SULTAN VE YAVER, SADAKAT VE MERBUTİYET








KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 14


Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında söyledikleri üzerinde durmaya devam ediyoruz.

Şunu diyordu:

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. …

*

Evet, hükümeti devirme gayretleri içindeydi.

Çevirdiği dolapları, entrika ve dümenleri biz anlatmayalım, (derin veya yüzeysel) devlet partisi MHP’nin “Atatürk miliyetçisi” genel başkan yardımcısı E. Semih Yalçın’dan dinleyelim.

Semih’in yardımcı doçentlik zamanında kaleme almış olduğu bir makalesi şu başlığı taşıyor: “Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”. (Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995.)

Terk kelimesiyle aynı kökten gelen mütareke, karşılıklı olarak silahları terk anlamına geliyor. Yani ateşkes.

Burada söz konusu olan mütareke, Mondros Mütarekesi..

*

Meseleyi daha iyi anlamak için yakın plan çekimi bırakıp meseleye biraz geniş açıdan bakmak gerekiyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın son senesinde, 1918 yılında, 3 Temmuz günü Sultan Reşad vefat eder.

Aynı gün veliaht Vahideddin tahta geçer.

Buna, (zina yaptığı dul sevgilisi Madame Corinne’e bir mektubunda belirttiği üzere) “büyük ihtiraslar” sahibi Selanikli Mustafa Kemal çok sevinir, çünkü ona Berlin seyahati sırasında refakat etmiş ve güvenini kazanmıştır.

Vahideddin’in tahta geçişiyle birlikte Selanikli’nin yıldızı parlamaya, büyük ihtirasları yerinde duramayıp hoplayıp zıplamaya başlamıştır.

*

Vahideddin’in tahta geçişinden iki buçuk ay sonra, Eylül’ün ikinci yarısında Osmanlı ordusu Filistin’de İngilizler karşısında büyük bir yenilgi alır.

Osmanlı’nın teslim bayrağı çekip Mondros Mütarekesi’ne imza atmasına yol açan bu yenilginin baş müsebbibi, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinden birinde anlattığımız gibi, Yedinci Ordu komutanı Selanikli Mustafa’dır.

Ordusuna savaşma değil sıvışma emri vermiş, kendisi de ordusunu bırakıp tabanları yağlayarak tüymüştür.

Onun bu ricatı “domino etkisi”yle Osmanlı’nın gerideki diğer birliklerinin de hazırlıksız yakalanıp paniklemesine yol açmıştır.

*

Suriye yenilgisi İttihat ve Terakki Hükümeti’nin de sonunu getirmişti.

Sadrazam Talat Paşa 13 Ekim günü Sultan Vahideddin’e istifasını sunmuştu.

Vahideddin tahta oturalı henüz üç ay 10 gün olmuş bulunuyordu.

Cephedeki savaştan çok İstanbul siyasetini takip eden, düşmanın önünden palaspandıras kaçmış bulunan Selanikli, başedilemez koltuk sevdası ile hemen devreye girer, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokar.

Semih Yalçın’ın ifadesiyle “hemen harekete geçmiş ve başyaver Naci (Eldeniz) Bey'e SultanVahideddin'e arzedilmek üzere şifreli bir telgraf çekmişti” (s. 177).

Nerden gönderiyor?

Suriye'den.

Bu Selanikli “Büyük İhtiraslar” için aynı zamanda ikide bir birileri tarafından “Ordunun siyasete karışmasına karşıydı” denilir. 

Kendisinin karışma imkânının olmadığı zamanlarda öyleydi, fakat Vahideddin tahta geçince durum değişti. 

(Bence bu Selanikli’nin soyadı “Büyükihtiraslar” olmalıydı. Gerçekte Türkler’in atası olmadığı için aldığı Atatürk soyadı gülünç bir palavra olmaktan öteye gitmiyor. Ayrıca Türkoğlu değil de Ata Türk soyadını alması, bütün bir millete dolaylı olarak “Hepiniz benim çocuğumsunuz, hepinizin anasını ebesini gördüm” demesi gibi birşey..)

Şimdi düşünün, Hakkari’deki bir general Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sunulmak üzere bir e-posta gönderse, hükümetin teşkili konusunda ona akıl verse, “Falan ve filanı bakan yapın, beni de unutmayın” dese, bunu nasıl karşılamak gerekir?

*

Sonra, bu ne samimiyet?

Vahideddin’e Mustafa Kemal’den başka böyle bir telgraf çeken, çekebilen yok..

Yani aralarında böyle "al takke ver külah" büyük bir samimiyet var..

Zaten Anadolu’ya görevli olarak gönderilmesinin ardındaki etken de bu samimiyetti..

Sonradan inkâr edilen samimiyet..

Şimdi bizler, ilkokulun birinci sınıfından itibaren, putlaştırılmış, ilahlaştırılmış, tanrılaştırılmış bir Mustafa Kemal masalı, ipe sapa gelmez, (ve de “fikir ve inanç hürriyeti” açısından kabul edilemez nitelikte bir koruma kanunu ile beslenip desteklenen) putperestçe palavralarla büyüyoruz.

Büyüdük.

(Andımız’da yer alan şu ifadeye bakın: “Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk…” Bu şekilde ancak Allahu Teala’ya seslenilir, çünkü böyle bir hitabı duyabilecek olan sadece O’dur.. Senin Anadolu'nun ücra bir köşesinde seslendiğin Selanikli ölü ise Anıtkabir’de kendisinden bile habersiz yatıyor, nerde kaldı ki seni duysun! Gidip cesedinin başında bile seslensen bir faydası yok.. Fakat sen, laiklik adına, yerleri ve gökleri yaratan Allahu Teala'ya okulda yalvarmayı terk ediyorsun, yüce ismini anmıyorsun, fakat Selanikli yalan dolan padişahına, herkesi her yerde duyan bir tanrıymış gibi böyle gıyabında putperestçe laflar söyleyerek bir nevi ibadet ve kullukta bulunmaktan utanmıyorsun.. Ve de, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e salavat okunmasını dert edinen modernist-tarihselci ilahiyatçı soytarılardan, bu insanlık onur ve haysiyetine aykırı putperestçe Andımız ayini için birşey duyabilmiş değiliz. Memuriyet hayatımda sözde milliyetçi ve muhafazakâr fakat Allahu Teala’nın zikrinden rahatsız olan münafıklarla da karşılaştım, fakat bu aşağılık zihniyetlilerin Andımız’dan rahatsızlık duymuş olduklarını hiç zannetmiyorum. Tam aksine, devlet dairesinde ilk işleri tepelerine bir Selanikli resmi asmak oluyordu.)

