KOMPLO “TEORİ”Sİ DEĞİL, İSTİHBARAT “YASA”SI: ÜMİT ÖZDAĞ OPERASYONUNUN ŞİFRELERİ

(SİYASET, SAVAŞ VE KOMPLO)




























Bu yazı son cumhurbaşkanlığı seçimine, Erdoğan’a, Kılıçdaroğlu’na ve Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’a dairdir.

Erdoğan’ın Altılı Masa’yı nasıl alt ettiğine ve bu süreçte Ümit Özdağ’ın oynadığı istihbaratçılara özgü role ilişkindir.

*

Önce teori ve yasa kavramları üzerinde duralım.

Aslında doğa bilimlerinde yasa diye birşey yoktur. Hepsi teoridir. (Sosyal bilimlerde de öyle)

Yasa diye “inanılan” tespitlerin kesin doğru olduklarını söylemek mantıken mümkün değildir.

Bunun nedeni, gözlem ve deneylerden hareketle yapılan ve yasa adı verilen çıkarımların tümevarım yöntemiyle yapılmış genellemeler olmasıdır.

Kesin olan sadece o gözlemlerle elde edilen doğruudan bilgidir. Fakat onlardan hareketle yapılan çıkarımın bir kesinliği yoktur. (Mesela ağaçtan düşen elmanın düşmesiyle ilgili gözlem kesindir, fakat düşmenin mekanizmasıyla ilgili "açıklama modeli" ya da kuram kesin değildir.)

Fakat dilerseniz kurama inanabilir, iman edebilirsiniz.

Ki bugün (epistemolojiden, bilim felsefesinden, mantık biliminden habersiz olan) herkesin durumu budur, körlemesine inanmaktadırlar.

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklik kitabında ifade ettiği gibi, son tahlilde bilim de, (din gibi) bir inanç sistemidir.

Aradaki farkın kavramsal çerçeve farklılığı olduğunu söylemek mümkündür.

Mesela, modern fiziğe göre, yağmurun yağması, yağmur damlalarının düşmesi, yerçekimi olgusu sayesinde olur. (Yani olay yerçekimi diye bir kavramla açıklanır, mesela melek kavramı kullanılmaz.)

Peki, yerçekimi (gravitasyon) nedir?..

Aslında, içi boş bir adlandırmadan ibarettir.

Newton, nesneler arası hareketin kendince bir matematiksel formülünü vermişti, fakat yerçekiminin nasıl birşey olduğu konusunda hiçbir şey söylememişti. 

Söyleyememişti.

Meşhur fizikçi Feynman, bu hususu şöyle açıklıyor:

… Başlangıçta Newton, teorisi konusunda sorgulanmıştı: “Ama bu birşey ifade etmiyor; bize birşey anlatmıyor.” O da “Size nasıl hareket ettiğini söylüyor; bu yeterli olmalı. Ben de size nasıl hareket ettiğini söyledim, neden öyle olduğunu değil” yanıtını vermişti.

(Richard Feynman, Fizik Yasaları Üzerine, çev. Nermin Arık, 2. b., Ankara: TÜBİTAK, 1995, s. 35)

Kısacası, ortada sadece bir matematiksel formül var, yerçekiminin (Feynman’ın tabiriyle) mekanizması hakkında ise, Newton da dahil, hiç kimsenin birşey bildiği yok.

Yine Feynman’ı dinleyelim:

“Newton’dan bugüne kadar hiç kimse bu yasanın gerisinde yatan, matematiksel mekanizma yerine geçebilecek … sonuçları bazı olaylarla çelişmeyen teorik bir anlatım bulmayı başaramamıştır.”

(Feynman, s. 37)

Evet, çelişen bazı olaylar var.

Feynman şunu da söylemektedir: 

“… eğer kuantum teorisi doğru ise yerçekiminde de parçacık gibi davranan bir tür dalga olması gerekir; bu parçacıklara graviton diyoruz. Eğer buna inanyorsanız yerçekimi deyip geçebilirsiniz.”

(Feynman, s. 177.)

Bu alıntıda olduğu gibi “Eğer kuantum teorisi doğru ise” demek gerekiyor. Çünkü herhangi bir teorinin gerçekten doğru olduğunu söylemek “bilimsel” olarak mümkün değildir.

Evet, parçacık kuramına (parçacık gibi davranan dalga kuramına) inanıyor ya da inanmıyor olabilirsiniz. Çünkü, bilim de aslında inanç meselesi..

İsterseniz, ne olduğunu bilmediğiniz, nasıl birşey olduğu konusunda hiçbir fikrinizin bulunmadığı bir yerçekimi kavramına (içi boş adlandırmaya, takılmış isme) inanmayı (gökten gelmiş vahiy gibi iman etmeyi) sürdürebilirsiniz.

Ancak, fizikçiler öyle yapmıyorlar, sorgusuz sualsiz inanmak yerine, kendi yöntemleri çerçevesinde makul bir izah tarzı bulmaya çalışıyorlar. Teorilerini sürekli sorguluyor ve yeniliyorlar.

O yüzden, Stephen Hawking şöyle demektedir:

“Klasik kuram artık, evrenin iyi bir betimlemesi değildir. O halde evrenin ilk aşamalarını tartışırken kütlesel çekimin [yerçekiminin] tanecik kuramı kullanılmalıdır.”

(Stephen W. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, çev. Sabit Say ve Murat Uraz, İstanbul: Milliyet, 1998, s. 173-4.)

Olay sadece sihirli değnekvari çekim (yerçekimi) ise, tanecikten bahsetmemek gerekir, fakat durum öyle değil.

