CİHADIN, DEVRİMİN, DARBELERİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ), AMERİKAN USULÜ DEMOKRAT VE AYNI ZAMANDA MÜSLÜMAN KANI DÖKENİNİ SEVMEK

 






Bir önceki yazıda Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinden yaptığımız alıntıda şu ifadeler yer alıyordu:

Demokrasinin genelde laiklik ile mündemiç olma zorunluluğu, cihâdî selefi ideologların demokrasiyi sert bir dille eleştirmesinin diğer bir nedeni olmuştur. Mesela İhvan-ı Müslimin’in laik Vefd Partisi ile seçimler için ittifak görüşmeleri sürerken İhvan’ın o dönemdeki mürşidi Ömer et-Tilmisâni’nin laiklik hakkında kendisine sorulan soruya verdiği cevap Eymen ez-Zevâhirî tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Öyle ki et-Tilmisâni bu mülakat esnasında laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmediğini, aksine dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunduğunu ifade etmiş, ayrıca laik Vefd Partisi’nin diğer partiler gibi İhvan’a zulmetmediğini belirtmiştir. Ez-Zevâhiri ise İhvan’ın İslami hükümler yerine insanların kendilerine nasıl davrandığına bakarak tercihte bulunduğunu belirterek genel mürşide eleştiride bulunmuştur (Ez-Zevâhirî, 2005, 51).

Görüldüğü gibi İhvan’ın mürşidi (şeyhi) et-Tilmisânî saçmalamış.

İmam böyle olursa cemaat nasıl olur, tahmin etmek zor değil.. Mürşidin kendisi irşada muhtaç.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede!”

İmdi, laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmemesi, onun (İslam açısından) savunulabilir birşey olduğunu göstermez.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hamisi ve amcası Ebu Talib din (İslam) karşıtı değildi, fakat bu tavrı onu ahirette kurtarmayacak.

Laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmemesi söylemi gerçekte bir yalandan ibarettir. Aldatmacadır.

Laiklik, İslam’ın devlete hakim olmasına karşı mıdır, değil midir, asıl mesele bu.

Laiklik, tanım gereği İslam’ın devlete hakim olmasına karşıdır.. Bu da din karşıtlığı da değilse, din karşıtlığı nasıl birşeydir?

Laikçilerin dilindeki ezber şu: “Efendim, ibadetinize karışılmaz, caminiz kapatılmaz.. Namazınıza orucunuza karışan mı var?!”

Yahudisi, hristiyanı vs. söz konusu olduğunda (laik olmadığı halde) İslam devleti de bu kadarına izin veriyor.

Üstelik, bunu bir iyilik olarak görüp onların başına da kakmıyor.. “İslam devleti olarak siz Hristiyanların ibadetinize, kilisenize karışmıyoruz.. İbadet namına ne varsa yapıyorsunuz, daha ne istersiniz?!” demiyor.

*

Mürşid müsveddesine göre laiklik dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunuyormuş..

Ne kadar sunuyor?

Türkiye örneği üzerinden konuşalım..

Geçmişteki (İşgalci Fransız’ın Maraş’taki zulmünü aratmayan) başörtüsü mezalimi, Ceza Kanunu’nun (Özal’ın kaldırdığı) 163’üncü maddesi filan bahislerine girmeyelim, bugünden söz edelim..

Bir müslüman, mesela TBMM kürsüsünden kendisini şöyle ifade edebilir mi:

Arkadaşlar, ben İslam Şeriati’ni benimsiyorum, Şeriat’in bu ülkede yürürlükte olmasını istiyorum.. Eğer bu ülkede din ve vicdan hürriyeti varsa, bunu söylemek benim hakkımdır.. Burada Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme dayatması da yapılmamalıdır.. Benim “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir vatandaş olma hakkım yok mu?.. Kendi hür fikrimle, hür vicdanımla, hür irfanımla Atatürkçülüğü, Atatürk ilke ve devrimlerini reddediyorum.. Eğer bunları reddetme hakkım yoksa, bana fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma hakkı tanındığı nasıl söylenebilir?!

Bir müslüman, (din karşıtı olmayan) laik Türkiye’nin Meclis’inde (Erdoğan’ın tabiriyle) “sıkıysa” kendisini bu şekilde ifade etsin..

Hayır, Türkiye’de fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma hakkı Atatürkçülerin (Kemalistlerin) tekelindedir.

Müslüman, bu ülkede fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür değildir.. Resmen Kemalist laiklerin vesayeti ve velayeti altındadır.. Hacr altındadır, mahcûrdur.

Kendi hukukuna malik değildir.

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak nedir, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Fatiha Suresi’ni tefsir ederken açıklıyor:   

Lisan-ı İslâm’da (İslamî terminolojide) hürriyet, hukukuna malikiyet (haklarına sahip olma) diye tarif olunur (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (köleliktir).

Asl-ı hukuk (hukukun aslı) ise vaz’-ı ilâhîdir (Allahu Teala tarafından konulup belirlenmiştir). Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahî olan hukuku kendi rızası munzam (zammedilmiş, eklenmiş) olmaksızın diğer bir [Atatürk ilke ve inkılapları veya TBMM kararları gibi] vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir [Ali Rıza’nın Zübeyde’den doğma oğlu Selanikli Mustafa’nın ve benzerlerinin de kulu olmuş olur. Türkiye’de durum budur. İslam’a göre böyle]. Ve onda bir hisse-i esaret vardır.

Ve artık onun vecaib ü vezaifi (yükümlülük ve görevleri) mahza (salt) hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.

Binaenaleyh Hak Tealâ’yı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz (çelişki) olduğu gibi, Hak Tealâ’dan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır.

(Hukukun aslı Allahu Teala tarafından konulmuş olduğu için insanlarla hayvanlar eşit değildir.. Allahu Teala insana, hayvanatı–Şeriat’in belirlediği sınırlar çerçevesinde- kullanma, onlardan yararlanma, hatta onları öldürme hakkı tanımıştır.. Fakat insana, diğer insanlar karşısında böylesi haklar tanımamıştır. Tabiatçı/doğacı yani ateist ya da deist bir zihniyetle bakıldığında ise, insanın hiçbir hayvana karşı üstünlüğünden söz edilemez. Şayet hayvanlar karşısındaki “hak” iddiası; daha zekî olması, olağanüstü işlevsel bir kol ve ele sahip bulunması, bedensel yapısının elverişliliği bakımından “meşru” görülecek olursa, yani siyaset bilim ve uluslararası ilişkiler alanında siyasal realizmin "sosyal Darwinist" bir yaklaşımla benimsediği "Hakkın kaynağı kuvvettir" ilkesiyle akıl yürütülürse, aynı gerekçeyle zekî insanların aptallar ve zihinsel engelliler, güçlülerin zayıflar, yetişkinlerin bebek ve çocuklar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilmelerini "doğal" kabul etmek gerekir. Böyle bir anlayışla hareket eden güçlü kuvvetli bir insan da çok fazla ihtiyarlayıp güçten düştüğü veya hastalanıp dermansız hale geldiğinde genç ve sağlıklılar karşısında hak talebinde bulunamaz. Dolayısıyla, Allahu Teala’ya iman etmeden salt doğa/tabiat hesabına “insan hakları”ndan söz etmek anlamsızdır, aptalca bir çelişkidir. Kısacası, insan olarak haklarını Allahu Teala'nın vaz' ettiği "hukuk"a dayandırmayan bir insan, kendisinden daha güçlüler karşısında hak ve hürriyet iddiasında bulunamayacağını baştan kabul etmiş olur. Allahu Teala’nın Kur’an’da belirttiği gibi, imansızlar, yani ateistler, ve Tanrı'nın iradesini "doğa"nın işleyişinden ibaret gören deistler, bilumum müşrikler, akıllarını kullanmayan bir topluluktur.)