Evet, Cumhuriyet Türkiyesi'nde biz bu putperestçe Selanikli yüceltmeciliğini yaşadık, yaşıyoruz.

1918 yılında ise Mustafa Kemal, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında yazdığına göre, İttihatçılar tarafından bile “ahlâksız, haris, sarhoş ve fırsatçı” olarak biliniyordu. Hatta Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile onun için “menfaat düşkünü, muhteris” diyorlardı. Yine Falih Rıfkı’nın söylediğine göre, İttihatçılar bu adamı “sefih” biri olarak tanımlıyorlardı.

Yani saygı duyulan, sayılan ve sevilen biri değildi. Onu tanıyanların çoğuna göre zeki fakat ahlâksız bir adamdı.

Fakat, veliahtlığı sırasında Vahideddin'e yatırım yapmış, onu kafaya almıştı.

O yüzden, şifreli telgraf çekip ona akıl verebilmiştir.

Hem dış politikasını, hem de iç politikasını belirlemeye kalkışmıştır.

*

MHP’li Semih, makalesine, söz konusu telgrafın metnini de almış..

Okuyalım (s. 178):

Ser Yaveri Hazreti Şehriyari Naci Bey Efendiye

Talat Paşa kabinesinin (bakanlar kurulunun) mefluç (felç olmuş) bir halde, Tevfik Paşa Hazretlerinin muayyen (belirli) bir kabine teşkilinde müşkülata maruz bulunmakta (zorluklara uğramakta) olduğunu haber alıyorum. Ordular muharebe (savaşma) kudretinden mahrum ve zaten kuva-yı mevcude (var olan kuvvetler) müdafaadan aciz bir hale getirilmiştir. Düşman her gün daha müsait ve ezici şurut (şartlar) ihraz etmektedir (kazanmaktadır). Müttefiken (Almanya ile ittifak/birliktelik) olmadığı takdirde münferiden (tek başımıza) ve behemehal (neye mal olursa olsun) sulhu (barışı) takarrür ettirmek (gerçekleştirmek) lazımdır ve bunun için fevt olunacak (kaybedilecek) bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kamilen (tamamen) elden çıkması ve devletimizin gayrı kabili telafi (telafisi imkansız) mehalike (tehlikelere, helake) maruz kalması baidü'l-ihtimal (uzak ihtimal) değildir. Muhterem padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim (bağlılığım) ve vatanımın temini selameti (selametinin sağlanması) itibariyle arzederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika (gerçekten) müşkülata tesadüf etmişlerse sadaretin (sadrazamlığın, başbakanlığın) derhal İzzet Paşa Hazretlerine tevcihi (verilmesi) ve müşarunileyhin (adı geçenin) de esası Fethi, Tahsin, Rauf, Canbulat, Azmi, Şeyhülislam Hayri ve acizlerinden (benden) mürekkep (oluşan) bir kabine teşkil etmesi oluşturması zaruridir (zorunludur). Zevat-ı mezkurenin (anılan şahısların) vücuda getireceği kabine vaziyete hakim olabileceği zann u itikadındayım. Tevfik Paşa Hazretleri size isimlerini söylediğim zevata (kişilere) müracaat ettiği takdirde mazhar-ı teshilat (kolaylıklara mazhar) olabilir zamıederim. Münasip ise bu zevatın Şevketmeap (Padişah) Efendimize arzını rica ederim.

Teşrinievvel 918

Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari (Padişah hazretlerinin fahrî yaveri) Mustafa Kemal

*

Görüldüğü gibi, imzayı “yaver” olarak atmış.

Padişah’ın yaveri.. Has adamlarından..

Sadece bu telgraf metni bile hem Vahideddin-Selanikli ilişkisinin hem de Selanikli Mustafa’nın karakter ve kişiliğinin anlaşılması bakımından yeterlidir.

Bir şu telgrafta yazdıklarına bakın, bir de sonradan Falih Rıfkı gibi adamlarına anlattıklarına ve Nutuk’unda söylediklerine..

Sonradan söylediklerine bakılırsa Vahideddin’e karşı hiçbir zaman bir sadakatinin ve merbutiyetinin (bağlılığının) bulunmamış olması gerekir.

Aslında, sonradan söyledikleri doğru.. Hiçbir zaman gerçek bir sadakati ve merbutiyeti olmadı.

Bu telgrafında yaptığı ise yalakalık, sahtekârlık, dalkavukluk, koltuk kapmak için etek öpücülük, postal yalayıcılık, takiyye, gözboyama, hile..

Sorun şurada ki, Vahideddin onun bu sahte dalkavukluklarına inandı. Onun gerçekten sadık ve bağlı, sözünün eri biri olduğunu sandı..

Saf ve som bir fırıldak olduğunu anlayamadı.

*

Bu telgrafın karakteriyle ilgili olarak ortaya koyduğu ikinci bir gerçek, olağanüstü boyutlardaki hırsı, ihtirası, muhterisliği, aç gözlülüğü, doymazlığı..

Acizlerinin (kendisinin) hükümette mutlaka yer alması gerekiyormuş, bu, zaruriymiş, zorunluymuş..

Adamın derdi koltuk..

Araya başka isimler de sıkıştırıyor ki, salt kendi menfaatini düşündüğü anlaşılmasın.

Ayrıca sonradan o isimlere, “Padişah Efendimiz nezdinde sizin için şefaatçi oldum, sizi bakanlık için tavsiye ettim” diyerek onları minnet altında bırakma imkânına kavuşuyor.

Diyelim ki hükümette yer aldılar, “Benim sayemde bakan oldunuz” diyebilecek..

*

Telgraf metninin ortaya koyduğu bir başka gerçek: Vatan savunmasında gözü yok.. Aklı fikri teslimiyette..

Gözünün olmadığı cephedeki tutumundan belliydi zaten..

Bir komutanın askerlerine vereceği tek emir “Haydi yallah, hep beraber kaçıyoruz!” demek olacaksa, askerlik eğitimine ne lüzum var ki!

Selanikli Mustafa’nın Filistin’de bütün yaptığı buydu..

Verdiği ricat emriyle, sadece başında bulunduğu Yedinci Ordu’nun mahvına değil, bu kaçışa hazırlıksız yakalanarak moralleri çöken gerideki kuvvetlerin de dağılmasına neden oldu.

Padişah’a yaptığı tavsiyeye bakın: Behemehal, yani her hal ü kârda, her ne pahasına olursa olsun barış yapılmalıymış.

Yani “kayıtsız şartsız teslim olalım”.

Nutuk atmaya gelince de “Ya istiklal ya ölüm!”

Vahideddin’e tavsiyesi ise bu: “Ya teslimiyet, ya teslimiyet!”