Tanecik kuramının (teorisinin) kullanılması gerekiyor. (Evet, teori; yasa değil.. Olayı açıklamak için “teori içinde teori” icat etmek icap ediyor.)

Tanecik teorisinin (tanecik gibi davranan dalga teorisinin) kullanılması neden gerekiyor peki?..

Sebebi, gözlemlerden ulaşılan veriler (Evet, işin sabit olan kısmı, gözlemler.. Mesela gelgit olayının kendisi kesindir, onunla ilgili “açıklama model”i ise “kesin doğru” olduğunu ispatlayamayacağımız bir teoriden ibarettir):

… Bu olasılıkların hiçbiri gözlemlerimizle uyuşmuyor…. Evrenin nasıl başladığının anlaşılması için çekimin tanecik kuramı kullanılmalıdır.

(Hawking, s. 189.)

Yani gözlemlerinizden hareketle bir kuram geliştiriyorsunuz, fakat yeni gözlemler, diktiğiniz bu kuram gömleğine sığmıyor, onu yırtıp parçalıyor.

Bir teoriyi (kuramı) kurtarmak için başka bir kuramla onu desteklemek zorunda kalıyorsunuz. Fakat sonuçta o da kuram, “kesin doğru” olduğunu söyleyebileceğiniz bir "yasa" değil.

Peki, tanecik kuramı çerçevesinde yerçekimini gerçekleştirdiğini varsayacağımız bu (dalga gibi davranan, kanatlı melekleri hatırlatan) tanecikler ya da parçacıklar, nasıl birşeydir?

İşte bu noktada fizik, metafiziğe (fizikötesine) dönüşmeye başlıyor. Meleklere imanla yerçekimine iman arasında bir fark kalmıyor.

Sadece yerçekimini sağlayan (ve dalga gibi davranan) taneciklerin değil, modern fizikte sözü edilen pekçok parçacığın, melekler gibi gözlemlenemeyen, sadece var oldukları sezilen şeyler oldukları kabul ediliyor.

Hawking, şöyle diyor:

“Kapatma ilkesinin kuvark ya da gluonların yalın biçimde gözlemlenmesine izin vermemesi, kuvark ve gluon parçacıkları kavramının tümünü biraz fizikötesi yapıyor.”

(Hawking, s. 102.)

Bu tür parçacıkların özelliği ise (kurama göre) şu:

… Bunlar, güneşin çekim kuvvetini taşıyan parçacıklar gibi sezilgen parçacıklardır: gerçek parçacıklardan farklı olarak parçacık detektörü ile doğrudan algılanamazlar.

(Hawking, s. 141.)

Yani, mantık aynı.. Ha (kanatlı) melek demişsiniz, ha (dalga gibi davranan) parçacık.. Melekler de doğrudan algılanamıyor, bunlar da..

Ama olayı izah için (ve de bilimin karizmasını çizdirmemek için) bu parçacığın varlığına "inanmak" zorundasınız.

Modern fizikçilere göre, gözlemlediğimiz olayları izah için, bunların varlığına inanmamız gerekiyor.

Yoksa boşlukta kalıyoruz.

Bir başkası da bu izahı meleklerle yapıyor.

Peki bu yerçekimini sağlayan parçacıkları zihnimizde nasıl canlandırabiliriz? Canlandırabilir miyiz?

Hawking’in cevabı şöyle:

“Çekim alanına tanecik gözlükleri arkasından bakarsak, iki madde parçacığı arasındaki çekim kuvvetinin graviton denen 2-dönmeli bir parçacık tarafından taşındığını zihnimizde canlandırabiliriz…. Dünya ile güneş arasındaki çekim kuvveti, bu iki cismi oluşturan parçacıkların aralarında graviton değiş tokuşu olarak görülebilir. Değiş tokuş edilen parçacıklar gerçek olmamalarına karşın ölçülebilir bir etki yaratırlar, dünyanın güneş çevresinde dönmesine neden olurlar. Gerçek gravitonlar [tanecikler] klasik fizikçi deyimiyle çekim alanlarının doğururlar. Bunlar o kadar zayıftır ki henüz algılanamamışlardır.”

(Hawking, s. 98.)

Yani yerçekimini yapan gravitonlar, tıpkı melekler gibi, tarafımızdan algılanamıyorlar.

Ama madem ki Güneş ile Dünya birbirini çekiyor (Daha doğrusu birbirini bırakıp gitmiyor), bunu yapan birşeylerin olması gerekiyor.

Yine, gelgit diye birşey varsa onun da bir sebebi olmalı.. Üzümü gören tilkinin ağzının sulanması gibi Ay'ı görünce duruşuna çekidüzen verip başını dikerek kabaran denizin böyle yapmasının ardındaki etken ne?

Son beste, bunların hepsinin (dalga gibi davranan) parçacıkların başının altından çıktığını söylüyor. 

Ancak, gözlemle değil sezgi ile var olduklarına hükmettiğimiz bu tanecik ya da parçacıklarla ilgili teori de, bütün sorulara cevap vermiyor.

Hatta, meseleyi bütünüyle gayb (metafizik) haline getiriyor.

Hawking’in ifadesiyle, ortaya şu sonuç çıkıyor:

“Tanecik mekaniğinin ortaya çıkışıyla, olayların tam bir doğrulukla bilinmeyeceğini, her zaman bir miktar belirsizlik bulunacağını anlar olduk. İstenirse, belirsizlik içindeki bu gelişigüzellik Tanrı‘dan bilinebilir.”

(Hawking, s. 210.)

