DEVLET, ŞERİAT/HUKUK, VAHİY VE AKIL

 








Müslümanların (ümmet-i Muhammed’in s.a.s.) tek bir devletinin ve tek bir imamının (halifenin, devlet başkanının) bulunması gerekmektedir:

“İmam Eş’arî, Müslümanların imamının sadece bir tane olacağını belirtir. Çünkü birden fazla olması caiz olsa, buna bir sınır getirilemez ve bu, son tahlilde imametin iptali, ortadan kaldırılmasıdır. Öyle ki iş, herkesin kendi ailesinin imamı olması noktasına kadar varabilir.”

(Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 52.)

Kavimleri/ulusları büyük birer aile olarak düşünmek mümkündür. Türkler söz konusu olduğunda Türkmenler’den, Uygurlar’dan, Özbekler’den, Kırgızlar’dan, Azeriler’den vs. bahsettiğimizde de bunların bir tür büyük birer aşirete/kabileye karşılık geldiğini söylemek mümkün olabilir..

Bu tür parçalanma ve bölünmelerin sonu gelmez.

Evet, Müslümanlar’ın birlik olup tek devlet haline gelmeleri gerekmektedir. (Müslüman olmayan dilediği gibi düşünebilir.)

*

Bu “tek”lik olgusu çerçevesinde şu hususa da dikkat etmek gerekir: Tarikat şeyhleri ve alimler için (bütün Müslümanların önderi anlamında) “zamanın imamı” tabiri kullanılamaz.

Çünkü, tek değildirler. Müslümanların bir zamandaki imamının tek olması gerekir.

Hadîste belirtilen her asırda gelecek olan müceddidler de bu anlamda imam değillerdir. Çünkü müceddidleri tecdidden önce bilme durumu yok.

Bir alim için ancak eserler verdikten sonra (ve genelde ölümünün ardından) müceddid değerlendirmesi yapılmaktadır.

Müceddidin şahsı değil tecdidi önemlidir.

*

Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurdu:

“İmamlarınızın en hayırlıları sizi seven ve sizin sevdiklerinizdir. En şerlileri ise size kin güden sizin de kin güttüğünüz, sizi sevmeyen ve sizin de onları sevmediğiniz, sürekli birbirinize lanet ettiğiniz emirlerinizdir.”

(Bunun üzeriniz sahabe “Ya Rasulallah bu durumda onlarla savaşmayalım mı?” sorusunu yöneltince de şöyle buyurmuştur:)

“Hayır! Size namazı ikame ettikleri sürece onlarla savaşmayın.”

(Müslim, Kitâbu’l-imâre, 1855. Diğer bir rivayete göre de “Namaz kıldıkları sürece” buyurulmuştur: Müslim, Kitâbu’l-imâre, 1854.)

Böylesi hadîslerden hareketle şu sonuca varılmıştır:

“Ulema, kâfir birinin imametinin sahih olmadığı ve küfre düşüren bir harekette bulunduğunda onun azledileceğini söylemiştir. Aynı şekilde namazı kılmayı ve insanlara namazı emretmeyi bıraktığında da azledilir.”

(Abdulbaset İbrahimoğlu, Günümüzde Cihat Hadislerinin Anlaşılması, doktora tezi, Bursa: U. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022, s. 75.)

“İmam Şâfiî, fısk ve zulüm sebebiyle halifenin yetkisinin düşeceğini kabul eder. Çünkü fasık velayet hakkına sahip değildir …”

(Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 85.)

Güç yetmeme durumu başka:

“Ancak İmam-ı Azam’a göre, (fasık babanın kızını evlendirmesinde olduğu gibi) fasıkın da velayeti caizdir. Ona göre fasık emire, daha büyük mazarrat ortaya çıkacaksa onu tahtından indirmek üzere isyan etmemek daha iyidir. Ancak bu, İmam’ın [İmam-ı Azam’ın] isyancıları suçlaması anlamına gelmemektedir.” (Sever, s. 86-7)

İmam-ı Azam bunu (fasık da olsa) müslüman devlet başkanı için söylüyor. Küfre düşen bir devlet başkanı için değil.

Kâfirin velayeti hiçbir şekilde caiz değildir.

*

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki “zamanın imamı” adı altında imamlık tekelini elinde bulunduran ya da imamlığın tapusunu Rasulullah s.a.s.’den almış sorgulanamaz (masum) kişilerin varlığından söz edilemez.

İmamlar (halifeler, devlet başkanları) masum olsalardı, onlar için namazı terk gibi büyük günah olan bir durumun ortaya çıkması ihtimalinden söz edilemezdi.

Çünkü hadîse göre, imam (halife) namazı terk de edebilir, yani onun için masumiyet diye birşey söz konusu değildir, ve bu durumda imamet ehliyet ve liyakatini yitirmiş olur.

Evet, söz konusu hadîs, “masum imam” inancının batıl olduğunu ortaya koymaktadır:

Ehl-i Sünnet uleması, hadislerden deliller getirerek, fasık, facir ve zalim de olsa “beş vakit namazı kılan” imama (halifeye) itaat edilmemesinin (isyan edilmesinin) uygun olmayacağını savunmuşlardır. Ancak bu, masiyet (günah, zulüm) olan emirlerine de itaat edilmesi anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte imamın (halifenin) küfrü benimseyip kâfir olması ya da beş vakit namazı terk edecek kadar dinî yaşayıştan uzaklaşması durumunda onun azledilmesinin, görevinden uzaklaştırılmasının gerekli olduğu konusunda müttefiktirler. Özellikle küfür durumunda bu kesinlikle farzdır. (Malikî mezhebine göre bid’atçi imam da makamından indirilir.) Burada kastedilen devletin Şeriat’i reddetmesi ve küfür kanunlarını benimsemesi de değildir, devlet başkanının kişisel olarak kâfir olmasıdır. Öte yandan, Matüridiyye’nin önde gelen isimlerinden Ebu’l-Muîn en-Nesefî, imamın sadece namazı terk durumunda değil, halkın içinde (halktan saklamadan) günah işlemesi durumunda da azledilmesi gerekir. Ayrıca zulüm, halkın mallarını gasbetme, haksız yere adam öldürme ve şer’î hadleri (Şeriat’in ceza kanunlarını) uygulamama da azil nedenidir.

(Selim Özarslan, “Ebû’l-Muîn en-Nesefî’nin İmâmet/Devlet Başkanlığı Anlayışı”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, C. 14, S. 3-4, s. 435-6.)

*

Kısaca ifade etmek gerekirse, müslüman bir toplumun devletinin İslam devleti (Şeriat devleti), devlet başkanının da beş vakit namaz kılan bir müslüman olması zorunludur.

Ve Müslümanların bunu sağlamak için çaba sarfetmeleri farzdır.

Müslümanların Şeriat (Kur’an ve Sünnet) ahkâmıyla yönetilmesinin gerekli olmadığını, laik (siyasal dinsiz) bir devletin de kabule şayan olduğunu ileri sürmek ise, buz gibi küfürdür.

Çünkü bu, birçok Kur’an ayetini yalanlama, tekzib etme ve inkâr etme anlamına gelmektedir.

Bir müslümana yakışan, Kur’an hükümlerinin değil, (Türkiye için konuşmak gerekirse) Atatürk ilke ve inkılaplarının lüzumsuz olduğunu söylemektir.

Atatürk ilke ve inkılaplarını (Ki “çağdaş uygarlığı” esas almaları bakımından, çağdaşlık tekelini elinde bulunduran İngiliz ve Fransızar’ın ilke ve inkılapları olarak adlandırılmaları yanlış olmaz) kutsal bilip onlardan biri için bile lüzumsuz diyemeyen kişilerin hem Şeriat’i (Allahu Teala’nın koyduğu ilkeleri) lüzumsuz görmeleri hem de kendilerini müslüman saymalarına ise gülünür.

*

İslam devletinde (Şeriat’i gerçekten uygulayan bir İslam devletinde) imama (devlet başkanına) laik (siyasal dinsiz) devletlerde olduğu gibi dokunulmazlık verilmez.

İmam, Şeriat hükümleri karşısında sıradan bir müslümanla aynı konumdadır. “Şura (parlamento, uzmanlar kurulu vs.) şöyle uygun gördü, böyle uygun gördü, zaman bunu gerektiriyor” vs. denilmesi tek başına değer taşımaz.

Taftâzânî’nin ifade ettiği gibi, “Bu ilimde asıl olan Kitap ve Sünnet’e tutunmaktır. İnançla ilgili konularda açıklamaların bu asıllara göre yapılmasıdır. İcma [konsensus, fikir birliği] ve ma’kul [aklî çıkarımlar, akıl yürütmeler], bu asıllarla çelişmedikçe geçerlidir”. (Sever, s. 44.)

İslam devleti meselesi öyle “Olsa da olur, olmasa da olur” türünden birşey değildir:

Taftâzânî, imamet kavramının değerlendirmesini yaparken kendisinden önce yaşamış olan ve birçok konuda da etkisinde kaldığı Fahreddin er-Râzî (ö.606/1210)’nin, “Şahıslardan bir şahsın, din ve dünya işlerinde genel başkanlığıdır” şeklindeki imamet tarifini şöyle değerlendirir: “Bu tarif fıskından, günahkârlığından dolayı imam azledildiğinde ümmetten bu yetkinin ve vazifenin düşmediğini ifade etmek içindir”. Bu tariften anlaşılan imametin [İslam devletini kurmanın, imamet şartlarını taşıyan bir imam seçmenin] müslümanlar için bir sorumluluk olduğudur. (Sever, s. 45.)