Behemehal.

Bu hilekâr ve yalancı adam sonradan tutup Vahideddin’i bir de teslimiyetçilikle suçlamaz mı!..

*

Semih Yalçın’ın şu ifadeleri önemli (s. 178-9):

Hüseyin Rauf Orbay'ın hatıraları vasıtasıyla padişahın, Mustafa Kemal'in Suriye'den gönderdiği telgraf metnini yeni kabineyi kurmakla görevlendirdiği Ahmet İzzet Paşa'ya vermiş olduğunu öğrenmekteyiz. Sultan Mehmed Vahideddin böyle yapmakla hiç şüphesiz, Mustafa Kemal'in teklifine ne derece önem verdiğini göstermiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Sultan Vahideddin bu davranışı ile yani söz konusu telgraf metnini yeni görevlendirilen sadrazama. vermekle ya Mustafa Kemal'in teklifinin nazar-ı dikkate alınmasını ya da Ahmet İzzet Paşa'nın bu hususta görüşünü almak istemişti. Hangi şık doğru olursa olsun, Sultan Vahideddin'in Mustafa Kemal Paşa hakkında kanaatı olumludur. Hatta "Teşkilat-ı Mahsusa ve M.M. Grubu" başkanı olduğunu söyleyen Hüsamettin Ertürk'e göre, Sultan Vahideddin Mustafa Kemal Paşa'nın Harbiye Nazırlığına getirilmesini (Milli Savunma Bakanı yapılmasını) çok istemiş, fakat Ahmet İzzet Paşa'nın şiddetli muhalefeti karşısında onun bu arzusu gerçekleşmemişti. Ş.S. Aydemir, bu muhalefetin sebebini, Ahmet İzzet Paşa'nın Mersinli Cemal Paşa'ya gönderdiği bir telgrafla izah etmektedir. A. İzzet Paşa telgrafta Mustafa Kemal Paşa'yı çok şey isteyen ihtiraslı bir kişi olarak tanımlamaktadır.

Semih Yalçın’ın bu ifadeleri üzerinde durmakta yarar var.

Öncelikle şunu söyleyelim: Selanikli’nin çok şey isteyen ihtiraslı bir kişi olduğunu söyleyen sadece Ahmet İzzet Paşa değil..

Bunu herkes söylüyor.

Hatta, Selanikli’nin kendisi..

Nitekim, Falih Rıfkı’nın Çankaya’da aktardığı gibi, zina yaptığı kadınardan dul Madame Corinne’e Sofya’dan yazdığı mektupta “Büyük ihtiraslarım var” demiştir.

Ayrıca, Padişah'a gönderdiği söz konusu telgraf da, “acizleri”nin çok şey isteyen muhteris birisi olduğunun belgesi..

Ondan bakanlık koltuğu istiyor.

*

Fakat, Semih Yalçın’ın sözlerinin ortaya koyduğu daha önemli bir gerçek var..

O da şu: Gerçekte, telgrafta yazılanın aksine, Selanikli’nin Padişah’a bir sadakati ve merbutiyeti yoktu..

Fakat Vahideddin’in Selanikli’ye vardı..

Nitekim, Selanikli’nin telgrafını okuyunca “Bu da kendisini fasulye gibi nimetten zannediyor, tutmuş bize akıl veriyor” demiyor, onun, arzusu doğrultusunda bakan olması için Sadrazam’a ısrarda bulunuyor.

*

Evet, sadece şu bilgiler bile, sonradan yaşanan olayların analizi için yeterli ipuçlarını veriyor.

Birincisi, Selanikli Mustafa Kemal, “Köprüden geçene kadar ayıya dayı deme” politikası ile son ana kadar Sultan Vahideddin’i yıkayıp yağlamıştır.

Hatta, Erzurum’da kongre sırasında geceleyin hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Osmanlı Devleti’ni tarihe gömeceğini, Vahideddin’in saltanatını başına yıkacağını söylediği sırada bile Padişah’a yağ tulumu kıvamında telgraflar göndermiştir. (Bunlar için Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

Anadolu’ya geçtikten sonra bile telgraflarında dalkavukluğun Nirvana’sına erişmiş cümleler kuran bu takiyyeci, gizli gündemci, yalancı adamın, İstanbul’dayken Vahideddin’in karşısında neler söylemiş olabileceği tahmin edilebilir.

İşin doğrusu, Türk tarihinde bunun kadar yalancı, bunun kadar dolandırıcı, bunun kadar sahtekâr başka biri yok.  

Eşsiz.. 

Yekta.. 

Biricik..

GİRESUNLU YARBAY TOPAL OSMAN AĞA, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’Ü NEDEN ÖLDÜRMEK İSTEDİ?

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 13

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, savaş meydanlarından sıvışma konusunda özel bir deha türü geliştirmiş olan Selanikli Atatürk’ün, Yarbay Topal Osman Ağa’nın elinden kurtulmak için kara çarşaf giyip kadın kılığında kaçtığını görmüştük.

Yıl 1923, aylardan Nisan’dı.

Topal Osman kim?

Selanikli Mustafa Kemal’in Giresunlulardan oluşan muhafız kıtasının (korumalarının) komutanı.

Peki, o sırada 40 yaşında olan bu Karadenizli yiğit ve gözükara adamın, firarların efendisi Selanikli Mustafa ile derdi neydi? (O sıralarda henüz Türkler’in atası anlamına gelen Atatürk palavrasını soyadı olarak almış değildi.)

Nedeni, heykelini diktirme, kadınlarla dans etme, akşamları kafayı çekme ve her fırsatta fotoğrafını çektirme tutkunu Selanikli’nin kendisini arkadan hançerlemiş ve satmış olduğunu düşünmesi olabilir miydi?

Topal Osman hakkında, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinin ardındaki azmettirici olması suçlamasıyla tutuklama kararı çıkarılmış, o da bunun üzerine adamlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’ne saldırmıştı.

Selanikli’nin korumalarının komutanıyken saldıranların komutanı haline gelmişti.

Neden?

*

Ali Şükrü Bey kimdi?

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında milletvekili olarak bulunmuş, sonra TBMM’de Trabzon milletvekili olarak yer almış bir siyasetçi, asker ve gazeteci-yazardı.

İngiltere’de Liverpool’da öğrenim görmüştü, İngilizcesi mükemmeldi.

Ancak, Hilafetçi ve Şeriatçıydı.

Geleneksel ahlâkın kayıtlarından azade biçimde gayrimeşru birliktelik yaşadığı dul Madame Corinne’e bir mektubunda sözünü ettiği “büyük ihtirasları” için yapmayacağı şey olmayan Selanikli Mustafa’ya TBMM’de en çok muhalefet eden isimdi.

