ATATÜRK VE İNGİLİZ MANDASI (YA DA: BU MİLET ATATÜRK'Ü NE KADAR ANLIYOR?)

 



İngiltere Kralı Edward (ayak ayak üstüne atıp koltuğa manda gibi kurulmuş olan) ve Mustafa Kemal Atatürk


Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın bugünkü (22 Ekim 2023 tarihli) yazısının başlığı şöyle: “Mustafa Kemal’i de Vahdettin’i de anlıyorum”.

Sonradan (Türkoğlu dururken) Atatürk soyadını alan, Türkler’in atası olma gibi (en hakiki mürşit ilim açısından hurafeye karşılık gelen) gerçek dışı bir iddiayı soyadı olarak benimseyen (Ali Rıza ile Zübeyde oğlu) Mustafa Kemal’i anlamak önemli.. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamadan bugünkü Türkiye’yi anlayamayız.

Atatürk’ü anlamak günümüz Türkiye’sini anlamak açısından önemli olduğu gibi, itikadî açıdan da önemli..

Çünkü birileri, “Yok Zafer Bayramı’ydı, yok Çocuk Bayramı’ydı” gibi bahanelerle onun adının (sanki Atatürk bir peygambermiş gibi) bir ibadet olan cuma hutbelerinde anılmasını isteyecek kadar gemi azıya almış, işi itikadî ve fıkhî bir mesele haline getirmiş durumdalar.

Atatürk’ü ibadetin bir parçası haline getirebilirlerse Atatürkçü putperestlik yontusunun son cilasını da vurmuş olacaklar.

Sanki dünyadaki en büyük türbe olan Anıtkabir, paraların ve pulların üstündeki Atatürk resmi, kamu binalarının önündeki Atatürk heykelleri, meydanlardaki Atatürk yontuları, devlet daireleri ve okullardaki Atatürk fotoğrafları, milli bayramlardaki Atatürk güzellemeleri Mustafa Kemal’e yetmiyor.

*

Kılıçarslan’ın bir cümlesi şöyle:

İstiklal Harbi’ne giden süreçte Vahdettin’in başta Mustafa Kemal’i ve bazı diğer rütbelileri “Anadolu’da bir direniş örgütlemek” için sevk ettiği apaçık bir gerçektir benim açımdan.

Bunun apaçık bir gerçek olduğu, kendisini ata Türk kabul etmemizi isteyen Mustafa Kemal’in kendi itirafı ile de sabit..

Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da ondan naklettiği (Vahdettin’le görüşmesine ilişkin) sözler ortada.. Adam, Samsun’a hareketinden bir gün önce Saray’da Vahdettin’le özel (başbaşa, yalnız) görüşüyor.

İnsan “Ne bu samimiyet?” diye sormaz mı?

Gel gör ki, kendisini olduğundan fazla göstermeyi çok iyi beceren, (bir yazımızda dile getirdiğimiz gibi) istihfaf ile tahfif arasındaki farkı anlayacak kadar bile Osmanlıca’ya hakim olmayan echel tarihçi İlber Ortaylı ukalası bile bunu kabul etmiyor. (Mesleği gereği bilmesi gerekirken Osmanlıca’yı bile doğru dürüst öğrenememiş bir tarihçinin yabancı dilleri ne kadar öğrenmiş olabileceği ayrı bahis. Benim gibi yarım yamalak biliyordur.)

Böylece, cahillik, geri zekâlılık ve sahtekârlığı şahsında aynı anda cem etme becerisini göstermiş durumda.. Böyle bir sıradışı yeteneğe herkeste rastlanmaz.

