İNGİLİZLER'İN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'Ü KULLANARAK OSMANLI DEVLETİ İÇİN KAZDIKLARI KUYU






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 4 

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde İngiliz Yarbayı Alfred Rawlinson’un Erzurum’da Kâzım Karabekir ile yaptığı görüşmeyi konu edinmiştik. 

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un yeğeni olan bu yarbay, Karabekir’e İngilizler’in “anlaşma teklifi”ni getirmiş durumdaydı.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı:

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent olacak şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. 

(Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

Bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, bu Rawlinson'la, daha önce Selanikli Mustafa Atatürk de defalarca görüşmüş durumda. (Selanikli'nin, İstanbul’da defalarca yalnız başına görüştüğü bir başka isimle, İngiliz İstihbarat Teşkilatı İstanbul Şefi Rahip Robert Frew’la “yol haritası” konusunda prensipte anlaşmış olduğu kabul edilebilir.)

İngilizler’in aynı teklifleri Selanikli Mustafa’ya da yaptıkları ve olumlu cevap aldıklarını, Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “gizli gündem”inden anlayabiliyoruz.

(Bu tür “istihbarat / gizli servis” manevraları saman altında su yürütülerek, karda yürüyüp iz bırakmama çevikliğiyle “gizli” icra edildiği için ancak karînelerle anlaşılabilirler. Selim Edes’in şu meşhur “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” vecizesini hatırlamak, meselenin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Fakat Selanikli Mustafa Atatürk olayında daha fazlası var: İtiraflar.. En başta geleni İkinci Adam İsmet İnönü’nün itirafı: İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. [Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.])

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk, Kongre gecesi hempalarına, zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı hanedanına gerekenin yapılacağını söylüyor.

Bir yandan da Kongre sırasında milletin önünde Osmanlı Padişahı’na, Müslümanlar’ın Halifesi’ne bağlılık yemini ediyor, esir padişahı kurtarma edebiyatı yapıyor.

Yani yalan söylüyor, takiyye destanı yazıyor.

Son ana kadar da bu takiyyesini ve yalanlarını sürdürmüş durumda.

Düşman olarak hedefe Osmanlı Padişahı’nı koymuş, fakat onu kurtarmaya çalışıyormuş, bu yolda kendisini feda etmeye hazırmış gibi konuşuyor.

Perde arkasında İngilizler’le anlaşmış, fakat onların amansız düşmanıymış gibi rol kesiyor.

Hatta İngilizler'i tehdit ediyor, onlara kabadayılık taslıyor, görüşmelerde sert konuşuyor. (Buna karşılık mesela Fransızlar karşısında çok kibar ve ürkek.. Ayrıntılar için Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

Durum biraz filmlerdeki sahneyi hatırlatıyor: Gözüne girmek istediği kıza hava atmak isteyen bıçkın delikanlı, birkaç serseriyi onun önünde evire çevire döver, sonra kızın bulunmadığı bir yerde ise onlara hizmetlerinin ve emeklerinin karşılığını nakit olarak öder, zararlarını tazmin eder.

*

İkinci Adam İnönü’nün “tarihî” itirafı, İngilizler’in Selanikli Mustafa Atatürk’le anlaşmış olduklarını, ayrıca Fransızlar, İtalyanlar ve hatta Yunan hakkında garanti verdiklerini gösteriyor.

Çünkü İnönü, İngilizler’in diğer müttefikleri “mecbur etmesi”nden söz ediyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu mecbur etme Selanikli'nin sarı saçı ve mavi gözünün hatırı için olamayacağına göre, altında bir "Al gülüm, ver gülüm" pazarlığının yatıyor olması gerekiyor.

İngilizler, bu mecbur etme işini "tehdit"le de gerçekleştirmiş olamazlar; işin içinde mutlaka bir "uzlaşarak ikna" boyutu bulunuyordur, ve bu ikna, birtakım maddî ve manevî kazançlar gösterilmeden yapılamaz.

Bu ikna işi "Sarı saçlım mavi gözlüm nerdee, nerdee, nerdesin dost?" diye türkü "çığırılarak" da başarılabilecek birşey değil. 

*

Kararı veren İngilizler.. 

"Mecbur edilme" ise ortakların payına düşüyor.

İngilizler hedefleri belirlemişler, yol haritasını hazırlamışlar, ihaleyi verecekleri partneri ya da işbirlikçiyi (Selanikli’yi) bulmuşlar, ve müttefiklerini de “kabule mecbur” etmişler.

İşte o yüzden Selanikli, Samsun'a çıkarken ve Anadolu'da "cumhurbaşkanlığı" hedefine doğru yürürken müttefikler (Fransızlar ve İtalyanlar) cihetinden rahat..

Anasına yazdığı (ve Salih Bozok'un götürdüğü) mektupta söylediği gibi, netice alacağından emin.. İngilizler buna sağlam garanti vermişler: 

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”

(Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık  2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Netice görmese vatan savunması için kılını kıpırdatmaz.

Yani "Mevzubahis olan benim alacağım netice ise vatan savunması da teferruattır!"

*

Selanikli’nin önünde tek bir sorun vardı: Bütün bu harala gürele arasında Anadolu’ya, millete kendisini kabul ettirmesi..

Bunun için temelde iki dayanağı vardı: Birincisi Padişah'tan ve Osmanlı Hükümeti'nden aldığı "Anadolu genel valiliği" anlamına gelen olağanüstü yetkiler, ikincisi çaresizlik içinde kıvranan milletin saflığı.

Yunan cihetinden de rahattı, çünkü (İngiliz Generali Milne’nin ismini taşıyan) Milne Hattı ile İzmir önlerinde durdurulmuşlar, İngilizler onlara “Burada duracaksınız, ileriye yürümek yok” demişlerdi.