Yani iş dönüp dolaşıp yine Tanrı'ya (Allahu Teala'ya) geliyor.

Hawking’in ifadesiyle, durum şu:

 “… tanecik mekaniğinin belirsizlik ilkesinin [olayları] kestirme gücümüze getirdiği sınırlamadır. Bunu ortadan kaldırmamızın hiçbir yolu yok…. İkincisi, kuramın denklemlerini, çok basit durumlar dışında, tam olarak çözemememiz gerçeğinden kaynaklanıyor. [Daha önceki] Newton’un kütlesel çekim kuramında bile, üç cismin devinimini tam olarak hesaplayamıyoruz; cisimlerin sayısı ve kuramın karmaşıklığıyla zorluk daha da artıyor.”

(Hawking, s. 213.)

Bütün bunlardan hareketle varılan son hüküm ise şu:

“… kuramlar kanıtlanamayacağı için gerçekten doğru kuramı bulduğumuzdan hiçbir zaman emin olamayacağız. Ama kuram matematik açıdan tutarlı ve gözlemlere uyan kestirimler veriyorsa, aradığımız kuram olduğuna akla uygun ölçülerde inanabiliriz.”

(Hawking, s. 212.)

Böylece, başladığımız noktaya dönmüş olduk: Bilim de, sonuçta, bir inanç sistemidir.

Feynman şöyle diyor:

"… çekim yasasının söz ettiğimiz diğer bazı yasalarla ortak özelliklerini vurgulamak istiyorum. İlk olarak, ifade ediliş tarzı matematikseldir; diğerleri de öyledir. İkincisi, tam doğru değildir. Einstein onu değiştirmek zorunda kaldı; yine de tam doğru olmadığını biliyoruz…. Bunlar bütün diğer yasalarımız için de geçerlidir; hiçbiri tam doğru değildir."

(Feynman, s. 30)

Peki, madem öyle, teori ya da kuram, ne işe yarar?

Yine Hawking’i dinleyelim:

"… bir kuramı, evrenin ya da onun sınırlı bir parçasının modeli ve gözlemlerimizi bu modeldeki niceliklere bağlayan [zihinde oluşturulmuş] kurallar takımı olarak tanımlayacağım. Kuramın varlığı yalnızca aklımızın içindedir ve başkaca hiçbir gerçekliği (herhangi bir anlamda) yoktur." 

(Hawking, s. 26.)

Daha kısa bir anlatımla:

"… bilimsel bir kuram, yalnızca gözlemlerimizi betimleyebilmek için kurduğumuz matematiksel bir modeldir: salt kafamızda vardır."

(Hawking, s. 181.)

Kısacası, gözlemlenen nesne ve olaylar, vardır, mevcuttur, onların gerisinde olduğu düşünülen doğa yasaları ise, gerçekte yoktur. 

Kafanızdan uydurduğunuz, kesin doğru olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiniz “inanç”lardır.

Feynman’la noktayı koyalım:

“Bu, bilimin kesin olmadığı anlamına gelmektedir…. Eğer daha önce bilimin çok kesin olduğunu düşündüyseniz, siz hata yaptınız.”

(Feynman, s. 84-5.)

*

İsteyenler bu meseleleri Kemal Sunal’ın oğlu Ali’nin Güldür Güldür skeçlerinden öğrenmeyi deneyebilirler.

Herhangi birşey öğrenemeseler de zihin konforları bozulmaz, rahat ederler.

Modern bilimle aydınlanmış olmanın hazzını yaşarlar.

Ronald David Laing diye birinin şöyle bir sözü var:

Öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmezsiniz, bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey salak olduğunuzda da geçerlidir."

İlk cümle yanlış, ikincisi doğru.

Salak olduğunu bilmeden bilim hakkında skeçler hazırlayan ve bu mevzuları gerçekten bilenleri sarakaya alanların mutluluğuna gıpta etmemek mümkün değil.

Üstelik, salaklıkları para ve şöhretle de ödüllendiriliyor.

İşin acı tarafı ise şu: Türkiye’de akademisyenlerin çoğu da söz konusu tiyatro kumpanyası boşboğazlarından daha donanımlı değiller.

Sözde bilim adamı olarak vatana millete hizmet ediyorlar, fakat önemli bir bölümü “bilim”in gerçekte ne olduğundan bile habersiz salak durumundalar.

Fakat, mutlular.. Mutlu olmalarını sağlayacak salaklık, Allah vergisi olarak onlarda hadsiz hesapsız.

Yahya Kemal haklı:

“Yalnız duyan yaşar” sözü, derler ki, doğrudur.

“Yalnız duyan çeker” derim, en doğru söz budur. 

*

Siyasetin (ve de istihbaratçılığın) teori ve yasalarına gelelim.

Nasıl bir doğa bilimcisi gözlemlenen olay ve nesnelerden hareketle onların ardındaki etkenlere (mekanizmalara) ulaşmaya çalışıyorsa, siyasette de bir gözlemlenen olaylar ve şahıslar, bir de bunlara ilişkin “kuram”lar söz konusudur.

Bu kuramlara bazıları komplo teorisi, bazıları da yasa gözüyle bakarlar.

Gerçekten de siyasal gelişmeler ve politikacılar hakkında yapılan analizlerin bazıları baştan sona (kara ve gri propaganda eksenli) komplo teorisi durumundadır, fakat bazıları da müşahhas verilerden hareketle bilimsel bir bakış açısıyla yapılmış değerlendirmelerdir. Öte yandan, evrim ve izafiyet gibi hususlara dair teorilere "evrim teorisi, izafiyet teorisi" vs. denildiği gibi, komplolara ilişkin açıklamalara da komplo(nun) teorisi demek uygun düşer. Bu açıdan bakıldığında komplo teorisi (kendisi komplo olan teori) ile komplonun teorisi (komploya dair teori) arasında da ayrım yapmak gerekir.