[Yeri gelmişken bir başka geri zekâlı tarihçiye daha saygılarımızı sunalım: Yusuf Halaçoğlu adlı salakoğlu.. Sosyal medyada bir paylaşım yapmış, işte efendim biyoloji okursan şununla, tıp okursan bununla, tarih okursan falanca şeyle, paleontoloji okursan filanca şeyle karşılaşırmışsın, “Ama hiçbir şey okumazsan sana ne söylenirse ona inanırsın”mış. DNA’sı itibariyle yüzde 98 şempanze olmayı yeterli görmeyip zekâ bakımından yüzde 100 maymun olmayı başaran bu gerzek, okumak ile dinlemek arasındaki fark(sızlığ)ı bile anlayamamış. Bir adamın ağzıyla söyledikleri yazıya geçtiğinde doğruluk derecesinde artış mı oluyor angut?! Bu sahte maymun birtakım bilimsel disiplinlerin adlarını saymış, atladıklarını da ben söyleyeyim: Şayet Mantık okumuş olsaydı kendisinin geri zekâlı olduğunu kesin biçimde anlardı; çünkü Mantık kurallarını anlayacak bir beynin kendisinde bulunmadığını olanca acılığıyla farkederdi.. Şayet epistemoloji ve bilim felsefesi okumuş olsaydı, o zaman da böylesi gevezelikler yapmakla sadece cehaletini sergilemiş olduğunu anlayabilirdi.. Hayır, anlayamazdı, çünkü bu angutta epistemoloji ve bilim felsefesini anlayabilecek zekânın zerresi yok.]

*

Kılıçarslan’ın yazısına dönelim..

Mustafa Kemal’in “Amerikan yahut İngiliz mandası isteyenler”in aksine, direniş yolunu seçtiğini söylüyor.

Ancak, mesele bu kadar basit değil..

Birincisi, Mustafa Kemal’in daha savaş devam ederken Sultan Vahideddin’e telgraf çekip İngilizler’le anlaşılmasını, yani teslim bayrağı çekilmesini istediği biliniyor. Belgeli..

Direnişçi (sahte değil, gerçek direnişçi) adam böyle mi yapar?

İkincisi, Mondros Mütarekesi yapılınca hemen İstanbul’a geldiği ve gazetelere İngilizler lehine, İngiliz dostluk ve muhipliğinin şahikası anlamına gelen beyanatlar verdiği de sabit..

Üçüncüsü, yine Nutuk’undaki kendi ifadeleri ve arkadaşlarının itirafları ile sabit olan bir gerçek var: İstanbul’da İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile mahrem (evet, mahrem, başbaşa) defalarca dostane görüşmeler yaptığı biliniyor.

Acaba İngiliz'in baş ajanıyla böyle gizli saklı ne konuşuyordu, hiç merak etmeyelim mi?

Dördüncüsü, Mustafa Kemal İstanbul’da (annesinin evinde kalması mümkünken) gidip işgalci İngiliz subaylarının kaldığı Pera Palas’ta bir süre ikamet etmiş, işgalcilerle burada yarenlik etmiş, Türk misafirperverliği sergilemiş bulunuyor.

Beşincisi, İngiliz Daily Mail gazetesi yazarı Ward Price, hatıratında, Mustafa Kemal ile İngiliz subayları arasında aracılık yaptığını, Mustafa Kemal’in bu subaylara “İngilizler için Anadolu’da valilik yapma” teklifinde bulunduğunu yazmış durumda.

*

İşte tam bu noktada, dönemin şahitlerinden Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin iddiası devreye giriyor.

Ona göre, Vahideddin, (İngilizler’in Anadolu’ya geçmesi için vize vereceği kesin görünen) güvendiği yaveri Mustafa Kemal ile İngilizler’e oyun oynamak istedi, fakat İngilizler Mustafa Kemal ile ona oyun oynadılar.

Doğal olarak Atatürkçüler bunu kabul etmiyorlar.

Onlara göre Mustafa Kemal Atatürk İngilizler’le kanlı bıçaklı idi.. Fakat kindar bir adam olmadığı için İstiklal Harbi’nden sonra onlarla iyi ilişki kurdu, Kral Edward’ı İstanbul’da ağırladı.

Şeyhülislam’a göre ise, İngilizler Mustafa Kemal’e, “Yunan’ı bir süre Ege’de bekleteceğiz, sen bu arada Anadolu'da bir meclis topla, yeni bir medeni/uygar devletin temelini at, sonrası bahtına, gayretine ve becerine kalmış” dediler.

Derdi gerçeği bulma olan sorgulayıcı bir bakış açısı şunu gözardı edemez: Şeyhülislam’ın iddiası doğruysa, Mustafa Kemal’in manda taraftarı olması anlamsız olurdu. Çünkü bir manda durumunda yeni bir devlet kurulmaz, Osmanlı Devleti İngiliz ya da Amerikan mandası haline gelmiş olurdu.

Ve Mustafa Kemal’e buradan ekmek çıkmazdı.. 

