SEFER- ZAFER EDEBİYATI (YOLDA OLMAK MI, HEDEFE VARMAK MI?)

 




Son zamanlarda klavye kahramanlarının çok tekrarladığı sözlerden biri şu: “Seferle emrolunduk, zaferle değil.

Bazı “artist”ler de “Amacımız bir yere ulaşmak değil, yolda olmak” filan gibi laflar ediyorlar.

Doğru diyorlar, fakat bu sözleri tekrarlayan “artist”lerin (özellikle de çok tekrarlayanların) yanlış yerde durduklarını görüyoruz.

Böyle konuşuyorlar fakat tavır ve hareketlerine bakıldığında tek dertlerinin “sefersiz, yolsuz, kestirmeden zafer” olduğu anlaşılıyor.

Bir başka deyişle, “yolu terk ederek zafer kazanma” derdindeler: Yolsuz, yolsuzlukla malul zafer.

Davranış ve tutumları, sözlerini yalanlıyor.

*

Açalım..

Bizim yapmamız gereken, İslamî hakikatleri açık ve net bir şekilde duyurmak olmalıdır.

Tebliğle, gücümüz ölçüsünde “iyilikle emredip kötülükten men etmek"le sorumluyuz, hidayet vericiler değiliz.. Şayet hakkı ve hakikati olduğu gibi dosdoğru söylemiyor, lafı eğip büküyorsak, hidayet yolundan sapmışız demektir.

İslamî gruplardaki sapmaların çoğunun nedeni, tebliğ ve davet faaliyetinde bulundukları çevrelere İslam’ı sözde sevdirmek için bazı hakikatleri saklamaları ve “sulandırma”larıdır.

Halbuki onlar için gerekli olan, hakikatleri söyleyip vebalden kurtulmaktan ibarettir.

Fakat onlar, “yolda olma”yı değil, hedefe ulaşmayı (tebliğ adını verdikleri faaliyetin başarısını ve zaferini) önemsiyorlar.

Bir süre sonra, anlattıkları eksik gedik ve güdük İslam, onların “dava”larının (davetlerinin) esası haline geliyor.

Ve bu çarpık davaları uğruna İslam’ı “tam” anlatanları hedef almaya başlıyorlar.

“Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir koruyucu (muhafaza edici) kılmadık. Sen onların (onları savunup kurtarma konumunda olan) vekili de değilsin.” (En’am, 6/107)

“Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Ve yine, kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?' Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak tebliğdir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmran, 3/20)

*

Biraz daha açalım..

“Efendim falancalar devletçi, filancalar Türkçü, feşmekanlar Kürtçü, beriki demokrat, öteki Atatürkçü, diğeri laikçi, o yüzden bunların da hoşuna gidecek şeyler söylemeliyiz, rahatsız olacakları hakikatleri dile getirmekten kaçınmalıyız” diyorsan “ana yol”u (sırat-ı müstekîmi) terk etmiş, kestirme bir yan (batıl) yola sapmışsındır.

Derdin böyleleri tarafından “dışlanmamak”, onlara şirin görünmek ise varmak istediğin hedefin “kişisel, kliksel (grupsal/çetesel) kazanımlar sağlamak” olduğu anlaşılır.

Doğruyu ve gerçeği yerine göre kavl-i leyyin (yumuşak söz) ile ifade etmek başka şey (Ki yerine göre kılıç devreye girer), doğrulara yanlışları da eklemek (hakkı batıla karıştırmak) ve hakikati (yanlış yorumlanmaya açık biçimde) zemininden kaydırarak dile getirmek başka şeydir.

İslam’a davette önceliği, Allahu Teala’ya iman ve O’na şirk koşulmaması hususu oluşturur.

Şirk koşulmaması, birey, topluluk (mesela devlet) ve nesnelere (mesela vatan) “Allah’a bağlanır gibi” bağlanmamak, onları “vazgeçilmez” olarak görmemek demektir. (Hz. İbrahim aleyhisselam vatanını da, ulusunu da, devletini de terk etti.)

Allahu Teala’nın, peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirdiği ilkeler (ve Hz. Peygamber s.a.s.’in yaptığı inkılaplar) ile Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (şu kendisine “Türkler’in atası” anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsın) ilke ve inkılapları çatıştığı ve çeliştiğinde ikincisini tercih edenler, müşriktirler, şirk koşmaktadırlar.

“İkisini bir arada beraber götürmeye, aralarında bir denge kurmaya çalışalım” diyenler de müşriktir.

Ortak koşmak zaten bu uzlaşı ve paylaşımdan ibarettir.

*

Evet, “yolda olma” edebiyatı yapmak kolay da, “yolda olmak ve kalmak” azim ve sebat istiyor.

Siyasetten örnek verelim: İktidar olmak ya da iktidarda kalabilmek, “düzenin nimetleri”nden tepe tepe yararlanabilmek için Atatürkçülük yapmak, (İslamî açıdan) “sefersiz-yolsuz zafer” peşinde olmaktır.

"Yol"u terk etmektir.

Bir başka deyişle dünya için ahireti satmaktır.

Bunun bir adım sonrası, “yoldan sapmayan”lar ile uğraşmak, onların kendileri gibi yoldan çıkması için seferber olmaktır.

