cumhuriyetlerinden farklı bir cumhuriyettir.

Çünkü İslam devletinde cumhur, (mesela Türkiye’de olduğu gibi) ırk unsuru esas alınarak tanımlanmaz.

İslam devletinde cumhur, Müslümanlar’dır..

Bununla birlikte İslam devleti farklılıkları tanıyan, özgürlükçü ve çoğulcu (çoğunlukçu değil) bir devlettir. Gayrimüslimlerin (müslüman olmayanların) varlığını/kimliğini kabul eder.

Onları, İslam devletinin vatandaşları olmalarından hareketle İslam’ı kabule ve kendilerini müslüman olarak tanıtmaya, müslüman kimliğini benimsemeye zorlamaz.

*

Bugünkü laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bütün vatandaşlar (Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani vs. de olsa) Türk olarak tanımlanıyor.

Türk kimliği dışındaki kimlikler “resmen” yok sayılıyor.

Onların farklılığı (gayriresmî olarak tanınsa da) yasal/resmî düzeyde görmezden geliniyor.

Bu noktada en büyük mağduriyeti Kürtler’in yaşamış olduğunu kabul etmek gerekiyor..

Memlekette İngilizce, Almanca ve Fransızca öğretim yapan okullar varken, Galatasaray Lisesi Fransızca’sıyla, Robert Kolej İngilizce’siyle övünürken, Kürtçe, Kürt’ün dili bu ülkede, Firavun’un Mısır’ında İsrailoğulları’nın gördüğü muameleyi gördü.

*

Bu devletin “derin” zalimlerinin şunu anlamaları gerekiyor:

Allahu Teala’nın kaderinde ceza (karşılık) çoğu kere amelin cinsinden gelir.

İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını öldüren Firavun’un, erkeklerden oluşan ordusuyla birlikte denizde helak olması tesadüf değildir.

Kim ne yaparsa son tahlilde kendisine yapar. “Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir / Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân.”

Hz. Ali ile ashabı arasında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet edilir: “Ben hiç kimseye bir iyilik ve kötülük yapmadım!” demiş, “Kötülük yapmadığınız doğru, fakat hiç kimseye bir iyilik de mi yapmadınız, çok iyiliğinizi gördük!’ diye karşılık vermişler. Bunun üzerine “Ne yaptımsa kendime yaptım” diyerek şu ayeti okumuş: “Kim iyi bir amel yaparsa bu onun kendi faydasınadır. Kim de kötü bir amel yaparsa zararı kendi nefsinedir. Nihayet dönüşünüz Rabbinizedir.” (Câsiye, 45/15)

*

Bu böyle olduğu gibi, ahlâkın ve iyi insan olmanın temel ölçütü de insanın, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayı hoş görmemesidir.

Ancak kendisi için istediğini (haset ve bencillikten uzak durarak) başkaları için de isteyebilenler kâmil insandırlar.

Peygamberler böyledir, onlar, başkalarının elindekine haset etmezler, Allahu Teala’nın kendileri için takdir ettiğine razı olur, kendileri için hayırlı olanın o olduğunu düşünürler.

Ve kendileri için istediklerini (Allahu Teala’nın rahmetine nail olup Cennet’e gitmeyi) herkes için isterler.

Şeytanlaşmış insanlar ise, İblis’in Hz. Adem a. s.’ı kıskanması gibi, başkalarının nimet içinde olmasından rahatsızlık duyarlar.

İmdi, fertler için durum bu olduğu gibi, milletler için de durum böyledir. Gerçekten asil ve necip, üstün ahlâk sahibi milletler, kendileri için istediklerini başka kavimler için de isterler.

Onlara farklı muamele yapmanın zulüm ve ahlâksızlık olduğunu bilirler.

(Ne tuhaftır ki, günümüz Türkiye’sinde sözde tasavvuf ve ahlâk adına konuşan ve sanki Şeriat ahlâkın teminatı değil de onun zıddıymış gibi ahlâk adına Şeriat’ı / İslam hukukunu itibarsızlaştırmaya çalışan [Yeni Şafak gazetesi eski yazarı] Prof. Mahmut Erol Kılıç gibi “tasavvuf yolunun haramileri”, halihazırdaki laik [siyasal dinsiz] devleti “ahlâk” adına sorgulamak yerine “devletçilik” yapıyor, devlet kurumunu putlaştırıyorlar. Bunların ahlâksız ve şeytanî ahlâkçılığı, İslam Şeriati’ne olan [içlerinde gizleyemedikleri, ağızlarından taşan] düşmanlıklarını kamufle eden bir maskeden ibaret.)

*

Günümüzün milliyetçiliğine/ırkçılığına gelince, bu, bir tür sıla-i rahim sayılacak şekilde insanın kendi soydaşlarına ya da vatandaşlarına karşı (başka kavimlere zulmetmeksizin) hayırhah olması anlamına gelmiyor.

Zamanımızda milliyetçilik (ırkçılık), Isaiah Berlin’in ifade ettiği gibi “yaralı ulusal bilincin patolojik alevlenmesi” niteliği taşıyor. Çünkü kişi, kendisindeki karaktersizlik ve değersizliği görüyor ve biliyor, sonra da ait olduğu millete (topluluğa, cemaate) bir yücelik atfederek o yücelikten kendisine bir pay çıkarıyor.

Sorun şurada ki, bu yücelik düşüncesi, ancak başka kavimleri aşağı görme ve aşağılama, hatta yok sayma sayesinde inşa edilip kurulabiliyor.

Şunu bilmek gerekiyor: Necip, ahlâklı ve asil bir milletin sonraki kuşakları ahlâksız, aşağılık ve adi hale gelebilirler. Değişim yasası burada da geçerlidir.

İsrailoğulları bunun tipik örneğidir.

Her nesil ve her birey kendi asaletini ve ahlâkını kendisi inşa eder.

*

Evet, ceza amelin cinsinden gelir.

Bu topraklardaki (çağdaşlık ve uygarlık virüsüyle enfekte olmuş) Kemalist derin devlet aklı da (Kürtçe’yi yok etmeye çalıştığı için) ceza olarak (farkına varmadan veya farkında olsa bile çaresizce) kendi eliyle Türkçe’yi katletmeye, İngilizce’yi öne çıkarmaya koyuldu..

Kendisinden habersiz, körlemesine giden, deneme yanılma yoluyla mesafe katetmeye çalışan akılsızlıktan beter bir Kemalist derin devlet aklı Türkçe’nin canına okudu..

Niye şimdi Türkiye’de Boğaziçililer’e, ODTÜ’lülere seçilmiş (birinci sınıf) insan muamelesi yapılıyor? (Bu kurumların tutulmalarını ve giriş puanlarının yüksek olmasını, öğretimin İngilizce olması dışında ne sağlıyor?! Prof. Oktay Sinanoğlu bu zihniyetle mücadele için çok gayret sarfetti, fakat sesini duyuramadı.)