Fasık bir imam fıskını kabul edip azledilmesine razı olsa, bir cihetten faziletli bir adam sayılması gerekir.

Pratikte fasık biri, “Her toplum layık olduğu idarecileri bulur, size layık olan da benim” diyecek, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” şirretliği sergileyecek, kendisini azletmek isteyenleri bozgunculuk yapmak ve fesat çıkarmakla suçlayacaktır.

(Selanikli Mustafa Atatürk’ün, sadece namazın önemini hatırlattı diye merhum Bediüzzaman’ı “Aramıza ihtilaf verdin” diye suçlaması gibi.. Gerçekte bunu söyleyerek ihtilaf çıkaran kendisi.. Selanikli gibi namaz kılmadığı gibi bir de “emr-i bi’l-maruf” yapılmasına tahammül edemeyenler, Müslümanlar’ın lideri/imamı olamazlar. Adamın durumu ortadayken bunu bile bile Atatürkçülük yapanlar, merhum Abdülhakîm Arvasî’nin ifade ettiği gibi, gizli küfür ve nifaklarını ya da cehaletlerini ortaya sermiş olurlar. Dolayısıyla, bir müslüman asla “Atatürk’ün izindeyiz” diyerek onun siyasetini benimsediğini söyleyemez.)

Hadislerde salih veya fasık fark etmeksizin her imamın arkasında namaz kılınmasının ve her (müslüman) emirle cihat edilmesinin emredilmesinden hareketle aynı kişilerin zulümlerine de (fiilen veya susup onaylayarak pasif) destek verilmesi gerektiği söylenemez

Tam aksine zulme, haksızlığa ve yanlışa güç nisbetinde tepki göstermek gerekir. Bunun en aşağısı da “kalple buğz”dur, bunun daha aşağısı yoktur.

Değil fiilen ya da kavlen (sözle) destek olmak, içten içe hoş görmek ve sempati beslemek bile mevzubahis olamaz.

*

Yanlışlara karşı çıkma konusunda şunu söylemek gerekir: Nassla sabit olan hususlarda “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur” ilkesi gereğince herkesin doğruyu söyleme hakkı (ve aynı zamanda sorumluluğu) vardır.

İslam’da mükellefiyet sadece ulema için değildir, herkese terettüb eder.

Bununla birlikte ictihadî konularda söz, usul ilimlerini bilen, Kitap ve Sünnet’e vakıf kişilere bırakılmalıdır.

Çünkü usul ilimlerini bilmeyenler, ictihad diye kendi heva ve heveslerini öne çıkarırlar. Kitap ve Sünnet’e (bilerek veya bilmeyerek) sırt çevirirler.

Dalkavuk ulema-i sû / kötü alimler de aynı durumdadır.

Çünkü bunlar, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtildiği şekilde “haramı helal, helali haram” gösteren fetvalar verip nassları (sübutu/varlığı ve delaleti/anlamı kat’î/açık emirleri) devreden çıkararak kendilerini “rab” konumuna getirmektedirler.

*

Burada bir parantez açalım.

Bu şekilde “helali haram, haramı helal yapan” ilahiyatçılar taifesi içinde sakallı, cübbeli tipler de yer alıyorsa da (Ki alâmet-i farikaları devletçi ve “sonradan görme” Kemalist olmalarıdır), böyleleri daha çok tarihselci-modernist soytarılar arasından çıkıyor.

Bunlara göre, Kur’an ve Sünnet’teki emir ve yasaklar “belirli bir tarihe ve coğrafyaya özgü” kabul edilmeli, çağlar üstü ve evrensel oldukları düşünülmemelidir. Dolayısıyla dinde zamana ve zemine göre “güncelleme” yapılmalıdır..

Kulağa hoş gelsin diye buna tecdid adını verdikleri de olur. Böylece tecdid kavramını istismar ederler.

Gerçekte tecdid, yenilik yapmakla değil, yeniymiş gibi canlı hale getirmekle, gündemden düşürülmüş hakikatleri yeniden gündeme taşımakla olur.

Mesela hadis-i şerifte imanların eskiyeceği belirtilir ve tecdid olunması tavsiye olunur. Tecdidin yolu olarak ise, “La ilahe illallah” sözünün (kelime-i tevhidin) çok tekrarlanması gösterilir.

*

İşte tecdid, önensenmez hale gelen ya da sıradan birşeymiş gibi gösterilen büyük dinî hakikatlerin tekrar çok canlı bir şekilde gündeme getirilmesi, hatırlanması, hatırlatılması demektir..

Bize düşen, bunu yapan müceddidleri örnek almak ve onların izinden gitmektir, bid’atçilerin değil.

Tarihselcilik ve güncellemecilik denilen yaldızlı palavra ise, tecdid değil, sabotaj ve suikasttır. Cinayettir.. Dinî emir ve yasakların katledilmesi ve ardından tarih mezarlığına gömülmesi faaliyetidir: “Ve böylece her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık; (bunlar) aldatmak için birbirlerine (bâtıl) sözün yaldızlısını fısıldarlar.(En’âm, 6/112)

Evet, tarihselciler, gerçekte bir yönüyle suikastçi-katil din mafyası, bir yönüyle de dini gömmeye çalışan cenaze levazımatçısı ve mezarlık işçisi durumundadırlar.

Fakat tecdid edebiyatı yapmaktan da geri kalmazlar..

Oysa yaptıkları yenilikler/yenilemeler, din için mezar kazma alanında yapılmış icatlar durumundadır; daha derin kazma, daha parlak mermer kullanma, mezar taşına daha yaldızlı laflar yazma gibi.

*

Söz tarihselciliğe gelmişken, ekran soytarısı ilahiyatçı eblehlerden Prof. Mehmet Okuyan’ın “tarihselcilik” meselesiyle de ilişkili bir zırvası üzerinde duralım.

Bilindiği gibi, kafadarı ve dava arkadaşı Develili Darwin Mustafî İslamolog, dini (İslam’ı) evrim teorisinin peygamberi Darwin’le barıştırmak, Darwin’in zırvaları doğrultusunda tahrif ve tahrip etmek için, egzantrik bir masal icat etmiş durumda.

Buna göre, Hz. Adem aleyhisselam döneminde tam da insan görünümünde (fakat insan değil beşer diye adlandırılması gereken) evrim geçirmiş hayvanlar vardı, Hz. Adem’in oğulları, kızları bunlarla evlendiler.

Sözde bununla, “ensest” olarak kabul edilebilecek bir uygulamayı insanlık tarihinden kaldırmış oluyorlar.

Gerçekteyse, bütün hayatı her türden “ensest” üzerine kurulu olması gereken mevhum ve muhayyel “hayvan-insan”ı, diğer bir tabirle “beşer”i, dedemiz ve ninemiz haline getiriyorlar.

Üstelik, bu “insan-hayvan”ın, (Hz. Adem’in çocuklarıyla evlenmekle tümden “insan” haline gelmedikleri, “hayvan”lıkları sürdüğü için,) evlilik sonrasında bu “ensest” ilişkilerini bırakmış olmaları düşünülemez..

Çünkü bedenen ve görünüş olarak insan olsa da, ruhen hayvan..

İmdi, Hz. Adem diyelim ki kızını böylesi bir hayvan-insanla, yani beşerle evlendirdi ve bu evlilikten kızlar dünyaya geldi, bu beşer damadın kendi kızlarıyla ensest ilişkisine nasıl engel olacaksınız, ey angutlar?

Yine, Hz. Adem’in bir “insan-hayvan”, yani beşer gelini, dünyaya getirdiği oğullarıyla nasıl bir ilişki içinde olacaktır?

Alıştığı önceki hayatını sürdürmeyecek midir?!..

Evliliğinde bile, diğer “insan-hayvan” taifesiyle olan “evlilik dışı zina” alışkanlığı ensestlisi ensestsizi ile devam etmeyecek midir?!

Bu Mustafî İslamolog gibi dangalaklarda idrak sıfır olduğu için böyle açıkça yazmamız, ahmaklara lafın tamamını söylememiz gerekiyor. Bunları adamdan sayıp ekranlara çıkaran ve zırvalarını dinleyip inananlar onlardan da ahmak..

Tabiî burada “insan” ve “hayvan” dışında “beşer” adlı bir “ara form” icat edilmesi tam bir şapkadan tavşan çıkarma hokkabazlık ve gözbağcılığından ibaret.. Çünkü insan dışında beşer diye bir tür yok. Bir başka deyişle insan eşittir beşer..

*

Burada şunu da belirtelim: Allahu Teala Nisa Suresi’nin 1’inci ayetinde “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının” buyuruluyor. 

İmdi, kendilerini çok akıllı zanneden bazı ukalalar, hiçbir delile dayanmadan kafadan atarak, “Bu ‘bir tek nefis’ten şunu anlamak lazım, bunu anlamak lazım” diye gevezelikler yapabilirler, fakat Hz. Adem a.s.’dan ve eşinden söz edildiğinde, Havva’nın Hz. Adem’den yaratılmış olduğunu kabul etmek durumundadırlar. 

Aksi takdirde ayeti yalanlamış olurlar. 