Sırat-ı müstekîm” (doğru yol) üzere olmak, (Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi) “kendilerine gazap olunanlar (Yahudiler) ile dalalete düşenlerin (Hristiyanlar’ın)” sıratı üzerinde olmamak, “Allahu Teala’nın (hidayetle) nimetlendirdiği” peygamberlerin (şirksiz, hak olan) sıratı (yolu) üzerinde olmaktır.

Yahudi ve Hristiyanlar’ın yoluna “çağdaş uygarlık düzeyi” (muasır medeniyet seviyesi) adını verip onların peşinden gidiyorsan, yoldan çıkmışsın demektir.

 Evet, “muasır medeniyet” diyerek Yahudi ve Hristiyanlar’ın yolunu (şapkasına kadar) örnek alan Atatürkçülük de yoldan çıkmak demektir.

İslam açısından durum budur. İslamcı (İslam taraftarı, müslüman) olmayanlar bu sözlerimizi üzerlerine alınmasınlar.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması oldu:

"Cumhuriyeti balo salonlarına hapsedenlere, cumhuriyet adına bu ülkede yıllarca cumhur karşıtlığı yapanlara, velhasıl cumhuriyeti tapulu mülkü gibi görenlere bu tarihi yıl dönümünün nasıl idrak edilmesi gerektiğini gösterdik. Gazinin mirasına sahip çıkanlar millete efendilik taslayanlar değil 85 milyonun tamamına hizmetkarlık yapanlardır. Biz işte bunu başardık. Kadro Atatürkçüleri yıllarca bu ülkeyi ikinci sınıf demokrasi ve ekonomiye mahkum etmişlerdir."

(https://m.t24.com.tr/haber/kabine-toplantisi-sona-erdi,1136752)

İslam’ın doğru yolu (sırat-ı müstekîmi) açısından bakıldığında bu sözler sağlam bir duruşa karşılık gelmiyor.

Muasır medeniyet”ten (çağdaş uygarlıktan) söz ederek Batıcılık (Ki yahudi-hristiyan uygarlığı demek oluyor) yapan, onları “şapka”larına kadar taklit edip bu taklitçiliğini millete dayatan “Gazi’nin mirası”nın, “Allahu Teala’nın nimet verdiklerinin yolu” ile bir ilgisi yok.

*

Yeri gelmişken, Gazze ile ilgili açıklaması çerçevesinde takdir ve teşekkürü hak ettiğini söylediğimiz Bahçeli’nin de “yol” meselesinde tekdir ve teessüfü hak ettiğini belirtelim.

Haber7.com’un haberine göre Bahçeli TBMM’deki grup toplantısında parmağındaki “yüzüncü yıl yüzüğü”nün tanıtımını yapmış. (https://www.haber7.com/guncel/haber/3363889-mhp-lideri-bahcelinin-100-yila-ozel-yuzuk-ve-rozeti-dikkat-cekti)

"Devletin adı Turan'dır, Göktürk'ler var, kurt var, Orta Asya var, her şey var" demiş.

Herşey var da, İslam yok.

İslam, atalarla övünmeyi, cahiliye dönemini (İslam öncesi dönemi) yüceltmeyi yasaklamıştır.

Cahiliye dönemi sadece Araplar’a özgü değil.. Türk’ün, Kürt’ün, İranlı’nın İslam’dan önceki dönemleri de cahiliyedir.

Bu cahiliyede, “gazaba uğrayan, gadap olunan” Yahudiler’e özgü “üstün ırk” davası da bir nebze var.

Damarlardaki asil kan edebiyatı buna karşılık geliyor.

Hiç kimsenin kanının diğerine üstünlüğü yok, hepsi ortak babamız Hz. Adem’e dayanıyor.

Fakat Yahudiler, İsrail’in (Hz. İbrahim oğlu İshak a.s.’ın oğlu Yakub a.s.’ın) torunları olma hasebiyle kendilerini üstün ve asil görüyorlar.

Gazaba uğramalarında ve bugünkü azgınlık, taşkınlık ve zulümlerinde bu (enaniyet ve kibirden ibaret) asalet davasının da rolü var.

Evet, ırk (soy sop) davası, hadîs-i şerîflerde de belirtildiği gibi, cahiliye kalıntısıdır.

Kurtçuluğa gelince.. Kurt, bir totemdir.. 

Kurtlar, "Allahu Teala'nın nimetlendirdiği" ve yolları üzerinde olmamızı istediği bir topluluk değil.

Allahu Teala'nın ahsen-i takvîm üzere yarattığı, (melekleri bile secde ettirdiği) Adem a.s.'ın soyundan gelen, eşref-i mahlukat olan "insan"a "kurtçuluk" yakışmaz.

İslamlık yakışır. 


ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK VE CEMAATSİZ CUMHURİYET

 






Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gelecekle ilgili haberler vermiş, istikbalde neler olacağını bildirmiştir.

Kendisini Atatürk (Türkler’in atası) soyadına layık gören Ali Rıza ile Zübeyde oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili sözleri var.

Örnek verelim..

Rasulullah s.a.s. mesela dönemin süper gücü Bizans’ın (Roma İmparatorluğu’nun) başkenti İstanbul’un Müslümanlar tarafından fetholunacağını müjdelemiştir.