28 Nisan 1920’de içki yasağı getirilmesi için TBMM’ye kanun teklifi vermiş, yasalaşmasını sağlamış, bu durum büyük ihtirasların adamı Selanikli’nin canını sıkmıştı.

Ayrıca Tan isimli bir gazete çıkarmış, Selanikli’nin hoşlanmayacağı türden “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” yazılar yazmıştı.

Selanikli’ye dalkavukluk ve yalakalık yapmaya tenezzül etmiyordu.

Fikri, irfanı ve vicdanı hür olduğu için, İsmet’in (O sırada henüz İnönü soyadını almış değildi) diplomat olmamasından dolayı Lozan’da acemice işler yaptığını, ayrıca TBMM’nin kendisine verdiği yetki sınırlarının dışına çıktığını Meclis kürsüsünden söyleyerek Selanikli’nin kızarıp bozarmasına, sinirlerinin gerilmesine neden olmuştu.

Lozan’daki müzakereler hakkında TBMM’ye açıklanan resmî bilgiler ile dış basındaki haberler arasında çelişkiler olduğunu söyleyerek, “Ya Batı medyası kendi toplumlarına yalan söylüyor, ya da siz bu milleti ve buradaki vekillerini aldatıyorsunuz” mesajını vermişti.

Fikri, vicdanı ve irfanı hürdü, Selanikli’ye kul köle olmayı kabul etmiyordu.

Varlığı, Selanikli’yi rahatsız ediyordu.

Ve, mutlu bir tesadüfle, Selanikli’nin gözünü aydın edecek şekilde, 27 Mart 1923 günü birden bire ortadan kaybolmuştu.

39 yaşındaydı.

*

Dört gün sonra, Topal Osman’ın yardımcısı Mustafa Kaptan’ın itirafı sonucunda, 1 Nisan günü, Çankaya sırtlarındaki Mühye köyü civarında Ali Şükrü Bey’in cesedine ulaşıldı.

Topal Osman’ın Samanpazarı’ndaki evine yemeğe davet edilmiş, burada Topal ile sekiz adamı tarafından kement ya da çadır ipiyle boğularak öldürülmüştü.

Trabzonlu Ali Şükrü Bey ile Giresunlu Topal Osman Ağa arasında bir husumet yoktu, öyle olsaydı, ne yemek daveti yapılabilirdi ne de icabet vaki olurdu.

Peki neden böyle bir cinayet işlenmişti?..

Olay Topal Osman’ın kişisel meselesi olsaydı, hem sekiz kişinin böyle bir cinayete şahit olmasını arzu etmezdi, hem de onları alçakça bir cinayete ortak olma konusunda ikna etmesi beklenemezdi.

Sonuçta Topal Osman, Selanikli Atatürk’ün korumalarının komutanlığını yapan adamdı.

Cinayeti Selanikli’nin arzusu ve emri üzerine işlemiş olabilir miydi? Ankara’da herkesin kafasındaki soru buydu.

Selanikli Atatürk’ün, Hilafet-Şeriat yanlısı milletvekili Trabzonlu Ali Şükrü Bey’den nefret ettiğinin herkes farkındaydı.

*

Olay, Mustafa Kaptan'ın itirafıyla anlaşılınca, Topal Osman hakkında yakalama kararı çıkarıldı.

Bunu duyan Topal Osman, Selanikli Atatürk de içindeyken Çankaya Köşkü’nü kuşattı.

Neden?

Neden suçluluk psikolojisi içinde Selanikli’ye gidip iltimas-torpil vs. talebinde bulunmuyordu da adamlarıyla birlikte ondan hesap sormak istiyordu?

Nedeni, asıl azmettiricinin, Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi talimatını verenin Selanikli olması olabilir miydi?

Topal Osman’ın hareket tarzı Ankara’da herkesin aklına bu sorunun gelmesine yol açmıştı.

Çünkü Topal Osman'ın kendiliğinden böyle birşeye kalkışması için hiçbir neden yoktu.

*

Bizim de aklımıza şimdi şu soru geliyor: “Büyük ihtiraslar rejimi” faili meçhul cinayetler, örtülü suikastler konusunda henüz acemi olduğu için mi bu yaşanmıştı?

Zehirleme gibi sessiz sakin, gürültüsüz patırtısız yöntemleri devreye koymaları için biraz zaman geçmesi mi gerekiyordu?

Korumaların, korudukları adamı öldürmek istemeleri türünden böyle traji-komik bir skandalın yaşanmasının ardındaki temel etken; zehirleme, trafik kazası vs. türünden yöntemlerle cinayetleri “hayatın olağan akışı”na uydurup örtbas edecek bir istihbarat teşkilatının (gizli servisin) henüz kurulmamış olması olabilir miydi?

*

Evet, Yarbay Topal Osman Ağa’daki bu büyük öfke patlamasının ardındaki saik neydi?

O saik, bunu kendiliğinden yapmamış, “büyük ihtiraslar”ın adamı Selanikli Mustafa Atatürk’ün emriyle cinayeti gerçekleştirmişken, Selanikli’nin verdiği emrin arkasında durma cesareti ve mertliğini göstermediğini, kendisini satıp sırtından hançerleyerek hilekârca davrandığını görmüş olması mıydı?

Kendisi “Gazi Paşa hazretleri böyle istiyorsa vardır bir hikmeti” diye düşünüp cinayeti işlemişken, hakkında cinayet suçlamasıyla yakalama kararı çıkarılması karşısında Gazi’nin gaz olup buharlaşmasını, kayıtsız kalmasını izzetinefsine yedirememesi miydi öfkesinin bir yanardağ gibi patlamasının ardındaki temel etken?.

Hesap sorulması gereken biri vardıysa onun, Selanikli Mustafa Atatürk olduğunu düşünmesi miydi?.

Topal Osman, bunun hesabını sormak üzere mi adamlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’ne gitmişti?.

*

Topal Osman, yanındaki adamlarını Selanikli kahraman Atatürk’e saldırmaya nasıl ikna etmişti?.. 

Onları, “Biliyorsunuz ki ben bunu size, Selanikli böyle emrettiği için yaptırdım.. Şimdi bu dönek ve korkak adam beni de, sizi de sattı, bizi arkamızdan hançerledi” gibi birşey diyerek mi ikna etmişti?

Selanikli kahraman Atatürk, dışarıya çıkıp, “Ya hu Osman, ne bu öfke, ne oldu?.. Ali Şükrü’yü öldermeni ben mi söyledim ki buraya geliyorsun?.. Madem nefsine uyup bir halt işledin, sonucuna katlanmalısın” niye diyememişti de kurtuluşu kara çarşaf giyip kadın gibi görünerek kaçmakta bulmuştu?