Peki, Havva anamızın Adem babamızdan yaratılması, aralarında ya bir “ikiz kardeşlik” ya da (Hz. Meryem ile Hz. İsa a.s. arasındaki “ana-çocuk” ilişkisini akla getiren bir) “baba-çocuk” ilişkisinin bulunduğunun düşünülmesine yol açmaz mı? Bu durumda Adem a.s. ile Havva anamız arasındaki “eş”lik ilişkisini de birileri “ensest” olarak nitelendirmeyecekler midir?.

Ne yazık ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an Yolu adlı tefsiri de bu noktada bir sürü lüzumsuz ve saçma gevezelik içeriyor. Mustafî İslamolog’dan farkları lafı eveleyip gevelemiş, ağızlarındaki baklayı çıkarmaya cesaret edememiş olmalarından ibaret gibi görünüyor.

*

Şunu da söylemeden geçmeyelim: Bu tür saçma gevezelikler, bu akılsız, aşağılık duygusu ruhlarına işlemiş ilahiyatçı taifesinin ensest gibi sapıklıklara olan alerjisinden çok, evrim teorisi yandaşlarına hulus çakmak için sözde “dindarca” bir bahane bulmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Ayrıca şunu da belirtelim: Haramlar ve helaller “akıl yürütme” ile değil, Allahu Teala’nın “bildirmesi” ile bilinir. 

Eğer helaller ve haramlar (ve onlara medar olan emir ve yasaklar) akıl yürütme ile belirlenseydi, “akl”a dayanarak “sosyal darwinizm”i ve buna bağlı olarak zekâ ve beden bakımından güçlü olanların akıl hastalarından ve başkalarına yük olan hastalardan daha çok yaşama hakkına sahip bulunduklarını, hatta sadece onların yaşamayı “ellerinin emeğiyle” hak ettiklerini ileri sürenlere, yine, Naziler gibi akıl hastalarına yaşama hakkı tanımak istemeyenlere itiraz etmek kolay olmazdı.

Ayrıca, salt “akl”a dayanıldığında, normların/kuralların pozitivist bir bakış açısıyla tabiatın işleyişinden ve olgulardan istinbat edilmesi durumu ortaya çıkar. 

Böylesi bir durumda mesela bir insanın ateşle bir başkasını yakmasını “hayatın doğal akışı”na müdahale niteliği taşıması ve ortaya çıkan fizikî zarardan hareketle yanlış bir davranış olarak değerlendirmek “aklen” mümkün olsa da, insanların cinsel yaşamına “akıl”dan hareketle sınırlamalar getirmek mümkün olmazdı. Bu yönde aklî deliller getirseniz bile muhatabınız kendince “akıl yürütmeler” yapabilir; bunu engelleyemezsiniz. 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Kâzım Karabekir’e “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar…. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmiş olması bunun bir örneğini teşkil ediyor. Adam kendince “akıl yürütüyor”, namussuzluğun zenginleşmeyi ve daha iyi bir hayat sürmeyi sağladığı sonucuna varıyor.

*

Evet, insanları salt akıl yürütmelerle ikna edemezsiniz, çünkü beşer davranışları ve sosyal ilişkiler, ateşin yakması gibi “tartışma” götürmez, akıl yürütmeye ihtiyaç bırakmayan gerçeklikler değil.. 

Mesela bugün laik (siyasal dinsiz) zihniyet çerçevesinde içkili araba kullanmayı yasaklamak mümkün olabilir, çünkü kimse bir sarhoş yüzünden trafikte risk almak istemiyor, fakat böylesi risklerin bulunmadığı durumlar ve ortamlar söz konusu olduğunda onlara içki yasağını (haramlığı) kabul ettiremiyorsunuz. 

Cinsellikte de durum aynı.. Çünkü sınırlamaları gereksiz “tabu” olarak nitelendiren ve özgürlüğüne/haklarına saldırı olarak değerlendiren insanlar her zaman çıkar.

İlahî vahyin devreden çıkarıldığı, sadece “aklın” hüküm sürdüğü bir dünyada insanları sadece “doğal etkenler ya da sınırlar” durdurabilir. Mesela kimse ateşle şurasını burasını yakmaz, kaynar suyla kendisini haşlamaz, böylesi durumlarda “tabiat/doğa” insanları frenler, fakat zararı “doğal” olarak hemen ortaya çıkmayan, aksine zevk veren cinsel ilişkide böylesi bir “doğal fren” yok.. 

İşte bundan dolayı bu LGBT hareketi ve eşcinsellik gibi sapıklıklar ortaya çıkıyor, çıkabiliyor, kimse de “Bu, akla aykırı, o halde yasaklayalım, yasak getirelim” demiyor.. 

Tam aksine, bunu diyenler, “akıl” adına, akılcılık havariliği ile, dini “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” haline getirmekle suçlanıyorlar..

*

Tabiî bunların “akıl” adını verdikleri şey gerçekte akılsızlıktan, heva ve hevese, nefsanî arzu ve dürtülere teslim olmaktan başka birşey değil..

Çünkü “akıl”, insanı hayvandan ayıran garîzedir.  

Bunların “akıl” adını verdikleri şey ise, insanı hayvanlaştıran, insanı hayvan derekesine düşüren özellikler durumunda. 

Mesela pekçok iktisatçı/ekonomist, rasyonel/akılcı bireyi, çıkarını maksimize edip azamîleştirmeye çalışan insan olarak tanımlar.. Oysa bu, hayvanlıktan, hayvan gibi nefsanî arzuların peşinde koşmaktan başka birşey değildir.

Daha kötüsü, aynı iktisatçılar insandaki bu akılsız sözde akılcılığın toplumun çıkarına (toplumsal yarara) pozitif katkı sağladığını ileri sürebilmektedirler..

İşte burası insanın hayvandan aşağı (bel hum adall) hale geldiği yerdir, çünkü insandaki bu maksimizasyon/azamileştirme tutkusu hayvanlarda bulunmadığı için onlar tabiatı/doğayı tahrip ve yaşanmaz hale getirme hayvanlığından uzaktırlar.

Böylesi bir hayvanlık, bildiğimiz hayvanlara değil, sözde aklıyla hareket eden, akılcı geçinen ve akılcılık adına ilahî buyruklara (Şeriat’e) havlayan “hayvandan aşağı” insanımsılara özgü.

*

Konumuza dönersek, Hz. Adem’in çocuklarının evlilikleriyle ilgili olarak “Şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” diye hüküm vermek, vahyi bırakıp akıl ile hüküm vermektir.

Her ne kadar Mustafî İslamolog gibi dangalaklar sözde “vahye dayalı” bir “namus telakkisi”ni kalkan yapıyorlarsa da, hareket noktaları kendi akılları.. 

Vahiy değil..

LGBT sapıklığı almış başını yürümüş, İstanbul Sözleşmesi denilen cinayet memlekete gelip çöreklenmiş, kanunlar hâlâ bu sözleşme doğrultusunda işliyor, Selanikli’nin “memleketi namussuzlaştırma” projesi altın çağını yaşıyor, ve utanmadan bu Selanikli’ye Twitter hesabından methiyeler düzen Mustafî İslamolog gibi sahtekâr soytarılar sözde Hz. Adem’in çocuklarının namusunu kurtarıyorlar..

Vay şerefsizler vay!

*

Mehmet Okuyananlamayan’ın, (Ki tanıma bahtsızlığı yaşadığım en aptal ve angut kişilerden biri olduğunu söylemek zorundayım) internette tesadüfen karşılaştığım bir video’sunda, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde haram ve yasak olan hususların Hz. Adem döneminde de haram ve yasak olduğunu söylediğine şahit oldum.. 

Dolayısıyla, bugünkü yasaklar, Hz. Adem dönemindeki evlilikler için de söz konusuymuş, öyle diyor.

Böyle salakça ve cahilce bir lafı, bir imam hatip ortaokulu talebesi bile söyleyemez, fakat bu dangalak söyleyebilmiş.

Halbuki, Allahu Teala emir ve yasaklarda değişiklikler yapmıştır.

Mesela Âl-i İmran Suresi’nin 50’nci ayetinde Hz. İsa aleyhisselam’ın Yahudiler’e Size haram kılınan bazı şeyleri size helal yapayım diye gönderildim” dediği bildiriliyor.

Bazen de helal olan, haram hale getirilir; cumartesi yasağında olduğu gibi.

*

Bu Mehmet Okuyananlamayan bir de tefsir yazmış..

Kopyala-yapıştır yazarlığının kolaylaştığı günümüz bilgisayar çağında tefsir yazmak çok zor birşey değil, çünkü elde bir sürü tefsir var, okuma yazması olan herkes, şu kitaptan biraz, bu kitaptan biraz birşeyler kopyalayıp yapıştırarak, cümleler üzerinde ufak tefek tasarruflarda bulunarak kolayca bir eser ortaya çıkarabilir.

Evet, günümüzde sabırlı, gayretli ve kalemi işlek birinin bu yöntemle her hafta bir cilt kitap üretmesi mümkün.

Ama, mesela bir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi tefsir yazmak zor.

Selanikli diktatörün şapka giymeyenleri bile astırdığı bir zamanda onun gibi laiklik aleyhinde ifadeler kullanabiliyor musun, bunun dinsizlik demek olduğunu söyleyebilir musun, mesele burda.

Onun gibi, Allahu Teala’ya şirk koşulmasından söz ederken Sakarya Savaşı’nı, Çanakkale’yi örnek verip, “Allahu Teala’nın yardımını unutup ‘Zafer şundan oldu, bundan oldu’ diyerek şirk koşuyorlar, müşriklik yapıyorlar” diyebiliyor musun?..