Aynı şekilde ahir zamanda (kıyamet öncesinde) Yahudiler’in Filistin’de devlet kuracaklarını da haber vermiştir.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın da gelecekle ilgili öngörüleri var.

En başta geleni, ilan ettiği Cumhuriyet’in ilelebet yaşayacağı iddiası.

*

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın Cumhuriyet’le ilgili öngörüsü ya da müjdesini (Kehanet diyen de çıkabilir) sarsılmaz bir imanla tasdik edenlerin, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in (henüz gerçekleşmemiş olan) bildirimlerini kabul etmekte zorlandıkları görülüyor.

Mesela Mehdî meselesi..

İranlılar’ın kabul ettiği türden (çocukken kaybolup da sonradan ortaya çıkacak olan) bir Mehdî inancının saçmalık olduğu ortada..

Fakat, İran Şiası ortaya çıkmadan önce de Mehdî düşüncesi vardı, çünkü hadîslerde yer alıyordu.

(Mukaddime’yi okumadan İbn Haldun’un Mehdîlik düşüncesi hakkında gevezelik edenlerin zannının aksine İbn Haldun “Mehdî kesinlikle çıkmayacaktır” diye birşey söylemiyor. Onun sorunu, ulaşım ve iletişim, sanayi ve teknoloji alanlarında yaşanacak “devrim”lerle geleneksel toplumsal dinamiklerin ve o günün sosyolojisinin etkisini kaybedeceğini bilebilecek durumda olmamasıydı. Olaya o günün dünyasını ve toplumsal yapısını analiz için geliştirdiği teorisi çerçevesinde baktığı, sosyolojik zeminin değişeceğini öngöremediği için Mehdî hadîslerini anlamakta zorlanıyordu.)

Evet, Rasulullah s.a.s.’in İslam’ın geleceği ile ilgili haberlerine inanmak istemeyen tiplerin Ali Rıza oğlu Mustafa’nın “ilelebet”li müjdesini sarsılmaz bir imanla tasdik ettiklerini görüyoruz.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın laflarına imanları tam.. “Atatürk’ün şu sözü de yanlıştır” dediklerine şahit olamıyoruz.

Fakat Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sözleri (hadîsleri) mevzubahis olunca kem kümlerin, “ama”ların, “lakin”lerin haddi hesabı yok.

*

Bu tipler, Ali Rıza oğlu Mustafa söz konusu olunca “Gaybı ancak Allah bilir, ve peygamberlerden dilediğine bildirir.. Atatürk gayb olan geleceği nerden bilecek de Cumhuriyet’in geleceği hakkında bilgi verecek?!” demiyorlar.  

“Atatürk olsa olsa bir kâhin gibi gelecekle ilgili ‘atmasyon’lar yapabilir. Ancak, gelecekle ilgili kâhince kehanetleri tasdik etmek (İslam’a göre) küfürdür.. Atatürk’ün gayb haberleri türünden gelecekle ilgili sözlerini tasdik etmek şirktir.. Bu, ona, geleceği bilen Tanrı konumunu yakıştırmaktır” da demiyorlar.

Mesela, böylesi şirk, gayb vesaire konularında dili pabuç gibi uzun olan çırılçıplak uyarıcı pozlarındaki Yaşar Nuri soytarısı konu Atatürk olunca dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oluyordu.

O akademik kahramanlığından, cengâverliğinden geriye sadece Atatürk’e sıdk u sadakatle iman ve teslimiyet kalıyordu.

Öldü gitti, fakat yeri boş kalmadı.. Cübbeliler, Develili Darwin Mustafalar, Mehmet Okuyan’lar yerini doldurmak için çırpınıyorlar.

*

Yaşariyye (Yaşarnuriyye) tarikatının bu yeni şeyhlerinin  Mevzubahis olan Atatürk’se iman da, küfür de, şirk de, gayb hassasiyeti de teferruattır” modunda gevezelik ettiklerini görüyoruz.

Milleti “Atatürk gaybı bilemez.. Atatürk de şirk konusu olabilir.. Atatürk’ü fazla abartmak da şirktir.. Bugünün Atatürkçülük söyleminde şirk olan unsurlar var” diyerek uyarmıyorlar.

Tam aksine, bunların “tarikatsız”ları, “Allahu Teala’ya şirk koşacaksanız bu sadece Atatürk için olmalı, Atatürk’ün yanı sıra şunun bunun da putlaştırılması kabul edilemez, Allahu Teala’nın tek ortağı Atatürk olabilir” modunda konuşuyorlar.

Tarikatçıların hali de ortada.. Mesela Haydar Baş belası..

Öldü, kutbu’l-aktab, seyyid, velî ilan ettiği “ata”sına kavuştu.. Birlikte haşrolup aynı yerde misafir edileceklerinden şüphe edilemez.

Onların ahirette kuracakları “dergâh”ın müntesibi olmalarını sağlayacak “intisab/bey’at” ahd ü peymanını dile getirmek için sıraya giren diğer tarikatçılar Cübbeli şaklaban ile Cevat Akşit gibi isimler.