Latife Hanım’ın söylediği gibi kendisini Napolyon Bonapart’la kıyaslamayı pek seven Selanikli, Elbe Adası’ndan kaçıp Paris’e doğru yürürken, kendisini tutuklamak, teslim olmazsa öldürmek için görevlendirilmiş askerlerin karşısına çıkıp onlardan kendisine itaat etmelerini isteme cesareti gösteren Napolyon gibi ortaya çıkıp Topal’a ve adamlarına niye şöyle seslenmemişti: 

Bre nankörler, bre hainler, bre tuz-ekmek hakkı bilmezler, bu ne cüret, bu ne küstahlık! Hem alçakça cinayet işleyecek hem de komutanınıza silah çekme hainliğine kalkışacaksınız, böyle bir alçaklık bir ferdi bile dünyaya bedel olan Türk’e, hele de bir Türk askerine yakışır mı?

Hayır, Selanikli Napolyon, böyle şeyler söylemek yerine, tıpkı Filistin’de İngilizler'in karşısında kirişi kırıp kaçtığı gibi tabanları yağlayıp kaçmıştı.

Hem de kadın kıyafetine bürünerek, kadın gibi görünerek.

Sonradan nutuk ve demeçlerinde Osmanlı’ya hakaretler yağdıran, Yavuz ve Kanuni gibi Türk tarihinin büyük isimlerini aşağılayan Selanikli, neden, Çaldıran’a giderken çadırını kurşunlayan Yeniçeriler’in üzerine hışımla yürüyen Yavuz gibi kahramanca davranamamıştı da kadın elbisesi giyip kaçmıştı?

*

Yarbay Topal Osman, Selanikli Napolyon çarşafa bürünüp kirişi kırdığı için amacına ulaşamadı.

Fakat, kara çarşaflı firarî Napolyon boş durmadı, Topal Osman’ın defterini dürmek için gereken görevlendirmeyi yaptı.

Topal Osman ise (belki kaçmayı onuruna yediremediği için) Ankara’yı terk etmeyi, eski günlerinde olduğu gibi dağa çıkmayı vs. düşünmemiş, Papazın Bağı’ndaki evine çekilmişti.

O gece Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe komutasındaki bir birlik tarafından evi kuşatıldı.

Topal Osman çarşaf giyecek adam da değildi, silahını atıp ellerini havaya kaldırarak teslim olacak adam da.. 

Yanındaki 10 kadar adamıyla birlikte kurşunla karşılık verdi, çatışma bütün gece devam etti.

Sonunda Giresunlu silahşör yaralı olarak ele geçirildi.

Yüzbaşı İsmail Hakkı Tekçe, yakalandığı için mahkemeye çıkarılıp yargılanması, suçu sabit görülünce hak ettiği cezaya çarptırılması gereken Topal’ı, üstelik yaralı olduğu halde oracıkta boğazladı.

Hayır, sadece gırtlağını kesmekle yetinmedi.. Kafasını kesti, kopardı..

Selanikli’den böyle bir emir almış olabilir miydi?

Sonradan Ankara’da herkesin aklına gelen soru buydu.

*

Neden, yaralı ele geçirilen bir Yunan askerine bile yapılmaması gereken böyle bir vahşeti İsmail Hakkı maskarası Topal Osman’a reva görmüştü?

Savaşta bile yapılmazdı bu, uluslararası hukukta bu, “savaş suçu”ydu.

İç hukuk açısından ise, cinayetti.

İsmail Hakkı, böyle bir cinayeti işlemeye nasıl cesaret edebilmişti? Kime veya neye güveniyordu?

Yaralı Topal Osman’ı öldürmek için bu acele neydi?

Konuşup, Ali Şükrü Bey’i öldürme emrini kendisine “büyük ihtiraslar” şampiyonu kara çarşaflı Napolyon’un verdiğini söylemesinden mi korkuluyordu?

Bu yüzden, bir an önce susturulmak mı istenmişti?.

*

Bunlar, herkesin kendi “hür fikri, hür irfanı ve hür vicdanı” ile cevaplandırması gereken sorular.

Fikir, irfan ve vicdan bakımından herkes aynı seviyede olmadığı için cevaplar farklılık gösterecektir.

Olayda kesin olan şu: Ali Şükrü Bey cinayetinin ardından yeni bir cinayet işlenerek, Topal Osman ebediyen susturuldu..

Konuşmadan, konuşamadan.

Ve onu boğazlayan İsmail Hakkı’ya hesap soran olmadı..

İşlediği cinayet yanına kâr kaldı.

*

Topal Osman hakkında, cesedi toprağa verildikten sonra idam kararı çıkarıldı.

Önce öldür, sonra fırsat bulursan yargılarsın” formülü işletildi.

Hukuka, teamüllere, prosedürlere çok bağlılar ya, idam kararını yerine getirip Yarbay Topal Osman’ı asmak için cesedini mezarından çıkarıp Ulus Meydanı’na, Meclis’in kapısının önüne getirdiler.

Fakat, başı kesilmiş olduğu için nasıl asacaklarını bilemediler.

Sonra akıllarına ayağından asmak geldi.

Astılar.

Çarşaflı Napolyon, sarı saçlarını rüzgâra bırakıp başını kaldırarak mavi gözleriyle, yukarıda sallanan adama ve mavi göğe bakmış mıdır, ve bu arada yüzünde beliren bir mutluluk ifadesiyle bıyık altından gülmüş müdür?

Bu hazin ve dokunaklı manzarayı seyredenler arasında bulunmadığımız için bilmiyoruz.

*

Ali Şükrü Bey’in ve ardından Topal Osman Ağa’nın, bu iki ete kemiğe bürünmüş cesaret abidesinin katledilmesi Ankara’da herkesin ayağının suya ermesine yol açtı.

Bundan sonra, Şeyh Said’e kadar, Madame Corinne’in sevgilisi “büyük ihtiraslar” Napolyon’una kimse “Gözünün üstünde kaşın var” diyemeyecekti.

Demeye cesaret edemeyecekti.

Çünkü, Ankara’nın kanlı devrimler gecesine hazırlanan gün batımında “İhtimal bazı kafalar kesilir”di.


FİRARLARIN EFENDİSİ SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, KARA ÇARŞAF GİYİP KADIN KILIĞINDA NASIL KAÇMIŞTI?

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 12

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında şu ifadelerin yer aldığını görmüştük:

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. … [Atatürk] bir taraftan İngilizler'le sıkı ilişkiler içindeydi, bir taraftan İtalyanlar'la sıkı temastaydı, herkesle sıkı temastaydı.