Evet, bu şekilde (o an için) başkalarının söylemediği, söyleyemediği, ya da akıl edemediği hakikatleri yazacaksan buyur yaz, fakat söylenmişi aynen tekrarlayacaksan, Türk’e Türk propagandasına benzer şekilde herkesin bildiği ve de kimsenin itiraz etmediği risksiz gerçekleri tribünlere oynayarak tekrarlayacaksan, buna lüzum yok..

Fakat bu Mehmet Okuyananlamayan olayında durum daha vahim..

Çünkü bu adamda birincisi akıl ve mantık yeterli değil, angut bir tip, zekâ eksikliği ile malul.. (Niyeti bahsine girmiyoruz, orası Allahu Teala’ya karşı sorumluluğu.)

İkincisi, adamda “fıkıh usulü”ne, tasavvuf alanına ve usulüddin’e (Kelam ilmine, ve bu çerçevede epistemolojiye / bilgi felsefesine ve bilim felsefesine) vukufiyet diye birşey yok..

Böyle birinin Kur’an’ı doğru anlayabilmesi mümkün değildir.

Fakat mesela merhum Elmalılı, bu alanların hepsine hakkıyla vakıf..

Fransızca’dan felsefe kitabı bile tercüme etmiş.. Fıkıh usulüne hakim. Kelam ve tasavvufu iyi biliyor..

Dolayısıyla yazdığı tefsir bir şaheser durumunda..

Bu Mehmet Okuyananlamayan soytarıya gelince..

Durumu, sınavda kopya çeken kurnaz fakat akılsız öğrencilerinki gibi..

Öğrenci, kopya çekip yazılı kâğıdını doldurup tam not alabilir de, bu, dersi biliyor olması anlamına gelir mi?!..

Şurdan burdan derleyip kitap yazmak da bilmek ve anlamak (dinde fakih olmak) değildir.

Dirayetsiz rivayet o kadar önem taşımaz.

Bu Mehmet Okuyananlamayan gibi tipler arasıra “dirayet” gösterisi de yapıyorlarsa da, bu, yapılanı bozma, saçmalama anlamına geliyor. Batılı bir akademisyenin öğrencisine söylediği sözde olduğu gibi: “Ne yazık ki yazdıklarından doğru olanlar yeni değil, yeni olanlar da doğru değil.”

*

Meselenin tarihselci soytarılıkla ilgisi şu:

Şayet Hz. Peygamber s.a.s. ile vaz’ edilen son şeriati Hz. Adem döneminde de geçerli sayarsanız, tarihselcilerin iddialarının tam aksi noktada durmuş, “Şeriat hükümleri, emir ve yasaklar hiç değişmez, evrenseldir, her çağda ve coğrafyada mutlak biçimde aynıdır” demiş olursunuz.

Fakat bunlar öyle bir “ilahiyat dansözlüğü” icat etmişler ki, oraları buraları bazen titreyip oynayarak tarihselci mesajlar veriyor, bazen de tam aksi yönde açılıp saçılıyor.

Konuya göre bazen sıkı tarihselci, bazen de fanatik anti-tarihselci hale gelebiliyorlar.. 

O kadar ki, bunların mutaassıp anti-tarihselciliği çerçevesinde Allahu Teala bile şeriatte değişiklik yapamıyor; evet Allahu Teala bile, Hz. Adem’in çocukları ile sonraki nesillere evlilik hükümleri bakımından farklı emirler verme, farklı yasaklar getirme hakkından mahrum.

*

Şeriat (emir ve yasaklar) değişir, değişebilir, fakat değişiklik yapma yetkisi şâri’nindir (şeriati koyanındır).

Modern hukukta da böyledir (Ki Şeriat, İslam hukuku demektir), yasa koyma yetkisi TBMM’de (parlamentoda) olduğu gibi, onu değiştirme ve yürürlükten kaldırma yetkisi de yine TBMM’dedir.

Başka biri buna kalkışırsa yetki gasbı içine girmiş olur, suçtur.

Mesela vatandaşlar, “Bu yasa bizim aklımıza uymadı, değiştirelim” diyerek değiştiremezler.

Hatta, hukukçu oldukları halde hâkimler de bunu yapamazlar, hukukçu olmayan adamların yaptıkları yasaları (aptalca bile olsa) uygulamakla yetinme durumundadırlar.

Aksi yönde hareket etmenin hukuk usulüne ve mantığına aykırı olduğunu kabul ederler.

Evet, Hz. Peygamber s.a.s.’in tebliğ ettiği İslam Şeriati son şeriattir ve kıyamete kadar geçerlidir; onda değişiklik düşünülemez.

Değişiklik gerekseydi Allahu Teala yeni peygamber ve yeni kitap gönderirdi.

Tarihselcilik (Prof. Mustafa Öztürk adlı beş para etmez tipin durumunda görüldüğü gibi) küfürdür, maskeli inkârcılıktır (Mustafa’nın diğerleriyle arasındaki fark, bunun münafıklığı becerememesinden ibaret; diğerleri münafıklıkta maharet kesbetmişler, küfürlerini saklamayı iyi biliyorlar, gerektiğinde ustaca kıvırıyorlar).

Ancak, tarihselciliğin tam karşıtı kutuptaki, Allahu Teala’yı bile şeriatte değişiklik yapamaz konumda görme sapkınlığı da, en az tarihselcilik kadar batıldır.

*

Konudan uzaklaştık, esasa dönelim..

Evet, insanlar için (Allahu Teala’nın açık emirlerine aykırı olarak) kanun/yasa yapıp kural koyanlar, “rablik” taslayan birer tağut hükmündedirler.

Böyle yapanların bağımsız bir kişi veya kurul/komisyon olmaları, millî irade (millet iradesi, demokrasi) adına konuşmaları veya diktatör konumunda bulunmaları, durumu değiştirmez.

Nitekim, büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (yukarıda atıfta bulunduğumuz) Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken, Hristiyanlar’ın “rab” edindikleri ruhbanlarının yerini laiklikle birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını söylemektedir.

Türkiye’de “rab” edinilenlerin başını (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu) Selanikli Mustafa Atatürk çekmektedir.

O, “demirbaş rab” durumunda..

Devletçi putperest zümre tarafından “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez rab” ilan edilmiş.

Bir de “değişken rabler” var.. Bunlar seçimlerle gelip gidiyor.

*

Yukarıda, bir İslam devletinde dinden dönen (küfre düşen) ya da namazı vs. terk edip fasık hale gelen imamların (devlet başkanlarının) azledileceğini ifade etmiştik.

Benzer bir durum laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde de söz konusu..

Örnekler üzerinden gidelim.. Mesela Başbakan Adnan Menderes laik-Kemalist rejimin “fasığı” (günahkârı) olma suçlamasıyla koltuğundan indirildi.

Fakat bu yeterli görülmedi.. Hapse atıldı..

Bu da yeterli görülmedi, idam edildi.. Darağacında sallandırıldı..

İki bakanı ile birlikte..

Celal Bayar da onun “mesai arkadaşı” olması hasebiyle (“Bir fasıkla nasıl yoldaşlık edersin!” kabilinden) sigaya çekildi, ipten kendisini zor kurtardı.

İkinci bir örnek, Prof. Necmettin Erbakan..

Kurduğu Milli Nizam Partisi, Kemalist-laik rejime “iman”ının sağlam olmaması suçlamasıyla kapatıldı.

Bundan ders aldı, Milli Selamet Partisi’nde falso yapmamaya çalıştı..

12 Eylül darbesinden sonra Refah Partisi’ni kurdu ve zaman geldi başbakan oldu.

Kemalist-laik rejimin kâfiri ya da fasığı olmakla suçlanmamak için çok dikkatli hareket ediyor, şifreli bir “kuş dili” konuşuyordu.

Fakat Kemalist-laik rejimin (kendilerini devletin gerçek sahipleri ve birinci sınıf vatandaş kabul eden) radikal ve fanatik müminleri, ellerindeki “iman ölçer” aletlerin yardımıyla “niyet okuma” konsültasyonları yaptılar ve Erbakan için “Kemalist-laik rejimin münafığı” teşhisini koyarak onu siyasî yasaklı hale getirdiler.

Ona, “Sen laik (siyasal dinsiz) rejimin münafığı olduğun, imanın samimi olmadığı için değil başbakan, bakan bile olamazsın. Hatta milletvekili bile olamazsın.. Hatta hatta kıytırık bir beldenin belediye başkanı bile olamazsın.. Hatta hatta hatta mahalle ya da köy muhtarı bile olamazsın.. Ne yapalım senin makine mühendisliğini, Almanya’da yaptığın doktorayı, önemli olan Selanikli’ye samimi iman” dediler.

Erbakan tecrübeliydi, kendisi siyasî yasaklı olsa da arkadaşları ve talebelerine Fazilet Partisi’ni kurdurdu..

Ancak, laik (siyasal dinsiz) rejimin ayrıcalıklı sahipleri bu defa (başka bir gerekçe bulamadıkları için, tavşanın suyunun suyu hesabı) “Fazilet Partisi, Refah’ın devamı sayılır” diyerek onu da kapattılar.

*

Laik-Kemalist rejim Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu Selanikli Mustafa’ya imanı bu kadar önemserken, bir İslam devletinin Allahu Teala’ya imanı önemsememesi, bir kâfirin İslam devletinin başkanı olmasına izin vermesi düşünülemez.  