Siyasetçileri hiç saymayalım.. Onlar, “Biz de Atatürkçü’yüz.. Hatta en hakiki Atatürkçüyüz” demekle meşguller. (Erbakan zekî ve uyanık bir adamdı, hiçbir zaman “Ben Atatürkçüyüm” demedi, “Ben Atatürkçü olmam, fakat Atatürk yaşasaydı bana biat ederdi, Erbakancı olurdu” dercesine “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” diye konuştu.)

*

Cemaat ve cumhuriyet meselesine gelelim..

Cemaat kavramı Rasulullah s.a.s.’in hadîslerine dayanır.. Cumhuriyet ise, Batılılar’ın kullandığı “republic” kelimesine karşılık olarak icat edilmiştir..

İthaldir..

Cemaat kavramını kullandığınızda “müslümanca” düşünmüş olursunuz.. (Yazarın biri “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” diye bir kitap yazdı, bunu denedi, fakat denediğiyle kaldı, siyasal konularda müslümanca düşünmeyi başaramadan öldü gitti. Ona “laikleştirilip güncellenmiş müslümanlığın” yürüyüşü yetti.)

Evet, cemaat kavramını kullandığınızda “müslümanca” düşünmüş olursunuz, cumhuriyet kavramını kullandığınızda ise bir Batılı gibi.

(İşte bu yüzden, merhum Bediüzzaman’ın cumhuriyet övgüsünden hareketle cumhuriyetçilik yapan Nurcular’ın İslam anlayışı da özü itibariyle Siyasal İslam’dır, siyasal bir boyuta sahiptir.. Fakat “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler” hesabı neyi niçin nasıl savunduklarından haberleri yok. Evet, cumhuriyetçilikte bir Batı etkisi de söz konusu..)

*

Fıkıh kitaplarında cumhur kelimesi “bir topluluğun çoğunluğu” anlamına gelecek şekilde kullanılmıştır (cumhûrü’l-ulemâ: alimlerin çoğunluğu), fakat esas itibariyle “yığın, topluluk, birikinti” demektir.

Risale Sözlüğü şu anlamları vermiş:

“Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.”

“Cumhuriyet”e gelince.. Cumhurluk demek oluyor. Serbestiyetin serbestlik, aleniyetin alenilik olması gibi.

Yani (sözlük anlamı itibariyle) yığınlık.

Evet, cumhuriyeti (duruma göre) insanların yığın haline getirilmesi olarak da görebiliriz.

*

Ancak, zihniyet düzeyinde olay farklı..

Cumhuriyet, cumhurun (yığınlaşmanın, yığın olmanın), bir tür ideolojiye (dinin yerine ikame edilen inanca) dönüştürülmesi demek oluyor.

Böylece “cumhur”luk bir “değer” halini alıyor, meşruiyetin (meşru oluşun, meşruluğun) yegâne temeli ya da ölçütü konumuna getiriliyor.

Cumhur, cumhur olarak kalsa sorun yok, fakat cumhuriyet adı altında ideale ya da egemen zihniyete dönüştürüldüğünde putperestlik iyot gibi açığa çıkıyor, yığının kendi kendisine tapınması (kitlesel hevanın tanrı/ilah edinilmesi) felaketi yaşanıyor.

Öyle ki, yığınlığını (kitleselliğini) doğruluk ölçütü (değer) kabul eden cumhur, artık laf dinlemez hale geliyor:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? Böyleyken sen ona (avukatlığını yapıp savunmak suretiyle) vekil mi olacaksın?

“Yoksa onların çoğunun (vahyi, peygamberlerin tebliğini) dinleyeceklerini veya akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Oysa onlar ancak hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar.” (Furkan, 25/43-44)

*

Evet, İslam nazarında ekseriyeti (çoğunluğu) teşkil etmenin, “cumhur” olmanın bir önemi yoktur.

Dolayısıyla (cumhurluğu değer ölçüsü haline getiren) cumhuriyet zihniyeti (cumhuriyetçilik) de önemsizdir.

Önemli olan, Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi, sırat-ı müstekîm üzere olmaktır.

Sırat-ı müstekîm ise, vahyi dinlemeyen, aklını da kullanmayan hayvanlaşmış yığınların, kalabalıkların, toplulukların oylarıyla değil, Allahu Teala’nın “nimet verdiği” kulları olan peygamberlerin irşadıyla bilinir.

