SELANİKLİ NAPOLYON’UN CENNET KADINLARININ UÇKURUNUN DERDİ YÜZÜNDEN GİRİFTÂR OLDUĞU DAYANILMAZ ACILAR

 





KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 15

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in “Mustafa Kemal’in Mütareke (Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ateşkes) döneminde İstanbul’da çevirdiği dolap, dümen ve dalaverelere dair sözleri üzerinde duruyorduk.

Konuya geçmeden önce, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’la ilgili olduğu için, güncel bir gelişmeden bahsetmek uygun olur. (Kimse bu adama, kendisine palavradan Atatürk soyadını aldı diye Türkler’in atası anlamında Atatürk demek zorunda değil.. Türkler’in atası olmadığı kesin, kimlerin oğlu olduğu ile ise, ilgilenmeye değmez.)

Odatv.com’da şöyle bir haber yer alıyordu:

Bakın Atatürk fotoğrafı neden yırtmış: ‘Teğmen’den pişkin savunma

10 Kasım'da Atatürk'ü anma töreninde Atatürk fotoğrafını önce buruşturup atan sonra da yırtan teğmenin savunması "pes" dedirtti.

29 Aralık 2023 11:44 Son Güncelleme: 29 Aralık 2023 11:51

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ebedi başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusunda bar teğmen, Atatürk'ün fotoğrafını yırttı.

Sözcü yazarı Aytunç Erkin, "Üç teğmen neden savunma yapmadı?" başlıklı bugünkü yazısında Atatürk'ü savunan üç teğmenin neden savunma yapmadığına yer verirken Atatürk fotoğrafını yırtan teğmenin, fotoğrafı neden yırttığını açıkladı.

Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle:

"Tuzla Piyade Okulu’nda 10 Kasım Atatürk’ü anma törenlerinde tüm teğmenlere göğüslerine takması için bir Atatürk fotoğrafı ve rozeti verildi. Bir teğmenin bu rozeti takmadığı, fotoğrafı da buruşturup attığı öne sürüldü. Bunu gören diğer teğmenler tepki gösterince, Atatürk fotoğrafını buruşturup atan teğmen, 'Ben Atatürk’ün askeri yönünü beğeniyorum ancak cumhuriyet sonrası yaptıklarına katılmıyorum' ifadelerini kullandı. Bu sözler sonrası olaya tepki gösteren askerlerle, Atatürk fotoğrafını yırtan teğmen ve arkadaşları arasında arbede çıktı. …”

*

Bu “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” teğmeni tebrik ediyorum.

Ancak, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’ın beğenilecek bir “askerî yönü” bile yok.

Anafartalar’da bütün bir alayın (57. Alay) son erine kadar ölümüne neden olmuş, fakat nasılsa kendisi kurtulmuştur.

Düşmanın önünden kaçtı mı, saklandı mı, belli değil.

Diğerlerinin (Allahu a’lem) şehit olduğu gibi kendisi de ölse, diyeceğiz ki kurtulmaları mümkün değilmiş, öyle olmuş.

Fakat Mustafa Kemal ile yanındaki emir subayı ya da emir eri kurtulmuş.

Çanakkale’de başka da bir hizmeti yok.

*

Dikkat edilirse, Mustafa Kemal’in şehit olmasından değil, ölmesinden söz ettik.

Ölseydi, hakkında hüsnüzanda bulunulup “Şehit oldu” denilirdi, fakat aslında (tabiri caizse) Niyazi olurdu.

Çünkü imansız bir adamdı.. (Sonradan imansız olmamış, o zaman da imansızmış.)

Bunu, tam da o dönemde, zina yaptığı sevgilisi dul Madame Corinne’e yazdığı bir mektup belgeliyor.

Söz konusu mektupla ilgili bilgiler Mevlüt Çelebi’nin “Peyami Safa’nın Tercümesiyle Atatürk’ün Corinne Lütfi’ye Mektupları” başlıklı makalesinde yer alıyor (Timurlu Tarihine Adanmış Bir Ömür: 75. Doğum Yılında Prof. Dr. İsmail Aka’ya Armağan içinde, Editör: Musa Şamil Yüksel, TKAE Yayını, Ankara 2017).

Bu Selanik çocuğu, Corinne’e mektubunda şunları diyor (s. 287-8):

“Burada hayat o kadar sakin değil. Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hâli kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten de bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi veya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, huriler onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tâbi olacaklar. Yüce Saadet.

“Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar.

“Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.”

Mektubun tarihi 20 Temmuz 1915.

Mektubundaki ifadeler, koskoca bir alayı ölüme gönderirken kendisinin nasıl kurtulduğunu da açıklıyor: Hususî inançları buna elverişli değil..

O sırada 34 yaşında olan bu Selanik çocuğu, “Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş” derken, Allahu Teala’nın müminlere vaad ettiği Cennet’in, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından (insanların tabiri caizse “dolduruşa getirilip" aldatılması için) uydurulmuş şeyler olduğunu ima ediyor.

İnanmış insanların Allah vergisi şehadet ve gazilik arzusu bu zevkperest zina tutkununda yokmuş. (Bir sürü kadınla evlilik dışı ilişkisi oldu. Latife Hanım hariç.)

Ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyormuş.

Bu zina düşkünü Selanik çocuğunun, Kur’an gibi bütün dünyaya meydan okuyan bir mucizesi bulunan Peygamber Efendimiz s.a.s. hakkındaki iddiası doğru değil tabiî ki, iftira..

Fakat kendisi hakkındaki itirafı, onun kişilik ve karakterini olduğu gibi ortaya koyuyor.

Söz konusu nitelikleri, yani inanmış insanların şehadet ve gazilik arzularını desteklemeyi hiç ihmal etmemesi, kendisinin arsız ve utanmaz bir din istismarcısı olduğunu gösteriyor.

*

Evet, bir müminin siyasette olsun, savaşta olsun (Ki General Clausewitz’in ifadesiyle savaş, politikanın başka araçlarla devamından ibarettir) dinî saiklerle hareket etmesi din istismarı değildir, dindarlığın ta kendisidir.

Dinini yaşamak, din istismarı olamaz.

Fakat Selanik’in zinasever çocuğunun yaptığı şey, din istismarının ta kendisidir.

Ve ne yazık ki bu din istismarı, anayasasının “başlangıc”ına “din istismarı” tabirini yerleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî politikası haline gelmiş bulunmaktadır.

Devlet, İslam devleti (din devleti) değil, fakat bu devlet için ölenlerden şehit olarak söz ediliyor, Cennetlik oldukları ilan ediliyor.

Böylece, Selanik’in zinakâr çocuğunun samimiyetsiz sahtekârlığı sürdürülüyor.