Dolayısıyla Selanikli, Anadolu’da Yunan’ı hiç dert etmeden rahat rahat kongre tertip edebilir, yeni meclis kurmak için altyapı çalışmalarını aheste aheste yürütebilirdi.

Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri önemli:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

*

Buradan anlıyoruz ki, İngilizler Selanikli’yi Bandırma Vapuru’na bindirip Samsun’a yolcu ederken ona Yunan konusunda da güvence vermişler.

Ona şunları söylediklerini düşünebiliriz:

“Senin görevin, Anadolu’da uygun göreceğin bir şehirde bir meclis toplamak, sonra bu meclisin yeni bir hükümet kurmasını sağlamak, ardından da bu meclis ve hükümet adına bizim muhatabımız olarak bizimle anlaşma yapmak.. Ortak düşmanımız Osmanlı padişahı.. Onun ocağına elbirliğiyle incir dikeceğiz.. Fransızlar ve İtalyanlar açısından rahat ol, onları bunu kabule mecbur edeceğiz. Yunan’ı da İzmir kenarında bir hat/sınır çizip durduracağız.. Ancak, Vahideddin’i vatan haini haline getirmemiz gerekiyor. Bunun için ona, seni geri çağırması için ağır baskı yapacağız. O da ‘Kemal olmazsa Cemal olur, sorun değil’ diye düşünerek seni geri çağıracak, fakat sen dönmeyeceksin. Askerlikten istifa edecek, millete de ‘Padişahımız esir, mecburen böyle yapıyor, ben İngilizler istedi diye vatanı kurtarma davasından geri duracak adam değilim.. Ya istiklal ya ölüm!’ diyeceksin. Bunun üzerine biz Padişah üzerindeki baskıyı artıracağız, böylece o ‘işbirlikçimiz bir hain’ olarak görülecek. Senin tek yapacağın şey, Vahideddin’e isyan ettiğini söyleyerek Anadolu halkını sana karşı harekete geçirecek olan Şeyhülislam Mustafa Sabri gibilerden etkilenenlerin başını ezmek.. Bunun için de Fransız Devrimi'nin Jakobenleri gibi hareket eder, bir İstiklal Mahkemesi icat edip önüne geleni vatan haini diye asarsın, olur biter. Bir meclis toplayıp hükümet kurdun mu herşey hallolur, işin kilit taşı meclis.. Biz bu arada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarını, Genelkurmay’ı basıp kapatacak, çalışmaz hale getireceğiz, böylece Anadolu’daki mülkî ve askerî yetkililer kuracağın yeni hükümete biat edip tabi olma dışında bir çare bulamayacaklar.”

Evet, eldeki karîneler, İngiliz-Selanikli anlaşmasının böyle birşey olduğunu söylüyor.

Ancak, Yunan’la ilgili hesaplar tutmadı.. 

Yunanistan, İngilizler'in “işin artık müttefiklere emanet edilmesi” talimatına uymayı kabul etmedi.

Sebebi, Yunanistan’da Venizelos hükümetinin yıkılmış, başa genç ve heyecanlı kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı..

*

Eğer Venizelos hükümeti yıkılmasaydı, çok büyük ihtimalle Selanikli Yunan’la hiç savaşmadan Lozan barış görüşmelerine başlayacak, "Gâvur" İzmir (ve belki Aydın ve Manisa) Yunan’a, Çanakkale de Müttefikler’e bırakılarak bir barış antlaşması imzalanacaktı.

Bunun bir benzeri Fransızlar’la yaşanmış, onlarla yapılan Ankara Antlaşması ile Misak-ı Millî sınırları içindeki "müslüman" Halep gibi şehirler onlara bırakılmıştı. 

Fransızlar’la Maraş, Urfa ve Antep’te halk kendisi savaştı.. Selanikli diğer (Misak-ı Millî’ye dahil) vatan toprakları için onlarla savaşmaya gerek görmedi.

Onlarla hemen anlaştı..

İtalyanlar da Antalya civarını bırakıp kendiliklerinden çekildiler.

Eğer Yunan sorun çıkarmasaydı, “netice görmese işe başlamayacak” olan Selanikli, Ankara’da TBMM’yi topladıktan sonra rahatça “barış” yapacak, anasına yazdığı mektupta belirttiği gibi serbestçe (İngilizler’in Türkler’e bırakma sözü verdiği) İstanbul’a gidebilecekti.

Evet, Selanikli anasına şunu yazmıştı:

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan [yeni Millet Meclisi, TBMM] toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir. Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

Bu kolay ihtimal, Yunan’ın (daha doğrusu, Venizelos’un elinden ipleri alan Kral Konstantin’in) oyun bozanlığı yüzünden gerçekleşmeyecektir.

“Evdeki hesap çarşıya uymaz” atasözünün genellikle doğru çıkmak gibi bir özelliği var.

Nitekim papazlar da her gün ve her defasında pilav yemiyor.

*

Biz yine Falih Rıfkı’ya kulak verelim:

“Nihayet Temmuz sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. … Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Selanikli TBMM’yi toplayıp yeni bir hükümet kurduktan sonra ortaya çıkan tablo bu..

Buradan, şayet İngilizler Selanikli’nin Anadolu’ya geçişinin akabinde Milne Hattı ile Yunan’ı durdurmamış olsalardı neler olacağı anlaşılabilir.

Olacağı şuydu, Anadolu’daki subaylar, ellerindeki kuvvetlerle Yunan’a karşı direnişe geçecekler, sonunda Yunan, en büyük askerî birliğin başında bulunan Karabekir ile kavgaya tutuşacaktı.

Bu durumda da Karabekir, Millî Mücadele’nin doğal lideri haline gelecekti.

Bu kavga gürültü arasında Selanikli'nin yeni bir meclis toplama, hükümet kurma vs. tezgâhlarını hayata geçirmesi de mümkün olmayacaktı. 

*

İngilizler, Selanikli’nin Anadolu’da “meşru” bir meclis kurması için gereken adımları attılar.

İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (Milletvekilleri Meclisi’ni), 16 Mart 1920 tarihinde basıp kapattılar.

Zamanlama çok manidar.. İngiliz demiri tavında dövmeyi biliyor.

Ankara’da TBMM’nin toplanacağı 23 Nisan gününden 38 gün (bir ay, bir hafta) öncesi..

Böylece TBMM’yi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmiş oluyorlardı..

“Zaten bir meclis var, ikincisine ne gerek vardı?” diyecek olanların söyleyecek sözü kalmıyor.

Normalda İngilizler’in, “hayatın olağan akışı” göz önüne alındığında, toplarının, tüfeklerinin ve süngülerinin gölgesi altındaki Meclis-i Mebusan’ı yaşatmaları, böylece Ankara’da toplanan TBMM’yi geçersiz ve yetkisiz, gayrimeşru ilan etmeleri, bu iki meclisi birbiriyle tabiri caizse “tokuşturmaları” gerekirdi.

Fakat bunu yapmadılar.

TBMM’ye meşruiyet, hareket alanı ve rakipsizlik kazandıracak şekilde Meclis-i Mebusan’ın başını ezdiler.

Evet, o günlerde Türkiye’de hayat, “olağan akışı”nın dışında yol alıyor, farklı mecralarda seyrediyordu. (Hukuk tahsili görmemiş olanlar genelde bilmezler fakat "hayatın olağan akışı" tabirinin hukukçular açısından önemi "böyük"tür.)

*

Aradaki 38 gün, tutuklanıp Malta’ya sürülmeyen mebuslardan/milletvekillerinden bir bölümünün Ankara’ya gidip TBMM’ye katılmaları için yeterli bir süreydi.

Böylece, TBMM, 172 üyeli Meclis-i Mebusan’ın 80 üyesini resmen (fiilen 68’ini) bünyesine katacak, Osmanlı devlet yapısına dayanan bir meşruiyeti de cebine koyacaktı.

İngilizler, tereyağından kıl çeker gibi Osmanlı devlet teşkilatının içini boşaltıyor, Selanikli'ye, örmekte olduğu ağ için malzeme üstüne malzeme sunuyorlardı. 

İstanbul'daki devlet kadrolarını işsiz güçsüz bırakıyor, "Ya Malta ya Ankara" seçenekleri arasında tercihe zorluyor, herkesi Selanikli'ye biate mecbur ediyorlardı.

Plan öyle başarılı biçimde işliyordu ki, hırs ve ihtiras defterini dürüp kapatmış bir zahid zannedilen Selanikli, Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayabiliyordu.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Mustafa Kemal’in son İstanbul Meclisine güveni yoktu. Kâzım Karabekir’e yazdığı bir telgrafta ‘mebusların ikbal düşkünlüğü yüzünden grupta dayanışma sağlanamadığını, daha fazla hükûmetin aldatıcı politikasına kapıldıklarını’ söylemişti. Bazı vali ve komutanlar da Ankara’nın İstanbul ile ilgi kesilmek emrine karşı, hükûmet İstanbul’da onunla ilgiyi kesmek nasıl olur, yollu tenkitlerde bulunmuşlardı. Bir 23 Nisan akşamı Çankaya’da Atatürk o günün hikâyesini şöyle anlattı idi: ‘İç isyan Ankara kapılarındadır. Başta ben olmazsam tehlikenin hafifleyeceği fikrinde olanlar böyle bir denemenin faydalı olacağını bana kadar işittirdiler. Ben nereye gidebilirim, diye sormaklığım üzerine de, şarka doğru, tavsiyesinde bulunmuşlardı. (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.”

(Atay, Çankaya III, s. 21).

Meğer adamın (kimsenin bilmediği) "tarihî" bir görevi varmış.

“Memleketin menfaati için fedakârlık etme” de ne demekti ki?

Memleketin menfaati bekleyebilirdi..

Mevzubahis olan, başına Selanikli’nin geçeceği bir meclis ise, memleketin menfaati teferruattı.

Bu, "tarihî" bir görevdi..

Kim ya da kimler vermişti bu görevi ona?

Görünüşe göre, tarih.. Tarih tanrısı..

Ancak, "tarihin verdiği görev"leri anlama yeteneği sadece Selanikli'ye bahşedilmiş bir "olağanüstülük" değildi.

İngilizler de "tarihin verdiği görev"leri keşfedip bulma konusunda maharet kesbetmiş durumdaydılar.

*

Meclis işi tamamdı, fakat Yunan’la ilgili hesaplar tutmamıştı.

Eskişehir bozgunu deyip geçmeyin, ciddi bir yenilgiydi.. Yunan ordusu Ankara’nın ensesindeydi.

Ordu Yunan karşısında tutunamamıştı, Falih Rıfkı’nın verdiği rakamlara göre, 70 bin kişilik ordudan geriye sadece 30 bin kişi kalmış bulunuyordu.

40 bin kişi kayıptı.

Silah, cephane, mühimmat ve erzak bakımından da durum kötüydü.

İşler Selanikli’nin umduğu gibi gitmemişti..

Filistin'deki tecrübelerinden yararlanarak Ankara’yı boşaltıp Kayseri’ye çekilme kararı aldı.. 

Meclisçilik ve hükümetçilik oyununu orada kavgasız gürültüsüz daha rahat sürdürebilirdi.

Memleketin menfaati için şarka (doğuya) gitmeyen Selanikli, şimdi artık (kendi menfaati için) gidebilirdi.

Tarih tanrısı, "Şimdi tarihî bir görevin var, Yunan'la savaşmak" demiyordu.

Selanikli'nin Yunus Nadi gibi bazı has adamı milletvekilleri hemen Kayseri’nin yolunu tuttular, sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet görecek olan tarihî yapıyı yeni meclis binası olarak hazırladılar.