(Burada bir parantez açalım.. Akıl düşmanlığı yapmayı marifet zanneden ahmakların zannının aksine, akıl ile iman çelişmez.. Tam aksine akıl, insanı imana götürür. Akıl, ancak Atatürkçülük vs. gibi zırva ideolojilerle çelişir. Hayvanlar, âkil baliğ olan insandaki gibi bir akla sahip olmadıkları, en iyi ihtimalle üç dört yaşındaki çocuk zekâsına sahip bulundukları için eylemlerinden mesul değildirler, fakat âkil baliğ olan insan, kendisine verilen, hiçbir hayvanda bulunmayan akıl nimetine nankörlük ettiği için, yolca hayvandan daha kötüdür. Çünkü mazereti yok. Hayvanlardan bahsetmişken Bediüzzaman’ın cumhuriyetperverliklerini mükâfata layık gördüğü karıncalardan söz etmek de uygun olur. Aslında karıncalar arasındaki işbölümünün cumhuriyetçilikle bir ilgisi bulunmuyor. Bir cumhuriyette görülen her işbölümü ve dayanışma bir krallıkta da pekâlâ mevcuttur. Cumhuriyetçilik yapan Siyasal İslamcı Nurcular ayet ve hadîslerden yani normdan değil de olgudan ideoloji üretmeye çalıştıklarını anlamalıdırlar. Evet, Bediüzzaman büyük bir alim, mübarek bir zat.. Fakat her sözünü ayet ve hadîs gibi kutsal kabul etmek gerekmiyor. Peygamberlerin bile içtihatlarında hata yapabildiklerini unutmamak önem taşıyor. Ulemanın çok iyi niyetle söylediği sözler bile bazen batıl düşüncelerin revaçta tutulması için istismar edilebilir. İstismara kapalı olan sadece Allahu Teala’nın kelamıdır. Çünkü Allahu Teala her anımızı, herşeyi, geçmişimizi geleceğimizi bilir, hangi sözün nasıl algılanacağını, nasıl istismar edilebileceğini de.. İşte o yüzden, kâfirler Kur’an’ı istismar etmeyi başaramazlar, böyle bir maksatla bir ayeti dillerine doladıklarında onlara bir başka ayetle karşılık vermek mümkündür. Zayıf akıllılar ve ahmaklar bunu çelişki gibi görür. Oysa Allahu Teala kitabını, istismar edilemeyecek ve batıla payanda yapılamayacak şekilde indirmiştir. Bu yüzden kâfir, Müslüman’ın karşısına Kur’an’la çıkamaz, Kur’an karşısındaki tek tutumu ona düşmanlık olabilir. Yakmaktan başka çaresi yoktur. Aynı şekilde Rasulullah s.a.s.’in hadîslerini de istismar edemezler.. Fakat gâvur sana İbn Arabî ile gelir, Ibn Arabi Society’yi kurar, İbrahim Kalın’ı bile ona onur üyesi yapar. Said Nursî ile gelir… Fethullah Gülen ise zaten emirlerine amadedir. Rasulullah s.a.s.’e sıra gelince ise onun için çirkin karikatürler çizer.)

*

“Müslümanca düşünme” cumhur ve cumhuriyet kavramlarıyla değil, “cemaat” kavramı ile olur.

Cemaat konulu önceki yazılarda dile getirdiğimiz gibi, bugün Türkiye’de (Huzeyfe hadisinin gösterdiği üzere) cemaat yoktur, fakat cumhur ve cumhuriyet mevcuttur.

Cumhur (yığın, kalabalık) var, fakat cemaat yok.

Cumhuriyet’te önemli olan cumhurun (yığının, yığınlaşmanın) kendisi iken, Cemaat’te (ümmetin, başında halife bulunan birleşik/tefrikasız küresel devletinde) önemli olan Şeriat’e (Kitap ve Sünnet’e) bağlılıktır.

Cumhur, ilah/tanrı edindiği kitlesel/yığınsal heva ve hevesini, arzu ve tutkularını, kolektif kibir ve toplumsal nefsaniyetini “anayasa” adı altında kitap haline getirebilir, kendi kitabını kendisi yazabilir, buna cumhuriyet (cumhurluk) adını verebilirken, Cemaat, kitap olarak Allahu Teala’nın vahyi olan Kur’an-ı Kerîm’i esas alır.

Evet, cemaat ile cumhur arasındaki fark budur.

Mesele cumhur (yığın) olmaktan çıkıp cemaat olabilmekte.

Cumhur, kendisini değer ölçütü haline getirip cumhuriyetten söz ederken Cemaat, cemaatiyet davasından uzak durur, cemaatiyetçilik yapmaz. Onun davası îlâ-yı kelimetillahtır, Allah’ın sözünü yüceltmedir.

Bir kum yığını bile (Risale Sözlüğü’nde belirtildiği gibi) cumhur olabilir, fakat, “hak” üzere olmadıkça insan yığınları cemaat olamazlar.

Cumhurdurlar elbette, fakat cemaat değildirler.. Kumdan bir farkları olmaz.

*

Nitekim cumhurun cumhuriyetçiliği bazen cumhuriyet namına tek bir lidere perestiş halini alabilmektedir..

Türkiye’de olduğu gibi..

Evet, Türkiye’de “Atatürk ilke ve inkılapları” var, fakat “cumhur ilke ve inkılapları” yok.

Şayet Türkiye’deki cumhuriyetçilik sahici bir cumhuriyetperverlik olsaydı, bugün Atatürk ilke ve inkılaplarından değil, “cumhur ilke ve inkılapları”ndan ya da “cumhuriyet ilke ve inkılapları”ndan söz ediliniyor olacaktı.

Oysa hepimiz biliyoruz ki Türkiye’de cumhur ya da cumhuriyet “ilke ve inkılapları” değil, Atatürk ilke ve inkılapları mevcuttur.

*

Bütün bir millet (cumhur), bu ilke ve inkılaplara kul ve köle edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde böyle birşey yoktu.. Hiçbir zaman Osman Gazi ilke ve inkılaplarından söz edilmedi.

Tam aksine Şeriat (hukuk) karşısında padişah ile tebaa (halk, cumhur) aynı konumdaydı.