*

Selanik’in amatör filozofunun mektubunun devamındaki ifadeler ise, “insanların gerçek arzuları” dediği şeylerin özellikle kendisinin arzu ve tutkuları olduğunu, ve aynı arzu ve tutkuların kadınlarda da bulunduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor:

“Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz bir hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?”

Cennet ve Cehennem’e inanmıyor, fakat Cennet kadınlarının “dayanılmaz” halinden müştekî..

Ve bu “dayanılmazlık”, Cennet’te sanki başka hiç nimet yokmuş gibi, salt, Selanikli’nin beğeneceği türden bir “uçkurizm” eksikliğiyle alâkalı..

Uçkur varsa hoş vakit var, uçkur yoksa gelsin “dayanılmazlık”..

Bu cahil ve seviyesiz adamın ifadeleri, Cennet’teki insanın bedensel yapısının ve psikolojisinin, dünya hayatındaki nefs-i emmare sahiplerininki gibi olacağını zannettiğini ortaya koyuyor.

Adamın “dayanılmazlık” kıstası, aklının neresinde olduğunu da gösteriyor.

Zaten tam da bu kafaya göre yaşayıp öldü..

(Cennet’te, insanın akıl ve hayaline gelmeyecek, asla düşünemeyeceği nimetler olacak.. Fakat insanda Cennet arzusu, ancak dünyadaki nimetler hatırlanarak oluşur. Cehennem korkusu da aynı şekilde dünya ateşinin yakması gibi olguların bilinmesiyle meydana gelir. Şayet Allahu Teala insana karşı cinsler arasındaki meyli bu dünyada vermese ve yaşatmasaydı, Cennet nimetleri arasında hurilerden bahsedilmesi insanlar için bir anlam ifade etmezdi. Önemsemezlerdi. Görüldüğü gibi, Selanikli boş adam, Cennet’i “uçkur”dan ibaret görüyor, ve kafasındaki “zevk şablonu” çerçevesinde Cennet hayatını kadınlar için “dayanılmaz” kabul ediyor. Oysa ki Cennet’te, bu dünyada mevcut olmadığı için anlatılamayacak, anlatılsa anlaşılamayacak muazzam nimetler mevcuttur. Dayanılmazlık, Selanikli boş kafa gibi din istismarcısı imansızların gireceği Cehennem’de söz konusu.)

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı, laf olsun torba dolsun kabilinden konuşup saçmalayan boşboğaz bir geveze olduğunu belgeliyor:

“Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor.

“Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”

Şu laf salatasına bakın, kadınla kafa bulup dalga mı geçiyor, yoksa dozunu kaçırdığı yalakalığı yüzüne gözüne mi bulaştırıyor, belli değil.

*

Teğmen’in “Atatürk’ün askerî yönü” sözü çerçevesinde Çanakkale’den bahsederken söz buraya geldi.

Selanikli’nin Filistin macerasına geçelim..

Önceki yazılarda açıkladığımız gibi, Osmanlı’nın savaşı tümden kaybetmesine yol açan Filistin yenilgisinin baş müsebbibi bu adam..

Buradaki “askerî yönü”, koskoca Yedinci Ordu’ya “Haydi hep beraber kaçıyoruz” demekten ibaret..

Kendisi kaçmayı başarmakla birlikte ordusu kaçamadı, perişan oldu.

İstiklal Harbi’ne gelelim..

Eskişehir bozgununun ardından aldığı karar, yine kaçmak, Ankara’yı terk edip TBMM’yi Kayseri’ye taşımaktı..

TBMM gitmeyi kabul etmeyince mecburen Ankara’da kaldı.. Ve Meclis’ten diktatörlük yetkileri alarak Sakarya Savaşı’na katıldı.

Fakat burada da aklı fikri kaçmadaydı.. Nitekim orduya kaçma emri verdi, fakat bereket versin ki Mareşal Fevzi Çakmak bu emri fiiliyata geçirmedi ve bir süre sonra Yunan’ın geri çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.

Böylece Selanikli, beleşten zafer kazanan komutan oldu. (Ayrıntıları Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızdan okuyabilirsiniz.)

*

Mustafa Kemal Büyükihtiraslar, TSK’nın ebedî başkomutanıymış.. Odatv öyle diyor.

TSK kafa, kalp ve ruh bakımından ölü ise belki böyle ölü bir başkomutan onlara yakışır.

Değilse, bir ölü, TSK’nın başkomutanı da değildir.

Eğer hayatta olmayan biri başkomutan olacaksa, Müslüman’ın ordusunun başkomutanı ancak Fahr-i Kâinat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olabilir.

Haydi Türkler için “ikinci dereceden başkomutan” bulunduğunu varsayalım, o zaman da sırada Melik-i Muazzam Sultan Alparslan var, bilge kahraman Osman Gazi var, Ebu'l-Feth Fatih Sultan Mehmet var, keramet sahibi Yavuz Sultan Selim Han var..

Var oğlu var..

Bir Alparslan’la Selanikli kıyaslanabilir mi?!

Sultan Alparslan bütün bir Anadolu’yu fethedip bize bırakmış, bunun ise kurtardığı bölge avuç içi kadar bir yer, Ege bölgesi.

Yavuz Sultan Selim Suriye, Doğu Anadolu, Lübnan, Ürdün, Filistin, Mısır ve Arabistan’ı emri altına almış..

Kendisini Napolyon’la kıyaslayan Selanikli, tartılacağı adamı doğru seçmiş, kendisi bu milletin maneviyatını batırdığı için, sonunda herşeyini batıran Napolyon’la kıyaslanabilir.

Fakat İskender ve Cengiz gibi dünya fatihlerinin yanında solda sıfırdır, onlarla aynı ligin futbolcusu değil.

Batılılar’ın onu abartıp yüceltmelerinin nedeni ise, işgalcilerle birlik olup Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmüş, koskoca bir İslam ümmetinin hilafet kurumunu ortadan kaldırmış, ümmet-i Muhammed'in (s.a.s.) başsız kalmasına yol açmş olmasıdır.

Batı’nın “çağdaş uygarlığı”na yaptığı hizmet büyük.. (Bazıları bu çağdaş uygarlığa “emperyalizm” diyor, fakat Selanikli’nin lügatinde emperyalizm yok gibi görünüyor.)

*

Her neyse, biz konuya dönelim.. Selanikli’nin Mütareke döneminde İstanbul’da çevirdiği dolaplar üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin, Sultan Vahideddin’e Suriye’den gönderdiği telgrafta, kurulacak yeni hükümette bakan olma talebinde bulunduğunu görmüştük.

Vahideddin, hükümeti kurma görevini verdiği Mareşal Ahmet İzzet Paşa’ya, Selanikli’nin bakan yapılması için ısrarda bulunmuş, fakat kabul ettirememişti.