General Clausewitz'in "Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır" (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln) şeklindeki sözü meşhurdur. Siyaset bazen açık çatışma ve savaşla, bazen de "komplo"lar (yalan, hile, dolap, aldatma, tuzak, kuyu kazma, şantaj, satın alma, suikast, sabotaj, provokasyon, ajitasyon, yüze gülüp arkadan hançerleme) ile devam eder..

Siyaset elbette her zaman komplo değildir, fakat komplosuz siyaset de (özellikle çağımızda) hemen hemen yok gibidir. 

Eski çağlarda istisnaî bir durum olan komplolar, istihbarat faaliyetlerinin ileri düzeyde kurumsallaştığı geçen asırdan beri istisna olmaktan çıkıp kural haline gelmiştir.

*

Son cumhurbaşkanlığı seçimini Erdoğan’ın nasıl kazandığı sorusuna cevap vermeyi, olayı kısmen de olsa aydınlatacak bir "açıklama modeli" bulmayı denemeye kalkışsak neler söyleyebiliriz?..

Önce şu hususun altını çizelim: Erdoğan tecrübeli bir siyasetçi.. Gençliğinden beri bu işlerin içinde.. Siyasetin içinde pişmiş, bu işin kurdu olmuş.. Ayrıca Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş..

Bildiği şeylerden biri şu: Seçimler döneminde ortamıın biraz gerilmesi, kaçacak oyları çekecek bir yerçekimi mekanizmasının oluşturulması, bırakıp gidecek unsurların gözlerinin korkutulması gerekiyor.

2002, 2007, 2011 ve 2014 seçimlerini Türkiye’deki kutuplaşma ve askerî darbe korkusunun gölgesinde (fazla bir çaba sarfetmeden) kolayca kazanabildi.

2000’li yıllardaki Cumhuriyet mitinglerini, 2013’deki Gezi Parkı tantanasını, CHP ile ortak hareket eden MHP’nin 2014’teki saldırgan üslubunu hatırlayın..

*

15 Temmuz’dan sonra ise durum değişmeye başladı.

Bir defa, Erdoğan’ın MİT’e ve TSK’ya tamamen hakim konuma geldiği düşünülmeye başlandı. Eski "mağdur, hakkı yenen ya da yenmeye çalışılan" Erdoğan yoktu artık.

İkincisi, Kılıçdaroğlu, selefleri gibi “Laiklik elden gidiyor, Atam sen kalk da  ben yatam” tarzı bir siyaset yürütmüyordu.

Muhafazakâr kesime karşı yumuşak ve uzlaşmacı bir üslup kullanıyordu.

Bu sayede İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını AKP’nin elinden almayı başarmıştı.

Ayrıca, son cumhurbaşkanlığı seçiminde Saadet Partisi’ni ve eski AKP’li Ahmet Davutoğlu ile Ali Babacan’ı yanına çekmeyi sağlayacak bir yerçekimi hattı oluşturmuştu.

Dolayısıyla muhafazakâr tabanı “CHP gelecek, canınıza okuyacak” diye korkutmak zorlaşmıştı.

Erdoğan’ın seçimi kazanması için gereken gerilim ortamı oluşmuyordu.

*

Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nu karşılaştırdığımız zaman şunu görüyoruz: Erdoğan Kılıçdaroğlu'nun suya götürür susuz getirir.. Kaçın kurrası!..

Siyasetin ayak oyunlarını daha iyi (çok iyi) biliyor.. Tam bir siyaset canbazı..

Ayrıca Erdoğan, Kılıçdaroğlu ile eşit şartlarda yarışmıyordu, seçime girerken daha avantajlıydı.. Çünkü devletin başındaydı.. MİT, kendisinin emrindeydi.

Derin devletin artık Erdoğan’ın emri altında olduğunu (veya “Erdoğan – derin devlet konsorsiyumu”nun kurulduğunu) iddia edenler de var.

Türkiye’de derin devlet dediğimiz yapının ve (emekçisi ve emeklisi ile) MİT’çilerin, psikolojik savaşın da, algı operasyonunun da, provokasyonun da ustası oldukları bir gerçek.

Ortamın nasıl “gerileceğini” çok iyi biliyorlar.

28 Şubat öncesinden örnek verelim..

Erbakan çok ihtiyatlı davranıyordu.. Fakat derin devletçiler iki ayrı yapı icat ederek irtica tehdidini gündemde tutmayı ve bunun faturasını Erbakan'a çıkarmayı başardılar.

Bu yapılardan biri, domuz bağı cinayetleriyle ünlenen (sözde) Hizbullah’tı.. (Özde "hizbu derin devlet".)

İkincisi ise “uçkurist” Müslüm Gündüz’ün “şeyhliğini” yaptığı gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatıydı..

Erbakan istediği kadar ihtiyatlı olsun.. Türk tipi demokraside derin devlet için çareler tükenmiyordu.

Derinlerin parası da elemanı da boldu.

*

Gelelim son cumhurbaşkanlığı seçimine..

Seçim filmindeki gerilim ve korku öğesi eksikliği Zafer Partisi ve Ümit Özdağ sayesinde giderildi.

Ümit Özdağ istihbarat konulu kitapları da bulunan bir adam.. Uzmanlık alanı istihbaratçılık, gizli servisler..