M. Kemal Paşa’nın bu faaliyetleri olunca, İstanbul’da da kuşku başladı. Ve Vahideddin aslında vatan haini değil, Vahideddin kurtuluş nerede olacak bilemiyor, şaşkına dönmüş, saray İngilizler’in elinde, İngilizler’in avucuna düşmüş.. Genç, kuvvetli komutanlar var. İngilizler bunları çağırmışlar, toplamışlar İstanbul’a, hepsini toplamışlar, hepsi İstanbul’da. Ve (Vahideddin) bunları tayin ettirmekten korkuyor, tayin emrini çıkarmaktan da korkuyor. O hengâme içinde M. Kemal Paşa zaten, aşırılıkları bilindiği için, bir taraftan kuşkulanıyorlar, bir taraftan da güveniyorlar.”

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 170-1.)

*

Olayların seyrini hatırlayalım.

Vahideddin 3 Temmuz 1918’de padişah oldu.

İki buçuk ay sonra Filistin’de İngilizler’le Nablus (Megiddo) Savaşı yaşandı.

Selanikli Mustafa Kemal bu savaşta üstün firar ve kaçış yeteneğini sergileyerek Osmanlı ordusunun hezimetine büyük katkı sağladı.

Selanikli, Nablus’ta bulunan Yedinci Ordu’nun komutanıydı.

İngiliz 20’nci Kolordu birlikleri Nablus’a yürüyünce Selanikli Eylül’ün 20’sini 21’ine bağlayan gece Nablus’u boşaltmaya başladı.

Resmen kaçtı.

“Ya istiklal, ya ölüm!” demedi.

Şimdi Hamas’ın Gazze’de yaptığı türden bir direniş sergilemek yerine tabanları yağladı.

Peki kurtuldu mu?

*

Kendisi kurtuldu da, ordusu, tıpkı Anafartalar’daki 57’inci Alay örneğinde olduğu gibi, kurtulamadı.

21 Eylül günü bir İngiliz uçağı kaçmakta olan Yedinci Ordu’nun bir bölümünü tespit etti.

Bunun üzerine İngiliz uçakları Yedinci Ordu’yu bombalamaya başladı.

Askerlerin büyük bölümü öldü, kalanlar bütün askerî malzemeyi geride bırakarak canlarını kurtarmaya çalıştılar.

İngilizler arkada bırakılan 87 top, 55 kamyonet, 4 motorlu araç, 75 araba, 837 dört tekerlekli vagon ve çok sayıda su arabasını, sonradan, meyve bahçesinden elma toplar gibi topladılar.

Bunlar, Selanikli’nin İngilizler’e bir tür hediyesiydi.

Meşhur Lawrence bu konuda şunu yazdı:

RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) dört askerini kaybetti. Türkler ise bir kolordu kaybettiler.”

Bu rezalet ve facia, Selanikli’nin yere göğe sığdırılamayan efsanevî askerî dehasının eseriydi.

İngilizler açısından bakılırsa bu, kendilerine yapılmış dahiyane bir hizmet..

*

Filistin cephesindeki yenilginin en büyük sorumlusunun Selanikli Mustafa Kemal olduğu görülüyor.

Nedeni, Nablus’u hemen terk edip kaçmaya başlaması..

Gerekçesi de şu: Nablus’ta kalsaymış düşman tarafından kuşatılacakmış..

Zavallı deha, tabiî ki kuşatılacaksın, boru değil bu, savaş..

Tiryaki Hasan Paşa da Kanije Kalesi’nde kuşatılmıştı. Emri altında 9 bin asker vardı. Kendisini kuşatan Avusturya Ordusu ise neredeyse 10 katıydı.

Hasan Paşa kaleyi bırakıp kaçmadı.

Gazi Osman Paşa da Plevne’de kuşatılmıştı..

O da büyük bir kahramandır, fakat Tiryaki Hasan Paşa gibi karşısındaki orduyu (Rus ordusunu) mağlup etmiş değildi..

Sonunda teslim olmak zorunda kalmıştı.

Başarısı, Rus ordusunu 1877 yılında tam 145 gün (yaklaşık beş ay) Plevne önlerinde tutmuş, oyalamış olmasıdır.

O bunu yapmayıp kaçsaydı, daha sonra Ayastefanos’a (İstanbul’un Yeşilköy semtine) kadar gelen Rus ordusu kim bilir daha nereye kadar giderdi..

*

Eğer Selanikli Mustafa Atatürk de Nablus’u bırakıp kaçmasa, savunma hattı oluşturup Nablus’ta dursaydı, Filistin cephesi bu kadar kolay çökmezdi.

Nereye kaçıyorsun zavallı deha, İngiliz’in arkandan gelmeyeceğini mi sanıyorsun?

İngiliz uçaklarının peşine düşeceğini hesap etmeyen, bu kadar öngörüsüz ve basiretsiz bir adama askerî deha demek için ahmak olmak gerekiyor.

“Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!”

*

Bu pejmürde dehanın palaspandıras kaçışı “domino etkisi” yaptı, diğer Osmanlı birliklerinin de moralman çökmesine neden oldu.

İngiliz generali Allenby, savaşla ilgili raporunda şunları yazmıştı:

“Operasyonlar birbirini takip eden beş aşamadan oluşuyor.

“İlk aşama kısa sürdü.

“Otuz altı saatte, 19 Eylül 04:30 ile 20 Eylül 17:00 saatleri arasında 8. Türk Ordusu’nun büyük bir kısmı altüst olmuştu. 7. Ordunun birlikleri, çıkışları süvarilerimin elinde olan Samiriye tepelerinde tam olarak geri çekiliyorlardı.

“İkinci aşamada bu başarının meyveleri toplandı.

“Geri çekilen düşmanın arkasına acımasızca bastıran piyade, onu süvarilerimin kollarına itti ve sonuç olarak neredeyse 7. ve 8. Türk Ordusu’nun tamamı silahları ve nakliye araçlarıyla ele geçirildi. Bu aşama aynı zamanda Hayfa ve Akka’nın ele geçirilmesine ve Taberiye’nin ve Celile Denizi’nin güney ve batısındaki toprakların işgaline de sahne oldu. 7. ve 8. Orduların bozguna uğratılması sonucunda Ürdün’ün doğusundaki 4. Türk Ordusu geri çekildi ve Maan tahliye edildi.

“Üçüncü aşama, … 4. Ordunun takibi ile başladı ve Amman’ın ele geçirilmesi ve teslim olan Maan garnizonunun geri çekilmesinin durdurulmasıyla sona erdi.