İzzet Paşa, teklifi politik (diplomatik) bir dille geçiştirmeye çalışmıştır.

E. Semih Yalçın, (bir önceki yazıda da atıfta bulunduğumuz) makalesinde şöyle diyor:

Mustafa Kemal Paşa’nın mütarekeden az önce cepheden yaptığı bu politik teşebbüs, İzzet Paşa tarafından "barıştan sonra Allah'ın lütfu ile iş birliği yaparız" şeklinde bir cevapla nazikçe geri çevrilmiştir.

(“Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 178.)

Peki, Selanikli Büyükihtiraslar bunun üzerine sesini kesme olgunluğu göstermiş midir?

Hayır!..

Yüzsüzlük sanatında devrim yaparak İzzet Paşa’ya hesap sormaya kalkışmıştır.

Yine Semih Yalçın’dan dinleyelim:

… Mustafa Kemal Paşa, İzzet Paşa'nın "sulhtan sonra Allah' ın lutfu ile işbirliğj yaparız" şeklinde cevabına o zaman telgraf başında şu karşılığı vermiştir: "Sulh gecikecektir. Sulha kadar çok buhranlı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirsem düşüncesiyle Harbiye Nezaretini (Milli Savunma Bakanlığı’nı) istcrniştim. Yoksa sulha vardıktan sonra onun huzur ve sükunu içinde. Harbiye Nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Bana göre badessulh (sulhtan sonra) refakatimizi (birlikteliğimizi) hiç de zaruri, hatta lüzumlu görmüyorum”. (s. 180)

Lafa bak!..

Selanik çocuğu, senin Filistin’deki bütün savaş becerin kirişi kırıp tabanları yağlayarak kaçmak olmuş, başka da bir marifetin yok, hangi faydadan bahsediyorsun!

Üstelik, barıştan sonra senden daha iyi bakanlık yapacak askerler vardıysa, barışa kadarki dönemde de senden daha iyi yapabilecek adamlar var demektir.

Dahası, senin Padişah’a çektiğin telgraftaki ifadelerin, nasıl hareket edeceğini gösteriyor: Behemahal sulh, her ne olursa olsun barış!

İzleyeceğin politika bu..

Bunu senden daha iyi becerecek adamlar niye olmasın?!

*

Sadrazam Mareşal Ahmet İzzet Paşa, yıllar sonra hatıralarını kaleme alacak ve Selanikli’den şöyle bahsedecekti:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış [Anadolu’ya gönderilmiş] olduğunu inkâra savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş (müfettişlik) dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında [bile] olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurulumuzun) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce (Mustafa Kemal) Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali (Başbakanlık) ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

Mareşal, Selanikli’nin manevî fotoğrafını çok güzel çekmiş:

Gizli gündem ile, takiyye ile gelecek için emeller ve hayaller kurmak..

Selanikli’nin tabiriyle “büyük ihtiraslar”..

Saray tarafından görevlendirildiğini gizlemek için lafları eğip bükerek kıvırmak..

Padişah’ı iğfal edip (gaflete düşürüp) aldatmak..

Üstelik Padişah kendisine “hiçbir faniye nasip olmamış” olağanüstü yetkiler vermiş, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle donatarak onu hem askerlere hem (valiler de dahil olmak üzere) bütün devlet memurlarına emir verme (hatta görevden alma, görev yerlerini değiştirme) konumuna getirmişken..

Sözünden caymak.. (İngilizler’e verdiği sözlerden, onlardan tırstığı için caymadı, cayamadı.)

Küfran-ı nimet.. (Sadece Padişah’a karşı olsa neyse, kendisini Ali Rıza ile Zübeyde’nin çocuğu olarak yaratan Allahu Teala’ya karşı küfran-ı nimette bulundu.)

*

Sanki yeni sadrazam (başbakan) bununla çalışmaya mecbur..

Selanikli’nin bütün bu şımarıklık ve haddini bilmezliğinin ardındaki etken, Sultan Vahideddin’e olan yakınlığı..

Sultan Reşad hayattayken kimsenin bunu adam yerine koyduğu yoktu..

Reşad hayatta olsaydı Saray’a böyle bir telgraf çekmek şöyle dursun, kapısının önünden bile geçemezdi.

Behemehal barış” filan diyerek dış politikaya yön vermeye kalkışma işgüzarlığında bulunabilmesi imkansızdı.

“Falan, filan, feşmekanca bakan olsun, beni de unutmayın” diyerek “gölge padişahlık” taslayamaz, “padişahın gölgesi” rolüne soyunamazdı.

“Padişah yaverliği” unvanına da sahip olamazdı.

Yeni sadrazama böyle artistlik de yapamazdı..

*

Fakat şimdi, güvenini istismar edip kullanabileceği bir saf adam bulmuştu: Vahideddin.

Onun sırtına basarak, takiyye kumaşından yapılmış, gizli gündem makasıyla kesilmiş, yalancılık ipliğiyle dikilmiş “büyük ihtiraslar” smokinini giyebilir, sahtekârlık taşlarıyla döşenmiş, hilekârlık asfaltıyla tesviye edilmiş güzergâhtaki yolculuğuna başlayabilirdi.

Evet, yeni hükümet kuruldu, ve 30 Ekim günü Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalandı.

Vahideddin’in tahttaki dördüncü ayını tamamlamasına dört gün kalmıştı.

Bir başka deyişle, Selanikli’nin yıldızı dört aydır parlamaktaydı.

Mondros bir sulh (barış) antlaşması değildi, mütarekeydi (ateşkesti).

Sulh Antlaşması olarak önce Sevr gündeme gelecekti.. Bir yıl dokuz ay (21 ay) sonra, 10 Ağustos 1920’de.

Fakat İngilizler’in asıl planı başkaydı..

Her ne kadar o tarihte Ankara’daki Selanikli henüz herhangi bir başarı kazanamamış idiyse de, onun önünün (Osmanlı Devleti’ni devre dışı bırakacak şekilde) açılmasını ve onunla başka antlaşmaların yapılmasını istiyorlardı.

Bu gerçeği Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, uzun yıllar sonra, 1973 senesinde, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde gayet açık, anlaşılır ve veciz bir biçimde ifade edecekti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler ile müttefikleri açısından asıl mesele, Batı dünyasının altı asırlık baş ağrısı Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesi ve Hilafet kurumunun ortadan kaldırılmasıydı.

Bu iş için aradıkları uygun adamı da bulmuşlardı: Vahideddin’in yaveri Selanikli Mustafa.

Selanikli “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) zihniyetinde, “çağdaş uygarlık” fedaisi “diyaloğa açık” bir adamdı.