İstihbaratçılığı, ajanlığı, sağ gösterip sol vurmayı, psikolojik savaş tekniklerini, algı operasyonu numaralarını, propaganda hilelerini ve de “vatana ve millete istihbaratçı tuzak ve oyunlarıyla, katakulli ve dolaplarıyla hizmet”in "önemini ve değerini" bilmeyen, bukalemunvari "istihbaratçı ahlâkı"nı özümseyemeyen, içine sindiremeyen, rahat yalan söylemeyi meslekî yetkinlik değil de düşük karakterlilik kabul eden bir adamı, gizli servis senaryolarında baş rolü üstlenmeye veya figüran olmaya razı etmek zor olabilir, fakat Ümit Özdağ gibi birinin, teorik bilgisini pratiğe aktarma fırsatı yakalamaktan keyif alması beklenir.

Soru şu: (Kılıçdaroğlu’nun yol açmaktan özenle sakındığı, uzak durduğu) "Erdoğan’ı seçtirecek bir gerilimi üretme"si görevi, derin yapılar tarafından Ümit Özdağ’a verilmiş olabilir mi?

Nasıl sözde Hizbullah'ın sabıkası ve Aczimendeburiliğin sorumluluğu Erbakan’ın sırtına yüklendiyse, Ümit Özdağ’ın skandal boyutlarındaki Atatürkçü, laikçi, cumhuriyetçi, kavgacı, anti-ümmetçi sansasyonel çıkışlarının, milletteki CHP korkusunun depreşmesine yol açacağı hesaplanmış olabilir mi?

Seçimin ikinci turunda Özdağ’ın Altılı Masa’ya yanaşması, bu istihbarat uzmanının ve başında bulunduğu prefabrik tabela partisinin kademe kademe, aheste aheste, yavaş yavaş Altılı Masa'ya monte edilmesi bir tesadüf müydü?

Aynı Özdağ'ın seçimlerden önce Kılıçdaroğlu ile yapmış oldukları gizli anlaşmayı ancak istihbaratçılardan beklenebilecek kıvrak bir manevra ile CHP Kongresi’nin arefesinde açıklaması, böylece Kılıçdaroğlu’nun siyasi hayatının bitmesine sebep olması da bir tesadüf mü?

*

Evet, doğa bilimleri söz konusu olduğunda bir gözlemlenen olay ve nesneler, bir de onlardan hareketle oluşturulan kuramlar (Ki bazen yasa diye adlandırılırlar) bahis mevzuu olur.

Siyaset alanında da salt olayları gözlemlemek, “Şu gün şöyle oldu, bugün böyle oldu, falanca şöyle dedi, filanca böyle yaptı” demek yeterli değildir.

Perde arkasına, mantıksız görünen gelgit ve zikzaklara ışık tutacak kuramlarınızın, açıklama modellerinizin, teorik yaklaşımlarınızın bulunması önem taşır.

Öncelikle şu gerçeğin hep akılda tutulması gerekir: Siyasetin yerçekimi yasasında devlet en büyük çekim merkezidir. Pekçok siyasetçi (derini ve yüzeyseliyle) onun etrafında döner, onun etkisi altındadır.

Dünya’daki gelgit olayının Ay’ın (görünmeyen) çekimi ile açıklanmasına benzer şekilde, siyasetteki bazı gelgitlerin de, (ortada görünmeyen) derin devletin ve gizli servisin çekim etkisi ile birlikte düşünülmesi bazen zorunluluk haline gelir. Derin yerçekiminin bir parametre olarak denkleme dahil edilmesi, pekçok karanlık ve muğlak noktanın anlaşılır hale gelmesini sağlar.

Bu çekim, parçacıklarla (paracıklarla) mı oluyor, kuru kuruya beleş mi ortaya çıkıyor, yoksa algılarımızın ulaşamadığı başka bir mekanizma mı mevcut, o konuda kesin bir sonuca varmak zordur.

Fakat siyaset söz konusu olduğunda devletin derininin ve yüzeyselinin, ve de istihbarat teşkilatlarının (çekim diye adlandırılabilecek olan) etkisini görmezden gelmek saflık olur.

Hatta, Kemal Sunal’ın oğlunun eğlence programı gibi platformlarda bu tür konulara girilmemesi de, başka bazı konulara ise özel olarak girilmesi de bu etkiden bağımsız düşünülemez.


SELANİKLİ'NİN HAYATINDAN DERS ÇIKARMAK











 Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

Diğer taraftan Ömer Abdurrahman, İslami hareketin şeriat talepleri karşısında özellikle yönetici konumundaki kimselerin şeriatı uygulamama gerekçelerine de itiraz etmektedir. Bazı kimseler Ömer Abdurrahman’a, şeriatın tatbiki hususunda hali hazırda şartların uygunsuzluğundan, karışıklığa ve huzursuzluğa yol açacağından, halkın rıza göstermeyeceğinden ve dış tehditlerden bahsetmektedirler. Ömer Abdurrahman’a göre bu şekilde mazeret ileri sürenler, Allah’ın tüm zamanları kapsayan ilminden şüphe duymaktalar veya Allah’ın ortaya koyduğu şeriatın yeni olgular karşısında aciz kaldığını varsaymaktadırlar (Abdurrahman, ts., 71-72).

Böylesi bir karışıklık ve huzursuzluk hassasiyeti, fesatçıların kendilerini ıslahçılar olarak göstermelerine benzemektedir:

Onlara (münafıklara): “Yeryüzünde fesad çıkarmayın!” denildiği zaman ise “Biz ancak ıslâh edici kimseleriz” derler.