Bu dil politikası; kültürel sömürge haline gelme, kendi kendini sömürgeleştirme, aşağılık duygusuyla kendi kimliğinden ve dilinden utanç duyma, kendi diline örtülü savaş açma değilse nedir?

*

İmdi, Kürtçe ne kadar serbest olursa olsun Türkçe’ye zarar veremez..

Çünkü Türkiye’de yaşayıp da Kürtçe konuşan her Kürt, elinden geliyorsa mutlaka Türkçe’yi öğrenir ve kullanır..

Kürtçe, literatürü ve kütüphanesi Türkçe’den daha zengin bir dil değil ki Türk dilinin önünü kapatsın ya da onunla rekabet etsin..

 Osmanlı döneminde Kürtçe serbestti de ne oldu, Kürt alimler ve aydınlar “İlla da Kürtçe, sakın kimse Türkçe konuşmasın” mı dediler?!

Geçmişteki Kürtçe serbestisi Türkçe’ye ne zarar vermiştir?!

Bunu Arapça ve Farsça bile yapamadı, fakat ecdad böyle bir paranoya ve Firavun tipi uygulama içine girmediği için o diller vasıtasıyla Türkçe daha da zenginleşti.

Bugünün İngilizceciliği ise Türkçe’nin kökünü kazıyor, yok ediyor.

*

Konuya dönelim.

Devlet Arapça bir kelime olmakla birlikte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

O dönemde Araplar devlet kurumunu ifade için “mülk”, devlet başkanları için de “melik” tabirini kullanıyorlardı.. (Hz. Ömer’e ait olan “Adalet mülkün temelidir” vecizesi “Adalet devletin / devlet egemenliğinin temelidir” anlamına gelmektedir.)

Yani Araplar için İran’ın kisrası, Bizans’ın kayzeri, Türkler’in hakanı/kağanı birer melikti.

Yine, o dönemde devlet için “saltanat”, devlet başkanları için “sultan” tabiri de kullanılmaktaydı.

İslam devleti belirli bir şahsın veya sülalenin hakimiyeti/egemenliği/saltanatı/melikliği demek olmadığı, İslam toplumunun (cemaatin), Şeriat’e ittiba şartı ve kaydıyla biat ederek (sözleşme yoluyla atama yaparak, “sözleşmeli/mukaveleli/kontratlı seçim”le) seçtiği bir halife tarafından yönetilen “cemaat/ümmet” devleti olduğu için, hadîs-i şerîflerde İslam devletini ifade için “mülk” ve/veya “saltanat” tabiri değil, daha kapsayıcı bir kavram olarak “cemaat” kelimesi kullanılmıştır.

Rasulullah s.a.s., İslam devleti için (kapsayıcı genel bir adlandırma olarak) “mülk” ve “saltanat” tabirlerini kullanmış değildir.

Nitekim, Ahmed bin Hanbel r. a.’in Müsned’inde yer alan bir hadîste “Peygamberlikten sonra “peygamberlik yolu üzere bir hilafet” (hilâfetün ‘alâ minhâci’n-Nübüvveti) geleceği, onu ısırıcı bir melikliğin (mülkün ‘âddün) izleyeceği, ardından zorba/diktatör/zorlayıcı/baskıcı bir melikliğin (mülkün cebriyyetün) ortaya çıkacağı, daha sonra da tekrar “peygamberlik yolu üzere bir hilafet” (hilâfetün ‘alâ minhâci’n-Nübüvveti) kurulacağı” bildiriliyor. (Bkz. https://dorar.net/h/R7HZBi1v)

Bir başka deyişle, Müslümanlar’a (ümmet-i Muhammed’e s.a.s.) ait bir devletten söz edilebilmesi için, onun illa da (dünyadaki diğer devletlerde olduğu gibi) “mülk” karakteri göstermesi, klasik devlet tipine uygunluk arzetmesi gerekmemektedir.

*

Müsned’de yer alan hadîs, Müslümanlar’ın siyasal organizasyonlarının (devletlerinin) nasıl kategorize edilmeleri ve tasnife tabi tutulmaları gerektiğini ortaya koymaktadır: Devlet ya nebevî hilafettir (peygamberlik yolu üzere hilafet), ya da mülk halini almıştır.

Burada mülk ile “babadan oğula geçen saltanat” kastedilmiyor.. Devlet başkanlığı makamı (günümüz cumhuriyetlerinde olduğu gibi) babadan oğula geçmiyor olsa bile, “peygamberlik yolu üzere hilafet” olmayan her rejim, mülk tipi devlet anlamına gelmektedir.

Ve “mülk tarzı devlet”in iki farklı modelinden söz ediliyor: Adûd (ısırıcı) olan, cebrî (zorba/baskıcı/zorlayıcı) olan.

Öyle anlaşılıyor ki, “adûd mülk” (devlet), zorba ve zorlayıcı/baskıcı olmasa da, ona çok yaklaştığınızda veya onun ilgi alanına girip dikkatini üzerinize çektiğinizde sizi “ısırabiliyor”, “nebevî hilafet”in aksine ondan emin olamıyorsunuz.

“Cebrî mülk”ün (zorba/zorlayıcı/baskıcı devletin) elinden ise uçan kaçan kurtulamıyor.

İslam ülkelerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gelecekten haber veren bu hadîsi çerçevesinde baktığımızda, Emevî, Abbasî ve Osmanlı devletlerinin “ısırıcı mülk”e, son dönemde ortaya çıkan devletlerin (cumhuriyet veya krallık, farketmiyor) ise “zorba mülke/devlete” karşılık geldiğini söylemek mümkündür.

(Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Selanikli Mustafa Atatürk ve ekibi, şapka giymemek gibi akla ziyan bir suçlama ile insanları asarak, “devrim” diye millete dayatmalarda bulunarak cebrîliğin/zorlayıcılığın hakkını eksiksiz biçimde vermiş durumdadır.)

*

Burada bir nokta üzerinde daha durmak gerekiyor.

Önceki yazılarımızda AK Parti’nin eski milletvekillerinden rekortmen dönergeç (Yeni Şafak gazetesi yazarı) Mehmet Metiner adlı siyaset fırsatçısının şu ifadelerini aktarmıştık:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. (Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

Eski İslamcı” diye bilinen bu topaç, aktardığımız laflarıyla aslında güftesi ve bestesi “derin düzen”cilere ait bir “Kemalist uzun hava”yı seslendiriyor.

Bu kullanışlı fırıldağa (ve onu düdük olarak kullanan derinlere) göre, İslam tarihinde devlet Hz. Muaviye ile başlamış oluyor.. Ondan önce devlet yok..

Ne Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devlet başkanı ne de raşid halifeler..