Bunu hem İngiliz subaylarıyla Pera Palas’ta yaptığı görüşmelerinde, hem de İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile olan gizli saklı başbaşa görüş alışverişlerinde ortaya koymuştu.

“Behemahal sulh”çu Selanikli Mustafa’nın ilk hamlesi Fransızlar’la imzalanan Ankara Antlaşması’yla geldi.

Selanikli, Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan toprağı olan kuzey Suriye’yi ve Halep’i behemahal onlara bıraktı.

“Behemahal sulh” treni yola çıkmıştı.. Çuf çuf çuf diyerek yol alıyordu.

Selanikli’nin keyfine diyecek yoktu.

Son istasyon ise Lozan’dı.

Burada da (Misak-ı Milli sınırları içindeki) Batı Trakya, Musul, Kerkük ve Ege adalarından behemahal vazgeçildi.

*

Fakat Lozan sadece bunlar değildi.

İslam, millî ve manevî değerler ve Hilafet de Lozan’da feda edildi.

Nasıl feda edildiği inşallah bir sonraki yazıda.


SULTAN VE YAVER, SADAKAT VE MERBUTİYET








KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 14


Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında söyledikleri üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Şunu diyordu:

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. …

*

Evet, hükümeti devirme gayretleri içindeydi.

Çevirdiği dolapları, entrika ve dümenleri biz anlatmayalım, (derin veya yüzeysel) devlet partisi MHP’nin “Atatürk miliyetçisi” genel başkan yardımcısı E. Semih Yalçın’dan dinleyelim.

Semih’in yardımcı doçentlik zamanında kaleme almış olduğu bir makalesi şu başlığı taşıyor: “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”. (Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995.)

Terk kelimesiyle aynı kökten gelen mütareke, karşılıklı olarak silahları terk anlamına geliyor. Yani ateşkes.

Burada söz konusu olan mütareke, Mondros Mütarekesi..

*

Meseleyi daha iyi anlamak için yakın plan çekimi bırakıp meseleye biraz geniş açıdan bakmak gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın son senesinde, 1918 yılında, 3 Temmuz günü Sultan Reşad vefat eder.

Aynı gün veliaht Vahideddin tahta geçer.

Buna, (zina yaptığı dul sevgilisi Madame Corinne’e bir mektubunda belirttiği üzere) “büyük ihtiraslar” sahibi Selanikli Mustafa Kemal çok sevinir, çünkü ona Berlin seyahati sırasında refakat etmiş ve güvenini kazanmıştır.

Vahideddin’in tahta geçişiyle birlikte Selanikli’nin yıldızı parlamaya, büyük ihtirasları yerinde duramayıp hoplayıp zıplamaya başlamıştır.

*

Vahideddin’in tahta geçişinden iki buçuk ay sonra, Eylül’ün ikinci yarısında Osmanlı ordusu Filistin’de İngilizler karşısında büyük bir yenilgi alır.

Osmanlı’nın teslim bayrağı çekip Mondros Mütarekesi’ne imza atmasına yol açan bu yenilginin baş müsebbibi, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinden birinde anlattığımız gibi, Yedinci Ordu komutanı Selanikli Mustafa’dır.

Ordusuna savaşma değil sıvışma emri vermiş, kendisi de ordusunu bırakıp tabanları yağlayarak tüymüştür.

Onun bu ricatı “domino etkisi”yle Osmanlı’nın gerideki diğer birliklerinin de hazırlıksız yakalanıp paniklemesine yol açmıştır.

*

Suriye yenilgisi İttihat ve Terakki Hükümeti’nin de sonunu getirmişti.

Sadrazam Talat Paşa 13 Ekim günü Sultan Vahideddin’e istifasını sunmuştu.

Vahideddin tahta oturalı henüz üç ay 10 gün olmuş bulunuyordu.

Cephedeki savaştan çok İstanbul siyasetini takip eden, düşmanın önünden palaspandıras kaçmış bulunan Selanikli, başedilemez koltuk sevdası ile hemen devreye girer, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokar.

Semih Yalçın’ın ifadesiyle “hemen harekete geçmiş ve başyaver Naci (Eldeniz) Bey'e SultanVahideddin'e arzedilmek üzere şifreli bir telgraf çekmişti” (s. 177).

Nerden gönderiyor?

Suriye'den.

Bu Selanikli “Büyük İhtiraslar” için aynı zamanda ikide bir birileri tarafından “Ordunun siyasete karışmasına karşıydı” denilir. 

Kendisinin karışma imkânının olmadığı zamanlarda öyleydi, fakat Vahideddin tahta geçince durum değişti. 

(Bence bu Selanikli’nin soyadı “Büyükihtiraslar” olmalıydı. Gerçekte Türkler’in atası olmadığı için aldığı Atatürk soyadı gülünç bir palavra olmaktan öteye gitmiyor. Ayrıca Türkoğlu değil de Ata Türk soyadını alması, bütün bir millete dolaylı olarak “Hepiniz benim çocuğumsunuz, hepinizin anasını ebesini gördüm” demesi gibi birşey..)

Şimdi düşünün, Hakkari’deki bir general Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulmak üzere bir e-posta gönderse, hükümetin teşkili konusunda ona akıl verse, “Falan ve filanı bakan yapın, beni de unutmayın” dese, bunu nasıl karşılamak gerekir?

*

Sonra, bu ne samimiyet?

Vahideddin’e Mustafa Kemal’den başka böyle bir telgraf çeken, çekebilen yok..

Yani aralarında böyle "al takke ver külah" büyük bir samimiyet var..

Zaten Anadolu’ya görevli olarak gönderilmesinin ardındaki etken de bu samimiyetti..

Sonradan inkâr edilen samimiyet..

Şimdi bizler, ilkokulun birinci sınıfından itibaren, putlaştırılmış, ilahlaştırılmış, tanrılaştırılmış bir Mustafa Kemal masalı, ipe sapa gelmez, (ve de “fikir ve inanç hürriyeti” açısından kabul edilemez nitelikte bir koruma kanunu ile beslenip desteklenen) putperestçe palavralarla büyüyoruz.

Büyüdük.