*          

Evet, Türkiye’de müslümanlar bir tür köledir, esirdir, hukukuna malik değildir.

Mesela 10 Kasım’larda bile “Diyanet’in cuma hutbesinde niye Atatürk’ten bahsedilmedi” diye birileri yaygara koparıyor, Diyanet’in başındaki isimler de çıkıp “Saçmalamayın, Atatürk kim ki cuma hutbesinde anılacakmış, peygamber mi, velî mi?! Onu camide ne diye anacağız, rakıseverlerin peygamberi diye mi?!” diyemiyor.

Çünkü, müslüman “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaktan uzak..

O imtiyaz, “Atatürk niye ibadetin bir parçası olmuyor?” diye yaygara koparan şerefsizlere ait.

(Aslında Diyanet’in böyle her camide aynı hutbeyi okutması da ayrı bir facia..

Doğru olan, her imamın hutbeyi kendi cemaatinin durumuna, bilgi seviyesine, ihtiyacına göre hazırlamasıdır.

Hutbeler öyle bir hale getirildi ki, ilerde bu laikler, “Hutbeleri Diyanet değil, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı hazırlasın; algı operasyonu, psikolojik savaş ve propaganda açısından mevcut hutbeler yetersiz” diyebilirler..)

Evet, laikliğin dindarlara kendilerini ifade imkânı vermesi iddiası, (Türkiye için konuşmak gerekirse) yaşı büyük çocuklar için uydurulmuş bir masaldan ibarettir.

*

Çakmaktaş’ın yazısının devamından anlıyoruz ki, İhvan’ın mürşidi olarak zırva üreten soytarı, bir yandan laikliğin dindarlara kendilerini ifade imkânı tanıdığı yalanını söylerken, diğer taraftan da, “dine, kendisini ifade etme hakkı tanınmaması” gerektiğini bile söyleyerek çelişkili konuşma sanatında devrim yapmış:

Keza dinin parlamento seçimlerine yaklaşımı hakkında kendisine yöneltilen soruya et-Tilmisânî’nin “dinin bu tür konulara dâhil edilmesini doğru bulmuyorum” şeklinde açıklama yapması da ez-Zevahiri tarafından tenkit edilmiştir. Ona göre et-Tilmisânî’nin bu açıklaması ile Enver Sedat’ın meşhur “siyasetin içinde dine yer yoktur”1 sözü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Ayrıca diğer İhvan mensubu entelektüellerin, parlamento seçimlerine iştirak etmenin dinen bir sakıncası olmadığına dair görüşlerini önemli İhvan liderlerinin sözleriyle delillendirmeye çalışmaları da ez-Zevahiri’nin tepkisine neden olmuştur. Ona göre; bu kimseler İhvan mürşitlerinin sözlerini kitap ve sünnetin önüne koymuşlardır (Ez-Zevâhirî, 2005, 55-56).

Buradan anlaşılıyor ki, merhum Hasan el-Benna’nın başlattığı hareket yozlaşmış, Müslüman Kardeşler hareketi olmaktan çıkıp Laikleşmiş Dindarımsı Kardeşler hareketi haline gelmiş.

Liderlerinin sözlerini delil olarak getirmeleri de “fıkıh usulü”nden habersiz olduklarını gösteriyor.

Daha doğrusu bu, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen (Yahudi ve Hristiyanlar’a özgü) din adamlarını “rabler” edinme olayının Müslümanlar arasındaki çağdaş bir versiyonu kabul edilebilir.

Merhum Zevahirî bu soytarıları ikaz etmiş, fakat bunlar anlamamışlar.

*

Bir önceki yazıda cihad ve devrim kavramları üzerinde durmuştuk.

Demokrasiye iman edip cihad ve devrim kavramlarını defterlerinden silenler, “laik cihad” ve “laik devrim”lerle sınanıyorlar.

İhvan’ın mürşid geçinen soytarıları şimdi cihad yerine demokrasiyi doya doya savunabilirler.

Bu mıymıntılığın şampiyonluğunu Türkiye’de (bir zamanlar birilerinin Hocaefendi diyerek yere göğe sığdıramadığı) Fethullah Gülen ile şakirtleri yapıyorlardı.

Çok hoşgörülüydüler, olağanüstü sevecen ve ılımlıydılar, cihad, devrim vs. kitaplarında yazmıyordu.

Fakat, 15 Temmuz’da cihadın (Amerikancı cihadın) ve devrimin en âlâsını sahnelemeye çalıştılar.

(15 Temmuz’la ilgili üç görüş var.. Resmî görüşe göre, bu tamamen FETÖ işiydi.. O kadar FETÖ işiydi ki, son güne kadar MİT’in bile bundan haberi olmamıştı.. İkinci görüş, FETÖ’cülere ait.. Onlara göre de FETÖ’nün bu işte hiç dahli yoktu, Adil Öksüz gibi adamlarının yolu tesadüfen darbeye uğramıştı.. Üçüncü görüş ise, Anadolu Ajansı’nın haberlerinde ara sıra yazılarına atıfta bulunduğu eski FETÖ’cü Ahmet Dönmez gibilerin iddiası.. Buna göre, MİT'çiler, hile, tuzak, aldatma ve dolandırma alanlarındaki engin tecrübe ve yeteneklerini konuşturmuş, genlerinde darbecilik bulunan askerlerin Erdoğan’ı bir darbeyle devirmeye karar verdiklerine FETÖ’nün liderini inandırmış, Fethullah tilkisini bu yağlı kuyrukla gaza getirip dolmuşa bindirmişlerdi.. Fethullah, oyuna geldiğini ancak 16 Temmuz’da anlayabilmişti.. Bu üçüncü yaklaşıma göre, normalde MİT'çiler böylesi cemaat liderlerini, irşad olma heveslisi "gözü açılmadık sığırcık yavrusu" ayağından gönderdikleri karı kızlarla şantaj manyağı kasetstarı haline getirerek onların ağızlarına gem takmayı ve başlarına yular geçirmeyi daha kolay, daha pratik, ucuz, etkili, keyifli, gürültüsüz patırtısız ve verimli bulacakken, burada hedef Fethullah’ı kontrol altına alma değil, “The Cemaat”i siyasettenbürokrasiden ve ticaretten tasfiyeydi.)

Evet, 15 Temmuz olayı, Türkiye’deki FETÖ tipi “ılımlı dindarımsı”ların cihat ve devrim karşıtlığının foyasını meydana çıkardı. Takke düştü, kel göründü.

FETÖ’cüler cihada ve İslam devrimine karşıydılar, fakat ABD ve Avrupa şimdi Irak ve Afganistan gibi Türkiye’ye de bombalar, füzeler, mermiler, dinamitler, kurşunlar, mermilerle “demokrasi ve insan hakları” getirmeye kalkışsa, demokrasi cihadı ve devrimi için Anadolu’ya “haç”lı bayraklarla çöreklense, bunu Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarının önemli bir bölümü şu anki halet-i ruhiyeleriyle en iyi ihtimalle “üzüntüden uzak bir alâka ile” seyrederler.