*

Fakat TBMM’nin “Selanikli dalkavuğu” olmayan milletvekilleri Kayseri'ye kaçmayı kabul etmediler.

“Hiçbir yere gitmiyoruz. Burada kalacağız ve savaşacağız. Gerekirse öleceğiz” dediler.

Selanikli baktı ki kendisi gitse Meclis gitmiyor, elinden Meclis de, Hükümet de kayıp gidecek, o yüzden, cepheye gidip savaşmaya çarnaçar razı oldu.

Tam dört gün boyunca TBMM'de "Selanikli cepheye gider mi, gitmez mi" tartışması yaşandı.

Sonunda (Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayan) Selanikli iki şartla cepheye gitmeyi kabul etti.

Birinci şartı şuydu: TBMM’nin bütün yetkileri kendisine bırakılacak, yani “astığı astık kestiği kestik, la yüs’el, sorgulanamaz ve hesap sorulamaz” diktatör olacak.

İkinci şart ise, bir yenilgi durumunda kendisine (kusur ve kabahati olsa bile) suçlamada bulunulamayacaktı.

Polatlı'ya kadar gelmiş olan Yunan yüzünden TBMM "Denize düşen ne bulsa sarılır" hesabı bu şartları kabul etti. 

Ve fedakâr Selanikli, kaptığı diktatörlüğü bir daha hiç bırakmadı.


KATRENİN İÇİNDE UMMAN

 



MUSTAFA KEMAL VATAN KURTARMAYI BİLÜR DEDİLER, MUSTAFA KEMAL VAR MUSTAFA KEMAL'DEN İÇERÜ

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 3 


Selanikli Mustafa Atatürk'ün Anadolu’da tutunmasının nedeni, Kâzım Karabekir Paşa’nın ona verdiği destekti.

Fakat Selanikli, sonradan Karabekir’e teşekkür kabilinden büyük “kazık attı”.

İzmir suikasti girişimi bahanesiyle onu idam talebiyle yargılattı. Ecel terleri döktürdü. Sonra da daima polis takip ve tarassutu altında bulundurdu.

Uğur Mumcu, Karabekir’in Selanikli’ye olan (hesaba kitaba gelmez azametteki) iyiliğini şöyle anlatır (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 37-8):

“Paşam, siz askerlikten istifa ettiniz. Benim bundan sonra bu vazifeme devam imkônım kalmadı. Müsaadenizle Kolordu Komutanı Kôzım Karabekir Paşa'dan askeri bir vazife isteyeceğim. Evrakı kime teslim etmemi emrediyorsunuz?”

“Ya öyle mi efendim? Peki efendim. Evrakı Hüsrev Bey’e devir edin efendim.”

Bu konuşma, Erzurum'da bugün «Atatürk Evi» olarak bilinen evde 10 Temmuz 1919 günü Mustafa Kemal Paşa ile Miralay Kôzım Bey arasında geçiyordu.

Mustafa Kemal Paşa ile Samsun'a çıkan 3. Ordu Kurmoy Başkanı Miralay Kôzım Bey (Dirik) Erzurum'da askerlikten çekilen Mustafa Kemal Paşa'ya artık kendisi ile çalışamayacağını bildirmekteydi.

Kâzım Bey, selam verip odadan çıkar. Mustafa Kemal üzgündür, Rauf Bey'e (Orbay) dönerek «Rauf gördün, ben haklı değil mi idim? Devlet makam ve mesnedini [makamın önemini] gördün mü? Dün benimle en yüksek gayret ve şüphe götürmeyecek kadar samimiyetle çalışan bu adamın hareketi beni teyid etmedi mi?» der.

Yaveri Cevat Abbas. telaşla odaya girer ve Kolordu Komutanı Kôzım Karabekir'in geldiğini haber verir.

Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı] Şevket Turgut Paşa’nın, Mustafa Kemal ile Rauf Bey'in tutuklanmalarını isteyen emri Karabekir'e ulaşmıştır. Mustafa Kemal, bu yüzden tedirgindir. Rauf Bey'e “Dediklerim doğru değil miymiş” dercesine bakar ve yaveri Cevat Abbas'a “Buyursunlar” der.

Mustafa Kemal, tutuklanmayı beklemektedir.

Karabekir, odaya girerek Mustafa Kemal Paşa'yı saygıyla selamlar ve şunları söyler:

«Kumandamda bulunan zabitan (subaylar) ve efradın (erlerin) hürmet ve tazimlerini arza geldim. Siz bundan evvel olduğu gibi bundan böyle de muhterem kumandanımsınız. Kolordu komutanına mahsus araba ile maiyetinize bir takım süvari getirdimHepimiz emrinizdeyiz».

Mustafa Kemal, Karabekir'in üstüne atlayarak bu eski arkadaşının boynuna sarılır ve birkaç kez öper.

Yazgı değişmiştir.

Aslında yazgı değişmedi..

Öyle yazılmış olduğu için öyle oldu.. Bu milletin Selanikli ile olan imtihanı başladı..

Selanikli'yi de yaratan Allahu Teala'yı mı seçeceklerdi yoksa Selanikli'yi mi?

Zorlu imtihan başlamıştı.

Selanikli, Karabekir’i daha sonra da defalarca öpecektir.

En esaslı öpücüğü İzmir suikast girişimi bahanesiyle verecektir.

Bu öpücükler, öldüğü 1938 yılına kadar kesintisiz biçimde devam edecektir.

*

Osmanlı Hükümeti’nin buna tepkisi, Karabekir’i de görevden alma şeklinde olmadı.

Bir süre sonra onu ikna için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak Anadolu’ya geldi.

Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı meşhur kitabında şunları yazıyor:

… Fevzi Çakmak vatanını seven ve onun uğruna her zaman ölecek bir Osmanlı askeri idi. Mustafa Kemal'in ordu müfeƫtişliği ile Anadolu'ya gitmesi tertiplerini hazırlayanlardan biri idi. ()

Fakat Fevzi Çakmak, kafa ve vicdan kuruluşu bakımından muhafazakârdır. Padişaha ve halifeye bağlıdır. Mustafa Kemal'in Anadolu hizmetlerini de bu disiplin çerçevesi içinde görür. O gün, ki Mustafa Kemal askerlikten ayrılarak bir ''ferd-i millet'' olmuştur. Padişah ve halifeye karşı isyan bayrağı açmıştır, Fevzi Çakmak hiç şüphesiz ikiden biri arasında onu seçmez. (…)

Fevzi Çakmak bir aralık padişahtan Heyet-i Nasıha vazifesini, Anadolu'yu İstanbul'a itaat ettirmek ve Mustafa Kemal isyanından ayırmak işini üstüne almıştır. Bunda yabancı devlet menfaatlerini düşündüğü pek uzaktan bile hatıra gelemez. Ona göre devlet ve vatan, padişah ve halifesi ile bir bütündür. O bu bütünün parçalanmasında bir ölüm kaderi görür.

Şimdi rahmetli Kâzım Karabekir'in bir hatırasını dinleyiniz: Kâzım Karabekir bu hatırayı 1946'da İstanbul Milletvekili seçildiği zaman Vali Lütfi Kırdar ve yanındakilere anlatmıştır. Fevzi Paşa dindar tanınmış, iyi konuşur, halk için pek cazibeli bir şahsiyet idi. Sivas'a kadar bir hayli tesir yaparak gelmişti. O vakitler şahsî itibarından başka hiçbir kuvveti olmayan Mustafa Kemal bu yolculuktan kuşkulandı. Fevzi Çakmak'ı daha fazla dolaştırmıyarak İstanbul'a geri göndermesini Kâzım Karabekir Paşa'dan rica eti. Kâzım Karabekir Fevzi Çakmak'a yolculuğunun faydasızlığını söyliyerek birlikte doğuya doğru yola çıkmışlar. Yolda Fevzi Çakmak Karabekir'e:

- Sen vatansever bir askersin. Eğer Mustafa Kemal itaat etmezse onu padişah ve halifenin hükûmetine teslim etmez misin? demiş.

Kâzım Karabekir, aynı olayı Ali Fuad Cebesoy'a şöyle anlatmıştır:

- Fevzi Paşa bana, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşalar ''muhteris'' ve menfaat düşkünüdürlerdayandıkları sensin, şunu bil ki eğer Mustafa Kemal başa geçerse ilk işi seni ortadan kaldırmaktır, hatta en güvendiğin İsmet Bey (İnönü) ve Samsunlu Şefik Bey de bu fikirdedirler, Mustafa Kemal ve Ali Fuad paşaları yakalayıp İstanbul'a götüreceğim, sen mâni olma! demişti.

Fevzi Çakmak işgal tarihine kadar İstanbul'da kaldı. İngilizler devlet merkezine de el koyarak, vatanseverler arasında kendisini de tutacaklarını [tutuklayacaklarını ve muhtemelen Malta’ya süreceklerini] öğrenince Anadolu'ya sığınmaktan başka çare görmedi.

*

Bu noktada “İkinci Adam” İsmet İnönü’nün Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecindeki “tarihî” itirafını hatırlamak gerekiyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İşte İngilizler’in Selanikli’ye verdiği “örtülü” desteğin bir ayağını, İstanbul’daki devlet teşkilatını (Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Savunma Bakanlıklarını ve Genelkurmay Başkanlığı’nı) yok etmeleri ve çalışamaz hale getirmeleri, böylece Fevzi Çakmak gibi isimlerin Selanikli’nin emri altına girmesinin zeminini hazırlamaları oluşturuyor.

Sadece bu da değil.. Anadolu’daki mülkî amirler (valiler, kaymakamlar) ve askerî yetkililer için yeni kurulan TBMM başvurulacak tek mercî haline getirilmiş durumdaydı.

*

Emperyalizmin klasik taktiğinin “Böl ve yönet” (Divide et impera) olduğunu bilmek için Uluslararası İlişkiler öğrenimi görmek gerekmiyor.

Nasıl doğa yasaları denilen düzenliliklerde bir değişiklik yaşanmıyorsa, suyun kaldırma kuvveti gemiler için daima emre amadeyse, bu türden klasik yönetim taktikleri de her devirde geçerliliğini korur.

Eski oluşları ilkel ya da acemice olmaları anlamına gelmiyor, her devrin vazgeçilmezi olmalarından kaynaklanıyor.

İngilizler Arap Yarımadası’nı Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Ürdün, Lübnan, Suriye, Irak, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen ve Umman diye bölmüşken, nerde bir kabile reisi varsa ona devlet başkanlığı bağışlamışken, neden Türkler arasındaki İstanbul-Ankara ikiliğini ortadan kaldırarak Ankara’yı tek güç merkezi haline getirdiler?

Cevap basit: İngilizler Mütareke döneminde Selanikli ile gizli anlaşma yapmış durumdaydılar.

Selanikli’ye verdikleri sözlerde durdular.

Selanikli de daha sonra onlara verdiği sözleri tuttu ve İngiliz ilke ve inkılaplarını Atatürk ilke ve inkılapları adıyla Türk varlığına armağan etti.

*

Alfred Rawlinson diye bir İngiliz yarbayı var.

Bu adam, 1922-1923 Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un yeğeni.

Bu şahıs İstanbul’dan Erzurum’a gelip Karabekir’le görüşmüş bulunuyor.

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor (s. 41-42):

… ertesi günü İngiliz kaymakamı Rawlinson İstanbul’dan Erzurum'a geldi. Ve beni hemen makamımda ziyaret etti (27.11.1919). Tam bir saat görüştük.