Laik (siyasal dinsiz) rejimin müminleri (ölüp gitmiş, cesedi çürümüş bir şahsın) Atatürk ilke ve inkılapları adını verdikleri (don, kilot, atlet, çorap, şort devrimi vezninde şapka devrimi gibi saçmalıkları da içeren) işgüzârlıklarına aykırılığı “siyasetten men” gerekçesi kabul edecekler, fakat bir İslam devleti (Müslümanlar’ın devleti) Allahu Teala’nın ilkelerine (Kur’an ve Sünnet’e) aykırılığı önemsemeyecek, bu da olamaz.

*

Yukarıda Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetine atıfta bulunmuştuk.

Söz konusu ayet-i kerimede, Yahudi ve Hristiyanlar’ın hahamlarını ve papazlarını rabler” haline getirmiş oldukları bildirilmektedir.

Sebebi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a.’e açıklamış olduğu üzere, onların (Allahu Teala’nin indirdiği hükümlere aykırılığı açık olan) fetvalarına itibar edip helali haram, haramı helal kabul etmelerinden ibarettir.

Merhum Elmalılı Hoca’nın dile getirdiği gibi, parlamentoların (millet meclislerinin) Allahu Teala’nın emirlerine aykırı kararlarına da aynı şekilde değer verenler (ya da mesela Selanikli Mustafa Atatürk gibi “Biz ilhamımızı gökten indiği sanılan kitaplardan değil hayattan alıyoruz” diyenler), Allahu Teala’yı bırakıp başka şeyleri (insanları ve/veya nesneleri) “rab” edinen müşriklerdir.

Selanikli’nin rab kabul ettiği şeyin “hayat” olduğu görülüyor, başka birçok kimsenin rabbi de, (Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen kararları ve icraatı Allahu Teala’nın hükümlerine [Şeriat’e] tercih ettikleri için), Selanikli..

Bunun gibi, “Tamam Allah’a inanıyoruz, müslümanız, fakat devlet işleri farklı; devlet birşeyi emrettiği zaman ona, Allah’ın emrine aykırı bile olsa itaat etmek ve saygı duymak gerekir” diyenler de müşriktir.. Putperesttir.. 

Böylelerinin rabbi de devlettir (devlet adı verilen siyasetçi ve memur-bürokrat taifesidir).

*

Tartıştığımız konuyla ilgili olduğu için meşru kelimesi üzerinde de durmak gerekiyor.

Meşru ve meşruiyet/meşruluk (meşrutiyet değil) kelimelerini hukukçular ve siyaset bilimciler çok kullanırlar.

Meşru kelimesi şeriat kelimesiyle aynı kökten türemiştir ve “şeriate/hukuka uygun olan” demektir.

Ancak günümüz hukukçuları meşru kelimesini kullanırken bununla İslam Şeriati’ne (İslam hukukuna) uygunluğu kastetmiyorlar.

Yürürlükteki anayasa ve yasalara uygunluğu kastediyorlar.

Burada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor, çünkü, meşru kelimesini kullandıklarına göre, anayasa ve yasalar için “Bizim beşerî (insan yapısı) şeriatimiz” demeleri gerekirken, bu tabiri asla kullanmıyorlar.

Bu durumda, bu yasalara uygun davranış için “meşru” nitelemesini de yapmamaları, bu kelimeyi kullanmamaları gerekir.

Aynı şekilde, meşruiyet kelimesini de lügatlerinden çıkarmaları icab eder.

Asıl tutarsızlık ve çelişki ise, bazı ilahiyatçıların de meşru ve meşruiyet kavramlarını bu laik (siyasal dinsiz) rejimin İslam Şeriati’ne aykırı hükümleri için kullanabiliyor olmaları.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde açıklanan şirk olgusunu akla getirecek şekilde “Şu meşrudur, bu meşru değildir” filan şeklinde ifadeler kullanıyorlar; kasıtları İslam Şeriati’ne uygunluk değil, mevcut yasalara uygunluk..

Meşru kelimesini öyle kullanıyorlar ki, söz konusu yasaların hükmünü, İslam’a aykırı oldukları halde, sırf “devletin yasası” olmaları itibariyle “meşru” kabul etmekte oldukları izlenimi ortaya çıkıyor.

Bu tavrın “şirkten arınmış” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Böylece “şirk dili”ni benimser hale gelmiş olduklarının ya farkında değiller ya da şirke düşmeyi umursamıyorlar.


ONCE UPON A TIME IN ANATOLIA: “İSTANBUL’DA HÜKÜMET OLAMADIN, GİT ANADOLU’DA OL!”

 

THE "İYİ"




THE "KÖTÜ"




VE THE "ÇİRKİN"



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 16

 

Bundan 100 küsur yıl önce bu topraklarda devasa bir oyuncu kadrosuyla bol figüranlı bir başyapıt sahnelendi.

İngiliz prodüksiyonuydu..

Senaryoyu yazan, İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon’du.

Yönetmen koltuğunda da o oturuyordu.

Aynı zamanda başrol oyuncuları arasındaydı.

Başlangıçta fazla ortada görünmeyecek, işleri yeğeni Yarbay Rawlinson, İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul Şefi Rahip Robert Frew (Fro), General Milne, Amiral Calthorpe ve diğer İngiliz subayları vasıtasıyla idare edecek, fakat Lozan’da sahnede bizzat boy gösterecek, İngiltere’yi kendisi temsil edecekti.

Bu bir westernization (batılılaş/tır/ma) filmiydi.

Başrol dağılımı şöyleydi:

İyi: Kâzım Karabekir.

Kötü: Lord Curzon.

Ve Çirkin: Selanikli Mustafa Atatürk.

Kadroda çok fazla yardımcı rol oyuncusu vardı, onları saymayalım.

Ancak, hikâyenin finalinde mutlu son ipini göğüsleyen, İyi değildi; Kötü ile Çirkin’in “danışıklı dövüş”le kamufle edilen “gizli ortaklığı”ydı.

*

Uğur Mumcu’nun Karabekir’den yaptığı nakiller arasında, onun, Selanikli Mustafa Atatürk’ün saltanatın kaldırılması oylamasının yapıldığı 1 Kasım 1922 tarihli konuşmasından aktardığı bölümlerin de bulunduğuna daha önce değinmiştik.

Karabekir’in “1 Kasım nutkunun mühim yerlerini okuyalım” diyerek naklettiği ifadeler arasında şunlar da var (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 69-70):

“Emr-i hilafet (hilafet işi) milel-i İslamiyece (müslüman milletlerce) en büyük maslahattır (kamu yararıdır, kamusal yarardır). Çünkü efendiler, hilafet-i nebeviye (Peygamber halifeliği) ehl-i İslam arasında rabıta (bağ) olan bir emanettir. Ve ehl-i İslam’ın kelime-i vahdet (birlik sözü) üzere içtimalarını (toplanmalarını) temin eden bir emanettir. Emanet ise Cenab-ı Hakk'ın bir sır ve hikmetidir ki teessüsü (kurulması) daima satvet (güç) ve kudret ile meşruttur (şartına bağlıdır). Ve ondan maksad-ı aslî (temel gaye) de def-i fesat (kargaşanın def’i) ve hıfz-ı asayiş-i bilâd (beldelerin düzeninin korunması) ve tanzim-i umur-ı cihat (cihat işlerinin düzenlenmesi) ile mesalih-i âmmeyi (kamu yararlarını) tanzim ve tesviyeden (düzenleme ve düzeltmeden) ibarettir.”

Görüldüğü gibi Selanikli hilafet kurumunun manasını, hikmetini ve işlevini gayet iyi anlamış.

Evet, hilafet, İslam dünyası için, Selanikli’nin ifade ettiği gibi, “en büyük” maslahat durumundadır..

En büyük..

Aslî/temel gayelerini de çok iyi kavramış:

Kargaşanın def’i, beldelerin düzeninin korunması, cihat işlerinin yoluna konulması, kamuya ait işleri düzenleme ve düzeltme.

*

O dönemde hilafet kurumuna kafayı takmış bir kişi daha var: Lord Curzon.

Selanikli’nin bunları söylediği sırada İngiltere’nin dışişleri bakanı..

Selanikli’nin Samsun’a çıktığı yıl, yani 1919’da dışişleri bakanı olmuş.

1924’e (ölümünden bir yıl öncesine) kadar bu görevde kalacak, bu arada Lozan’da da İngiltere’yi temsil edecektir.

Hilafet konusuna kafayı takmış olmasının nedeni ise, 1905 yılına kadar yaklaşık yedi yıl boyunca İngiltere’nin Hindistan Genel Valisi olarak vazife yapmış olması.

Fakat öncesi de var, 1891-92 yıllarında hükümetinin Hindistan müsteşarı olarak görev yapmış.

1895-98 senelerinde ise Dışişleri Müsteşarı..

Bunun ardından da yedi yıllık Hindistan Genel Valiliği başlıyor..

1918 ve 1919 yıllarında ise, Türkiye ve Ortadoğu’dan sorumlu olan İngiliz Doğu Komitesi’nin (Eastern Committee) başkanı olarak karşımıza çıkıyor. 

*

Vikipedi’de Curzon için “Hayatını İngiliz İmparatorluğu adına Doğu sorununun çözümüne adadı” deniliyor.

16 Kasım 1917 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı devam ederken (savaş bitmeden bir yıl önce) Türkiye hakkında söylediği şu sözler, “günümüz Türkiye’si”ni anlamak bakımından ufuk açıcı:

Eğer savaşı kısaltmak ve ayrı bir barış için Türkiye'ye teklifte bulunsaydık böyle bir teklifin doğası ne olurdu?