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


İKTİDAR UĞRUNA "İSLAMCI DEMOKRAT" OLDULAR, "DEMOKRATİK DARBE" BULDULAR

 


Bir önceki yazıda, Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinden, Mısır’da İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatının, İslamlaşma yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia edecek kadar demokrat hale gelmiş olduğunu öğrenmiştik.

Bu anlayışın, cihad (ve dolayısıyla devrim) seçeneklerini yok sayma anlamına geldiği için Kur’an ve Sünnet’e aykırı olduğu açık..

Ayrıca, demokrasiyi (halk yönetimini) mutlak bir biçimde benimsemek, halkın çoğunluğu neyi benimsiyorsa ona razı olmak anlamına gelir..

Mesela Lut a.s.’ın peygamber olarak gönderildiği kavmi düşünelim.. Orada demokratik sistem, sapıklığın anayasal güvence altına alınması, sapıklık karşıtlığının ise cezalandırılması gereken bir suç kabul edilmesi sonucunu verirdi..

Fetih öncesi Mekke’de demokratik sistem, putperestliğin iktidarını pekiştirirdi.

Buradan da anlaşılabileceği gibi, müslüman demokrat olamaz.. Halk egemenliği (millet hakimiyeti) ideolojisini benimseyemez.

*

Kaldı ki, (meşhur hukukçu Leon Duguit’nin dile getirdiği gibi) “millet iradesi” diye birşey de gerçekte mevcut değildir. Bu, adı var kendi yok metafizik bir kavramdır, bir hurafedir. Safsatadır.

İrade bireylerde olur..

Diyelim ki millet iradesi diye birşey var.. Çoğunluğun iradesinin (“Altta kalanın canı çıksın” hesabı) millet iradesi kabul edilmesi, azınlıkta kalanların “millet dışı” ilan edilmesi anlamına gelir. (Ki bazen bunlara “hain” damgası da vurulur.)

Eğer o “altta kalan”ları da milletten kabul ediyorsak, iradenin milletin iradesi olmadığını itiraf etmiş oluruz.

İşin aslına gelince.. Millet diye adlandırılsın veya adlandırılmasın, topluluklar genelde manipüle edilip yönlendirilirler.. Sürü psikolojisiyle iradesiz biçimde güdülürler.

Bir şekilde gücü ellerine geçirmeyi başarmış olanlar kendi iradelerini millete dikte eder ve sonra da halka “Bu, sizin iradenizin eseri” diyerek yalan söylerler.

Türkiye’den örnek verelim.. Milletvekillerini seçenler aslında parti liderleri ya da oligarşileridir. Millet, seçilmişleri seçerler.. Milletin, istediğini seçmeye ve seçtirmeye gerçekte gücü yetmez.

Milletvekili olmak isteyip de aday gösterilmeyenler bunun farkındadır.

*

Evet, Çakmaktaş’ın makalesinden anlıyoruz ki, Mısır’da Müslüman Kardeşler zaten yozlaşmış, demokrat hale gelmiş.

İşi, demokrasi adına cihad karşıtlığı noktasına bile getirebilmişler. ("İlla cihad etsinler" demiyoruz, meseleyi "amel" değil "itikad" düzeyinde ele alıyoruz. Her farzı yapamayabilirsin, fakat farzı farz kabul etmek zorundasın; farz-ı ayn ise farz-ı ayn, kifaye ise kifaye.. Her günahtan kaçınamayabilirsin, fakat günahı günah bilmek zorundasın.)

Eğer İslam’da cihad diye bir şey yoksa, şehitlik de yok demektir..

Fakat, İstiklal Marşı’nda “Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı” diye seslenilen milletimiz İslam’da şehitlik diye birşey olduğunu biliyor. O kadar ki, “Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ” diye inanıyor.

Demek ki, cihad var.

Devrimciliğe gelince..

Devrimciliğin kötü bir şey olduğunu kabul edersek, Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almıştır) benimsediği ve CHP’nin “altı ok”undan biri haline getirdiği devrimciliğin kötülük anlamına geldiğini, Selanikli’nin kötücül bir adam olduğunu söylemiş oluruz.

Söylemeyelim.

Devrimcilik iyi ise, İslam için de iyidir.

Devrim Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa için yapılırsa iyi, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala için yapılırsa kötü.. "Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!"

*

Çakmaktaş, makalesinde şunları da söylüyor:

Demokrasinin genelde laiklik ile mündemiç olma zorunluluğu, cihâdî selefi ideologların demokrasiyi sert bir dille eleştirmesinin diğer bir nedeni olmuştur. Mesela İhvan-ı Müslimin’in laik Vefd Partisi ile seçimler için ittifak görüşmeleri sürerken İhvan’ın o dönemdeki mürşidi Ömer et-Tilmisâni’nin laiklik hakkında kendisine sorulan soruya verdiği cevap Eymen ez-Zevâhirî tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Öyle ki et-Tilmisâni bu mülakat esnasında laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmediğini, aksine dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunduğunu ifade etmiş, ayrıca laik Vefd Partisi’nin diğer partiler gibi İhvan’a zulmetmediğini belirtmiştir. Ez-Zevâhiri ise İhvan’ın İslami hükümler yerine insanların kendilerine nasıl davrandığına bakarak tercihte bulunduğunu belirterek genel mürşide eleştiride bulunmuştur (Ez-Zevâhirî, 2005, 51). Keza dinin parlamento seçimlerine yaklaşımı hakkında kendisine yöneltilen soruya et-Tilmisânî’nin “dinin bu tür konulara dâhil edilmesini doğru bulmuyorum” şeklinde açıklama yapması da ez-Zevahiri tarafından tenkit edilmiştir. Ona göre et-Tilmisânî’nin bu açıklaması ile Enver Sedat’ın meşhur “siyasetin içinde dine yer yoktur”1 sözü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Ayrıca diğer İhvan mensubu entelektüellerin, parlamento seçimlerine iştirak etmenin dinen bir sakıncası olmadığına dair görüşlerini önemli İhvan liderlerinin sözleriyle delillendirmeye çalışmaları da ez-Zevahiri’nin tepkisine neden olmuştur. Ona göre; bu kimseler İhvan mürşitlerinin sözlerini kitap ve sünnetin önüne koymuşlardır (Ez-Zevâhirî, 2005, 55-56).

Burada önce şu mündemiç kelimesi üzerinde duralım.. 

Uydurulmuş Türkçe’de karşılığı “içkin”.. 

Dolayısıyla “demokrasinin laiklikle mündemiç olması” ifadesi meseleyi tam yansıtmıyor.. Demokrasi laiklikte mündemiç değildir, yani bir rejim laik olmakla birlikte demokratik olmayabilir.. 

Ancak, laikliğin demokraside mündemiç olduğu -teorik olarak- söylenebilir.. 

Yani devletin belli bir dini ya da dine karşılık gelen resmî ideolojisi bulunmayabilir, halkın tercihlerine göre devletin dini ya da ideolojisi –teorik olarak- seçimden seçime değişebilir.. 

Teorik olarak böyle.. 

Pratikte ise böyle bir durum yok.. Devletlerin değişmez birer dini ya da ideolojisi mevcut.. 

Türkiye'de devletin resmî ideolojisi Kemalist laiklik.. Laiklik, burada “siyasal dinsizlik” anlamına geliyor. 

Yani laiklik, din ile siyasal dinsizlik arasında tarafsız değil, siyasal dinsizlikten yana.. 