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

“a) Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa ve İtalya] tarafından işgal olunacak --ihtimal İstanbul etrafında İtilaf askeri bulunur--. Zaten Türkiye bir Asya devletidir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri [İstanbul dışında] mümkündür. .Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.”

Uğur Mumcu’nun Karabekir’den naklettiği bu satırlar, Selanikli-İngiliz ilişkilerinin anlaşılması bakımından kritik öneme sahip.

Rawlinson’un söz konusu ziyaretinin yeri, zamanlaması, muhtevası ve muhatabı, tarıhçiler için çok önemli ipuçları sunuyor.

Her ne kadar Karabekir-Rawlinson görüşmesinin tarihi, metinde 27 Kasım 1919 olarak verilmişse de, doğrusu (Rawlinson’un Adventures in in the Near East adlı kitabında belirttiği gibi) Aralık’tır. Burada bir yazım hatası var. (Bkz. Yavuz Özdemir, “İngiliz Yarbayı Rawlinson-Mustafa Kemal Görüşmeleri”, Atatürk Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Şubat 2010, s. 69-70.)

O gün, aynı zamanda Selanikli’nin, açılacak olan TBMM’nin temellerini atmak için Ankara’ya vardığı gündür.

İngiliz'in zamanlaması manidar.

*

Rawlinson neden Ankara’ya değil de Erzurum’a gitmiş ve neden Selanikli ile değil de Karabekir ile görüşmüştür?

Nedeni şu: Selanikli ile bu hususlarda daha önce anlaşmış bulunuyorlar, fakat o gün için Anadolu’da asıl güç sahibi (ve Selanikli’nin mevcut konumunun “bani”si), Karabekir Paşa.

Cumhuriyet'in banisi Selanikli, Selanikli efsanesinin banisi ise Karabekir.. 

Karabekir’in onay vermediği hususlarda Selanikli’nin İngiliz tekliflerine (o gün için) olumlu yaklaşması mümkün değil. 

Çünkü vatanı kurtarmaya çalışan bir kahraman değil, teslimiyetçi bir İngiliz işbirlikçisi gibi görünmesine yol açacaktır.

Zaten kahramanımız vatanı kurtarmak bir tarafa, kendisini bile kurtaramamakta, Karaekir tarafından kurtarılmaktadır.

Dolayısıyla İngilizler Karabekir’le de anlaşmak, Selanikli’nin elini güçlendirmek istiyorlar.

Nitekim Karabekir, yukarıya aldığımız metinde Curzon’un “Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz” şeklindeki mesajını aktarmış bulunuyor.

İngiliz dostu Selanikli ile anlaşmışlar, fakat (o gün için) yeterli değil, Karabekir’le de anlaşmaları lazım.

*

Evet, Curzon Karabekir’e şu mesajı veriyor:

“Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir.”

Bunu diyor ama, zaten mevcut Osmanlı hükümetini güçsüzleştiren, kolunu kanadını kıranlar kendileri.

Ortada henüz bir Ankara hükümeti de yok.. Çünkü daha TBMM bile yok.. 23 Nisan 1920’ye yaklaşık dört ay var.

Fakat Curzon, Anadolu’da güçlü bir hükümet görmek istediklerini söylüyor.

Yani, adamlar Selanikli’nin yol haritasını hazırlamışlar, eline tutuşturmuşlar.

Buna göre, Selanikli’nin önce bir hükümet kurması gerekiyor.. Bunun için de evvela bir meclis toplaması lazım.

Ve bu arada İngiliz, Selanikli’nin hayata geçirmeye başladığı bu projeleri için Karabekir nezdinde “lobi” faaliyeti yürütüyor.

Ona, Anadolu’da kurulacak yeni bir hükümetin (devletin) faziletlerine dair brifing veriyorlar.

Türkler’le bir barış yapmak istiyorlar, fakat karşılarında muhatap olarak Sultan Vahideddin’i ve Osmanlı hükümetini görmek istemiyorlar.

Görmek istedikleri kişi, Selanikli..

Fakat o an için Selanikli “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede” formatında bir emekli Sarı Çizmeli Mustafa Kemal Ağa.

Önce hükümet kurması gerekiyor.. İlk adım, Ankara'da toplanacak olan TBMM..

İngilizler, TBMM'ye oyun alanı açmak ve onu rakipsiz hale getirmek için, İstanbul'daki (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi binasında faaliyet gösteren) Meclis-i Mebusan'ı basıp kapatacaklar, Selanikli'yi adamdan saymayan ağır topları Malta'ya süreceklerdir.. 

68 milletvekili de "doğal üye" sıfatıyla yeni açılacak olan TBMM'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçecek, böylece TBMM'nin meşruiyet temelini tahkim edecekerdir.

Fakat, kurulacak yeni TBMM "hükümet"inin de desteğe ihtiyacı vardır..

İngilizler bunun için de ellerinden geleni yapacak, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı'nı ve Genelkurmayı'nı basıp kapatacaklar, İçişleri Bakanlığı'nı işlevsiz hale getirecekler, böylece Ankara hükümetinin önündeki yola asfalt döşeyeceklerdir.

*

Evet, Karabekir’in Curzon’dan naklettiği şu ifade önemli:

“Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut [bulunmaması halinde] sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.”

Görüldüğü gibi Curzon, “İlla da Mustafa Kemal’i isterem” modunda..

Ancak o gün için Selanikli Anadolu’da yersiz yurtsuz dolaşan bir gariban durumunda..

O kadar ki, Kâzım Karabekir abisinin desteği olmasa kulağından tutulup İstanbul’a götürülecek.

Ortada bir TBMM yok.. TBMM hükümeti yok.. Yok oğlu yok..

Peki Selanikli’nin hiç değilse Anadolu’da düşman “yedi düvel”inden herhangi birine attığı tek bir mermi var mı?

O da yok.. Bol bol nutuk atıyor, kongre toplayıp “Padişah Efendimiz’li, halifeli, İslam’lı” edebiyat yapıyor..