Devlet kurmayı başarmış olan kişi, Muaviye r. a… Müslümanlar’ı bir devlet çatısı altında toplamayı o akıl etmiş..

Tabiî bu, saçmalıktan başka birşey değil.

Raşid halifeler devlet başkanı değildiyse, (savaşta esir edilmiş) İranlılar Hz. Ömer’i niçin suikastle öldürdüler?. Kendi halindeki bir vatandaşla ne alıp veremedikleri vardı?!

Niçin fasık birileri Hz. Osman’ı adaletsizlikle suçlayıp öldürmüşlerdi?.. Devlet başkanı değildiyse adaletsizlikle nasıl suçlanabilmiş, niçin öldürülmüştü?

Devlet başkanı değildiyse Hz. Ali k. v. “Cemel ve Sıffîn Savaşları”nı niçin yapmıştı?!

Neydi, mafya lideri ya da terör örgütü elebaşısı mı?! Hz. Muaviye ile neyin kavgasını vermişti, ondan ne istiyordu?

Hayır, eşeklerden daha zeki olmak gibi inkâr edemeyeceğimiz bir meziyeti bulunan bu yazar müsveddesi ve milletvekili eskisi, eşeklerinkinden kesinlikle üstün olan zekâsını kendisini rezil kepaze etmek için kullanıyor değil.

Asıl maksadı, laikçi (siyasal dinsizlikçi) “derin” efendileri için İslam devleti idealine (ve son tahlilde İslam’a) münafıkça zarar vermeye çalışmaktan ibaret.

*

Huzeyfe r. a.’in pekçok hadîs kitabında yer alan sahih rivayetinde “Müslümanlar’ın bir cemaatinin bulunmadığı zamanda ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınacak kadar zorluk çekilse bile bütün fırkalardan/gruplardan uzaklaşılmasının” tavsiye edilmesi, “cemaat”ten kastın İslam devleti olduğunu göstermektedir.

Önceki yazılarda tamamını aktardığımız söz konusu hadîsin son kısmında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Huzeyfe r. a.’in bir sorusuna karşı tavsiye/emir niteliğinde şunu söylüyor:

Telzemü cemâate’l-müslimîne ve imâmehüm.” (Müslümanların cemaatine ve imamına yapışırsın.)

Bu ifadeyi Mehmed Sofuoğlu şöyle çevirmiş:

İslam cemaatinden ve onların imamlarından (devlet başkanlarından) hiç ayrılmaz, onlara itaat edersin.”

Sofuoğlu’nun imam tabiri için devlet başkanı ifadesini kullanması isabetlidir. Doğal olarak bu durumda cemaat de “İslam devleti”ne karşılık gelmektedir. (Ancak Sofuoğlu, hadîste tekil olarak yer alan imam kelimesini imamlar haline getirerek hata yapmış.)

Rasulullah s.a.s.’in bu tavsiyesi üzerine Huzeyfe r. a. (Sofuoğlu’nun çevirisiyle) şunu soruyor:

“Onların cemaatleri bulunmaz ve başlarında bir devlet reisleri de yoksa?” (Fe in lem tekün lehüm cemâatün ve lâ imâmün?)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu soruya şöyle cevap veriyor (yine Sofuoğlu’nun tercümesiyle):

“O takdirde bu fırkaların hepsinden ayrıl. Velev ki bu ayrılman bir ağaç kökünü ısırman suretiyle (meşakkatli) olsa bile. Artık sana ölüm erişinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun!”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 47-48.)

Burada “fırka” kelimesi Arapça başka bir kelimenin karşılığı değil, hadîsin aslında bu kelime geçiyor.

*

Evet, bu hadîsin ortaya koyduğu gibi, cemaat, Şeriat’le yönetilen ve başında halife/imam bulunan “İslam devleti”dir, “ümmet-devlet”tir.

Laik (siyasal dinsiz) bir devletteki (laik / siyasal dinsiz yasalara tâbi) “örgütlü” müslüman topluluklara gelince, onlar cemaat değil, (ümmetin birlik ve beraberliğinin önündeki engel haline gelerek tefrikaya/parçalanmaya/bölünmeye hizmet eden) birer fırkadır. 

Kendilerini cemaat olarak adlandırmaları bir değer taşımaz.

Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Durum böyleyse salih, arif, alim ve müttekî olduklarını bildiğimiz Şah-ı Nakşbend, İmam-ı Rabbanî, Ahmed er-Rüfaî, Abdülkadir-i Geylanî, Halid-i Bağdadî, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Abdülhakîm Arvasî gibi zatların liderlik ettikleri tarikatların/cemaatlerin durumu nedir? Onları da terk etmek mi gerekiyor? (Benzer bir soruyu mezhepler için de dillendirenler olabilir.)

Bu soruya cevap aranırken, söz konusu hadîste “cemaat” ve “fırka” kelimelerinin hangi bağlamda kullanılmış olduğuna dikkat etmek gerekiyor.

*

Meseleye bağlam esas alınarak bakıldığında, söz konusu fırkaların, ümmet arasında tefrikaya (bölünmeye) neden olan (Ki tefrika, fırkalaşma demektir), ve kendilerini (Müslümanlar’ın genel siyasal birliğini ifade eden) “cemaat”in alternatifi olarak gören, veya kendilerini (bunu hak etmedikleri halde, IŞİD/DAEŞ gibi) o dönemdeki “gerçek cemaat” olarak sunan, ve kendileri dışındaki Müslümanları (salt kendi gruplarına katılmıyorlar diye tekfir eden veya sapıklığa nisbet eden) örgütlenmeler olduğunun düşünülmesi gerekir.

Konuya bu zaviyeden bakıldığında (birer ekol/okul olarak kabul edilmeleri gereken) tarikatların (ve mezheplerin) fırka olarak nitelenemeyeceği ortaya çıkar.

Zaten esas itibariyle bir tarikata intisap, bir siyasal harekete katılma değil, bir müridin (irade sahibinin), nefsini tezkiye etmek (terbiye olunmak) üzere kâmil bir terbiyeciye öğrenci olmasıdır.

*

Nitekim İmam Gazalî, tarikat şeyhinin muallim/öğretmen hükmünde olduğunu söylemektedir:

“Şeyh, müridlerini ancak aralarında bulunmakla terbiye edebilir. O, bir mürebbi [eğitmen] ve muallim [öğretmen] gibidir, [dinî] hükmü de onun hükmüdür. Şeyhe de aynı ilmi yayan gibi riya ve benzeri afetler arız olabilir.”

(Gazâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-dîn, C. 2, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Y., s. 608.)

Yani tarikata intisap, bir fırkaya/kliğe/gruba katılma değil, bir mürşide öğrenci olmadan ibarettir..