Dikkat edin! Şübhesiz ki onlar, müfsidlerin (bozguncuların) ta kendileridir, fakat idrâk etmezler. (Bakara, 2/11-12)

Yine böylelerinin durumu, sözde “fitneye düşmek istemeyen” kişilerin riyakârlığını da akla getirmektedir:

Onlardan (münafıklardan) öylesi de vardır ki: “Bana (cihada katılmamak için) izin ver de beni fitneye düşürme!” der. Dikkat edin, (onlar zâten, bu tavırlarıyla) fitneye düşmüşlerdir! Muhakkak ki Cehennem, kâfirleri elbette çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe, 9/49)

Evet, münafıklara göre Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem cihattan bahsetmekle fitne çıkarmış oluyordu. 

*

Allahu Teala, elinde imkân olana, şunun bunun hatırı kırılmasın diye Şeriat-ı Garra'sından yüz çevirme izni vermemiştir:

“Onların arasında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâsına uyma, ve Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki, Allah onlara bazı günahları yüzünden musîbet vermek istiyor. Ve şüphesiz ki insanlardan çokları, gerçekten fâsıktır.” (Maide, 5/49)

Elde imkân varken Şeriat’ın tatbiki hususunda mecut şartların uygunsuzluğundan, bunun karışıklığa ve huzursuzluğa yol açacağından, halkın rıza göstermeyeceğinden ve dış tehditlerden bahsetmek, Allahu Teala’yı bırakıp kulllardan korkmaktır.

İşte, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin “kâfirlerin ta kendileri olduğunu” bildiren ayet tam da bu hususta Müslümanları uyarmaktadır:

“… O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! Artık kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide, 5/44)

*

Bu şartların uygunsuzluğu, karışıklık ve huzursuzluk mazeretleri, Türkiye’de (muasır medeniyetin yani çağdaş uygarlığın temsilcisi İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı, Rus’u, velhasıl bilcümle düşman milleti memnun edecek türden) devrimler yapmayı kafaya koyan Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa (Ki sonradan Atatürk soyadını almıştır) için de varitti.

Yüzlerce yıllık vakıfları ortadan kaldırmasının, medreselerin ve tekkelerin kapısına kilit vurmasının karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

Millete zorla şapka giydirmesinin karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

Milletin bin yıllık harflerini zorla yasaklayıp bir gecede herkesi okuma yazma bilmez duruma düşürmesinin karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

Şeriat’in aile hayatıyla ilgili hükümlerini kaldırıp hristiyan Batı’nın medenî kanununu halka dayatmasının karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

“Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli” denilen (topu topu yedi cümlelik) ezanı yasaklayıp yerine Türkçe icat çıkarmasının karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

Tevhid-i tedrisat (öğretim birliği) adına dinî eğitim ve öğretimi yasaklayıp sıfırlamasının karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

Erzurum ve Sivas kongrelerinde gaye olarak hilafeti, ümmeti ve İslam dinini savunma beyan edilirken, zaferden sonra (Moiz Kohen gibi İslam düşmanı yahudilerin alkışladığı türden boz kurtlu bir) Türk milliyetçiliğinden söz edilmesinin, milliyetçiliğin Kur'an'daki "millet" kavramından soyutlanarak kurtlandırılmasının, diğer müslüman etnisitelerin yok sayılmasının karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

Allahu Teala’nın kitaplarına “gökten indiği sanılan” denilirken, boz kurt efsanesinin öne çıkarılmasının, böylece Türk kavminin kökenine değer kazandırılıyormuş gibi gösterilerek ona hakaret edilmesinin (Ki öz be öz Türkler'in nefretle karşılayacağı, ancak sonradan Türklük taslayıp "Türküm diyen"lerin benimseyebileceği bu masala göre Türkler’in ya anası ya da babası kurt.. Yani Türkler’in iki atası var, biri insan diğeri hayvan, ve onlardan insan olan, bir hayvanla –Erdoğan gibi konuşalım- affedersiniz çiftleşmiş) karışıklık ve huzursuzluk nedeni olacağı belliydi.

*

Nitekim bütün bu “devrim”lere tepki olarak Şeyh Said isyanı başgösterdi.

Fakat Selanikli Mustafa Atatürk, memlekete huzur ve sükun gelsin, "milletin hakimiyeti" (ulusun egemenliği) tecelli etsin diye geri adım atmadı.

Niçin geri adım atmadı, Allahu Teala böyle emrettiği için mi?

Hayır!

İnandığı, iman ettiği çağdaşlık bunu gerektirdiği için..

*

Müslüman (müslim) olduklarını (yani Allahu Teala’ya "teslim" olup boyun eğdiklerini, itaat ettiklerini) söyleyenlerin, bu noktada Selanikli’nin hayatından ders çıkarmaya, karışıklık ve huzursuzluk masalına itibar etmemeye, çağa ayak uydurmaya ihtiyaçları var gibi görünüyor.

Tamam bunu fiilen yapamayabilirler, fakat zihniyet düzeyinde benimsemelerine kim engel olabilir?

Herkes sahip olduğu güç ve imkâna göre sorumlu tutulacağına göre, fiilen (eylem düzeyinde) böyle olmaya güçleri yetmeyenler mazurdurlar, fakat zihniyet ve söylem düzeyinde de statükoya (laik yani siyasal dinsiz devletçiliğe) "teslim" olmuşlarsa, onlar için hangi mazeretten söz edilebilir?!

Bu durumda onları bekleyen son, cahiliye ölümü değilse, nedir?.