Fakat düşmana sıkılan tek bir kurşun yok henüz.

Ortada bir tek “müstafî (istifa etmiş) asker” olan sıradan vatandaş Selanikli’nin hayalleri ve o hayallerin temel dayanağı Karabekir var.

O yüzden Curzon, Karabekir’le de anlaşmaya çalışıyor.

Fakat, “Biz Mustafa Kemal’le zaten anlaşmış bulunuyoruz” demiyor. Çünkü Karabekir’i (ve de milleti) ürkütmemek, uyandırmamak gerkiyor.

Ancak, Selanikli Mustafa’nın barış görüşmelerinde “tek” muhatapları olmasını, ya bizzat görüşmelere katılmasını, ya da onaylama makamında olmasını istemekten de geri kalmıyor.

Adamlar Selanikli’nin “mutabık” kalmasını çok önemsiyorlar.. Kendilerinin mutabık kalmaları yetmiyor bir de Selanikli’nin mutabık kalmasının derdindeler.

Selanikli’nin avukatı gibi konuşuyorlar.

Niye?

Bu niyenin altında çok şey yatıyor.

*

Evet adamların Türkiye’de “güvenecek dostlar”a ihtiyacı var.

Padişah’a güvenmiyorlar.. Curzon’un mesajı açık:

“Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir.”

Bunu yapmayacağı garanti olan, Selanikli’nin “padişahsız hükümet”i..

O yüzden barış görüşmelerine ya bizzat katılması ya da mutabakatını bildirmesi gerekiyor.

Fakat bunun için önce bir hükümet kurması lazım.. Ve de hükümete meşruiyet kazandıracak bir meclis..

*

Curzon’un sözleri bundan ibaret değil. Şu da var:

“Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır.”

Hayır, bunu İngiltere Kralı için söylemiyor.

El kesesinden cömertlik yaparak Osmanlı için söylüyor.

Türk milletinin neye taraftar olup olmadığına da “Türk millet adına” Lord cenapları karar veriyor.

Evet, Karabekir’e verdikleri akıl bu..

İmdi, Selanikli’nin İstanbul’da, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaptığını, halvet olduğunu biliyoruz.

Ayrıca, Anadolu'ya geçtikten sonra Rawlinson’la da müteaddit görüşmeler yapmış durumda.

Soru şu: Karabekir’e böylesi telkinlerde bulunan İngilizler, aynı şeyleri Selanikli’ye de söylemiş olabilirler mi?

Tersinden soralım: Söylememiş olabilirler mi?

Karabekir Curzon’un anlaşma talebini ve mesajlarını açıkça yazmış olduğu için, ona yapılan teklif ve telkinleri biliyoruz.

Selanikli ise bu konularda ketum mu ketum..

Ve bu ketumiyet bizi hiç de şaşırtmıyor.

*

Olay açık: 

Karabekir’e söylenenler İstanbul’dayken Selanikli’ye de söylendi.. Ve Selanikli “Bana fırsat verin, beni destekleyin, bu istediklerinizi eksiksiz olarak yaparım” dedi.

İşte, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “saltanatı kaldırma, cumhuriyet ilan etme, tesettüre savaş açma, Latin harflerini alıp bin yıllık alfabeyi yasaklama, millete şapka dayatmasında bulunma” gizli gündeminin ardındaki gerçek bu.

Şurası kesin: Karabekir’e yukarıda aktarılan mesajları verip anlaşma teklifinde bulunan İngiliz’in aynı şeyi Selanikli’ye de yapmamış olması imkânsızdır.

İmkânsızdır imkânsız.

Ve Kongre gecesi hempalarına gizli gündemini açıklayan Selanikli’nin aynı şeyleri İngilizler’e de söyleyerek onlara teminat vermemiş olması da imkânsızdır.

Buradan (matematiksel bir kesinlikle) varacağımız sonuç şudur: 

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi olan Selanikli Mustafa Atatürk, o gün için İngiliz İstihbaratı ile anlaşıp kendi devletinin (Osmanlı Devleti’nin) temellerine dinamit koyan bir işbirlikçidir.

İsteyen ajan da diyebilir.

Osmanlı Devleti zaviyesinden bakıldığında bu, “devlete, millete ve vatana ihanet”tir.. 

Hainliğin daniskasıdır.

*

İngilizler’le anlaşıp Osmanlı’ya oyun oynama bakımından Şerif Hüseyin ile Selanikli Mustafa Kemal Atatürk arasında bir fark yok.

İngilizler Şerif ailesine Hicaz’da, Ürdün’de ve Irak’ta devlet kurma izni verdiler.. Hicaz’ı Abdülaziz bin Suud liderliğindeki Vehhabî Bedevîler onların elinden aldı. Irak ise 1958 darbesiyle Şerif ailesinin elinden çıktı.. Fakat Ürdün’de tutunmayı başardılar, orada Şerif sülalesi kral olarak hakimiyetini sürdürüyor.

Evet, Şerif Hüseyin ve oğulları şirketine devlet kurma izni veren İngilizler Anadolu’da da Selanikli’ye devlet kurma izni verdiler.

Yani Selanikli ile Şerif arasında önemli bir fark yok.. 

Şöyle küçük bir fark var: Şerif’in şeriflik karizmasından dolayı ona krallığı uygun gördüler, Selanikli için uygun olansa cumhurbaşkanlığıydı.. 

Bir de şu: Şerif İngilizler’le açık işbirliği yaptı, Selanikli ise (durum gereği) gizli..

*

Ancak, bu gizlilik üzrindeki örtüyü 1973 yılında İkinci Adam İsmet İnönü biraz araladı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Adam daha ne desin?.. 

Bu bir katre sözün içinde umman gizli.

Anlayana sivrisinek saz.. 

Arif olana bir işaret kâfidir diye bir söz de var.. 