Şunun gibi: Bir üniversitede bir öğretim üyesinden ders alan öğrencilerin, sırf aynı hocadan ders alıyorlar diye, “falan hocanın öğrencileri” adı altında bir cemaat/grup/topluluk teşkil ettikleri düşünülemez.

*

Ayrıca, İmam-ı Rabbanî’nin bir müridin birden fazla şeyhe intisabının caiz olduğunu söylediğini de belirtelim:

“Bu tarikat-ı aliyyede şeyhlik ve müridlik, tarikatı öğrenmek ve öğretmekledir; külahla ve şecere [icazet silsilesi] ile değil. Bu külah ve şecere ekseri meşayıhın tarikatında resmî bir hal almıştır. O kadar ki, onların son gelenleri, şeyhliği ve müridliği, külah ve şecereye inhisar ettirmiştir. Üstte anlatılan mana icabı olarak, şeyhin müteaddid [birden fazla] olmasına cevaz vermezler. …  Bu dahî, onların tam cehaletinden ve akıllarının noksanlığındandır. Yahut bilmezler ki, onların meşayihi talim şeyhine de, sohbet şeyhine de şeyh demişlerdir ve şeyhin müteaddid olmasına cevaz vermişlerdir. Hatta şöyle demişlerdir: Bir mürid, irşadının bir başka mahalde olacağı görüşüne varırsa, bir başka şeyh seçmesi caiz olur. İsterse, birinci şeyhi hayatta olsun. Onun bu durumu inkâr edilemez. Hace Bahaeddin Nakşibend, Buhara ulemasından bu hususta sağlam fetva almıştır.”

(Mektûbât-ı Rabbânî, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Yay., t.y., s. 484.)

Müridlerinin başka bir şeyhe de (söz konusu şeyhin sahte, cahil veya saptırıcı/dâll bir şeyh olması gibi gerekçeler söz konusu olmaksızın) intisabından rahatsız olan şeyhlerin, kendi şahıslarını merkeze koyarak fırka üretmiş olacakları açıktır.

İmam-ı Rabbanî k. s.’nun ifade ettiği şekilde farklı şeyhlerden de istifade etmenin mümkün olduğu bir tasavvufî yapılanma ve tarikat örgütlenmesinde, şeyh-mürid ilişkisi fırkalaşma boyutuna ulaşmaz.

Kısacası, tarikat bağı (ortaya çıkış nedeni, varoluş hikmeti bakımından) şeyh ile mürid arasındaki dikey bir ilişkidir (“nisbet”tir), bir şeyhe intisap edenler arasındaki yatay bir ilişki ve örgütlenme değildir.. Bir öğrencinin öğrenci oluş nedeninin “bir öğrenci topluluğunun üyesi olma”yla alâkasının bulunmayışı gibi.

Dolayısıyla tarikatlar, aslî fonksiyonlarına bağlı kaldıkları sürece (terk edilmeleri gereken) birer fırka olarak değerlendirilemezler.

*

Ancak, fırka halini almaları mümkündür.

Nitekim bugün Türkiye’de birçok “tarikat-cemaat”, fırka halini almış durumda.

(Bu arada şunu da belirtelim: Türkiye’de siyasal partiler, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında “fırka” olarak adlandırılıyorlardı. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi, Halk Fırkası adıyla kurulmuştur.)

Türkiye’de tarikat-cemaatlerin fırkalaşma eğilimi göstermekte olduklarını, birçoğunun partileşmiş olması da göstermektedir.

En tipik örnek, sıkı Kemalist Haydar Baş belasının BTP’si..

Bir başka örnek, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın “varis”i (oğlu) olması hasebiyle kendisini İskenderpaşa Cemaati’nin “doğal lider”i ilan eden Muharrem Nurettin’in kurduğu Sağduyu Partisi.. (Sağduyu Partisi’nin söylemleri Kemalizm’le örtüşüyorsa da Kemalist olduklarını ilan etmediler, fakat Muharrem Nurettin “boz kurtçuluk” yaparak “Selaikli ile rehberimiz aynı” mesajını dolaylı yoldan vermekten geri kalmadı.)

Parti kurmayan tarikat ve cemaatlerden bazıları da kimi partilerin kuyruğuna takılarak fırkalaşma eğilimi göstermiş durumdalar.. Tipik örnek Nurcular’ın Demirelci Yeni Asya kolu..

Böylesi (başlangıcı itibariyle ilim talimi veya tasavvufî terbiye faaliyeti durumundaki) örgütlenmiş grupların bazılarının fırka haline geldiklerini gösteren bir başka husus, kendilerinden ayrılanları (“cemaatten ayrılınmaması”nı emreden hadîslere yanlış mana vererek ve istismar ederek) cemaatten ayrılmakla ve dolayısıyla “cahiliye ölümü”nü hak etmekle suçlamalarıdır. 

*

Burada şunu da belirtmek gerekiyor: Milli Görüş hareketinin Refah Partisi de, lideri Prof. Erbakan’ın kendilerine katılmayanları “patates dini”nden sayması itibariyle terk olunması gereken “dört dörtlük bir fırka” halini almıştı.

Erbakan’ın merkeze “ilke”leri koyması gerekirken liderliğini yaptığı “hareket”i koyması ciddi bir sapmaydı.

Böyle konuşmak yerine “Şeriat-i Garrâ’yı (aydınlık/parlak Şeriat’i), Şer’-i Şerîf’i (şerefli/onurlu Şeriat’i) kabul etmedikleri, istemedikleri halde müslüman olduklarını söyleyen, kendilerini müslüman zannedenler olsa olsa patates dininden olabilirler” deseydi, ona itiraz etmemiz gerekmezdi.

Erbakan’ın (Allah taksiratını affetsin) asıl anlamadığı ise şuydu:

Kendisi Rasulullah s.a.s. tarafından “Müslümanlar’ın lideri” olarak yerine bırakılmış bir kişi olmadığı, ve de partisi (fırkası), Türkiye Cumhuriyeti’nin laik (siyasal dinsiz)  yasalarına göre kurulup İslam’ını (İslamcılığını/Şeriatçılığını) açıkça deklare edemeyen (“hukukuna malik” olmaktan uzak, yani bir tür köle) bir oluşum olduğu için, “kendisinin hareketi içinde yer alma”yı müslüman olmayla özdeşleştirmeye hakkı yoktu.

Laik (siyasal dinsiz) yasalara tâbisin, “kuş dili” konuşup “milli görüş, adil düzen” filan diye lastik gibi sündürülebilen, patlıcan gibi ne niyete yersen o olan kavramlar kullanıyorsun, sonra da kendin sanki Hz. Ebubekir r. a. gibi “ümmetin başındaki (İslam’dan asla taviz vermeyen) bir halife” imişsin gibi başkalarının müslümanlığı hakkında karar veriyorsun, bu, olmaz. Olamaz.