Fakat gerçekte durum tam bu da değil, çünkü burada “dinsizlik” dediğimiz şey gerçek anlamda bir dinsizlik değil.. İslam açısından “batıl din” ya da (insan uydurması) “beşerî din” konumunda olan siyasal ideolojiler laiklik kamuflajı altında meydana sürülüyor. 

Evet, Türkiye’nin resmî ideolojisi olan “Kemalist laiklik ve Atatürk milliyetçiliği” de İslam nazarında bir dindir. 

Meseleyi tam anlamak isteyenlerin öncelikle TDV İslâm Ansiklopedisi’nin "Din" maddesini okumaları faydalı olur.

(Mündemiç kelimesinden bahsetmişken dil meselesine değinmekte de yarar var.. Dilde önemli olan milletin alıştığı şekilde yazıp çizip konuşmaktır. Çünkü dil, edebiyat paralamak için değil, konuşup anlaşmak içindir. Bazıları işgüzarlık yaparak yeni icat çıkarmayı birşey zannediyor. Yıllar önce adamın biri çıktı “mütevazi” kelimesindeki “z” harfinin Arapça’da kalın “dat” olmasından hareketle “i”yi “ı” yaptı.. O zaman “mevzi"yi "mevzı", fazilet”i de “fazılet” yapmanız lazım. Benzer şekilde “ifşa etmek” denilmez, “faş etmek” denilir dediler. Bu durumda “icat etmek, inşa etmek, ıslah etmek, ikna etmek, israf etmek” vs. gibi tabirleri de kullanmamak gerekir. Çünkü bunların hepsi if’âl babından masdar.)

*

Çakmaktaş’tan yaptığımız son alıntıdaki ifadelerin değerlendirmesi inşallah bir sonraki yazıda..


CİHAD MI, DEMOKRATİK MÜCADELE Mİ?

 







Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde, İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) gibi İslamcı hareketlerin demokrasi anlayışına yönelik tenkitler aktarılıyor:

İslamcıların İslamlaşma yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia etmelerine de bazı cihâdi düşünürlerden itirazlar gelmiştir. Mesela Ebû Abdurrahman eş-Şankîtî, kaleme aldığı Tehâfutu’l-Dimukrâtiyyînisimli kitapçığında, İslamcıların bu argümanını şaşkınlıkla karşıladığını ifade etmiştir. Zira ona göre ne İslam peygamberi ve ne de onun sahabelerinin uygulamalarında böyle bir metot bulunmaktadır. Öyle ki İslam dininin zafere ulaşması, üç temel rükün olan ilim, davet ve cihatile gerçekleşebilir. Şayet dini gruplar İslam devleti inşa etmeyi arzuluyorsa bu üç yolun dışında bir metot takip etmemelidir. Ona göre demokratik mücadeleyi benimseyenler, fedakârlık gerektiren cihat yolu yerine konforlu ve kolay olanı tercih etmektedirler. Oysa cihat yolu müminlerin üzerine vecibe olan yegâne metottur. Kaldı ki demokrasi gibi dinin haram gördüklerini “alternatif yoksunluğu” delili ile mubahlaştırmaya çalışmak da usul açısından yanlıştır (Eş-Şankîtî, ts., 15-16).

Gerçekte demokratik mücadele, “davet” kapsamında düşünülebilir. Yani demokratik mücadeleyi Şankîtî gibi toptan reddetmek gerekmez.

Ancak, bunun şartları var.

Birincisi, demokratik mücadele hesabına “cihad”ın alternatif olmaktan çıkarılmaması gerekir.

Yani “Tek yol demokratik mücadele” denilmemelidir. “İşe yaradığı sürece demokratik mücadele” demek, anlayışla karşılanabilir.

Cihadın demokratik mücadele lehine alternatif olmaktan çıkarılması, dini tahrif, tağyir ve tebdildir.. Yeni bir din (şeriat) getirmek suretiyle haşa Allahu Teala’dan “rol kapmaya” çalışmak, ilahlık taslamak gibi birşeydir.

İkincisi, demokratik mücadele, demokrasiye iman edilmeden, yani temel hedef demokrasinin "bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilmesi” olmaksızın, İslam’ın hakim kılınmaya çalışılması gayesiyle yürütülmelidir.

*

Bir başka deyişle, gaye, millet iradesi”nin mutlak biçimde tecellisini sağlamak değil, (illa da gerekiyorsa) Allahu Teala’nın hükümleriyle (Şeriat’le) mukayyed (kayıtlı) olarak tecelli etmesini sağlamak olmalıdır. 

Ve, demokratik mücadele, vazgeçilmez yol mertebesine çıkarılmamalıdır.

(Türkiye’de millet iradesi, dindeki ayet ve hadîslerin muadili olacak şekilde Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” laik “nass”lar çerçevesinde tecelli edebilmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarının nasıl yorumlanacağı konusunda “içtihat” yani “mezhep” farklılığı olabiliyor, fakat bu ilke ve inkılapların “kâfir”i olan bir siyasal harekete izin verilmiyor. Şeriat sözlük anlamı itibariyle “hukuk düzeni”ne karşılık geldiği için Türkiye’nin “Atatürk şeriati” ile, yani kul yapısı şeriat ile yönetilmekte olduğunu söylemek gerekiyor. Şayet Türkiye’de “Atatürk şeriatçılığı” katı bir biçimde savunuluyor olmasaydı, Anayasa’da “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler yer almazdı. Şurası bir gerçek ki, Atatürkçülerin/Kemalistlerin Atatürk’e olan imanı, Türkiye’deki “İslamcı değil müslüman” olduklarını söyleyen dindarımsıların Allahu Teala’ya olan imanlarından daha güçlü. Eğer bu ülkede "Müslümanım" diyenlerin Allahu Teala’ya olan imanı, Kemalistlerin Ali Rıza oğlu Selanikli Kemal’e olan imanlarından daha kuvvetli olsaydı bugün Atatürkçü şeriat ile değil Allahu Teala’nın Şer’-i Şerîf’i, yani şerefli Şeriat’i ile yönetiliyor olurduk. Kemalistlerin Selanikli’ye olan imanı güçlü olduğu için Kemalizm için cihat edip savaşmaya, fırsat bulduklarında darbe yapmaya, kan dökmeye hazırlar. İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen mıymıntı, sünepe ve sümsükler ise bu Kemalistler karşısında süklüm püklüm sümüklü böcek moduna girerken, cihat yanlısı müslümanlara karşı alabildiğine sivri dilliler.)

*

Bir başka husus şu: Demokratik mücadele seçeneği, İslam’dan taviz vermeye yol açmamalıdır.