(Andımız’da yer alan şu ifadeye bakın: “Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk…” Bu şekilde ancak Allahu Teala’ya seslenilir, çünkü böyle bir hitabı duyabilecek olan sadece O’dur.. Senin Anadolu'nun ücra bir köşesinde seslendiğin Selanikli ölü ise Anıtkabir’de kendisinden bile habersiz yatıyor, nerde kaldı ki seni duysun! Gidip cesedinin başında bile seslensen bir faydası yok.. Fakat sen, laiklik adına, yerleri ve gökleri yaratan Allahu Teala'ya okulda yalvarmayı terk ediyorsun, yüce ismini anmıyorsun, fakat Selanikli yalan dolan padişahına, herkesi her yerde duyan bir tanrıymış gibi böyle gıyabında putperestçe laflar söyleyerek bir nevi ibadet ve kullukta bulunmaktan utanmıyorsun.. Ve de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e salavat okunmasını dert edinen modernist-tarihselci ilahiyatçı soytarılardan, bu insanlık onur ve haysiyetine aykırı putperestçe Andımız ayini için birşey duyabilmiş değiliz. Memuriyet hayatımda sözde milliyetçi ve muhafazakâr fakat Allahu Teala’nın zikrinden rahatsız olan münafıklarla da karşılaştım, fakat bu aşağılık zihniyetlilerin Andımız’dan rahatsızlık duymuş olduklarını hiç zannetmiyorum. Tam aksine, devlet dairesinde ilk işleri tepelerine bir Selanikli resmi asmak oluyordu.)

Evet, Cumhuriyet Türkiyesi'nde biz bu putperestçe Selanikli yüceltmeciliğini yaşadık, yaşıyoruz.

1918 yılında ise Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında yazdığına göre, İttihatçılar tarafından bile “ahlâksız, haris, sarhoş ve fırsatçı” olarak biliniyordu. Hatta Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için “menfaat düşkünü, muhteris” diyorlardı. Yine Falih Rıfkı’nın söylediğine göre, İttihatçılar bu adamı “sefih” biri olarak tanımlıyorlardı.

Yani saygı duyulan, sayılan ve sevilen biri değildi. Onu tanıyanların çoğuna göre zeki fakat ahlâksız bir adamdı.

Fakat, veliahtlığı sırasında Vahideddin'e yatırım yapmış, onu kafaya almıştı.

O yüzden, şifreli telgraf çekip ona akıl verebilmiştir.

Hem dış politikasını, hem de iç politikasını belirlemeye kalkışmıştır.

*

MHP’li Semih, makalesine, söz konusu telgrafın metnini de almış..

Okuyalım (s. 178):

Ser Yaveri Hazreti Şehriyari Naci Bey Efendiye

Talat Paşa kabinesinin (bakanlar kurulunun) mefluç (felç olmuş) bir halde, Tevfik Paşa Hazretlerinin muayyen (belirli) bir kabine teşkilinde müşkülata maruz bulunmakta (zorluklara uğramakta) olduğunu haber alıyorum. Ordular muharebe (savaşma) kudretinden mahrum ve zaten kuva-yı mevcude (var olan kuvvetler) müdafaadan aciz bir hale getirilmiştir. Düşman her gün daha müsait ve ezici şurut (şartlar) ihraz etmektedir (kazanmaktadır). Müttefiken (Almanya ile ittifak/birliktelik) olmadığı takdirde münferiden (tek başımıza) ve behemehal (neye mal olursa olsun) sulhu (barışı) takarrür ettirmek (gerçekleştirmek) lazımdır ve bunun için fevt olunacak (kaybedilecek) bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kamilen (tamamen) elden çıkması ve devletimizin gayrı kabili telafi (telafisi imkansız) mehalike (tehlikelere, helake) maruz kalması baidü'l-ihtimal (uzak ihtimal) değildir. Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim (bağlılığım) ve vatanımın temini selameti (selametinin sağlanması) itibariyle arzederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika (gerçekten) müşkülata tesadüf etmişlerse sadaretin (sadrazamlığın, başbakanlığın) derhal İzzet Paşa Hazretlerine tevcihi (verilmesi) ve müşarunileyhin (adı geçenin) de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden (benden) mürekkep (oluşan) bir kabine teşkil etmesi oluşturması zaruridir (zorunludur). Zevat-ı mezkurenin (anılan şahısların) vücuda getireceği kabine vaziyete hakim olabileceği zann u itikadındayım. Tevfik Paşa Hazretleri size isimlerini söylediğim zevata (kişilere) müracaat ettiği takdirde mazhar-ı teshilat (kolaylıklara mazhar) olabilir zamıederim. Münasip ise bu zevatın Şevketmeap (Padişah) Efendimize arzını rica ederim.

Teşrinievvel 918

Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişah hazretlerinin fahrî yaveri) Mustafa Kemal

*

Görüldüğü gibi, imzayı “yaver” olarak atmış.

Padişah’ın yaveri.. Has adamlarından..

Sadece bu telgraf metni bile hem Vahideddin-Selanikli ilişkisinin hem de Selanikli Mustafa’nın karakter ve kişiliğinin anlaşılması bakımından yeterlidir.

Bir şu telgrafta yazdıklarına bakın, bir de sonradan Falih Rıfkı gibi adamlarına anlattıklarına ve Nutuk’unda söylediklerine..

Sonradan söylediklerine bakılırsa Vahideddin’e karşı hiçbir zaman bir sadakatinin ve merbutiyetinin (bağlılığının) bulunmamış olması gerekir.

Aslında, sonradan söyledikleri doğru.. Hiçbir zaman gerçek bir sadakati ve merbutiyeti olmadı.

Bu telgrafında yaptığı ise yalakalık, sahtekârlık, dalkavukluk, koltuk kapmak için etek öpücülük, postal yalayıcılık, takiyye, gözboyama, hile..

Sorun şurada ki, Vahideddin onun bu sahte dalkavukluklarına inandı. Onun gerçekten sadık ve bağlı, sözünün eri biri olduğunu sandı..

Saf ve som bir fırıldak olduğunu anlayamadı.

*

Bu telgrafın karakteriyle ilgili olarak ortaya koyduğu ikinci bir gerçek, olağanüstü boyutlardaki hırsı, ihtirası, muhterisliği, aç gözlülüğü, doymazlığı..

Acizlerinin (kendisinin) hükümette mutlaka yer alması gerekiyormuş, bu, zaruriymiş, zorunluymuş..

Adamın derdi koltuk..

Araya başka isimler de sıkıştırıyor ki, salt kendi menfaatini düşündüğü anlaşılmasın.

Ayrıca sonradan o isimlere, “Padişah Efendimiz nezdinde sizin için şefaatçi oldum, sizi bakanlık için tavsiye ettim” diyerek onları minnet altında bırakma imkânına kavuşuyor.

Diyelim ki hükümette yer aldılar, “Benim sayemde bakan oldunuz” diyebilecek..

*

Telgraf metninin ortaya koyduğu bir başka gerçek: Vatan savunmasında gözü yok.. Aklı fikri teslimiyette..

Gözünün olmadığı cephedeki tutumundan belliydi zaten..

Bir komutanın askerlerine vereceği tek emir “Haydi yallah, hep beraber kaçıyoruz!” demek olacaksa, askerlik eğitimine ne lüzum var ki!