Görünüşe göre Türk'ü İstanbul'da bırakacağız, fakat onun Boğazlar üzerindeki hakimiyetini elinden alacağız. Kapitülasyonların kaldırılmasını kabul edecek ve onu Almanya'ya karşı mali yükümlülüklerinin önemli bir kısmından kurtaracağız. Fransız ve İtalyan Müttefiklerimize rağmen Anadolu'daki orijinal Osmanlı topraklarının Türk mülkiyetinde olmasını sağlayacak; ancak kaybının gerçekliğini gizleyebilecek ve milli gururunu mizah edebilecek [güldürebilecek] türden vitrin düzenlemeleriyle Suriye, Filistin, Arabistan ve Irak'ı Türkiye'den ayıracağız. Akabe'den Şam'a, Mekke'den Basra Körfezi'ne kadar tüm bölgelerde Türk bayrağının herhangi bir biçimde yeniden ortaya çıkmasının, gerçekten de, sonuçları vahim olacaktır.

Bu bölgelerin herhangi bir şekil veya biçimde Türk otoritesinden kalıcı olarak dışlanmasını içermeyen hiçbir şartı kabul edemeyiz.

Şimdi, böyle bir temelde müzakere edeceğimizi farz etsek bile, Türk hükûmeti bu şartları kabul etmeye hazır mı? Bu soruya iki sebepten dolayı olumsuz cevap vermek zorundayım:

(1) Koşullar yeterince iyi değil çünkü Almanya'nın daha iyisini vaat ettiğinden çok az şüphem var. Filistin'in tamamını, Bağdat'ı, Mısır'ı ve büyük ihtimalle Trablus'u da;

(2) Türkler, iyi ya da kötü, fiziksel olarak bu şartları düşünecek konumda değiller. İngiltere Hükûmeti'nin, şimdiki Sadrazam ve Enver hakim olduğu sürece, Türkiye ile ayrı bir barış yapma olasılığı söz konusu değil.

Savaşta Almanları mat etmenin tek yolu, İngiltere ile ayrı bir barıştan yana olan Türklerin [Türkler’den böyle düşünenlerin], başarılı bir darbeyle [darbe anlamına gelecek siyasî bir müdahaleyle], Çanakkale Boğazı'nı İtilaf [İngiltere, Fransa ve İtalya] donanmalarına açmayı başarabilmeleri ile olabilir. Barış teklifi bizden değil, Türk'ün kendisinden gelmeli.”

(Kaynak: https://www.qdl.qa/en/archive/81055/vdc_100076917035.0x000004 ; Papers written by Curzon on the Near and Middle East [2r] (3/348) "PEACE NEGOTIATIONS WITH TURKEY.", The original is part of the British Library: India Office Records and Private Papers, in Qatar Digital Library’den aktaran Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Curzon.)

Sonraki gelişmeler tamamen (İstanbul Boğazı konusu da dahil olmak üzere) Curzon’un anlattığı yönde yaşandı. (Bilahare Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile İstanbul Boğazı konusu Türkiye lehine sonuçlandı.)

Curzon’un gönlünü ferahlatacak “darbe” (iktidar değişikliği hadisesi) 3 Temmuz 1918 günü yaşandı: Sultan Reşad öldü, yerine (Selanikli’yi fahrî yaveri yapacak olan) Vahideddin geldi.

*

Görüldüğü gibi, İngilizler’in galip gelmeleri durumunda kurmak istedikleri “yeni Türkiye düzeni” şöyle birşey:

1. İstanbul Türkler’de kalacak.

2. Kapitülasyonlar kaldırılacak.

3. Anadolu Türkler’e bırakılacak, Fransa ve İtalya’nın bu konudaki farklı yaklaşımlarına itibar edilmeyecek.

4. Türkler Suriye (Misak-ı Milli sınırları içindeki Halep dahil), Filistin, Ürdün, Lübnan, Irak (Misak-ı Milli sınırları içindeki Musul, Kerkük dahil), Arabistan ve Mısır’dan kovulacak.

5. Türk otoritesinin Arap dünyasından kalıcı olarak dışlanması sağlanacak.

*

İngilizler galip geldiler ve bunların hepsi oldu.

İslam dünyasından kalıcı olarak dışlanmayı sağlayan adımlar (ya da Türkiye’nin “kayıp”ları) ise birincisi hilafetin kaldırılması, ikincisi laikliğin (siyasal dinsizliğin) kabulüydü.

Tam da bu noktada İkinci Adam İsmet İnönü, Lord Curzon’un şahidi olarak arz-ı endam ediyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İnönü’nün söylemediği ise şu: Türk milletine babasının hayrına zırnık bile koklatmayacak olan İngiliz’in Selanikli Mustafa Atatürk’ün “hareket”ine bu desteği ne karşılığında verdiği..

Fakat herşeyi de devletten, İnönü gibi devlet adamlarından beklememek lazım, bizim de vatandaşlar olarak birşeyler ortaya koymamız, ter dökmemiz gerekiyor.

*

Bu süreçte Selanikli Mustafa Atatürk’ün bütün başarı ve başarısızlıkları (mutlu bir tesadüfle) hep İngilizler’in planına hizmet etti (ya da paralel seyretti).

Selanikli’nin Filistin’de “Burası vatan toprağı sayılmaz” dercesine hemen tabanları yağlayıp panik halinde kaçması, böylece emri altındaki koskoca ordunun ve bu ricate hazırlıksız yakalanan gerideki orduların mahvolmasına sebep olması, Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı açısından yenilgi ile sona ermesinin başlıca amili oldu.

Bu kaçışı sırasında Nablus’tan Halep’in kuzeyine kadarki (İzmir-Kayseri arası uzunlukta) mesafeyi bir solukta aldı.

Eşsiz bir ricat/kaçış rekoru kırdı.

Ve de bundan sonraki ilk işi, (yıllar öncesinden “kafaya almış” bulunduğu) yeni padişah Vahideddin’e telgraf çekerek (Curzon’un tasarladığı şekilde) İngiltere ile, (Almanya’yı yok sayan) “ayrı bir barış” yapılmasını, ve kendisinin bakan olarak içinde yer aldığı (arkadaşlarından müteşekkil) yeni bir hükümet kurulmasını teklif etmek oldu:

Ser Yaveri Hazreti Şehriyari Naci Bey Efendiye

… Müttefiken (Almanya ile ittifak/birliktelik) olmadığı takdirde münferiden (tek başımıza) ve behemehal (neye mal olursa olsun) sulhu (barışı) takarrür ettirmek (gerçekleştirmek) lazımdır ve bunun için fevt olunacak (kaybedilecek) bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kamilen (tamamen) elden çıkması ve devletimizin gayrı kabili telafi (telafisi imkansız) mehalike (tehlikelere, helake) maruz kalması baidü'l-ihtimal (uzak ihtimal) değildir. Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim (bağlılığım) ve vatanımın temin-i selameti (selametinin sağlanması) itibariyle arzederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika (gerçekten) müşkülata tesadüf etmişlerse sadaretin (sadrazamlığın, başbakanlığın) derhal İzzet Paşa Hazretlerine tevcihi (verilmesi) ve müşarunileyhin (adı geçenin) de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden (benden) mürekkep (oluşan) bir kabine teşkil etmesi oluşturması zaruridir (zorunludur). … Münasip ise bu zevatın Şevketmeap (Padişah) Efendimize arzını rica ederim.

Teşrinievvel 918

Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişah hazretlerinin fahrî yaveri) Mustafa Kemal

(Kaynak: E. Semih Yalçın, “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 178.)

*

Evet, bir yıl önce CurzonBarış teklifi bizden değil, Türk'ün kendisinden gelmeli” demişti ve Selanikli Mustafa Atatürk de tesadüfen Curzon ile aynı hassasiyete ve kafa yapısına sahipti.

Kafalarının çalışma düzeni aynıydı.

Enver Paşa’nın adamı Sultan Reşad’ın üç ay önce vefat etmiş, yerini Selanikli Mustafa Atatürk’ün adamı Vahideddin’in almış olması da bir başka “mutlu tesadüf”tü.

Enver’in yıldızı sönmeye, Selanikli’ninki (ve bu arada Curzon’unki) parlamaya başlamıştı.

Tesadüf mutluluk içeriyordu, çünkü Vahideddin, Berlin’e birlikte yaptıkları seyahatten beri Selanikli’nin görüşlerine değer vermekteydi.

Bu yüzden onu “yaver”i yapmıştı..

(Selanikli’nin telgrafı gönderdiği tarihten yedi ay sonra, Mayıs 1919’da, Selanikli’yi Anadolu’ya göndermemesi için ısrar eden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye Vahideddin onun için “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ!” diyecekti. Zekâsına hayrandı, Selanikli Vahideddin’i adeta büyülemişti.)

*

Her neyse, konuyu dağıtmayalım..

Selanikli’nin de tesadüfî katkılarıyla Curzon muradına erdi, Barış teklifi İngiliz’den değil, Türk'ün kendisinden geldi”.

30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi (ateşkesi) imzalandı. Bahtsız Vahideddin henüz dört aylık padişahtı ve kucağında nur topu gibi “yenilgi” bulmuştu.

Ateşkes antlaşması gereği İngiliz donanması “geçilmez Çanakkale”yi geçerek Dolmabahçe önünde demir attı.

Projenin ilk etabı tamamlanmıştı.. İşler Curzon’un umduğu gibi gidiyordu.