(Yani sözde İslam’a hizmet edeceğim derken imanı ele yele verme, kaybetme, katıksız müşrik olma riski var.. Türkiye bu açıdan çok sıkıntılı.. Bir defa, parti kurduğunuzda mevcut sisteme bir bakıma biat etmiş oluyorsunuz. Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dikkat çektiği “İslam dışı rejimler”deki itikadî olmasa bile amelî şirke düşme olayı burada olanca çıplaklığıyla kendisini gösteriyor. Milletvekili vs. yeminlerindeki “Atatürk ilke ve inkılaplarına” yani Atatürkçü şeriate bağlılık yemini de ayrı bir "şirket"sel dayatma.. Bu şekilde “siyaset icabı” diyerek “takiyye” yapanların zamanla “ılımlı” Atatürkçü/Kemalist ve laik düzen yanlısı hale geldiklerini gördük.. Sözde İslam’a hizmet edeceklerdi, fakat zamanla “düzenin nimetleri”nin hatırına İslamcılıktan ılımlı laikliğe geçiş yaptı, “eski ve eksi İslamcı” haline geldiler.. Geçmişteki İslamcılık edebiyatları onların laik istikbaline hizmet etmiş oldu.. AKP’liler bu durumda.. Saadet Partisi de çok farklı değil.. Nurcular da bunlardan daha iyi durumda değiller. Sözde “siyasetten Allah’a sığınan” bu idraki kıt taife, “Ol mahiler ki derya içreler, deryayı bilmezler” hesabı, boğazlarına kadar siyasete batmaktan kurtulamadılar. Siyasetin kurmay subayı değil de basit neferi ve kullanışlı emir eri oldular. Mesela MSP ve Erbakan muhalifliği yapmalarının da siyaset olduğunu fark edemiyorlardı, ya da fark etmiyor görünmek işlerine geliyordu. Gerçekten siyasetten uzak dursalardı oy vermek için sandığa gider, onun dışında siyaset bahislerine girmezler, hatta sandığa hiç gitmezlerdi. Ne yazık ki siyasetin akılsız ayak takımı, ne yaptığını bilmez piyonları olarak Bediüzzaman’ın kemiklerini sızlattılar.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


LAİK DEMOKRASİYE İMAN EDİP İSLAMCILIKTAN VAZGEÇENLER, MÜCAHİTLİKTEN "MÜTAHİT"LİĞE VE MÜŞAHİTLİĞE GEÇENLER, DERİN DÜZENLE ANLAŞIP DERVİŞLİK EDEBİYATININ GÖLGESİNDE KARUNVARİ SALTANAT SÜRENLER

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde yer alan şu ifadeler önemli:

İhvan-ı Müslimin gibi ana akım İslamcılar, siyasetin içinde kalarak parlamentoda mansıp sahibi olmanın; İslamî davetin önündeki engelleri kaldırma, dindarların maruz kaldığı baskıları azaltma, İslami hakikati dile getirme ve yayma gibi hususlarda bir imkân tanıdığını ve bu durumun Müslümanların menfaatine olduğunu her daim kendilerini tenkit eden radikal unsurlara karşı argüman olarak kullanmışlardır. El-Makdîsî ise İhvan’ın bu argümanlarına da itiraz etmektedir. Öyle ki ona göre, İslam’da dinin asli unsuru kabul edilen tevhit inancı, söz konusu siyasal sistem içinde yok sayılmaktadır. Hal böyleyken diğer tâli meselelerde birtakım kazanımlar elde etmek, dinin maslahatı için pek bir anlam ifade etmemektedir. Zira tâli bir maslahat için asıl olandan vazgeçmek kabul edilemez bir anlayıştır. ... Müslümanların maslahatı için bu metot etrafında çabalayanlar ona göre, tağuti sistemlerin oyuncağı haline gelmiştir. Nitekim el-Makdîsî; Mısır, Cezayir ve Kuveyt’te siyasal katılım yanlısı İslamcıların nasıl başarısız olduklarını, kendi görüşünü desteklemek adına örnek vakalar olarak sunmaktadır (El-Makdîsî, ts., 42-47).

Bazıları, “Bu listeye Türkiye de eklenebilirdi” diye düşünebilirler..

Gerçekten de ilk bakışta, eklenmesi gerekir gibi görünüyor.

Fakat, Mısır, Cezayir ve Kuveyt ile Türkiye arasında şöyle bir fark var: Söz konusu ülkelerde mevcut sistem içinde “müslümanca” siyaset yapmaya çalışanlar, gayelerinin Şeriat’i bütün kurum ve kurallarıyla uygulamak olduğunu söyleyebiliyorlardı.

Türkiye’de ise bu mümkün değil..

Bu ülkede bütün partiler “sistem partisi” (laik demokrasiye ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı) olmak zorundadırlar.

Aksi takdirde Anayasa’ya ve Siyasal Partiler Kanunu’na muhalefet etmiş olurlar ve kapatılırlar.

*

Bu yasakçı rejim, Türkiye’de, İslamî gayeler için siyaset yapmaya çalışanları takiyye yapmaya, “gizli gündem”le hareket etmeye zorlamış bulunuyor. 

(Takiyye ve gizli gündem sanatının patenti, sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını alan Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’ya ait.. Sözde Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için Samsun’a çıkan Selanikli, asıl niyetinin Osmanlı Devleti’ni yıkmak, hilafetin ve saltanatın ocağına incir dikmek olduğunu Erzurum Kongresi günlerinden birinin gecesinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıklamıştı. Bu niyetini İstanbul’dayken –halvet olup yalnız olarak başbaşa dostane görüşmeler yaptığı- İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi ajan Rahip Frew’a açıp açmadığı konusunda ise herhangi bir itirafı yok.)

“Düzen”, takiyye yapanların çalışmaları “tali” (ikincil, yan) meselelerle sınırlı kaldığı sürece bu tür girişimlere izin veriyor.

Çünkü bu, söz konusu düzen karşıtı unsurların bir süre sonra devşirilip “düzen yanlısı” hale gelmeleri sonucunu verebilmektedir.

Ayrıca, düzen karşıtlarının tali meselelerdeki kazanımları düzenin aslî yapısının restore edilmesini ve daha iyi işlemesini de sağlayabilmektedir.

Ancak iş aslî yapının bazı temel öğeleriyle oynanmasına gelince, takiyyeye, "düzen"in suyuna gidilmesine bile izin verilmediğini, derinlerin mızıkçılık yaparak muhalifleri tümden oyun dışı hale getirdiklerini gördük.

*

Türkiye’de 28 Şubat’ta işte bu yaşandı.. 

Erbakan “havuz” ekonomisiyle (milletin kanını emmekte olan) yerli ve milli imtiyazlı azınlığın çanına ot tıkamaya kalkışmasa ve küresel ölçekte de (yahudi-hristiyan hegemonyasını tehdit eden) D-8’ler marifeti ile İslam birliği projesinin temellerini atmasaydı, iktidar olması hoşgörüyle karşılanabilirdi.  

Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı gibi ülke içinde her kesime mavi boncuk dağıtsa, Washington’a çağrılınca koşa koşa gitseydi, daha sonraki süreçte cumhurbaşkanı da olabilirdi.

Öyle olmadı, CIA ile stratejik ortaklık ilişkisi içindeki MİT tarafından altı oyuldu.. Yapılan hakaret ve aşağılamalar yetmiyormuş gibi, Sakaryalı korumalar müdahale etmeseydi, sözde vatansever özde Amerikan uşağı Kemalist subaylar onu döveceklerdi.

Şaşırmayın, merhum Menderes'e daha fazlasını yapmışlardı.

Evet Erbakan, sırf yerli milli sömürü düzeninin ve düzenin Batılı ağalarının tekerine çomak sokmaya başladığı için siyasî yasaklı hale getirildi.. Partisi Refah kapatıldı.. Ardından kurulan Fazilet Partisi de aynı akıbete uğradı..

Bunun üzerine Erbakan’ın pragmatik adamları (Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener vs.) hocaları Erbakan’ı terk ettiler, “Takiyyeden hayır gelmiyor, iktidar vizesi alamıyoruz, samimi olarak düzen yanlısı olalım, düzene biat edelim, iktidar olalım” diyerek AKP’yi (AK Parti’yi) kurdular.