“Dördüncü aşama, Çöl Atlı Kolordusunun Şam’a ilerlemesine, 4. Türk Ordusu’nun ele geçirilmesine ve XXI. Kolordu’nun Hayfa’dan Beyrut’a kıyı boyunca ilerlemesine sahne oldu.

“Beşinci aşamada birliklerim muhalefet görmeden Humus ve Trablusşam’a ulaştı. Süvarilerim daha sonra Halep’e doğru ilerledi ve 26 Ekim’de o şehri işgal etti.”

*

Savaşın özeti bu..

Bunlardan anlaşılan şu: Filistin yenilgisinin (Ki Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı defterini mağlubiyetle kapatmasına yol açmıştır) mimarı, çürük çarık askerî deha Selanikli Mustafa Atatürk’tür.

Savaşın ilk merhalesinde 8’nci Ordumuz “altüst” oluyor, ve bunu gören Selanikli Atatürk ona yardıma koşmak yerine tabanları yağlıyor.

Dahiyane bir fikir..

Sözümona öyle öngörülü, öyle basiretli, öyle hesaplı planlı bir askerî deha ki, kuşatmadan kurtulayım derken ordusunu tam da düşmanın kucağına itiyor.

Kendisi ise askerini bırakıp kaçıp gidiyor.

Ardına bile bakmadan.

Sonrası zincirleme rezalet.. 

Başlama düdüğünü çalan ise kaçma sanatının büyük virtüözü Selanikli Atatürk.

*

Bu noktada aklıma Barbaros'un ağabeyi büyük kahraman Oruç Reis geldi.

Cezayir'in doğusundaki Tilimsan'da İspanyollar tarafından kuşatılmıştı. 

Yedi aylık bir savunmadan sonra batıya gitmek üzere düşman güçlerini yarıp çıktı..  

Düşman takip ediyordu.

Önlerine gelen nehri geçtiler, fakat 20 kadar Türk levendi, nehri geçemeden İspanyollar'a yakalanmışlardı.

Bunu gören kolsuz kahraman Oruç Reis, kurtulma ümidi olmadığını bildiği halde, nehri gerisin geriye geçerek leventlerine yardıma koştu. 

Ve çarpışa çarpışa şehit oldu.

Selanikli Atatürk ise Filistin'le ilgili hatıralarında kahramanlık olarak, kaçış sırasında sergilediği maharet ve beceriyi anlatıyor.

Görgüsüz deha..

*

Selanikli'nin en büyük marifeti iyi kahramanlık nutukları atması, savaş meydanlarında değil fakat barış meyhanelerinde dumanlı kafayla yiğitlik söylevleri vermesiydi.

Cepheden kaçıyor, cephe gerisinde ise “Vuralım, kıralım, savaşalım, vatan toprağı kutsaldır, ya istiklal ya ölüm, hattı (sınır çizgisini) müdafaa yoktur sathı (bütün yüzeyi) müdafaa (savunma) vardır, vatanın bir karış toprağı bile kan dökülmeden terk olunamaz” diye ahkâm kesiyor.

Kaçtıktan sonra hemen sağa sola kahramanca vatansever telgraflar çekiyor..

Kerameti kendinden menkul deha.

Dehasının şahidi de yine kendisi.

*

Kaçma konusundaki dehasını İstiklal Harbi sırasında da gösterdi.

Samsun’a çıktıktan sonraki bir yıl boyunca düşmana attığı tek bir kurşun yok.

Bu arada Yunan da Ege’de bekliyor. Çünkü Selanikli Atatürk’ün İngiliz dostları bunlara (General Milne’nin adından hareketle) Milne Hattı denilen bir sınır belirlemişler, “Burada bekleyeceksiniz” demişler.

Bekleyecekler, çünkü Selanikli’nin, Osmanlı Devleti’nin altını oyması için kongreler tertip etmeye, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının (Millet Meclisi’nin) yerini alacak bir meclis oluşturmaya ihtiyacı var..

İngilizler tam da TBMM’nin açılışından bir ay önce İstanbul’da Meclis-i Mebusan’ı basıp kapatacaklar, Selanikli Mustafa’yı adamdan saymayan tecrübeli ağır topları Malta’ya sürgün edecekler, döküntülerin ise TBMM’nin doğal üyesi olarak Ankara’ya geçmelerine ve böylece ona meşruiyet kazandırmalarına göz yumacaklardır.

İngilizler’in (Filistin’de kendilerine beleş ve kolay bir zaferi altın tepsi içinde sunan) Selanikli Atatürk’e hizmetleri bununla da sınırlı kalmayacaktır, Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı’nı ve Genelkurmay’ın basarak Anadolu’daki bütün mülkî amirlerin ve askerî yetkililerin tek otorite olarak Ankara’yı görmelerini sağlayacaklardır.

Tezgâh iyi kurulmuştur.

*

Ne diyorduk?.. Selanikli savaş meydanından kaçıp kaybolma alanındaki dehasını İstiklal Harbi sırasında da gösterdi dedik, söz başka tarafa kaydı.

Selanikli Atatürk TBMM’yi açınca İngilizler devreye girdiler, Yunan’a “Sizi Ankara ile barıştıralım” dediler. (Bunların teferruatı için Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

İngilizler, Selanikli Atatürk’ü riske atmak istemiyorlardı. Ne olurdu ne olmazdı, belki Yunan’a yenilirdi.

Kendileri açıkça Selanikli’nin yanında yer alsalar o da olmazdı, o güne kadar oynadıkları oyun açığa çıkar, Selanikli’nin kendileriyle işbirliği içinde olduğu anlaşılırdı. (Bu işbirliğini İsmet İnönü, önceki yazılarda aktardığımız gibi, Cumhuriyet'in 50'nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde itiraf edecekti.)

Ancak Yunanistan’da hükümet değişmişti, İngilizler’in teklifini kabul etmediler. “Bizim için Milne Hattı artık bitti” dediler.

Ve Ankara önlerine, Polatlı’ya kadar geldiler.

*

İşte tam bu noktada Selanikli Atatürk, kaçış ve ricat alanındaki eşsiz yeteneğini tekrar sergilemeye koyuldu.

TBMM’yi Kayseri’ye taşıyacaktı, aldığı karar buydu.

Sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet gören tarihî bina, yeni TBMM binası olarak hazırlandı, bazı milletvekilleri hemen Kayseri’ye gittiler.

Selanikli kaçış dehası, Ankara’yı da bırakıp kaçma derdindeydi.

Fakat TBMM’nin Kemalperest değil vatansever olan üyeleri, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diye palavradan kahramanlık taslayan Selanikli’nin aksine “Hiçbir yere gitmiyoruz, savaşacağız” dediler.