Sıra, İstanbul’da İngilizler’in istediği türden bir hükümetin kurulmasına gelmişti.

*

Selanikli’nin tam da İngilizler’in İstanbul’a geldikleri 13 Kasım 1918 gün Adana’dan İstanbul’a geldiğini ve anasının Beşiktaş Akaretler’de evi bulunduğu halde İngiliz subaylarıyla aynı otele (Pera Palas’a) yerleştiğini, ertesi gün de (14 Kasım) İngilizler’le temasa geçtiğini biliyoruz.

Bildiğimiz birşey daha var:

Yukarıya aldığımız telgrafında yeni bir hükümet kurulmasını, kendisine de hükümette bir bakanlık koltuğu lutfedilmesini isteyen Selanikli, bu “hükümet” tutku ve takıntısından sonraki günlerde de vazgeçmedi.

Meclis-i Mebusan’da (Millet Meclisi’nde, parlamentoda) kulis faaliyetleri yaptı, hükümeti yıkmak için siyasî dalavereler çevirdi.

Hatta hükümet darbesi yapmayı bile planladı (İttihatçı eski bakan Kara Kemal ile Vahideddin’in yaveri Selanikli Sarı Kemal, Sadrazam’ı kaçıracaklar, hükümetin yıkılmasını sağlayacaklardı; planları buydu).

Selanikli’nin o dönemde Anadolu’ya geçmeye sıcak bakmadığını, Karabekir’in hatıratından da biliyoruz..

Karabekir onu evinde ziyaret ediyor ve Anadolu’ya geçmesi için ikna etmeye çalışıyor, fakat aklı fikri İstanbul’da hükümette yer almakta olan Selanikli “Bu da bir fikirdir” diye geçiştiriyor.

Şayet Selanikli’nin içinde bulunduğu (ve arkadaşlarından oluşan) bir hükümet kurulsaydı, muhtemelen bu hükümet İngilizler’le Lozan benzeri bir antlaşma kotaracaktı.

Fakat bu gerçekleşmedi.

(Yazı uzamasın diye Selanikli’nin dalaverelerinin ayrıntısına girmiyoruz. Fakat Sadrazam’ı kaçırma şeklindeki hükümet darbesi planının İsmail Canbolat [Canbulat] yüzünden akamete uğradığını söylemeden geçmeyelim. Canbolat bunun bedelini ilerde İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam edilerek ödeyecekti.)

*

Selanikli’nin İstanbul’da hükümet kurması planı başarısız olunca İngilizler “B” planını devreye koydular:

Anadolu’da Selanikli liderliğinde yeni bir hükümet ve devlet kurulması.

Aslında planda “esas”lı bir değişiklik yoktu; değişen, karşılarında (westernizasyon konusunda) “emre râm” (İngilizler’e tam teslim olmuş) bir hükümet bulamayan İngilizler’in, “Kötü komşu adamı mal sahibi eder” hesabı “yeni bir hükümet” kurmaya karar vermeleriydi.

İkinci Adam İsmet İnönü, “Selanikli masalı”nın üstündeki örtüyü kaldırırken işte buna işaret ediyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu başarı, İngiliz’in başarısı..

Burada “İstiklâl mücadelesi”nin İngiliz açısından anlamı, istediği türden bir “hükümet”in Anadolu’da kurulmasından ibaret.

*

İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon, 1917 yılında açıkladığı planının yeni şartlara göre revize edilmiş halini, yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla 27 Aralık 1919’da Karabekir’e açıklamış bulunuyor.

Çok daha önce Selanikli’ye de açıklamış (ve onunla bu konuda anlaşmış) oldukları kesin, fakat Selanikli, Karabekir gibi değil, bu konuda, (oynadığı “yedi düvele meydan okuyan kahraman” rolü gereği) suskun ve ketum.

Curzon’un Karabekir’e verdiği şu mesaj, pekçok şeyi açıklıyor:

“Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41.)

Adamların “kuvvetli bir hükümet”ten kastı, “Selanikli Mustafa Atatürk’lü, onun arkadaşlarından müteşekkil” bir hükümet.

Türkiye’de “İngiliz ilke ve inkılapları”nı hayata geçirmek istiyorlar, fakat nasıl savaş sırasında “Barış teklifi bizden değil, Türk'ün kendisinden gelmeli” diye planlamış idiyseler, bu ilke ve inkılapların da “Made in England” değil “Made in Turkey” damgasını taşımasını sağlamaya çalışıyorlar.

*

Bunu yapacak adamı gökte ararken Pera Palas’ta yanı başlarında bulmuşlar. (Zaten Selanikli ilerde “gök”le arasının iyi olmadığını, “ilham”ını Pera Palas gibi yerlerdeki “hayat”tan aldığını ortaya koyan bir nutuk atacaktır.)

Buldukları adam hakkında İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Rahip Robert Frew tam güvence vermis ve ona kefil olmuş olacak ki, yapılacak barış (sulh) konusunda, karşılarında Selanikli’yi görme şartı getiriyorlar:

“Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın (onay versin).” (Mumcu, a.g.e., s. 41.)

Evet, bunu Karabekir’e söyleyen, Yarbay Rawlinson..

Peki kim adına söylüyor?

Tabiî ki İngiltere Dışişleri Bakanı Curzon adına..

*

Curzon ile Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafalarının çalışma düzeninin neredeyse tıpatıp aynı olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Tesadüfen.

Curzon ne düşünmüşse Selanikli onu yapmış..

Şöyle de diyebiliriz: Selanikli ne yaptıysa Curzon aynısını daha önce düşünmüş.

Tesadüfen.

Tesadüfler takvim yapraklarında da kendisini gösteriyor.

Vikipedi’de şu ifadeler mevcut:

“… Curzon, Paris Barış Konferansı'nda, Türkiye ile ilgili endişelerini dile getirdi ve hızlı bir şekilde barış yapılması gerektiğini söyledi. ‘Türk, gecikmenin her anını bir kazanç olarak sayıyor.’ Fakat sonra tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası önererek Türkiye'ye dair barış müzakerelerinin 19 Mayıs 1919'dan 12 Şubat 1920'ye kadar ertelenmesini sağladı.

Evet, tarih ilginç: 19 Mayıs 1919.

Barış müzakerelerinin ertelenmesi, Osmanlı Hükümeti’nin muhatap alınmasının ertelenmesi demek oluyor.

*

12 Şubat 1920’ye kadar köprülerin altından çok sular akacak, Ankara’da yeni bir hükümet kurmak için gereken zamanı kazanan Selanikli TBMM’yi açmaya hazır hale gelecektir.

Osmanlı Devleti ile değil, Selanikli’nin nevzuhur hükümeti ile anlaşma yapmak isteyen İngiliz, Osmanlı’nın önüne (oyalama ve işleri çıkmaz sokağa sokma kabilinden) Sevr’i koyarak ipe un serecektir.

Bu arada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisi, parlamento) basıp dağıtacaklar, milletvekillerinden bazılarını tutuklayıp paket yaparak Malta’ya sürecekler, Selanikli’ye kolay biat edecek 69 milletvekilinin de Ankara’ya gidip TBMM’ye doğal üye olarak katılmasına göz yumacaklardır.

Böylece TBMM rakipsiz hale getiriliyor, “Meclis-i Mebusan varken bu meclise ne gerek vardı, bu Selanikli gidip cehpede savaşmak yerine milletvekilicilik oynuyor” diyecek olanların “İyi ki TBMM kuruldu, yoksa memleket meclissiz kalacaktı” demeleri sağlanıyordu.

Üstelik Ankara’da Selanikli “Alçaklar, gâvurlar, zalımlar, Meclis-i Mebusan’ı nasıl kapatırsınız!” diye timsah gözyaşları eşliğinde masa yumruklayıp bağırıp çağırarak karnesindeki “vatanseverlik” notunun yükselmesini sağlıyor, tribünlerden aldığı alkışlar karşısında tevazu ile “Ne demek efendim, vazifemiz, biz niçin varız, elbette protesto edeceğiz” diyerek “pekiyi” olan notunu “yıldızlı” hale getiriyordu.

*

İngiliz bununla da yetinmeyecek, Osmanlı Savunma Bakanlığı ile Genelkurmayı’nı da basıp kapatacak, böylece Anadolu’daki bütün askerî birimlerin, “mecburi istikamet” diyerek yönlerini İstanbul’dan Ankara’ya çevirmelerini sağlayacaklardı.

Tabiatiyle, yönünü İstanbul’dan Ankara’ya çevirmek zorunda kalanlar sadece askerler değildi, mülkî amirler de (valiler, kaymakamlar) aynı durumdaydılar.

Selanikli İngiliz’den yana çok şanslıydı, çook..

Ne diyordu İkinci Adam İsmet İnönü:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Yüksek müsaadeleriyle buna biz de eksik gedik bir cümle ekleyelim:

Selanikli’nin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve Osmanlı Hükümeti’nin ümüğünü sıkması, boğazına çökmesi, saçını sakalını yolması, gözünü oyması, tırnaklarını sökmesi, kulağını kesmesi, dilini koparması ile mümkün olmuştur.

*

Dahası İngilizler, Selanikli’ye Yunan cihetinden de “destek” vermekten geri kalmadılar.

Selanikli Samsun’a çıkınca, Yunan kuvvetlerini Haziran 1919’da fiilen, Ağustos’ta ise resmen, İzmir sınırında (adını General Milne'den alan) Milne Hattı ile durdurdular.