TÜRKİYE'DE İSLAM DEVRİMİ

 







Sanki Türkiye'ye dönmeyip Almanya'da kalsa, öldürmek isteyenler onu bulup öldüremeyeceklerdi. Ancak, şu olurdu: Yurtdışında kalınca birincisi "Vehimleriyle korkaklık yapıp Türkiye'ye dönmeyen bir kof adam" gibi gösterilirdi, ikincisi, yurtdışında öldürülmesi durumunda, failleri "dış güçler" olarak gösterecek senaryolar daha kolay yazılırdı.



Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

Diğer taraftan yöneticiye (ulu’l-emr) itaati salık veren Maide Süresi 50. ayeti de radikal gruplarla diğer İslami gruplar arasında teo-politik bağlamda tartışma konusu olan ana temalardan biri olmuştur. Başta geleneksel selefiler olmak üzere ana akım İslamcılar da dâhil pek çok İslami grup, silahlı mücadele yoluyla İslami devrim amacı güden dini radikal düşüncenin doğru yolda olmadığını bu ayete referansta bulunarak sıklıkla dile getirmiştir. Ömer Abdurrahman ise hem bu ayeti ve hem de Buhari ve Müslim’de geçen; “Sizden kim emirinden kerih bir şey görürse buna sabretsin, kim cemaatten bir karış dahi uzaklaşır ve ölürse cahiliye üzerine ölmüş olur” hadisini kendilerine karşı delil olarak kullananlara itirazını dile getirmiştir.

Ömer Abdurrahman; ayeti yorumlarken ayetteki “… sizden olan emir sahiplerine…” kısmının altını çizmektedir. Ona göre; “bizden” olan emir sahibinin anlamı, tıpkı bizim gibi Allah ve resulüne itaat eden ve Allah’ın şeriatına bağlı olan iktidar sahipleri demektir. Buna göre ulu’l-emrin (yöneticinin) mutlaka iman, istikamet ve takva üzerine olması gerekir (Abdurrahman, ts., 30-31). Ona göre; şayet devlet başkanı zalim, fasık ve Allah’a karşı asi olduğu taktirde ona karşı çıkmak gerekmektedir. İtaat hususunda mutlaklık söz konusu değildir. Bir devlet başkanı dine, ırza ve vatana ihanet ediyorsa ona isyan etmek gerekir. Bu görüşü savundukları için kendilerine Harici denmesine de itiraz etmektedir. Öyle ki ona göre; kendileri bu görüşü savundukları için Harici oluyorsa, 1952 Hür Subaylar devrimini yapıp bugünkü sistemi kuranların ve onu destekleyenlerin (İhvan’ı Müslimin kastedilmektedir) de Harici olması gerekmektedir. Zira kendisine isyan edilen ve yönetimden düşürülen Kral Faruk da kelime-i şehadet getiren, cuma ve bayram namazlarına giden bir liderdi (Abdurrahman, ts., 136-138).

Bu sayfalarda “cemaat” meselesi üzerinde genişçe durmuştuk.

Hadîslerde geçen (ve “Ehl-i Sünnet ve Cemaat” tabirinde yer alan) “cemaat”in, “başında halifenin bulunduğu, Şeriat’le yönetilen küresel ümmet devleti” olduğunu delilleriyle ortaya koyduk.

Bugünkü (laik ya da laikleşme yolundaki) “ulus-devlet”ler “cemaat”e karşılık gelmiyor.

Hatta, Osmanlı bile “cemaat” anlamını taşımıyordu.

Mesela Molla Güranî, Fatih’in Şeriat açısından mahzurlu gördüğü bir fermanını yırtıp atmış, sonra da Mısır’a göçmüştür. Yine, Fatih’e gücenen Alâeddin Ali et-Tûsî de İran’a gitmişti. (Bazı aklı kıt kişiler, İstanbul’un fethini müjdeleyen hadiste geçen “ne güzel komutan” övgüsünden dolayı Fatih’i itiraz edilemez konumda görebilir. Onların kafasının basmadığı nokta şurası, aynı övgü ordu için de varit.. Yani Osmanlı ordusundaki basit bir er de Fatih gibi övülmüştü.)

Diyelim ki Kanunî zamanında bir müslüman Türkiye’yi terk edip Babür İmparatorluğu’na gitti.. Cemaati terk etmiş mi olurdu?

Evet, “cemaat”, İslam halifesinin yönettiği küresel İslam devletidir.

Böyle bir İslam devleti varken onu terk eden, cahiliye ölümü gibi bir ölümle ölür.

Böyle bir İslam devleti yokken de, onun gerekli olmadığına inanan, laikliğin de fena bir şey olmadığını kabul eden kişi de (Cemaate kala kala sadece “zihniyet düzeyinde” bağlılık kalmışken ona bile sırt çevirdiği için) cahiliye ölümü üzere ölür.

Ahirete cahiliye taraftarı olarak gider.

*

İslam devrimi meselesine gelince..

Devrimler, öyle kolay gerçekleşen şeyler değildir..

Bir devrim, daha çok, bir devlet dış güçler tarafından sıkıştırılıp zayıf düşürüldüğü zaman meydana gelir.

Mesela, Çarlık Rusyası Birinci Dünya Savaşı’na girmemiş, Almanya ve Osmanlı ile çarpışmak için askerini cepheye sürmemiş olsaydı, Alman Gizli Servisi’nin karışıklık çıkarsın diye Rusya’ya gönderdiği Lenin, komünist devrimi gerçekleştiremezdi.

Aynı şekilde, İngiliz, Fransız ve İtalyan güçleri Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’u işgal etmeselerdi, (sonradan Atatürk soyadını alan) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa Türkiye’de devrim yapamazdı.