Şayet Erbakan küresel İslam devletinin başındaki halife (ümmetin devlet başkanı) olsaydı, kendisine tabi olmayanlar için “Cahiliye ölümü ile ölecekler” diyebilirdi.

Fakat bu durumda onlardaki “cahillik”, Erbakan’ın fırkasına/partisine katılmamaktan değil, “İslam cemaati”ni terk etmelerinden, İslam devletinden kopmalarından kaynaklanıyor olurdu.

*

Burada şu hususu da belirtmek gerekiyor:

İslam ülkelerindeki (Gazi Muhammed - Şeyh Şamil, Ömer Muhtar, Emir Abdülkadir, Afganistan’daki Molla Ömer liderliğindeki Taliban hareketi gibi) kâfir (küfür) işgaline direnen cihat hareketleri, mevzubahis hadîste konu edinilen “fırka”lar arasında düşünülemezler.

Bu hareketler eğer İslam devletinin kurulmasını ve İslam kanunlarının (Şeriat’in) uygulanmasını önemsemeselerdi ve de kâfir işgali altında (işgalcilerle işbirliği ve uzlaşma içine girerek) varlıklarını sürdürmeyi hedefleselerdi, işte o zaman “ayrılınması gereken fırka” halini almış olurlardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci bu açıdan ilginç özellikler taşıyor. Millî Mücadele (Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ve TBMM’nin açılış beyannamesinde ilan edilen “Hilafet makamını kurtarma, İslam’ı savunma” gayeleri çerçevesinde) bir cihat hareketi olarak ortaya çıkmışken (veya öyle görünürken), sonraki süreçte gerçekleştirilen Kemalist/Atatürkçü devrimlerle farklı bir mahiyet kazandı.

Böylece Millî Mücadele dediğimiz hareketin (Asr-ı Saadet’teki ayette “mescid-i dırar” diye adlandırılan “sahte mescid” gibi) sahte bir “cihat” hareketi olduğu, gerçekte onun “anti-cihat” mahiyeti taşıdığı (İkinci Adam İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) “İngiliz destekli” Osmanlı karşıtı bir hareket olduğu ortaya çıktı.

Merhum Şeyh Said işte buna isyan etti. Bunu kabullenemedi.

*

Evet, günümüzde Türkiye, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan dindar toplulukların birçoğu gerçekte birer fırkadır.

Onların kendilerini cemaat olarak adlandırmaları kafa karışıklığına yol açmakta, “gerçek cemaat”in (İslam devletinin) öneminin anlaşılmasına engel olmaktadır.

Böylece, bu fırkalar, İslam devleti idealinin önündeki engellerden biri haline gelmektedirler.

Aynı şekilde, günümüzün İslam ülkesi diye bildiğimiz (ümmetin geneline değil de belirli milletlere/kavimlere/ırklara ait) “ulus-devlet”leri de birer fırkadır.

Müslümanın bunlardan en azından kalbiyle ayrılması, onlarla arasına mesafe koyması gerekmektedir.

(Türkiye gibi ülkelerde tarikat-cemaatlerin bir kısmının fırkalaşmasının nedeni de dünyevî menfaat hesaplarına dayanan “derin” ilişki ve bağlarla bu fırka durumundaki “ulus-devlet”lerin güdümüne girmiş olmalarıdır.

Bu “ulus-devlet”ler kendilerindeki “fırka”lık hastalığını söz konusu cemaatlere “derin” yöntemlerle “bulaştırmaktadırlar”..

İstikametten sapmış olan bu tarikat-cemaatler Abdülhalık Gücdüvanî k. s.’nun tabiriyle “din yolunun haramileri” haline gelmektedirler.)

*

Hülasa, (bütün fırkaları terki gerektirecek şekilde) cemaatin bulunmaması, başında Müslümanlar’ın halifesi olan, bütün Müslümanlar’ın sığınağı ve hamisi (koruyucusu) rolünü üstlenen, tüm ümmeti temsil eden bir İslam devletinin yokluğu anlamına gelmektedir.

Cemaatin olmaması bu demektir.

(Osmanlı Devleti, kendisini tüm dünya Müslümanlarının sığınağı ve hamisi olarak görüyordu, kendisini bütün Müslümanlar’dan, hatta İspanya zulmünden kurtarılan Yahudiler örneğinde olduğu gibi bütün mazlum insanlardan sorumlu hissediyordu.

Bugün eğer Osmanlı gibi bir İslam devleti mevcut olsaydı, Gazze’de yaşananlar yaşanır mıydı?!

Gazze halkı bu kadar sahipsiz kalır mıydı?!

Osmanlı yıkılınca, onu yıkan Selanikli Mustafa Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Portekiz zulmü altındaki Hindistan Müslümanları’na yardım eden Kanunî Sultan Süleyman hakkında cahilce saygısız laflar edebilmiş, hakaret ve iftiralarda bulunabilmiştir.

Rahatsız olduğu şeye bakın!

Şapka için adam astıran bir “dinsizlik ve namussuzluk” meddahı ve reklamcısı “İngiliz destekli” şahıstan başka ne beklenebilir!)


ATATÜRK'ÜN ÇİFTLİĞİ BİR TÜRKİYE (BİR DE DEVLET/MİLLET KESESİNDEN HEYKELLERİNİ DİKTİRMESE, HEPSİNİN ÜSTÜNE TÜY DİKMESE "EYİYMİŞ")


(BU ÜLKEDEKİ ATATÜRK HEYKELLERİ, POSTERLERİ,

ANITKABİR'İN MUHAFAZASI VE BAKIMI İÇİN HARCANAN PARA,

ORADAKİ SAYISIZ PERSONELE VERİLEN MAAŞ,

SELANİKLİ'NİN ÖLÜSÜNÜN BİLE 

MİLLETE BÜYÜK YÜK OLMAYA DEVAM ETTİĞİNİN BELGESİ) 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 18

 

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde şunu anlatmıştık:

Selanikli Mustafa Atatürk, (daha önce kendi aralarında kararlaştırılmış olanın aksine) bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden sadece saltanatı değil, hilafeti de almak istiyor, fakat buna TBMM çoğunluğu karşı çıkıyor.

Hatta Selanikli’nin yakın çevresindeki Başbakan Rauf Orbay ile Doğu Cephesi Komutanı Karabekir gibi isimler bile “Böyle mi konuşmuştuk?!” diyerek itiraz ediyorlar (Ki sonraki yıllarda Selanikli ikisinden de intikamını acı bir biçimde alacaktır).

Selanikli, klasik taktiği oldubittiye getirme manevrasıyla TBMM’den çıkarmak istediği karar çıkmayınca hilafet makamının Osmanlı hanedanına bırakılmasına gönülsüzce razı oluyor.