Çünkü Selanikli’nin yeni bir hükümet kurmak için zamana ihtiyacı vardı.

Adam Anadolu’ya savaşmak için değil Osmanlı memuriyetinden savuşmak ve yeni bir hükümet kurmak için gitmişti.

Selanikli, Erzurum senin Sivas benim aheste aheste dolaştı, sigarasını tüttürdü, kahvesini yudumladı, vatansever nutuklar attı, ardından da Ankara’ya postu serdi, ve 23 Nisan 1920’de muradına erdi.

TBMM açılmış, TBMM hükümeti diye bir hükümet kurulmasının zemini hazırlanmıştı.

Samsun’a çıkışından beri 11 aydan fazla zaman (yaklaşık 340 gün) geçmiş, fakat Selanikli düşmana bu zaman zarfında tek bir kurşun bile atmamıştı.

Hükümet kurulmuş ve şimdi sıra savaşmaya gelmişti.

Selanikli işe hızlı başladı.. TBMM’nin açılışından bir hafta sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak millete savaş açtı.

TBMM’yi “tanımayan” herkes vatan haini sayılacak ve gözünün yaşına bakılmadan idam edilecekti.

Ne oluyoruz demeye bile fırsat bulamadan başları ezilecekti.

Selanikli nihayet asker olduğunu hatırlamış ve "kutsal" savaşı başlatmıştı.

*

Peki Yunan?

Yunan için İngilizler devreye girdiler, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da dile getirdiği gibi “Artık işleri Müttefiklere (İngiltere, Fransa ve İtalya) bırakarak Ankara ile barış yapmalarını” söylediler. (Ayrıntılar için “Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi” kitabımıza bakılabilir.)

Ancak, Yunanistan’da Venizelos hükümeti yıkılmış, başa laf dinlemez Kral Konstantin geçmişti..

Konstantin İzmir’e geldi, ordulara bizzat komuta etmeye başladı.

Selanikli için işler ters gitmeye başlamıştı..

Anadolu içlerine yürümeye başlayan Yunan Eskişehir’de Türk ordusunu yenilgiye uğrattı, Polatlı’ya kadar geldiler.

Selanikli ise TBMM’sini alıp Kayseri’ye kaçmaya karar verdi.

Bu konuda tecrübeliydi, Filistin’de dört dörtlük, mükemmel bir kaçışa imza atmıştı.

Fakat irticacı/gerici TBMM kaçmayı kabul etmedi.

*

Selanikli baktı ki kendisi gitse TBMM gitmiyor, “TBMM’den Selanikli Atatürk olacak hasıl, TBMM’siz Selanikli Mustafa’dan ne hasıl!” diyerek yerinde kaldı.

Sonunda TBMM’nin bütün yetkilerini uhdesine alan diktatör başkomutan olarak cepheye gitti, Sakarya Savaşı’na katıldı, fakat orada da (sadece Karabekir ile Rıza Nur’un yazmaya cesaret ettiği üzere, huylu huyundan vazgeçmez fehvasınca) ricat/kaçma emri verdi, fakat bereket versin ki Fevzi Çakmak onun bu emrini orduya duyurmadı, bekledi, ve o arada Yunan ricat etmeye başladı.

Çünkü yeterli yiyecekleri yoktu ve ne bulurlarsa yemek zorunda kaldıkları için ishal salgını başgöstermişti.

General İshal’in müthiş saldırısı ile bozguna uğrayan Yunan çekilip gitti.

Ve TBMM, kahraman başkomutan Selanikli’yi üstün başarısından dolayı (tarihte görülmemiş şekilde) üç rütbe birden atlatarak mareşal yaptı.

*

İngiliz’in Selanikli’ye iyilikleri saymakla bitmez..

İstanbul’da Osmanlı ekabiri ve devlet adamlarından 600 kişiyi (60 değil, 160 değil, 260 değil, 600) tutuklayıp Malta’ya sürdükleri halde Selanikli’ye dokunmadılar.

Samsun’a gitmesi için gereken vizeyi hiç bekletmeden verdiler.

Esasen, Samsun’a gitmesi için gereken bahaneyi de Osmanlı Hükümeti’ne İngilizler vermişti.

Osmanlı Hükümeti’nden, Doğu Karadeniz’de müslümanlarla gayrimüslimler arasında yaşanan tatsızlıklara çözüm bulunması için bölgeye birilerinin gönderilmesini istediler.

İstihbaratları iyiydi, kimin gönderileceğini biliyorlardı. (Murat Bardakçı’nın Şahbaba kitabında anlattağı gibi, Eskişehir yenilgisinden sonra Vahideddin Ankara’ya gidip işin başına geçmeye karar vermişti. Onu ziyaret eden en üst düzey İngiliz yetkili, bu planından haberdar olduklarını, şayet giderse, Çatalca’da beklemekte olan Yunan ordusuna İstanbul’a girme izni vereceklerini diplomatik bir üslupla söylemiş ve Vahideddin bunun üzerine gitmekten vazgeçmişti.)

Selanikli sağ selamet Erzurum’a varınca da hemen Osmanlı Hükümeti’ne baskı yapıp, “Selanikli oralarda ne çeviriyor, anlayamadık, onu geri çağırın” dediler. (Bir taraftan da Karabekir’e adam gönderip “Barış masasında karşımızda muhatap olarak Selanikli’yi görmek istiyoruz, başkasına razı değiliz” mesajını veriyorlardı.)

Maksat, Selanikli’yi “İngiliz’in korkup çekindiği bir kahraman” gibi göstermek, Osmanlı Hükümeti’ni de İngilizler’le işbirliği yapıp vatansever bir kahramana cephe alan hainler gibi sunmaktı.

İngiliz, psikolojik savaşın nasıl yürütüleceğini ve algı operasyonunun nasıl kotarılacağını çok iyi biliyordu.

Bu numaranın diğer bir getirisi de, Selanikli’nin resmî görevinden istifa etmesi için bahane üretmesi, ve ilerde “Ben yetkiyi milletten aldım” diyebilecek şekilde, kongrelerin ve ardından TBMM’nin “yetkilendirdiği” kişi olmasının önünü açmasıydı.

*

Evet, olay aslında gayet açık.. İngilizler Selanikli ile elele vererek Osmanlı Devleti’nin başına çorap ördüler.

Türk milletinin aklıyla, zekâsıyla alay ettiler.

O günkü şartların elverişsizliği, üstüste gelen felâketler, devletin istihbaratının zayıflığı, gelişmelerin farkında olan devlet adamlarının güçsüzlüğü, birçoğunun (600 kişi) tutuklanıp Malta’ya sürülmesi, sonraki yıllarda İstiklal Mahkemeleri zulmü ile insanların susturulması dikkate alındığında “Selanikli masalı”nın Cumhuriyet’in ilk yıllarında müşteri bulmuş olması doğal karşılanabilir de, aradan 100 yıl geçtikten sonra bile aynı palavraların tekrarlanması, kendimizi başta İngiliz keferesi olmak üzere tüm dünya nezdinde komik duruma düşürmekten başka bir anlama gelmiyor.

Yüz yıl önce “zamanın ruhu”na göre maval okuyan menfaatperest fırıldaklar, “Selanikli Kral’ın sadece kendileri gibi zeki insanların görebildikleri muhteşem kostümüne” övgüler düzerek yollarını buldular, onların torunları da günümüzde dedelerinin izinde yürüyerek aynı şekilde yollarını bulma derdindeler.

Bununla birlikte, “masal”ın büyüsünün bozulmasını istemeyenlerin bazıları bunu menfaat için değil, “utanma” belasına yapıyorlar.

*

Açalım..

İnsanlık hali herkes korkularıyla oyuna getirilebilir, kurtarıcı rolündeki kişiler tarafından dolandırılabilirler; nitekim ülkemizde PKK’lılar, FETÖ’cüler vs. sizin ve ailenizin kimlik bilgilerini, adresinizi vs. ele geçirmişler, biz polisler sizi kurtarmak için devredeyiz, bize yardımcı olup şunları şunları yapmanız lazım” denilerek dolandırılan insanların haddi hesabı yok.

Bunlar arasında prof.lar da, bakanlık yapmış adamlar da var.

Fakat bu insanlar dolandırıldıklarını eninde sonunda anlıyorlar.

Bazısı, dolandırılmış olduğunun duyulmasını gururuna yediremediği, aptal olduğunun düşünülmesini istemediği için bunu saklıyor.

Evet, bazı devletler ve milletler de, dolandırılmış olduklarını itiraf etmeyi bazen “devlet onurları”na ve “millî gururları”na yediremiyorlar.

Fakat bu, onurlarını ve gururlarını kurtarmaya yetmediği gibi, sonraki nesilleri aldatmaları, onlara “aldatılma”yı miras bırakmaları anlamına geliyor.

*

Aptal rolü oynamayı ve “Acımadı kii, acımadı kii” demeyi, “Düşmesek de zaten inecektik” diye kimsenin inanmadığı mavallarla oyalanmayı artık bırakmamız gerekiyor.

İnternette “zekâ” testi diye ortaya atılan şu türden sunumlar görüyoruz: “İki resim arasındaki farkları sadece çok zekiler yedi saniyede farkedebiliyor.”

Peki gerçek bir kurtuluş savaşı ile sahtesi arasındaki farkların anlaşılması için kaç ay, kaç yıl, kaç on yıl, kaç yüzyıl zamana ihtiyaç var?

Bu nasıl bir uyku ki, ölümden beter, hiç uyanamıyoruz!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."