Selanikli baktı ki kendisi bırakıp gitse TBMM gitmiyor, yeni bir başkan seçip yollarına devam edecekler, mecburen olduğu yerde kaldı.

Fakat ricat sanatının gereğini Sakarya Savaşı’nda da sergiledi.

Kâzım Karabekir’in ve Rıza Nur’un yazdığına göre, savaş uzayınca canı sıkıldı, eski huyu depreşti, yine ricat emri verdi.. 

Fakat Mareşal Fevzi Çakmak bu emri uygulatmadı, orduya tebliğ etmedi, bekletti. 

O arada Yunan ordusunun çekilmeye başladığı anlaşıldı. 

Çünkü gıdasızlık ve yanlış beslenme vs. yüzünden ordularında ishal salgını başgöstermiş, perişan olmuşlardı.

Namağlup komutan General İshal’in korkunç saldırısının ve Mareşal Fevzi’nin sebat ve teennisinin eseri olan bu zafer, sonradan Selanikli’nin olmayan askerî dehasının kazanç hanesine yazıldı.

Ve bu gerçeği yazma cesaretini sadece Kâzım Karabekir gösterdi. 

(Rıza Nur da yazdıysa da, ölümünden sonra yayınlanmasını istediği hatıratında yer aldığı için cesaret sayılmaz.)

*

Bu konuya girmişken Selanikli dehanın bir başka kaçış hikâyesini daha anlatalım.

(Deha olduğu doğru da, kaçma konusunda deha.. Fakat Nablus’ta bunu da yüzüne gözüne bulaştırdı, doğru dürüst kaçmayı bile beceremedi.. Geriye kala kala takiyye, gizli gündemcilik, süs püs düşkünlüğü, heykelini yaptırıp hava atma merakı, İngiliz tarzı giyinip fotoğraf çektirme tutkusu gibi "deha" türleri kalıyor.)

Neyse, sözkonusu kaçış hikâyesini biz anlatmayalım.

İpek Çalışlar anlatsın.

Kemal Sunal’ın kara çarşaf giydiği bir filmi var.. Selanikli Kemal de kara çarşaf giyip düşmanlarının önünden kaçmış.. 

Okuyalım:

… 28 martta [1923] mecliste İkinci Grup diye anılan muhaliflerin lideri ola­ rak bilinen Ali Şükrü kayboldu. …

Mecliste sert tartışmalar oluyordu. Eleştiri oklarının hedefi meclisin önderi olarak Mustafa Kemal’di.

Ali Şükrü Bey’in kaybolduğu akşam Karaoğlan Çarşısı’ndaki Kuyulu Kahve’de oturduğu, daha sonra Osman Ağa’nın müfreze­ sinden Mustafa Kaptan’la kol kola yürüdükleri görülmüştü. Ay­rıca Şükrü Bey’in kaybolduğu gece Osman Ağa’nın evinden çığ­lıklar duyulmuş, ertesi gün de evin kapısına eşya nakli bahane­siyle bir araba getirilmişti.

Topal Osman Giresunluydu. Mustafa Kemal 1919 mayısında Samsun’a geldiğinde, Pontus Rumlarını ezmek üzere Millî Mücadele’nin emrine girmiş, gönüllü alayları oluşturmuştu. Karadeniz yöresinde acımasızlığıyla ün yaparak 5 000 kişilik silahlı gücüyle öne çıkmış, yarbaylığa kadar yükselmişti. Ama cahil ve ümmiydi.

Cinayete kurban giden 39 yaşındaki Ali Şükrü Bey, Trabzon­luydu. İkinci Grup’un temsilcisi olarak mecliste bulunuyordu. İh­tisasını Amerika’da yapan Ali Şükrü Bey, mükemmel İngilizce bilen, bilgili bir aydındı. (…)

Ali Şükrü Bey’in kaybolması Ankara’da şok etkisi yaratmıştı. Her taraf didik didik aranıyordu. Beşinci günün sonunda, 2 ni­sanda, sineklerin uçuştuğu bir toprak kümesinin altında Ali Şükrü’nün cesedi bulundu. Ali Şükrü güçlü kuvvetli bir adamdı, To­pal Osman ise cılız… Olay sırasında direndiği, sekiz on kişinin boynuna çadır ipi geçirmesi sonucu boğulduğu anlaşılıyordu. Ce­set, Çankaya’ya çok yakın bir yere, Topal Osman’ın Papazın Ba­ğı diye bilinen yazlık evinin bahçesine gömülmüştü.

Osman Ağa ve Mustafa Kaptan için tutuklama kararı verildi.

Çankaya’da resmî muhafız kıtası kurulmadan önce Mustafa Kemal Topal Osman ve çetesi tarafından korunuyordu. Bu göre­vi devralmak üzere düzenli bir muhafız taburu kurulmuş, başına da İsmail Hakkı (Tekçe) getirilmişti. Topal Osman’ın çetesine ar­tık ihtiyaç kalmamıştı, ama bunu onlara bir türlü kimse cesaret edip de söyleyemiyordu. Sonunda korkulan olmuş Topal Osman çetesi Mustafa Kemal’i hedef almıştı.

Topal Osman çetesi Çankaya’yı kuşattı. Latife’nin kız kardeşi Vecihe de oradaydı. Vecihe İlmen yıllar sonra yakın akrabalarına o gün yaşadıklarını anlatmıştı. Bu anlatım Topal Osman olayının bilinmeyen bir yönünü gün ışığına çıkartıyor:

“Millî Mücadele’nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa’nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbirimiz hayatta kalamazdık. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Âdet olduğu üzere ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın’ dediler. Plan şuydu. Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlar­la birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım’ diyor­du. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Lati­fe’nin inadını bilirdi. Bir çarşaf buldum getirdim. Mustafa Kemal çarşafı giydi benimle birlikte dışarı çıktı.

Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir’ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden ba­kıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışardan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm teh­didi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman’a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu. Sonunda Topal Osman’ın adamları eve kurşun yağdırmaya baş­ladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal’in gittiğini anla­yınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal’di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı.”

Osman Ağa ve altı yardımcısı öldürüldü.

Topal Osman gömüldüğü mezardan çıkartılıp meclisin kapısı­na topuğundan asılmış, bütün dünyanın dikkatle izlediği Türki­ye Büyük Millet Meclisi dünya önünde bir yara almış, Çanka­ya’daki huzurlu ortam kesintiye uğramıştı.

Latife ölümün eşiğinden dönmüştü….

(İpek Çalışlar, Latife Hanım, İstanbul: Doğan Kitapçılık, 2006, s. 55-7; https://docplayer.biz.tr/37789905-Latife-hanim-yazan-ipek-calislar.html)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."