Selanikli Mustafa’nın Filistin’de bütün yaptığı buydu..

Verdiği ricat emriyle, sadece başında bulunduğu Yedinci Ordu’nun mahvına değil, bu kaçışa hazırlıksız yakalanarak moralleri çöken gerideki kuvvetlerin de dağılmasına neden oldu.

Padişah’a yaptığı tavsiyeye bakın: Behemehal, yani her hal ü kârda, her ne pahasına olursa olsun barış yapılmalıymış.

Yani “kayıtsız şartsız teslim olalım”.

Nutuk atmaya gelince de “Ya istiklal ya ölüm!”

Vahideddin’e tavsiyesi ise bu: “Ya teslimiyet, ya teslimiyet!”

Behemehal.

Bu hilekâr ve yalancı adam sonradan tutup Vahideddin’i bir de teslimiyetçilikle suçlamaz mı!..

*

Semih Yalçın’ın şu ifadeleri önemli (s. 178-9):

Hüseyin Rauf Orbay'ın hatıraları vasıtasıyla padişahın, Mustafa Kemal'in Suriye'den gönderdiği telgraf metnini yeni kabineyi kurmakla görevlendirdiği Ahmet İzzet Paşa'ya vermiş olduğunu öğrenmekteyiz. Sultan Mehmed Vahideddin böyle yapmakla hiç şüphesiz, Mustafa Kemal'in teklifine ne derece önem verdiğini göstermiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Sultan Vahideddin bu davranışı ile yani söz konusu telgraf metnini yeni görevlendirilen sadrazama. vermekle ya Mustafa Kemal'in teklifinin nazar-ı dikkate alınmasını ya da Ahmet İzzet Paşa'nın bu hususta görüşünü almak istemişti. Hangi şık doğru olursa olsun, Sultan Vahideddin'in Mustafa Kemal Paşa hakkında kanaatı olumludur. Hatta "Teşkilat-ı Mahsusa ve M.M. Grubu" başkanı olduğunu söyleyen Hüsamettin Ertürk'e göre, Sultan Vahideddin Mustafa Kemal Paşa'nın Harbiye Nazırlığına getirilmesini (Milli Savunma Bakanı yapılmasını) çok istemiş, fakat Ahmet İzzet Paşa'nın şiddetli muhalefeti karşısında onun bu arzusu gerçekleşmemişti. Ş.S. Aydemir, bu muhalefetin sebebini, Ahmet İzzet Paşa'nın Mersinli Cemal Paşa'ya gönderdiği bir telgrafla izah etmektedir. A. İzzet Paşa telgrafta Mustafa Kemal Paşa'yı çok şey isteyen ihtiraslı bir kişi olarak tanımlamaktadır.

Semih Yalçın’ın bu ifadeleri üzerinde durmakta yarar var.

Öncelikle şunu söyleyelim: Selanikli’nin çok şey isteyen ihtiraslı bir kişi olduğunu söyleyen sadece Ahmet İzzet Paşa değil..

Bunu herkes söylüyor.

Hatta, Selanikli’nin kendisi..

Nitekim, Falih Rıfkı’nın Çankaya’da aktardığı gibi, zina yaptığı kadınardan dul Madame Corinne’e Sofya’dan yazdığı mektupta “Büyük ihtiraslarım var” demiştir.

Ayrıca, Padişah'a gönderdiği söz konusu telgraf da, “acizleri”nin çok şey isteyen muhteris birisi olduğunun belgesi..

Ondan bakanlık koltuğu istiyor.

*

Fakat, Semih Yalçın’ın sözlerinin ortaya koyduğu daha önemli bir gerçek var..

O da şu: Gerçekte, telgrafta yazılanın aksine, Selanikli’nin Padişah’a bir sadakati ve merbutiyeti yoktu..

Fakat Vahideddin’in Selanikli’ye vardı..

Nitekim, Selanikli’nin telgrafını okuyunca “Bu da kendisini fasulye gibi nimetten zannediyor, tutmuş bize akıl veriyor” demiyor, onun, arzusu doğrultusunda bakan olması için Sadrazam’a ısrarda bulunuyor.

*

Evet, sadece şu bilgiler bile, sonradan yaşanan olayların analizi için yeterli ipuçlarını veriyor.

Birincisi, Selanikli Mustafa Kemal, “Köprüden geçene kadar ayıya dayı deme” politikası ile son ana kadar Sultan Vahideddin’i yıkayıp yağlamıştır.

Hatta, Erzurum’da kongre sırasında geceleyin hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Osmanlı Devleti’ni tarihe gömeceğini, Vahideddin’in saltanatını başına yıkacağını söylediği sırada bile Padişah’a yağ tulumu kıvamında telgraflar göndermiştir. (Bunlar için Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

Anadolu’ya geçtikten sonra bile telgraflarında dalkavukluğun Nirvana’sına erişmiş cümleler kuran bu takiyyeci, gizli gündemci, yalancı adamın, İstanbul’dayken Vahideddin’in karşısında neler söylemiş olabileceği tahmin edilebilir.

İşin doğrusu, Türk tarihinde bunun kadar yalancı, bunun kadar dolandırıcı, bunun kadar sahtekâr başka biri yok.  

Eşsiz.. 

Yekta.. 

Biricik..

GİRESUNLU YARBAY TOPAL OSMAN AĞA, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’Ü NEDEN ÖLDÜRMEK İSTEDİ?

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 13

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, savaş meydanlarından sıvışma konusunda özel bir deha türü geliştirmiş olan Selanikli Atatürk’ün, Yarbay Topal Osman Ağa’nın elinden kurtulmak için kara çarşaf giyip kadın kılığında kaçtığını görmüştük.

Yıl 1923, aylardan Nisan’dı.

Topal Osman kim?

Selanikli Mustafa Kemal’in Giresunlulardan oluşan muhafız kıtasının (korumalarının) komutanı.

Peki, o sırada 40 yaşında olan bu Karadenizli yiğit ve gözükara adamın, firarların efendisi Selanikli Mustafa ile derdi neydi? (O sıralarda henüz Türkler’in atası anlamına gelen Atatürk palavrasını soyadı olarak almış değildi.)

Nedeni, heykelini diktirme, kadınlarla dans etme, akşamları kafayı çekme ve her fırsatta fotoğrafını çektirme tutkunu Selanikli’nin kendisini arkadan hançerlemiş ve satmış olduğunu düşünmesi olabilir miydi?

Topal Osman hakkında, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinin ardındaki azmettirici olması suçlamasıyla tutuklama kararı çıkarılmış, o da bunun üzerine adamlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’ne saldırmıştı.

Selanikli’nin korumalarının komutanıyken saldıranların komutanı haline gelmişti.