Bunun sonucunda Erbakan’ın yedek partisi Saadet kolu kanadı kırılmış, tüyleri yolunmuş hale gelince, kapatılmasına da ihtiyaç kalmamış oldu.

Ölü mü diri mi olduğu belli olmayan, baygın halde cansız yatan, ya da ağrı ve sızı içinde can çekişip inleyen birini kim döver ki?!

(Sözde “dindarlık” adına ortaya çıktıkları halde daha baştan hiçbir takiyye ve gizli gündem dertleri olmadan “düzen”baz hale gelen Haydar Baş belası tipi kifayetsiz muhteris ikbal avcısı siyaset dolandırıcılarını anmaya bile değmez.. İskenderpaşa Cemaati’nin varis kayyumu Muharrem Nureddin Coşan’ın bitkisel hayat yaşayan Sağduyu Partisi de aynı durumda.. Bitkisel hayatta olmasına aldanmayın, cemaat mensuplarını "laik demokrasi dervişleri" haline getirme işlevini optimal verimlilikle yerine getiriyor.)

*

Çakmaktaş’ın yazısı şöyle devam ediyor:

Yine El-Makdîsî; ana akım İslami hareketin, mevcut siyasi düzen içinde faaliyette bulunmanın Müslümanların yararına olduğunu ispatlamaya matuf argümanlarını aktardıktan sonra eski ulemaya referansta bulunarak bu metot anlayışını İblisin bir tuzağı olarak tanımlamıştır. Ona göre, günümüz tağutları ile kıyaslanamayacak derecede daha ehven olmalarına rağmen eski ulemanın kendi dönemlerindeki yöneticilere karşı olan tavrı son derece açık ve nettir. Bugünkülerin aksine selef uleması, devlet idarecilerinden uzak durmayı, onları daha rahat tenkit edebilmek adına zaruri görmekteydi. Hatta bir ikrama mazhar olurlar da onlara karşı bir yumuşama gösterirler endişesiyle iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla dahi olsa onların yanına gitmeyi hoş görmemişlerdir (El-Makdîsî, 1984, 27-28). Öyle ki onların bu mekânlardan uzak kalması sadece zulmün ve haksızlığın olduğu dönemlerde vuku bulmamış, doğru yol üzere şeriata tabi olan yöneticilerin iktidarda olduğu dönemde de bu tavır devam etmiştir (El-Makdîsî, 1984, 35).

Ebu’l-Munzir eş-Şankîtî de ana akım İslamcıların demokrasinin İslamlaşma yolunda bir araç olarak kullanılabileceği iddiasına itirazda bulunmuştur. Ona göre hiçbir Müslüman ülkenin demokrasi tecrübesi İslamlaşma adına bir fayda sağlamamış ve bu anlayış üzerinde yol alınarak bir İslam devleti inşa edilememiştir. Kaldı ki ona göre demokrasiyi İslamlaşma yolunda bir vesile olarak görmek de şirki tevhide ulaşmada bir araç olarak görmek anlamına gelmektedir. Diğer taraftan eş-Şankîtî; bazı İslamcıların demokrasiyi, onun felsefesi ve araçları olarak ayırt etmelerine ve destekledikleri kısmın seçimler ve parlamento gibi demokrasinin araçları olduğu görüşüne de itiraz etmektedir. Zira ona göre demokrasiyi, onun Batı menşeli felsefe ve ilkelerinden ayırt etmek mümkün değildir. Dolaysısıyla İslamcıların insanları demokratik sisteme katılıma davet etmesi açık bir şekilde demokrasi ile çatışan İslami değerlerin ilgasına yönelik bir davet anlamına gelmektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 12-13).

Türkiye’de Erbakan’ı terk edenler (yani Erdoğan’la birlikte AKP’yi kuranlar), yollarını ve zihniyetlerini de değiştirmişler, Millî Görüş gömleğini üzerlerinden çıkarmışlar, parça pinçik edip çöpe atmışlardı. (Erbakan’ın “kuş dili”nde Millî Görüşçü olmak, İslamcı/Şeriatçı olmaktı.)

Takiyyesiz ve gizli gündemsiz olarak “muhafazakâr demokrasi” davasını samimiyetle ve inanarak savunmaya başladılar. (Erbakan'ın vefatından sonra Saadet Partisi de Karamollaoğlu sayesinde tanınmaz hale geldi.)

Fransa tipi jakoben laikçilikten farklı olarak ılımlı laiklikten yanaydılar.. Laik demokrasi için can sıkıcı olmayan bütün İslamî kurum ve kurallara devletin, (inanç ve fikir özgürlüğü adına) müsaade etmesi gerektiğini savunuyorlardı.. Laiklik biraz ılımlılaşıp dindarlaşabilir, İslam da "güncellenip" (adı konulmamış bir reforma tabi tutularak) laikliğe (siyasal dinsizliğe) uyumlu hale getirilebilir, uzlaşmacı bir orta yol bulunabilirdi. 

İslamî değerlerin ilgasına yönelik bir davet”te bulunma “şeref”i ise 2004 yılında (Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın varisi, İskenderpaşa kayyumu) Muharrem Nureddin Coşan’a nasip oldu.

Şu anda bile, partisinin sitesinde (https://sagduyu.global/) şu ifadeler yer alıyor:

SİYASİ KONUMUMUZ NEDİR?

Klasik teorilerde siyasi konumlar, devletin ekonomiye ve bireysel yaşantıya ne derecede müdahil olduğuna göre belirlenmektedir. Ülkemizde daha geçerli olan ise, konumların şimdiye dek ‘millet’ tanımlarımızın üzerinden yapıldığı iki unsura; dini değerlere (İslam) ve milliyetçiliğe (Türk milliyetçiliği) nasıl baktıklarına göre belirlenmesidir.

BİZİM ESAS ALDIĞIMIZ SİYASİ EKSENLER: Biz, partilerin liberal, devletçi, milliyetçi, sag veya sol olmalarından daha önemli konum belirleyicileri olduğunu düşünüyoruz. Bunlardan ilki bağımsızlıklarıdır. İkincisi ise kendi düşünce eksenleri içerisinde, bakışlarında ve uygulamalarında ne kadar sagduyulu olduklarıdır.

Görüldüğü gibi, İslamî değerlere boş vermiş durumdalar.. 

Dinî değerlere (yani İslam'a) önem verenler ile aralarına mesafe koyuyor, kendilerini onlardan itina ile ayırıyorlar. Aman kendilerine İslam bulaşmasın!...

"Dini değerler" derken parantez içinde “İslam” kaydını düşmeleri, herhalde “İslam’a tümden boş verdik” demek oluyor.. (Bu ifade, "Sadece İslam'ın değerlerine sırt çeviriyoruz, batıl beşerî dinlerin 'değerimsi'leriyle sorunumuz yok" mesajı olarak da yorumlanabilir.)

Sitelerinde bir taraftan da ahlâk, hikmet, ve adaletten bahsettiklerine göre, “Sevgili vatandaşlarımız, sözünü ettiğimiz ahlâk, hikmet ve adaletin İslamî değerler olduğunu zannetme.. Bizim savunduğumuz ahlâk, adalet ve hikmet, İslam açısından 'değer'siz, İslam dışı, bizim icadımız olan nevzuhur bir adalet, hikmet ve ahlâk” demek istiyor olmalılar.