Batılılar’ın aksine bizim Doğu toplumlarında “halk devrimleri” değil, daha çok, askerî darbeler yaşanır.

Yani devrimleri halk (millet) değil, askerler yaparlar.. Olayın aslı, güç sahipleri arasındaki iktidar mücadelesidir, köşe kapmaca ve koltuk paylaşımıdır.

Türkiye’de yaşanan darbeler de aynı durumda..

*

İslam dünyasında halk devrimine benzeyen tek olay, Humeyni’nin İran’da halkın desteğiyle iktidarı ele geçirmesi hadisesi..

Humeyni, Şah’a muhalefet ettiği için 1960’lı yılların başında sürgüne gönderilmiş, önce Irak’a gitmiş, ardından kısa bir süre Türkiye’de (Bursa’da) yaşamış, daha sonra da Fransa’ya yerleşmişti.

Şayet İran’da kalsaydı, “devrim” yapma şansını yakalayamazdı.

Bu süreçte Şah rejimi pekçok hata yaptı.. Mesela, Humeyni’nin oğlunu öldürdüler.. Onun taraftarı olan pekçok kişiyi katlettiler, hapsettiler, sürgüne gönderdiler, böylece halkın nefretinin, patlayacak raddeye gelecek şekilde birikmesine yol açtılar.

Fakat, Şah rejiminin yıkılmasının asıl nedeni, Şah’ın paniğe kapılıp ülkeyi terk etmesiydi.

Komutanı kaçan bir orduda maneviyat kalmaz, moralman çöker.

Böyle bir durum, Ayasofya’nın banisi Jüstinyen zamanında Bizans’ta yaşanmıştı.. Halk isyan etmiş, İmparatorluk sarayını kuşatmışlardı.. Jüstinyen, bir gemiye binip Afrika’ya kaçma kararı almıştı. Fakat karısı Teodora, kaçmayacağını, imparatoriçe kıyafetleri üzerinde olduğu halde çarpışarak öleceğini söyledi.. Bu tavrı, Jüstinyen’in generallerini etkiledi, savaşma kararı alındı.. Askerler halka karşı hücuma geçtiler.

50 bin kişiyi öldürerek isyanı bastırdılar.

*

Türkiye’de İslam devrimi olur mu?

Olmaz!

Türkiye’de ancak provokasyon olur.

Türkiye’de PKK, Kürtlük için ölecek gençler bulur, fakat İslamî hareket, İslam’ın hakimiyeti için ölecek adam bulamaz.

Bir defa, İslamî grupların hemen hepsi MİT tarafından içeriden ele geçirilmiştir.. Liderleri de satın alınmıştır.. Satın alınamayan kişiler de bırakın devrim yapmayı, şurada burada zehirlenmemek, trafik kazasına kurban gitmemek için evinden bile çıkamaz hale getirilir.

Müslümanım diyenlerin İslamcı (İslam taraftarı) bile olmadıkları yerde nasıl İslam devrimi olabilir?

Şeriatçıyım diyen kaç kişi var da, Şeriat hakim olsun diye devrim yapacak?

*

Türkiye’de tarikatçısından tarihselci modernistine kadar neredeyse herkes devletçi, düzenci, laikçi ve Kemalist/Atatürkçü hale gelmiş durumda.

Düşünün ki, 28 Şubat’a en büyük tepkiyi gösteren, bu yüzden Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaati bile, bir parti kurabiliyor, partinin sitesinde “Biz dinî (İslamî) değerleri değil, sağduyulu ve bağımsız olmayı savunuyoruz” diye yazabiliyorlar..

Kimse de çıkıp, “Şayet siz sarhoşsanız, esrar çekip kendinizden geçmişseniz bilemeyiz, fakat aklınız başınızdaysa, bu sözler küfürdür.. Boğazınıza kadar küfre batmışsınız, haberiniz yok” demiyor.

Evet, 28 Şubat’a açıkça cephe alan tek cemaat lideri öldürüldükten sonra cemaatinin geldiği nokta bu..

Sanki Esad Efendi turistik gezi ve devr-i âlem meraklısıydı, o yüzden tenezzül edip Türkiye'ye dönmüyordu.

Türkiye'ye dönünce başına ne geleceğini biliyordu. (Ya da "başına ne geleceğini bilmiyordu".)

Salt CIA'den, Mossad'dan kaçıyorduysa, bunların eline Avustralya'da mı, yoksa Türkiye'de mi daha kolay düşerdi?

"Son kale" Türkiye ve Esad Efendi..

Böyle bir ülkede İslam devrimi..

Güler misin, ağlar mısın!

Ha!!.. Önce milleti zihniyet bakımından dönüştürmek (Dönüşebilirse tabiî), İslamcı ve Şeriatçı hale getirmek (Gelebilirse) gerekirken, “Haydi İslam devrimi yapalım” diye ortaya çıkan, böylece (İslamcılığın/Şeriatçılığın “fikir düzeyinde” savunulmasına bile ket vuracak şekilde) psikolojik harbe ve algı operasyonuna giden yolun taşlarını döşeyen provokatörler çıkabilir.

Evet, bu milleti İslamcı/Şeriatçı olacak şekilde dönüştürmek çok zor..

Çünkü rüzgâr ters taraftan esiyor ne yazık ki..

Öyle ki, 1970’lı, 80’li yılların Şeriatçılarının cümbür cemaat “düzen”baz hale geldiklerini, İslamcılıktan “eski ve eksi İslamcılığa” yatay geçiş yaptıklarını hüzünle gördük.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...