İşte Sultan Abdülhamid buna dayanılarak padişahlıktan indirildi.. Çünkü o,  Şeriat (hukuk) üstü değildi, Şeriat koyucu (Şari, yasa koyucu, yasama mercîi) makamına çıkarılmamıştı.

Devletin yazıya geçirilmemiş anayasası (esas teşkilat hukuku) şayet Şeriat değil de keyfî Abdülhamit ilke ve inkılapları olsaydı, tahtından hangi hukuk ilkesine dayanılarak indirilebilirdi?

Kendisine Atatürk soyadını layık gören Ali Rıza oğlu Mustafa’nın cumhuriyetine gelince.. Bu öyle bir cumhuriyet ki, mer’iyetteki yasalar manzumesine göre onu bin yıl yaşasa bile taht misali koltuğundan indirmek mümkün değildi.

Çünkü Atatürk’ü Atatürk ilke ve inkılaplarına göre hesaba çekmek mümkün değil..

Adam isterse yeni ilke ve inkılaplar ihdas edebilir.

Her gün yeni bir ilke ve inkılap icat etmek onun keyfine kalmış.

Evet, aslında Türkiye’de cumhur'un (anayasal düzende) adı var, kendisi yok.

Sadece Atatürk (Ali Rıza’nın oğlu Mustafa) var.

Kutlanılan cumhur-iyetin içyüzü bu.

Cumhurun çıkıp "Yeter artık bu Atatürk ilke ve inkılaplarına kulluk ettiğimiz, artık cumhur ilke ve inkılapları hayata geçirilsin" diyemediği bir siyasal sisteme cumhuriyet yerine Atatürkiyet demek daha isabetli olmaz mı?

İsteyen Mustafaviyet veya Kemaliyet tabirlerini de kullanabilir.

Türkiye'de cumhurun eli kolu, ayağı bacağı, ağzı dili Atatürk ilke ve inkılapları ile bağlı kaldığı sürece bu ülkeye Türkiye Cumhuriyeti Devleti yerine Türkiye Atatürkiyeti Devleti demek daha dürüstçe ve mantıklı bir adlandırma olur gibi görünüyor.


İSRAİL'LE "ORTAK PAYDA"SI EN FAZLA OLAN ORTADOĞU ÜLKESİ HANGİSİ?

 

İsrail'in Hamas liderlerine suikast geçmişi: Halid Meşal nasıl zehirlendi?

İsrail'in Hamas liderlerine suikast geçmişi: Halid Meşal nasıl zehirlendi?

İsrail, ülke dışındaki Hamas liderlerine yönelik saldırıları ve suikast girişimleriyle biliniyor.

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-



İsrail istihbaratı, Filistin İslami Direniş Hareketi'nin (Hamas) lider isimlerine yönelik düzenlediği suikastlarla biliniyor.

Hamas liderleri Filistin içerisinde olduğu gibi ülke dışında da İsrail suikastlarıyla karşı karşıya kaldı.

Bu suikastlardan en fazla bilineni ise Hamas'ın Siyasi Büro Şefi Halid Meşal'i hedef alan, 25 Eylül 1997 tarihli olanıydı.

Halid Meşal suikastı

25 Eylül 1997'de Mossad, bu dönemde faaliyetlerine Ürdün'de devam eden Halid Meşal'e başkent Amman'da suikast girişiminde bulundu.

O dönemde İsrail Başbakanı bugün olduğu gibi, Binyamin Netanyahu'ydu. Netanyahu, suikastın olabildiğince gizli ve sessiz olmasını istiyordu.

Plan şuydu: İki Mossad ajanı bir sokakta Meşal'in arkasından yürüyecek, ajanlardan biri çalkalanmış bir soda şişesini ses çıkarıp dikkat dağıtma amacıyla açarken diğeri de Meşal'e öldürücü bir sprey püskürtecekti.

Plana dair diğer bir anlatı ise, turist kılığında Ürdün'e girecek olan İsrail ajanlarının Halid Meşal'in kulağına bir cihaz kullanarak hızlıca yayılan bir zehir enjekte edileceğiydi.

Mossad ajanları 25 Eylül'de sahte Kanada kimlikleriyle, turist kisvesi altında Amman'a vardılar. Ancak işler planlandığı gibi gitmedi ve Mossad ajanları Meşal'i sessiz bir şekilde hedef alamadı. Fark edilen ajanlar zehri Meşal'in kulağına püskürtseler de fark edildiler ve kaçmaya başladılar.

Ancak kaçan ajanlar bölgedeki Hamas üyeleri ve Ürdün polisi tarafından yakalandılar. Meşal ise birkaç saat sonra ağrı, kusma ve benzeri şikayetlerle hastaneye kaldırıldı, kısa bir süre içerisinde komaya girdi.

mesal-1.jpg

mesal-2.jpg

Ajanların üzerinden çıkan pasaportlar üzerine Kanadalı diplomatlar karakola çağrıldı. Böylece iki kişinin ajan oldukları ve Kanada vatandaşı olmadıkları anlaşıldı.

Olaylar üzerine Ürdün Kralı Hüseyin, Netanyahu'ya ulaşarak zehrin antidotunun derhal Ürdün'e teslim edilmesini, aksi takdirde 1994'te yapılan barış anlaşmasının iptal edileceğini söyledi. Fakat Netanyahu bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Kral Hüseyin, yakalanan iki Mossad ajanının idam edileceği tehdidinde bulunarak Netanyahu'yu uzlaşıya zorladı.

Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton da devreye girerek Netanyahu'yu anlaşmaya ikna etti. Böylece İsrail hem zehrin antidotunu vermeyi, hem de Şeyh Ahmed Yasin de dahil olmak üzere 70 Hamas tutuklusunu serbest bırakmayı kabul etti. Karşılığında iki Mossad ajanı serbest bırakıldı. Ürdün'e ulaştırılan antidotun kullanılmasıyla Meşal iyileşti ve komadan çıktı.

İsrail'in günümüzde de Filistin dışında yaşayan Hamas liderlerini benzer suikastlarla hedef almak isteyebileceği tahmin ediliyor.

Kaynak: Mepa News

(https://www.mepanews.com/israilin-hamas-liderlerine-suikast-gecmisi-halid-mesal-nasil-zehirlendi-63314h.htm)


TARİH YAZMAK: GAZZE ÖLÜRKEN MİTİNGİN EN ÂLÂSINI BİZ YAPMIŞTIK

 





Türkiye eğer bir devletse, bir devlet refleksine sahipse, “devlet aklı” denilen ne idüğü belirsiz nesneden biraz nasibi varsa, İsrail’in kendisi için bir ulusal güvenlik tehdidi olduğunu görüyor olmalıdır.

Başbakanları Netanyahu daha geçen gün İşaya (Yeşaya) kehanetlerinden bahsediyordu.

Adamların uzun vadedeki hedefi Nil’den Fırat’a uzanan bir devlet haline gelmek.

İsrail’in başbakanı İşaya kehanetinden bahsediyor, politikasını bu kehanetler üzerine oturtuyor, ABD ve Avrupa da onları destekliyor.

Peki Türkiye’de bir baş(ba)kan mesela hadîslere dayanarak Mehdî’den söz eder mi?

*

Etmez!

Etmek bir tarafa, eden adamın siyasî kariyeri sona erer, devlet hizmetinden tard edilir.

Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Adnan Tanrıverdi Paşa’ya yapıldığı gibi.

Sırf Mehdî kelimesini ağzına aldığı için istifa etmek zorunda bırakıldı. Kibarca kovuldu.

Evet, Türkiye’nin İsrail’den farkı burda..

Türkiye, laik (siyasal dinsiz) ve çağdaş bir devlet..

İsrail, ABD ve Avrupa Birliği gibi dinci değil..

Yani Erdoğan’ın sözünü ettiği (Atatürk soyadını alarak kendisini Türklerin atası ilan eden şahıstan miras kalmış olan) “muasır medeniyet seviyesi”ni aşma hedefi gerçekleşmiş durumda.

İsrail’i, ABD’yi, AB’yi sollayıp geçti.

O yüzden de, bir yandan “yüzeydekidevlet Adnan Tanrıverdi Paşa gibi Mehdî’den söz edecek kafa yapısındaki kişileri “devletten tasfiye” ederken, “derin”deki devletçiler de ilahiyatlardaki, medyadaki vs. kuklalarına “Mehdî diye bir şey yok, varsa bile çoook zaman sonra gelecektir” türküsünü söyletiyorlar.

Nurcular için de oynayıp mutlu olacakları bir oyuncak imal etmişler. 

Onlara da “Mehdî Bediüzzaman hazretleriydi, öldü gitti, Mehdî meselesi de kapandı” dedirtiyorlar. 

(Evet, Nurcular’ın nerdeyse tamamı bu kafada.. Medine’de son peygamberi bekleyen, fakat gelince sırf İsrail soyundan değil diye kabul etmeyen Yahudiler’i andıran bir vaziyetteler. Yarın Mehdî çıksa “Sahte Mehdî” diye Deccal’in safında yer almayacaklarının garantisi yok ne yazık ki.. Ve onların bu hale gelmesinin baş sorumlusu, şu anda da Türkiye siyasetine yön vermekte olan derin devletçi yapı..)

*

Evet, Türkiye’nin bugün de siyasetine yön veren derin devletçi yapının birtakım “sabite”leri (değişmezleri) var.

Bu sabiteler için İslam’ın sabiteleri ile oynuyorlar. Oynadılar.        

Derin sabitelerin esasını Anayasa’daki “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler temsil ediyor gibi görünse de, bunu tek bir öğeye irca etmek mümkün: Atatürk’e tanrı muamelesi yapılması, o da olmuyorsa (hatasız, masum, günahsız, her işi hikmetli) peygamber gibi kabul edilmesi.

Nasıl İslam itikadî (zihniyet düzeyindeki) bozukluk (küfür) ile amelî bozukluk (günah) arasında ayrım yapıyorsa, derin devletçi Atatürkçülük de benzer bir ayrım yaparak itikaden (inanç bakımından) Atatürkçü olma ile amelen (pratikte) Atatürkçü olma arasında ayrım yapıyor.

Adam kelime-i şehadet getirip de küfür söz söylemedikçe amelinden (gâvur gibi günaha batmasından) dolayı nasıl tekfir edilmiyorsa (kâfir kabul edilmiyorsa), derin devletçi Atatürkçülük de vatandaşlardan rejimin kelime-i şehadeti olan şu türden sözleri söylemelerini istiyor: “Atatürk’e minnet borçluyuz, vatanı kurtardı.. Atatürk aleyhinde konuşmak caiz değildir.”