(Nureddin’in “derin” bir yerlerden aldığı talimatla bunları yaptığı açık da, onların güdümüne ne zaman girdiği konusu bizim açımızdan net değil.. Derin karanlığın şeyhlerine babası ölmeden önce mi, sonra mı biat etti?.. Derin denizaltı nereye yönelirse Nureddin’in pusulası da o yönü gösteriyor.. Hakan Fidan MİT’in kontrolünü eline alıncaya kadar derin devlet Erdoğan’la ters düşebiliyordu ve Nureddin, 2011 seçimlerinde açıkça -Erdoğan karşıtı- MHP’ye destek verdi.. O günlerde Bahçeli Erdoğan'a çok ağır hakaretler ve tehditlerde bulunuyordu. MHP'nin AKP'ye yönelik keskin muhalefeti, 2014’te cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile ittifak kurup Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Erdoğan’ın karşısına aday olarak çıkarmasıyla devam etti. 15 Temmuz’dan sonra ise derin devlet tümden Erdoğan’ın kontrolü altına girdi ve Nureddin, derin devlet denizaltısının değişen rotasına uygun olarak Erdoğan’a “Aziz Başkanım” diye hitap etmeye başladı. Şurası kesin: Hakan Fidan’la birlikte Erdoğan derin devlet sırlarına tümden muttali olmaya başladığı için Nureddin’in geçmiş sicili artık ona kapalı değil.. Dolayısıyla Nureddin’in “Aziz Başkanım” diyerek ona biat etmesi şaşırtıcı olmaktan uzak.. 2010 yılı öncesinde ise, AKP'ye bir ölçüde mesafeli duran derin devletle perde arkasında anlaşmış olmanın verdiği özgüvenle Erdoğan'a karşı, burnundan kıl aldırmaz havalarda racon kesiyordu. O dönemde, bir yandan da, 1980'li yıllarda Fethullah Gülen'in  askerler tarafından sözde istenmeyen adam ilan edilip özde onlara hizmet etmesine benzer şekilde, güya derinlerin tehdidi altındaymış gibi bir izlenim vererek Cemaat'e numara çekiyordu; sanki "Bizim esas aldığımız siyasi eksenler" diyerek artık "İslam"ı siyasi eksen olarak kabul etmediğini açıkça söyleyen bir "düzen"baz dönek için derinler "Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" demez de gökte ararken yerde buldukları böyle bir süper döneği dert edinirlermiş gibi.. MİT'çi Mehmet Eymür'ün dediği gibi, bu derin işlerde "oyun içinde oyun" var.)

*

Çakmaktaş'ın makalesini okumaya  devam edeceğiz inşallah.


TASAVVUF VE İRFAN NAMINA ZÜHD, TAKVA, İHLAS, SIDK U SADAKAT KALMADI, LAİKLİK, DEMOKRASİ, KURTÇULUK, IRKÇILIK, "SİYASAL DİNSİZ" DEVLETÇİLİK VERELİM

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş, “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde şöyle diyor:

Bazı öncü cihâdî selefi ideologlar, İslamcıların demokrasinin temel ilkelerinden olan “inanç özgürlüğü” ilkesi ile Kuran’daki “dinde zorlama yoktur” ayeti arasında benzerlik kurma çabalarını da tenkide tabi tutmuşlardır. Zira onlara göre demokrasinin “inanç özgürlüğü” ilkesi İslami anlayışa tam anlamıyla zıttır.

İşte burası, Çakmaktaş’ın “cihâdî selefi ideologlar” diye adlandırdığı gerçek ehl-i Sünnet müslümanlar ile laik (siyasal dinsiz) devletler hesabına ehlî sünnetçilik yapan bid’atçi sahtekârların yollarının ayrıldığı noktalardan birini oluşturuyor.

Bu meselede “cihadî selefîler”, tamı tamına geleneksel ulemanın, geçmişte yaşamış Ehl-i Sünnet alimlerinin izinden gidiyorlar.

Mesela, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde yazdıklarından farklı bir şey söylüyor değiller.

*

2004 yılında, yani 19 yıl önce, bu konuyu, Muharrem Nureddin Coşan’ın İskenderpaşa Cemaati adına kurduğu Sağduyu Partisi’yle ilgili bir (sözde) istişare grubunda tartışmak zorunda kalmıştım. Sözde istişare, internet vasıtasıyla yürütülüyordu.

Muharrem Nureddin, 2001 yılı Şubat’ında, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cenaze namazı kılınmadan önce Fatih Camii avlusunda cemaate, kendisinin onun varisi olduğunu ilan ettiren vatandaş.. (Bu vesileyle Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i ve hocam Esad Efendi'yi rahmetle anıyor, ve Mehmed Zahid Efendi'nin yeni vefat eden kerimesine Allahu Teala'dan rahmet diliyorum.)

Buradaki “varis”likten kasıt, bilinen anlamda bir varislik değildi. Yani bu, oğlu olması hasebiyle “Haberiniz olsun, ben onun oğluyum, dolayısıyla varisi benim, başka birisi ben de oğluyum diye ortaya çıkmasın, benimle miras kavgası içine girmesin” anlamında yapılmış bir hatırlatma değildi.

“Tekkenin yeni şeyhi benim” demek istiyordu.

Fakat sözleri ve yaptıklarıyla şeyh değil, mürid bile olamayacağını gösterdi.

Manevî intihar anlamına gelen kusursuz itikadî cinayetlerinden birini, işte bu Sağduyu Partisi’ndeki söylemleri oluşturuyordu.

Söz konusu istişare grubu (Ki 27 kişiden oluşuyordu) gerçekte istişare amacıyla oluşturulmuş değildi.. Kısmen (tümden değil, kısmen) muhafazakârlık sosuna batırılmış laik demokrasi ideolojisi, “varis şeyh” müsveddesinin yeni açılımı olarak, benim de aralarında bulunduğum birilerine, illüzyonist elçabukluğuyla emrivaki (oldubitti) kabilinden onaylatılmak isteniyordu.

Resmen “resmî ideoloji”yi, laikliği ve demokrasiyi savunuyorlardı.

Grubun yöneticisi, varis (mirasyedi) Nureddin’in yeğeniydi (ablasının kızı).

MİT’çiler tarafından kulaklarına üfürülmüş olduğu anlaşılan laik demokratik zırvalara itiraz ettiğimde Nureddin’in yeğeni bana işte bu “Dinde zorlama yoktur” ayetiyle ders vermeye kalkışmıştı.

Nureddin ve yeğeni kumpanyası laik demokratik artistlikler yapmak yerine Necip Fazıl’ın şu mısralarını her gün sabah akşam yüzer defa okumalıydı:

“Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

“Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

*

Evet, Nureddin ve yeğeni kumpanyası, Kur’an’ı MİT’çilerin arzusu doğrultusunda heva ve hevese göre tefsir ediyor, (Yahudiler gibi lafzını değiştirip tahrif edemedikleri) ayeti anlam düzeyinde tağyir ve tebdil ederek, Allahu Teala’nın vahyini (kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını yakıştırmış bulunan) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın laikliğine (siyasal dinsizliğine) payanda yapmaya çalışıyordu.

Oysa, Ali Rıza oğlu Mustafa’nın, (“Çorap giymedin, yalın ayak gezdin, seni asıyorum” dercesine) şapka giymedi diye adam asma çılgınlığı (çılgın Türklüğü) sergilediği, tarihte ancak Firavun ve Nemrut’larda görülen gaddar zorbalığı böylece çağdaşlaştırıp uygarlaştırdığı bir dönemde Kur’an’ı tefsir eden merhum Elmalılı Hoca, söz konusu ayetle ilgili olarak şunları yazmıştı:

Burada Fahreddin Razî, "tefsir"inde üç meseleden bahsetmiştir.