Fakat Karabekir’e göre, o güne kadar adı padişahlık olan devlet başkanlığı makamını cumhurbaşkanlığı adı altında uhdesine almak istediği gibi, hilafet makamını da er geç eline geçirmek niyetindedir.

*

Saltanatı kaldıran karar TBMM’de 1 Kasım 1922 günü kabul ediliyor.

İki buçuk ay sonra (14 Ocak 1923 günü) Selanikli, yanına Karabekir ile Fevzi Çakmak’ı da alarak trenle İzmir’e gidiyor.

Bundan üç hafta sonra (4 Şubat’ta), Manisa’nın Akhisar ilçesindelerken, Lozan’da bulunan İsmet İnönü’den, barış görüşmelerinin kesintiye uğradığına dair şifreli bir telgraf geliyor.

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor:

“5 Şubat'ta Akhisar'da iken ismet Paşa'dan 4 Şubat'ta sulh müzakeresinin inkıtaa uğradığı hakkında şifreli telgraf geldi. Yine bu arada Ankara'dan Meclis ikinci reisi Ali Fuat Paşa'dan mühim bir şifreli telgraf geldi:

“«Gazi'nin geçen yıl millete verdiği söz mucibince (gereğince) bir tarafa çekilmesi şartıyla kendisine bir saray ve ayda on bin lira muahhassasat (ödenek) verilesi hakkında riyasete (TBMM başkanlığına) bir takrir (önerge) verilmiştir, müzakereye (görüşmeye) koyalım mı?»”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 71-72.)

Geçen yıl millete verilen söz”den kasıt, Selanikli’nin altı ay önce, 20 Temmuz 1922 günü başkomutanlığının “süresiz” uzatılması teklifi münasebetiyle TBMM’de sarfettiği laflar.

Söylediğine göre, zafere ulaşılınca iki kere mutlu olacaktır..

Birincisi, zaferden dolayı..

İkincisi de, sıradan bir vatandaş olarak sine-i millete (milletin bağrına, halkın arasına) dönebilecek olmasından dolayı..

Sözde bunun için yanıp tutuşmaktadır.

Tabiî hepsi palavra..

*

Evet, TBMM’de millete verdiği söz şöyle:

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize (kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Mumcu, s. 59; Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

Selanikli bu sözleri samimi olarak söylemiş olsaydı, söz konusu teklif karşısında şöyle bir cevap vermesi beklenirdi:

“Ne demek saray!.. Biz saltanat sürmek için mi yola çıktık?! Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için sarayın ne kıymeti olabilir! Bu fakir milletin sırtından sarayda yaşamak bize yakışır mı, basit bir ev neyime yetmiyor?!”

Tabiî bir de (tam da saraylık adama yakışan) 10 bin lira tahsisat (ödenek) meselesi var.

O dönemde bir memurun aylık maaşı iki buçuk lira.. Yıllık geliri 30 lira..

Fakat, lira değerli.. 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.

Yani o zamanın 1 lirası, bugünün 13 bin küsur lirası:

“… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  

(Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Demek oluyor ki "ay"da 10 bin lira tahsisat (Evet ayda, yılda değil, yahut "emeklilik ikramiyesi" babından bir defa değil), bugünün parasıyla 130 milyon lira..

Büyük para..

(Bu, bir liranın bir cumhuriyet altını değerinde olması anlamına geliyor. Ancak, Abdurrahman Dilipak'tan aşağıda yapacağımız alıntı çerçevesinde düşünüp liranın değer kaybetmiş olduğunu ve ancak beş lira ile bir cumhuriyet altını alınabildiğini varsayarsak aylık tahsisatının/ödeneğinin 26 milyon küsur lira olacağını söylemek gerekiyor.. Yine de büyük para.. Her bir gün için 900 bin lira.. Yuvarlak hesap 1 milyon lira..)

Anlaşılan, TBMM’nin “millî iradeyi temsil eden milletvekilleri” Selanikli’nin salt “emekli başkomutan maaşıyla” sıradan bir vatandaş gibi bir kenara çekilmesini vefasızlık olarak değerlendirmişler, ona bir saray ve bol para verilmesini, kalan ömrünü para içinde yüzerek geçirmesini istemişler.

Evet, Selanikli’nin bu teklif karşısında, öfkelenip kızması, şunu demesi beklenirdi:

“Ne demek saray!.. Ne demek ödenek! Emekli başkomutan maaşım ve bir lojman neyime yetmiyor?!”

*

Gerçekten de Selanikli bu teklife çok kızmış, çok öfkelenmiş.

Karabekir’den dinleyelim:

Gazi buna çok kızdı. Rengi kaçtı. Şifreyi bana da okuttu. Mütalaamı (değerlendirmemi) sordu. O hâlâ hilafeti uhdesine almaya (eline geçirmeye) ve eski mefkuresine (idealine) kavuşmaya uğraşırken kendisine bu tavsiye çok acı geldi. Gerçi gıyabında [onun yokluğunda TBMM’de] bu tarzda ve dış siyasetimiz henüz takarrur etmeden (karar bulmadan) bu teşebbüs (girişim) doğru değildi.

Bunun için mütalaamı şöylece söyledim:

«Henüz sulhumuz (barışımız) takarrur etmediğinden (kararlaşmadığından) hal-i harpteyiz (savaş halindeyiz) demektir, bunun için bu meselenin ortaya çıkması mevsimsizdir. Sulhun aktinden (imzalanmasından) sonra bu [bir kenara çekilmeyle ilgili] kararı kimsenin teklifine lüzum kalmadan siz verirsiniz.»

Ve cevabımı beğendi. Şifreyi getiren yaveri Mahmut Bey’e (Siirt Mebusu, Milliyet Gazetesi sahibi) şu emri verdi:

«Paşa'nın dediği gibi bir cevap yaz.»

(Mumcu, s. 72.)

*

Sonraki süreçte Selanikli bir kenara çekilmeyi kabul etmeyecek, ayda 10 bin lira tahsisatla değil, aylık 14 bin lira maaşla tabiri caizse saltanat sürecektir.

Tabiî işin saray kısmını da atlamayacak, İstanbul'dayken Dolmabahçe Sarayı'nda ikamet edecektir (Toplam beş yılı bu sarayda geçecektir).

Bu arada, Hindistan Hilafet Komitesi'nin gönderdiği 843 bin 294 liraya karşılık gelen yardım parasını zimmetine geçirmeyi de ihmal etmeyecektir. (Bkz. Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Velhasıl, cumhurbaşkanı sıfatıyla faydalandığı tahsisatın yanı sıra bir de kişisel maaşı olacaktır.

Emekli subay maaşı değil tabiî, muvazzaf (vazife başındaki) cumhurbaşkanı maaşı..

Evet, aylık maaşı ne iki buçuk liradır, ne 30 lira, 14 bin liradır.