Bazılarına da (İskenderpaşa Cemaati’nin Sağduyu Partisi’nde olduğu gibi) şunu söyletiyorlar: “Önemli olan müslüman olup olmaman değil, bağımsız mısın, sağduyulu musun, önemli olan bu.” (Böylece Atatürkçü olduklarını söylemeseler de İslamcılığı bırakıyor, sırat-ı müstekîmi terk ederek Atatürkçü söylemler kulvarındaki yerlerini almış oluyorlar.)

Atatürk’ün akşamları çilingir sofra kurup rakı içme, balolarda dans etme gibi müekked sünnetlerini, şapka gibi farzlarını terk türünden “rejimsel günahlar”a gelince.. 

Atatürkçülük ideolocyasında bu türden amelî “günah”lar adamı Atatürkçülük ideolojisinden ihraç etmek (Atatürkçü tekfire tabi tutmak) için geçerli bir neden değil.

Atatürk'ü seven, rejimin kelime-i şehadetini benimsemiş bir adam olmak yeterli görülüyor.

*

Yazımıza başlarken İsrail’in Türkiye için bir ulusal güvenlik tehdidi olduğunu söylemiştik..

Devlet aklının (varsa eğer) bunu görüyor olması gerekiyor.

Dolayısıyla Türkiye, laikliği (siyasal dinsizliği) gereği dinî kaygılar taşımıyor olmakla birlikte, “ulusal güvenlik” endişesiyle (nefsi müdafaa eksenli) bir duruş sergilemek ve İsrail’in Gazze gibi beldelerdeki operasyonlarına tepki göstermek zorunda.

Diyelim ki İsrail’in Gazze ve Suriye’de ayağına taş değmedi.. Sıra Türkiye’ye gelecektir.

Ancak Türkiye gayet rahat..

Bunun nedeni, İsrail’in 75 senede çok fazla bir mesafe kat edememiş olması.. Ve giderek daha büyük bir direnişle karşı karşıya gelmesi..

Dolayısıyla Türkiye “İsrail benim sınırlarıma dayanamaz” diye düşünüyor.

O yüzden de İsrail’e gösterdiği tepki “Dostlar alışverişte görsün, avara kasnak gibi gezdiğimizi düşünmesin” türünden “söylemsel” triplerin ötesine geçmiyor.

Tribünlere oynanıyor, (petrolü, doğalgazı, doları bol olan) Arap dünyasının hatırı için slogan atılıyor.

Diplomatik anlamda gerçek bir tepki yok.. Mesela İsrail’le diplomatik ilişkilerin kesilmesi, büyükelçinin çağırılması vs. söz konusu değil.

Dövüşmeden söz etmiyoruz, burada mevzubahis olan küsme.. Türkiye İsrail’e küsmüyor bile..

“Siz Kürtler’in YPG’sine, Fetullah’ın FETÖ’süne terörist demiyorsunuz he mi, aha da ben de Hamas’a terörist demiyorum” demek o kadar da büyütülecek birşey değil.

*

Tarih Ocak 2004.

Yaklaşık 20 yıl önce.

Erdoğan Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde..

TOBB-DEİK İş Konseyi'nin yemeğine katılarak Türk ve Suud işadamlarına hitaben bir konuşma yapıyor. 

Şunları diyor:

Altını çizerek bir şey söylemek istiyorum. Yalnız, yanlış anlaşılırım endişesini de taşıyorum. Ben İslam Ortak Pazarı anlayışını doğru bulmuyorum. Çünkü, ne olursa olsun bu birliktelikleri ne etnik, ne dini kökene ne de coğrafyaya bağlı olarak düşüneceğiz. Artık dünyada bunların hiçbirisi kaldı mı? 
Ekonomi ilişkilerde böyle bir şey var mı? Kuruluşları böyle oluşturmaya kalktığımız anda kamplaşmalar başlar, münasebetler kesilebilir. Biz, şöyle bir şey koyabiliriz; ekonomik ve ticari alanda ortak kalkınan ülkeler birliği diye bir şey oluşabilir. Burada ortak payda dayanışma olabilir. Dünyadaki küreselleşmeyle doğru orantılı veya paralel olmalıdır.

(https://bigpara.hurriyet.com.tr/haberler/politika-haberleri/erdogan-islam-ortak-pazari-olmaz_ID477735/)

İslam ortak pazarı anlayışını doğru bulmayan adam, NATO benzeri bir ortak savunma teşkilatını hiç doğru bulmaz.

Birliktelik olmalı ama dinî kökene dayalı olmamalı.

Neye dayalı olmalı peki?

Ekonomik dayanışmaya dayalı olmalı. Para mevzuları önemli.

Birliktelik küreselleşmeyle, yuvarlaklaşmayla paralel gitmeli.

Tam laiklik.

*

Erdoğan bu tarihten 14 yıl sonra "güncellenmiş İslam"dan söz edecektir.

Hakkını yemeyelim, ara sıra İslam hakkında çok doğru sözler de söylüyor.

Fakat yaptığı yıktığını karşılıyor mu, mesele burada.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...