Birinci mesele: İbnü Abbas demiştir ki: Allah'a küfrünüz sizin, ona tevhid ve ihlas da benim. O halde onların küfürlerine izin verilmiş denilebilir mi? Hayır, çünkü Peygamber (s.a.v.) küfürden men etmek için gönderilmiştir. Ona izin vermesi nasıl tasavvur olunur!

Kastedilen şu emirlerden biridir:

Birincisi bundan kastedilen "İstediğinizi yapın." (Fussilet, 40/40) gibi tehdittir. 

İkincisi şöyle demek gibidir: Ben sizi hak ve kurtuluşa davet için gönderilmiş bir Peygamber'im. Böyle iken kabul edip bana uymuyorsunuz, o halde bırakın da beni şirke davet etmeye kalkışmayın.

Üçüncüsü: Dininiz sizin olsun, eğer helak olmak sizin için bir hayır ise ona sarılın, ben dinimi bırakmam. (Bu izah, dinin bütün mânâlarını içine alarak en meşhur mânâsı olan ve esası mebde' (başlangıç) ve mead (ahiret)le ilgili olan itikat (inanç) ve amele raci bulunan millet (din) mânâsına göredir)

Bu âyetin tefsirinde ikinci görüş: Din, hesabdır. Sizin hesabınız size, benim hesabım banadır. Hiç birimizin amelinden diğerine bir sorumluluk teveccüh etmez, demektir.

Üçüncü görüş: Dinden maksad cezası, üzerine gerekecek ceza veya sevaptır. Yani “sizin dininizin cezası sizin, benim dinimin cezası benimdir" de! Onlara dinlerinin cezası olan vebal ve ceza elverir; sana da senin dininin mükâfatı olan tazim ve sevap yetişir.

Dördüncü görüş "Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara (zina eden kadın ve erkeğe) karşı acıma duygusu tu(tup engelle)mesin." (Nur, 24/2) âyetinde din, belli cezalar demek olan hadd (dînî ceza) olduğu gibi, burada da ceza mânâsınadır. (Bu, ceza mânâsından ehastır, Türkçe'de kullandığımız ceza demektir).

Şu halde mânâ şu olur: Benim Rabbimden gelecek cezanız size, sizin putlarınızdan gelecek ceza da bana aittir. Lakin sizin putlarınız bir şey yapamaz, ben onların cezasından korkmam. Fakat göklerin ve yerin tek kahredicisi olan âlemlerin Rabbi'nin cezasından sizin aklen dahi korkmanız lazım gelir.

Beşinci görüş: Din, "Dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na dua edin." (Mümin, 40/14) âyetinde dua mânâsına gelir. Yani sizin duanız, yalvarmanız sizin olsun, kâfirlerin duası ise dalalettedir, boşunadır. "İşte kâfirlerin duası böyle boşa gitmektedir." (Ra'd, 13/14), "O taptıklarınıza ne kadar dua etseniz, onlar sizin duanızı işitmez, faraza işitseler bile istediğinizi veremezler." (Fatır, 35/14) Bu kadarla da kalmaz, kıyamet günü size zarar da verirler. "Kıyamet günü de, sizin (onları Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Bunu sana herşeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez." (Fatır, 35/14) dir. Benim Rabb'im ise herşeyden haberdardır, iman edenlerin dileklerini verir "İnanan ve iyi işler yapanlar(ın duasını) kabul eder." (Şura, 42/26) buyuruyor; "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim." (Mümin, 40/60) buyuruyor "Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğru yolu bulalar." (Bakara, 2/186) buyuruyor.

Altıncı görüş: Din, âdet mânâsına gelir. Mânâsı: Sizin geçmişlerinizden ve şeytanlardan alınmış olan o şirk âdetiniz sizin olsun, benim melekler ve vahyile Rabbimden aldığım âdetim de benim. Siz şeytanlara ve ateşe kavuşuncaya kadar âdetinizde durun; ben de Rabbime, cennet ve rıdvanıma."

İkinci mesele: Tahsis ifade eder, mânâsı: "sizin dininiz sizedir, sizden başkasına değil; benim dinim de banadır, benden başkasına değil" demektir. Ve "İnsana, çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) ve "Hiç bir günahkâr, bakasının günah yükünü taşımaz." (İsra, 17/5) âyetlerine işarettir. Bu da, baştaki "söyle" emri düşüncesiyle şöyle demek olur: "Ben böyle vahy ve tebliğ ile yükümlüyüm, sizler de benimseme ve kabul ile sorumlusunuz, ben mükellef olduğum görevimi yaptım, teklifin üstesinden çıktım, sizin küfürde ısrarınızdan bana hiç bir zarar gelmek ihtimali yoktur, bütün zarar size aittir". Ancak Râzî'nin bu ifadesinde tahsisin tasvirinde selbi (inkâr) cihetleri, "sizden başkasına değil", "benden başkasına değil" diye genelleme, dolayısıyla olmuştur. Sözün sevkine göre izafet iki taraf arasında olduğu için tahsisler de "sizedir, bana değil; banadır, size değil" diye önce iki taraf arasında tasvir olunmak açıktır. Razî de buna yukarda geçen sözünün sonunda işaret etmiş demektir. Ebu's-Suud bunu daha açık olarak şöyle tasvir etmiştir: Sizin dininiz ki Allah'a ortak koşmaktan ibarettir, o sizin için tahsis edilmiştir. Sizin umduğunuz gibi benim tarafıma geçmez, şu halde ona boşuna ümitlerinizi kuruntularınızı takmayın, çünkü o münkün olmayan şeylerdendir. Benim dinim ki tevhiddir, o da bana tahsis edilmiştir, sizin tarafınıza geçmez. Çünkü siz onu mümkün olmayana bağladınız ki, o mümkün olmayan benim sizin tanrılarınıza ibadet veya onlara sarılmamdır. Öyle yaparsan biz de senin tanrına ibadet ederiz, diye bana vaad ettiğiniz de aynı şirk koşmaktır. Onların bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersen, bir sene de biz senin ilâhına ibadet ederiz, demeleri de iki tarafın iki ibadette ortaklıkları esasına dayanmış olduğu için, dayanılanın önce getirilmesinden beklenen tahsisin "kasr-ı ifrat" olması gerekir. Bir de "sizin dininiz size" tahsisi, "taptıklarınıza tapmam" sözünü; bu "dinim banadır" tahsisi, "taptıklarınıza tapıcı değilim" sözünü tekit olması caizdir. Şöyle demek olur: "Bana ancak benim dinimdir, sizin dininiz değil." Bu şekilde dayananın, kendisine dayanılana tahsisi olmuş olur. …

… Kadı Beydâvî de şöyle demiştir: "Bunda ne küfre izin, ne de cihaddan menetmek yoktur ki kıtal âyeti (harbe izin veren âyet) ile mensuh olsun, meğer -Allahümme- antlaşma ile tefsir edildiği takdirde ola."

*

Son paragrafta anlatılmak istenen şu:

Söz konusu ayet laik demokrasi zihniyetini benimseyenlerin anlamak istediği manaya geliyor olsaydı bile, cihad ve kıtal ayetleriyle neshedilmiş olduğunu unutmamak gerekirdi.

Fakat ayet, onların Yahudice araya sokuşturmak istedikleri bu bozuk mana ile ilgisiz, dolayısıyla neshten de söz edilemez.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."