Dilipak’ın 19 Kasım 1989 tarihli Nokta dergisinden yaptığı alıntıya göre, o gün bir cumhuriyet altını beş liradır ve Selanikli’nin aylık maaşı ile 2 bin 800 altın alınabilmektedir. (Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 304.)

*

Cumhuriyet altınının bugünkü değerini dikkate aldığımızda günümüz parasıyla maaşı 39 milyon küsur lira..

390 bin liranın yüz katı.. 1 milyon liranın 39 katı..

Adamın günlük maaşı (Aylık değil günlük, efendiler) bugünün parasıyla 1 milyon 300 bin lira gibi bir meblağ.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şu anki aylık maaşının yaklaşık yedi katı..

Yani Selanikli, Erdoğan’ın yedi ayda aldığı parayı, bir günde alıyor.. Bunun devlet hazinesinden iki günde aldığı parayı Erdoğan bir yılda alamıyor, ayrıca iki ay daha çalışması lazım. 

Evet, sadece iki günde aldığı para, Erdoğan'ın bir yıllık maaşından fazla..

Gözümüz yok, alsın, Allah daha çok versin, fakat bizimle alay eder gibi “Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur” diye nutuk atmasa “eyiymiş”.

*

Ancak, bu hatasını geç olsun da güç olmasın hesabı sonradan düzeltmiş..

Karabekir’e şunu demiş:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız.”

(Mumcu, a.g.e., s. 84.)

Selanikli, fakir kalmamış, kazanmayı bilmiş.

Din ve namus icabı Topkapı, Yıldız ve Dolmabahçe saraylarındaki değerli emtia ve mücevherata dokunmayan, sözde halk, özde "suikastçi çetesi" olan "bindirilmiş katil kıtaları"nın lincinden kurtulmak için ("Gönül gurbet ele varma!" diyen halk şairinin sözlerine kulak tıkayarak) yaban ellere giden, ve fakr u zaruret içinde yaşayarak borçlu ölen Vahideddin gibi fakir kalmamış. 


DEVLETİN ZOR SINAVI: DEVLETİN BEKASI MI, SELANİKLİ'NİN İTİBARI MI?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 17

 

TBMM Hükümeti’nin Osmanlı Devleti’nin “varis”i olması meselesi üzerinde de durmak gerekiyor.

TBMM, 1 Kasım 1922’de aldığı karar ile sadece ülkedeki “Osmanlı hanedanı saltanatı”na değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığına da son verdiğini ilan etmişti.

Hatırlanacağı gibi, söz konusu karar şöyle:

Kararname No: 307

Osmanlı İmparatorluğunun münkariz (yıkılmış) olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle (anayasa ile) hukuk-u hükümrani (egemenlik hakları) milletin nefsine verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum (yok) ve tarihe müntakil (geçmiş) bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisi’ne ait ve binaenaleyh oraların umum idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümeti’nin hakk-ı meşruu olan makam-ı hilâfeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.

30 Teşrinievvel 1338 (1 Kasım 1922)

Evet, Osmanlı Devleti’nin varlığına son veren, düşmanlar (İngiltere, Fransa ve İtalya) değildi.

TBMM idi..

Daha açık konuşmak gerekirse, düşmanlar Osmanlı Devleti’nin varlığına Selanikli Mustafa Atatürk eliyle son vermeyi siyasetleri açısından daha faydalı ve verimli buldular.

Maşa varken ellerini ateşe uzatmadılar, kestaneyi ateşten alma işini Selanikli’ye yüklediler.

*

Normal şartlarda Lozan’da Türkiye’yi Osmanlı Hükümeti’nin temsil etmesi uluslararası hukukun gereğiydi, ve bu yapılabilirdi.

Fakat TBMM yukarıya aldığımız kararı ile “İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp” diyerek onu tanımadığını açıkladı.

Bunun yanısıra İstanbul’daki padişahı da madum (yok) ilan etti.

Ki bunlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu münkariz (yıkılmış) ilan etmenin doğal sonucuydu.

Ancak, Osmanlı Devleti, bu karar alınıncaya kadar yıkılmış değildi.. Hukukî varlığı devam ediyordu..

Devleti yıkan, bu TBMM kararı oldu.

Yani Selanikli, amiyane tabirle Osmanlı Devleti’ni katletti, öldürdü.

*

Normaldir, öldürebilir, bu dünyada Kabil’in Habil’i öldürmesinden beri cinayetlerin ardı arkası kesilmiş değil.

Ancak, “hukuk” ve adalet diye birşey de var.

Buna göre, katil ile maktul arasında miras ilişkisi olamaz.

Diyelim ki babanızı öldürdünüz, artık ona varis/mirasçı olamazsınız.

Bu İslam hukukunda da (Şeriat’te de) böyledir, bugünkü laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti mevzuatında da..

Dünyanın her yerinde böyledir.

Dolayısıyla, TBMM’nin kararında “Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kaim” olmaktan ve “varis”likten söz edilmesi hem bir hukuk garabetine, hem de yavuz hırsızın ev sahibini bastırması kabilinden bir pişkinliğe, ahlâk nosyonundan mahrumiyete karşılık geliyor.

*

Durum böyleyken, yeni Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’nin mirasına hazırlop konmaktan geri kalmadı.

Devlette değişen sadece tabela idi..

Selanikli “müfettişlik” etiketli “Anadolu genel valiliği” yetkileriyle gittiği Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin bütün imkânlarını, devlet teşkilatını, kurumsal yapıyı, insan kaynaklarını dilediği gibi kullandı.

O yüzden bugün Türkiye’de devlet kurumlarının hemen hepsi (TSK, polis teşkilatı, Ziraat Bankası, Sayıştay vs. vs.) Türkiye Cumhuriyeti’nden yaşça daha büyüktür.

*

Buna karşılık Osmanlı Devleti, bu şekilde bir başka devletin mirasçısı olarak ortaya çıkıp neşv ü nema bulmuş değil..

Küçücük bir obadan, “Allah’ın sözünü yüceltme” davası ve cihat ruhuyla, büyük fedekârlıklar sonucu, iğneyle kuyu kazarcasına sabırla, azimle, binbir emekle büyük bir imparatorluk inşa edildi.

Osmanlı’nın, Selçuklu’yu dolandırıp mirasına konması, kuyusunu kazması gibi bir durum yaşanmadı.

*

Türkiye Cumhuriyeti açısından Selanikli’nin durumuna baktığımızda, onun Makyavel’den bile fazla Makyavelist bir siyaset dehası, (gizli gündem, takiyye, yalan dolan da dahil olmak üzere her vasıtayı kullanarak algı operasyonu destanı yazan) bir iletişim harikası, hemen herkesi kendi hedefleri doğrultusunda kullanmayı başarabilen bir manipülasyon sihirbazı, yerine göre tatlı dil ve yaltaklanma, yerine göre de tehditle insanları idare etmeyi beceren bir kurmay zekâ olduğunu söylemek mümkün olabilir.