Neden?

*

Ali Şükrü Bey kimdi?

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında milletvekili olarak bulunmuş, sonra TBMM’de Trabzon milletvekili olarak yer almış bir siyasetçi, asker ve gazeteci-yazardı.

İngiltere’de Liverpool’da öğrenim görmüştü, İngilizcesi mükemmeldi.

Ancak, Hilafetçi ve Şeriatçıydı.

Geleneksel ahlâkın kayıtlarından azade biçimde gayrimeşru birliktelik yaşadığı dul Madame Corinne’e bir mektubunda sözünü ettiği “büyük ihtirasları” için yapmayacağı şey olmayan Selanikli Mustafa’ya TBMM’de en çok muhalefet eden isimdi.

28 Nisan 1920’de içki yasağı getirilmesi için TBMM’ye kanun teklifi vermiş, yasalaşmasını sağlamış, bu durum büyük ihtirasların adamı Selanikli’nin canını sıkmıştı.

Ayrıca Tan isimli bir gazete çıkarmış, Selanikli’nin hoşlanmayacağı türden “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” yazılar yazmıştı.

Selanikli’ye dalkavukluk ve yalakalık yapmaya tenezzül etmiyordu.

Fikri, irfanı ve vicdanı hür olduğu için, İsmet’in (O sırada henüz İnönü soyadını almış değildi) diplomat olmamasından dolayı Lozan’da acemice işler yaptığını, ayrıca TBMM’nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıktığını Meclis kürsüsünden söyleyerek Selanikli’nin kızarıp bozarmasına, sinirlerinin gerilmesine neden olmuştu.

Lozan’daki müzakereler hakkında TBMM’ye açıklanan resmî bilgiler ile dış basındaki haberler arasında çelişkiler olduğunu söyleyerek, “Ya Batı medyası kendi toplumlarına yalan söylüyor, ya da siz bu milleti ve buradaki vekillerini aldatıyorsunuz” mesajını vermişti.

Fikri, vicdanı ve irfanı hürdü, Selanikli’ye kul köle olmayı kabul etmiyordu.

Varlığı, Selanikli’yi rahatsız ediyordu.

Ve, mutlu bir tesadüfle, Selanikli’nin gözünü aydın edecek şekilde, 27 Mart 1923 günü birden bire ortadan kaybolmuştu.

39 yaşındaydı.

*

Dört gün sonra, Topal Osman’ın yardımcısı Mustafa Kaptan’ın itirafı sonucunda, 1 Nisan günü, Çankaya sırtlarındaki Mühye köyü civarında Ali Şükrü Bey’in cesedine ulaşıldı.

Topal Osman’ın Samanpazarı’ndaki evine yemeğe davet edilmiş, burada Topal ile sekiz adamı tarafından kement ya da çadır ipiyle boğularak öldürülmüştü.

Trabzonlu Ali Şükrü Bey ile Giresunlu Topal Osman Ağa arasında bir husumet yoktu, öyle olsaydı, ne yemek daveti yapılabilirdi ne de icabet vaki olurdu.

Peki neden böyle bir cinayet işlenmişti?..

Olay Topal Osman’ın kişisel meselesi olsaydı, hem sekiz kişinin böyle bir cinayete şahit olmasını arzu etmezdi, hem de onları alçakça bir cinayete ortak olma konusunda ikna etmesi beklenemezdi.

Sonuçta Topal Osman, Selanikli Atatürk’ün korumalarının komutanlığını yapan adamdı.

Cinayeti Selanikli’nin arzusu ve emri üzerine işlemiş olabilir miydi? Ankara’da herkesin kafasındaki soru buydu.

Selanikli Atatürk’ün, Hilafet-Şeriat yanlısı milletvekili Trabzonlu Ali Şükrü Bey’den nefret ettiğinin herkes farkındaydı.

*

Olay, Mustafa Kaptan'ın itirafıyla anlaşılınca, Topal Osman hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Bunu duyan Topal Osman, Selanikli Atatürk de içindeyken Çankaya Köşkü’nü kuşattı.

Neden?

Neden suçluluk psikolojisi içinde Selanikli’ye gidip iltimas-torpil vs. talebinde bulunmuyordu da adamlarıyla birlikte ondan hesap sormak istiyordu?

Nedeni, asıl azmettiricinin, Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi talimatını verenin Selanikli olması olabilir miydi?

Topal Osman’ın hareket tarzı Ankara’da herkesin aklına bu sorunun gelmesine yol açmıştı.

Çünkü Topal Osman'ın kendiliğinden böyle birşeye kalkışması için hiçbir neden yoktu.

*

Bizim de aklımıza şimdi şu soru geliyor: “Büyük ihtiraslar rejimi” faili meçhul cinayetler, örtülü suikastler konusunda henüz acemi olduğu için mi bu yaşanmıştı?

Zehirleme gibi sessiz sakin, gürültüsüz patırtısız yöntemleri devreye koymaları için biraz zaman geçmesi mi gerekiyordu?

Korumaların, korudukları adamı öldürmek istemeleri türünden böyle traji-komik bir skandalın yaşanmasının ardındaki temel etken; zehirleme, trafik kazası vs. türünden yöntemlerle cinayetleri “hayatın olağan akışı”na uydurup örtbas edecek bir istihbarat teşkilatının (gizli servisin) henüz kurulmamış olması olabilir miydi?

*

Evet, Yarbay Topal Osman Ağa’daki bu büyük öfke patlamasının ardındaki saik neydi?

O saik, bunu kendiliğinden yapmamış, “büyük ihtiraslar”ın adamı Selanikli Mustafa Atatürk’ün emriyle cinayeti gerçekleştirmişken, Selanikli’nin verdiği emrin arkasında durma cesareti ve mertliğini göstermediğini, kendisini satıp sırtından hançerleyerek hilekârca davrandığını görmüş olması mıydı?

Kendisi “Gazi Paşa hazretleri böyle istiyorsa vardır bir hikmeti” diye düşünüp cinayeti işlemişken, hakkında cinayet suçlamasıyla yakalama kararı çıkarılması karşısında Gazi’nin gaz olup buharlaşmasını, kayıtsız kalmasını izzetinefsine yedirememesi miydi öfkesinin bir yanardağ gibi patlamasının ardındaki temel etken?.

Hesap sorulması gereken biri vardıysa onun, Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu düşünmesi miydi?.

Topal Osman, bunun hesabını sormak üzere mi adamlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’ne gitmişti?.

*

Topal Osman, yanındaki adamlarını Selanikli kahraman Atatürk’e saldırmaya nasıl ikna etmişti?.. 