Yine, “Lafın tamamı ahmağa söylenir” diye bir atasözümüz de mevcut..

İsmet İnönü’nün bu sözü bilinçsizce ağzından kaçırmış olduğunu zannedenler, onu tanımıyorlar.

Celal Bayar’dan daha zeki ve dürüst olduğu kesindir.

*

Görüldüğü gibi Curzon “Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur” diyor.

Böyle olduğu için, Yunan’a karşı zafer kazanıldıktan sonra İngilizler’le herhangi bir çatışma yaşanmadı.. 

İngiliz donanması İstanbul’dan sessiz sedasız çekilip gitti.

Çünkü İstanbul’da petrol yoktu.. Petrol Musul ve Kerkük’teydi..

Fakat daha önemlisi, İstanbul’un Batılı devletler arasında paylaşımı büyük bir sorundu.. İstanbul, komünistlerin eline geçen Rusya için de önemliydi.

Ancak, Curzon’un Karabekir’e yaptığı tekliften, Çanakkale’ye göz koydukları ve Karabekir’in bu konuda vereceği tepkiyi ölçmeye çalıştıkları anlaşılıyor. 

“İstanbul’u size veririz, fakat karşılığında Çanakkale’nin bizde kalmasına razı olun” der gibi konuşuyorlar.

Ancak, İstanbul’un başkent olarak kalmasına razı değiller.

Başkent, Anadolu’daki bir şehir olmalı.

Karabekir’e “İstanbul bir köşedir, köşebaşıdır. Anadolu'nun idaresi ve kalkınması İstanbul dışında da mümkündür” diyor ve."Bu hususta ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorlar.

Yani kurulacak yeni devletin planı, şeması, krokisi hazır: Osmanlı saltanatına son verilecek, cumhuriyete geçilecek, padişah yerine cumhurbaşkanı bulunacak, başkent Anadolu’daki bir kent olacak, İstanbul olmayacak.

Şu cümle önemli: “Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.” 

Doğrudan Ankara deseler fazla açık konuşmuş olacaklar.

Mesajlarının Türkçesi şu: 

“Biz İngilizler, sizin Anadolu’daki bir şehirde yeni bir hükümet kurmanızı istiyoruz.. Size yeni bir hükümet kurmak serbest.. İzin veriyoruz. Güle oynaya kurun, hayırlı uğurlu olsun.. Tabiî bu hükümet bir cumhuriyet hükümeti olacak, Osmanlı Padişahı’nın ocağına incir dikecek.”

Karabekir’e fikrini soruyorlar: “Bu hususta ne düşünüyorsunuz?” 

Selanikli’ye sormuyorlar.. 

Ama ne düşündüğünü bildikleri kesin.. 

*

Fakat, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyen Selanikli ne düşündüğünü millete zaten Erzurum’da açıklamış.. 

O gün için millet sadece iki kişiden oluşuyor: Mazhar Müfit Kansu ve Süreyya Yiğit..

Sonraki süreçte millet efradında çoğalma görülecektir.. 

Çünkü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”.. 

Kafalar kesilmeyi istemedikleri için hepsi Mazhar Müfit ile Süreyya gibi millete dönüşeceklerdir.

*

Curzon’un Karabekir’e bir başka teklifi ve telkini şöyle:

“Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.”

Yani padişahlık kalkacak, hükümete ve siyasete karışmayan bir halifelik devam edecek.

Bu formül aynen uygulandı.

Buradan da anlaşılabileceği gibi Selanikli’nin akıl hocası İngilizler.. Plan ve projeyi hazırlamışlar, yol haritasını belirlemişler, Selanikli’ye sadece verilen rolü oynamak kalmış..

Allah var, rolünün hakkını iyi verdi, pot kırmadan ve falso yapmadan mükemmelen oynadı..

Gizli gündemini kimlere açıklayacağını da, kimlerin saflığından yararlanacağını da, kimlerin başına ne zaman sopayı indireceğini de, nerede nasıl yalan söyleyip sular seller gibi yalan yeminler edeceğini de iyi biliyor.

Eğer bu bir deha ise, dahi olduğu söylenebilir.. Fazlasıyla..

*

Ancak, kusursuz deha olmuyor, bu da bir hata yapıyor.

O da şu: İşin padişahlık yerine cumhuriyet, padişah yerine cumhurbaşkanı kısmı tamam da, hırslarını dizginleyemeyen Selanikli deha halifeliğe de göz koyuyor.

Balıkesir hutbesi filan bu hevesinin ürünü.

Ancak, bu arzusu İngiliz’in yazdığı senaryoyla uyuşmuyor.

Çünkü İngiliz, “hükümete ve siyasete karışmayan” etkisiz ve yetkisiz bir halife istiyor.. 

Kanatları koparılmış, tüyleri yolunmuş, Nasrettin Hoca'nın hindisi gibi sadece düşünüp kaşınan bir kuş halife resmi çizmişler.

Selanikli ise hem cumhurbaşkanı hem de halife olmak istiyor.. 

Böylece, siyasî güç (hükümetlik) ve halifelik (dinî liderlik) yine tek bir şahısta birleşmiş olacak.

Tamam, Selanikli’ye güvenebilirler de, o ölüp de yerine bir başkası geçince ne olacak?

İşte bu yüzden Selanikli’nin bu teşebbüsüne izin vermediler ve o da (Karabekir’in ayrıntılı biçimde anlattığı gibi) birden bire 180 derecelik bir dönüş yaparak dinsiz imansızlığın ve namussuzluğun propagandasını yapmaya başladı.

Öyle anlaşılıyor ki, İngilizler Selanikli’nin bu hevesinden dolayı endişeye kapıldıkları için “hükümetsiz halife” formülünden de vazgeçtiler ve (Cumhurbaşkanı Özal’ın açıkladığı üzere beş yıl süre vererek) hilafetin tümden kaldırılmasını istediler. 


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...