Ancak, kendisini yetiştirip paşa yapan Osmanlı Devleti açısından bakıldığında, devletin düşmanlarıyla gizli pazarlıklar yapıp ajanlık olarak nitelenebilecek ilişkiler kuran bir hain, devletin verdiği unvan, yetki ve imkânları istismar ederek paralel devlet kuran bir yıkıcı sabotör, kendisine duyulan güveni istismar eden ve verdiği sözleri yalayıp yutan bir siyaset dolandırıcısı olduğu söylenebilir.

Olay biraz Türkiye’deki “darbeci asker”lerin macerasına benziyor.

Darbe başarılı olursa, Cemal Gürsel ve Kenan Evren gibi cumhurbaşkanı olursunuz.. Başarısız olursa Talat Aydemir gibi darağacının yağlı ipini öper ya da 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sorumlu tutulan Fethullah Gülen gibi şeytan ilan edilirsiniz.. Hasretinden prangalar eskitilmese bile nutuklar tüketilen gönüller sultanı hocaefendilik makamından dinini satmış bir iblislik mezelletine düşersiniz.

*

Selanikli (İkinci Adam İsmet İnönü’nün açıkladığı) “İngiliz desteği”ni arkasına almamış olsa ve başarısızlığa uğrasaydı, Osmanlı Devleti’nin “devlet duruşu” karşısında cezası idamdı.

Ve de, ruhunu şeytana satarak yabancı güçlerin emrine girmiş bir ajan diye nitelenerek ebediyen lanetlenmeydi.

Tıpkı bir zamanların “Hocaefendi”si Fethullah’ın şimdi sahtekâr bir CIA ajanı ve işbirlikçisi olarak lanetleniyor olması gibi.

(Fakat kanaatimce Selanikli başarısızlık durumunda da yapıp ettiklerine birer “tevil” madalyası takıp paçayı kurtarırdı.. "Tamam, yaptım, ama hele bir sor niye yaptım?" diye söze başlar, “Padişah efendimizin aciz bir bendeleri olarak İngilizler’i oyuna getirip kullanmak için böyle hareket etmek zorundaydım” filan der, saf Vahideddin’i yine kandırırdı.. Adam Erzurum’dan Padişah’a gönderdiği askerlikten istifa dilekçesinde bile Vahideddin’e beş defa “bendeniz, köleniz, kulunuz” diye hitap ediyor.)

*

Evet, Selanikli çok kolay yalan söylüyordu.

Mesela, 21 Eylül 1915’te, kendisine rahatsızlığı nedeniyle “geçmiş olsun telgrafı” çeken Enver Paşa’ya Çanakkale’den yazdığı teşekkür mektubunda, bu fırsatı değerlendirerek hemen “ödül” talebinde bulunuyor:

Bendenizi yakında meydana gelmesi muhtemel olaylar için hazırlanan kuvvetin başında bulundurarak daha büyük hizmetler görülmesine eriştirmekle taltif buyuracağınızdan eminim.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y., s. 23.)

Yani rütbemi yükseltin demek istiyor.. “Oldubitti”ciliğini burada da gösteriyor; taltif buyurulacağından eminmiş..

Enver Paşa'nın onun hakkındaki kanaatini ise, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da aktardığı şu sözü yansıtıyor: “... biliniz ki onu paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister.

Evet, Enver Paşa’ya bunu yazan adam, Selanikli, bir gün sonra arkadaşları Fuat, Salih ve İbrahim Beylere yazdığı mektuplarda ise “Terfim (yükseltilmem) dahi konu oldu. Tabiî ben terfi için çalışmadığımdan ‘Sıram geldiği zaman’ cevabını verdim” diye yazacaktır. (Dilipak, s. 23.)

Adamın bütün hayatı böyle; yalan üzerine kurulu. (İyi yalan uydurabilme, bazıları için bir meziyet durumundadır; psikolojik savaş ustası ve algı operasyonu dahisi olduklarını düşünerek bundan keyif alır, övünme payı çıkarırlar.)

Selanikli’nin “hatasız, sorgulanamaz, hikmetinden sual olunamaz” bir tanrı değil, en yakın arkadaşlarının onun hakkındaki kanaatlerinden (Ki, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında naklettiğine göre onun hakkında “haris, muhteris, sarhoş ahlâksız, sefih, fırsatçı, menfaat düşkünü” değerlendirmesini yapıyorlar) az çok pay almış kusurlu bir kul olduğu kabul edilmeden Türkiye’nin yakın tarihini doğru bir şekilde yazmak mümkün değil..

*

Adalet, “her hak sahibine hakkını vermektir”.

Bir kere daha yazalım: “Adalet, her hak sahibine hakkını vermektir”.

Mevlana’nın ifadesiyle, adalet, dikeni bırakıp ağaca su vermektir.. Ağacı bırakıp dikene su veriyorsanız zalimsinizdir.

Ağaç ile dikeni eşit görmek, dikeni ağaca ortak etmek de zulümdür.

İçinde yaşadığımız zulüm düzeni, yerlerin ve göklerin banisi Allahu Teala’nın hakkını, Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi olması gerekçesiyle (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp gitmiş, cesedi çürümüş oğlu) günahkâr kul Mustafa Atatürk’e veriyor, sadece Allahu Teala’ya mahsus olan “koruma”yı ona tahsis ediyor.

Ve bu zulüm, ister istemez “şirk”e de kapı açıyor.

Öyle ki, birileri çıkıp, bu şekilde Allahu Teala’ya ortak edilen ya da onun makamına çıkarılan Selanikli adına Allahu Teala’nın dinine/şeriatine hakaret ediyor, sövüp sayıyor.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sorunu işte bu: Hem (kendisinin İngiliz destekli) banisi (kurucusu) olması yüzünden (yalanlarıyla ve zikzaklarıyla maruf) Selanikli’nin itibarını kurtarmaya, hem de “yalan söylemeye tenezzül etmeyen onurlu bir devlet” olarak görünmeye çalışıyor.

Ancak, bu denklemin çözüm kümesi boş.

Devlet, su üstüne yazı yazmak gibi mümkün olmayan, imkânsız/olanaksız bir beyhude çaba ile kendi itibarını da yok etmekte olduğunu anlamalı, gerçekle dürüstçe yüzleşme olgunluğunu gösterebilmelidir.

İtibarını ve geleceğini kurtarması, (dünya hayatına mahsus) bekası buna bağlıdır.

Çünkü yalan ve yalancılar için beka mümkün değildir, er geç gerçeğe "toslar" ve parçalanır.

Devlet, "Mevzubahis olan vatansa, Selanikli de teferruattır" diyebilmelidir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."