Onları, “Biliyorsunuz ki ben bunu size, Selanikli böyle emrettiği için yaptırdım.. Şimdi bu dönek ve korkak adam beni de, sizi de sattı, bizi arkamızdan hançerledi” gibi birşey diyerek mi ikna etmişti?

Selanikli kahraman Atatürk, dışarıya çıkıp, “Ya hu Osman, ne bu öfke, ne oldu?.. Ali Şükrü’yü öldermeni ben mi söyledim ki buraya geliyorsun?.. Madem nefsine uyup bir halt işledin, sonucuna katlanmalısın” niye diyememişti de kurtuluşu kara çarşaf giyip kadın gibi görünerek kaçmakta bulmuştu?

Latife Hanım’ın söylediği gibi kendisini Napolyon Bonapart’la kıyaslamayı pek seven Selanikli, Elbe Adası’ndan kaçıp Paris’e doğru yürürken, kendisini tutuklamak, teslim olmazsa öldürmek için görevlendirilmiş askerlerin karşısına çıkıp onlardan kendisine itaat etmelerini isteme cesareti gösteren Napolyon gibi ortaya çıkıp Topal’a ve adamlarına niye şöyle seslenmemişti: 

Bre nankörler, bre hainler, bre tuz-ekmek hakkı bilmezler, bu ne cüret, bu ne küstahlık! Hem alçakça cinayet işleyecek hem de komutanınıza silah çekme hainliğine kalkışacaksınız, böyle bir alçaklık bir ferdi bile dünyaya bedel olan Türk’e, hele de bir Türk askerine yakışır mı?

Hayır, Selanikli Napolyon, böyle şeyler söylemek yerine, tıpkı Filistin’de İngilizler'in karşısında kirişi kırıp kaçtığı gibi tabanları yağlayıp kaçmıştı.

Hem de kadın kıyafetine bürünerek, kadın gibi görünerek.

Sonradan nutuk ve demeçlerinde Osmanlı’ya hakaretler yağdıran, Yavuz ve Kanuni gibi Türk tarihinin büyük isimlerini aşağılayan Selanikli, neden, Çaldıran’a giderken çadırını kurşunlayan Yeniçeriler’in üzerine hışımla yürüyen Yavuz gibi kahramanca davranamamıştı da kadın elbisesi giyip kaçmıştı?

*

Yarbay Topal Osman, Selanikli Napolyon çarşafa bürünüp kirişi kırdığı için amacına ulaşamadı.

Fakat, kara çarşaflı firarî Napolyon boş durmadı, Topal Osman’ın defterini dürmek için gereken görevlendirmeyi yaptı.

Topal Osman ise (belki kaçmayı onuruna yediremediği için) Ankara’yı terk etmeyi, eski günlerinde olduğu gibi dağa çıkmayı vs. düşünmemiş, Papazın Bağı’ndaki evine çekilmişti.

O gece Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe komutasındaki bir birlik tarafından evi kuşatıldı.

Topal Osman çarşaf giyecek adam da değildi, silahını atıp ellerini havaya kaldırarak teslim olacak adam da.. 

Yanındaki 10 kadar adamıyla birlikte kurşunla karşılık verdi, çatışma bütün gece devam etti.

Sonunda Giresunlu silahşör yaralı olarak ele geçirildi.

Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe, yakalandığı için mahkemeye çıkarılıp yargılanması, suçu sabit görülünce hak ettiği cezaya çarptırılması gereken Topal’ı, üstelik yaralı olduğu halde oracıkta boğazladı.

Hayır, sadece gırtlağını kesmekle yetinmedi.. Kafasını kesti, kopardı..

Selanikli’den böyle bir emir almış olabilir miydi?

Sonradan Ankara’da herkesin aklına gelen soru buydu.

*

Neden, yaralı ele geçirilen bir Yunan askerine bile yapılmaması gereken böyle bir vahşeti İsmail Hakkı maskarası Topal Osman’a reva görmüştü?

Savaşta bile yapılmazdı bu, uluslararası hukukta bu, “savaş suçu”ydu.

İç hukuk açısından ise, cinayetti.

İsmail Hakkı, böyle bir cinayeti işlemeye nasıl cesaret edebilmişti? Kime veya neye güveniyordu?

Yaralı Topal Osman’ı öldürmek için bu acele neydi?

Konuşup, Ali Şükrü Bey’i öldürme emrini kendisine “büyük ihtiraslar” şampiyonu kara çarşaflı Napolyon’un verdiğini söylemesinden mi korkuluyordu?

Bu yüzden, bir an önce susturulmak mı istenmişti?.

*

Bunlar, herkesin kendi “hür fikri, hür irfanı ve hür vicdanı” ile cevaplandırması gereken sorular.

Fikir, irfan ve vicdan bakımından herkes aynı seviyede olmadığı için cevaplar farklılık gösterecektir.

Olayda kesin olan şu: Ali Şükrü Bey cinayetinin ardından yeni bir cinayet işlenerek, Topal Osman ebediyen susturuldu..

Konuşmadan, konuşamadan.

Ve onu boğazlayan İsmail Hakkı’ya hesap soran olmadı..

İşlediği cinayet yanına kâr kaldı.

*

Topal Osman hakkında, cesedi toprağa verildikten sonra idam kararı çıkarıldı.

Önce öldür, sonra fırsat bulursan yargılarsın” formülü işletildi.

Hukuka, teamüllere, prosedürlere çok bağlılar ya, idam kararını yerine getirip Yarbay Topal Osman’ı asmak için cesedini mezarından çıkarıp Ulus Meydanı’na, Meclis’in kapısının önüne getirdiler.

Fakat, başı kesilmiş olduğu için nasıl asacaklarını bilemediler.

Sonra akıllarına ayağından asmak geldi.

Astılar.

Çarşaflı Napolyon, sarı saçlarını rüzgâra bırakıp başını kaldırarak mavi gözleriyle, yukarıda sallanan adama ve mavi göğe bakmış mıdır, ve bu arada yüzünde beliren bir mutluluk ifadesiyle bıyık altından gülmüş müdür?

Bu hazin ve dokunaklı manzarayı seyredenler arasında bulunmadığımız için bilmiyoruz.

*

Ali Şükrü Bey’in ve ardından Topal Osman Ağa’nın, bu iki ete kemiğe bürünmüş cesaret abidesinin katledilmesi Ankara’da herkesin ayağının suya ermesine yol açtı.

Bundan sonra, Şeyh Said’e kadar, Madame Corinne’in sevgilisi “büyük ihtiraslar” Napolyon’una kimse “Gözünün üstünde kaşın var” diyemeyecekti.

Demeye cesaret edemeyecekti.

Çünkü, Ankara’nın kanlı devrimler gecesine hazırlanan gün batımında “İhtimal bazı kafalar kesilir”di.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...