Çıkmazdı çünkü Erzurum Kongresi oturumlarında dualar eşliğinde Osmanlı Devleti'ni ve halifeyi (padişahı) kurtarma yeminleri ederken gece Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit'e açıkladığı gerçek amaçlarını (Osmanlı Devleti'ni tarihe gömüp cumhuriyet ilan etme, millete şapka giydirme, İngilizler'le aynı alfabeyi kullanma, Fransız'ın Maraş'ta yapamadığı şeyi yaparak tesettürü/örtüyü kaldırma projesini) gerçekleştiremezdi.

Ve de "vatan kurtaran kahraman" olarak anıt türbesi, heykelleri ve resimleriyle putlaştırılmaz, en iyi ihtimalle İngiliz manda yönetiminin başarısı için çaba sarfetmiş işbirlikçi bir İngiliz muhibbi olarak tarihin tozlu sayfalarında ismi kaybolur, silik bir figür olarak unutulur giderdi. 

(Bu konuları “Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi” adlı kitabımızda farklı boyutlarıyla ayrıntılı bir şekilde yazdık: https://archive.org/details/kurtulus-savasinin-sansursuz-tarihi)


BAHÇELİ'DEN TAKDİR VE TEŞEKKÜRÜ HAK EDEN BİR ÇIKIŞ

 


İsrail-Filistin gerginliği | Bahçeli: Türkiye devreye girmeli

Bahçeli: Gazze'de 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye devreye girmeli

Bahçeli: Gazze'de 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye devreye girmeli

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır" dedi.

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-



MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Eğer 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır" dedi.

Bahçeli, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, 2 haftadır Gazze'de zincirleme insani felaketler yaşandığını, soykırım raddesine ulaşan hunhar saldırıların artık sabır ve tahammül sınırlarını çoktan aştığını belirtti.

Gazze'de bulunan El-Ehli Baptist Hastanesi'nin 17 Ekim'de bombalandığını anımsatan Bahçeli, "Maalesef Filistinli masumlar kan revan içindedir. Son 24 saat içindeki İsrail saldırılarında 352 Filistinli hayatını kaybetmiştir. 7 Ekim'den bu yana 4 bin 385 Filistinli kardeşimiz hayattan kopartılmıştır. Sayıları 1756'yı bulan çocuk ile 1000'e yakın kadın acımasızca katledilmiştir." ifadelerini kullandı.

Uluslararası toplumun Gazze'deki seri ve sürekli cinayetleri tıpkı bir korku filmini izler gibi seyre daldığını vurgulayan Bahçeli, şunları kaydetti:

"Ne bir ses ne de bir tepki söz konusudur. Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın karar ve yaptırım organları kilitlenmiştir. ABD'nin vetosuyla geçici ateşkes ilanı dahi yapılamamıştır. İslam İşbirliği Teşkilatı Toplantısı'ndan ise hiçbir şey çıkmamıştır. Basit kınama mesajlarından başka sadra şifa hiçbir teşebbüs veya buna dair bir niyet duyulmamıştır. Kahire'de düzenlenen 'Gazze için Barış Zirvesi'nde de şu ana kadar bir sonuç çıkmamıştır."

"Türkiye'nin garantörlük teklifi akılcı, isabetli ve stratejik bir girişim"

Bahçeli, Türkiye'nin bugüne kadar insani, vicdani ve hukuki tezlerini güçlü bir şekilde dünya gündemine taşıyarak akan kanın durması, insani dramların son bulması hususunda açık tarafını devamlı ibra ve ifşa ettiğini belirterek, şöyle devam etti:

"Sayın Cumhurbaşkanımızın adil ve kalıcı bir barış ortamının tesisi münasebetiyle takdir edilecek diyaloglar içinde olduğu ve samimi diplomasi temaslarında bulunduğu kalbi nasırlaşmamış herkesin malumudur. Ateşkes rejiminin derhal inşasıyla birlikte iki devletli çözüm iradesinin tezahürü, bu suretle başkenti Doğu Kudüs olan, 1967 sınırları dahilinde coğrafi bütünlüğü sağlanmış bağımsız ve egemen Filistin devletinin tanınması bugünkü karanlıktan çıkışın yegane çaresidir. Türkiye'nin İsrail-Filistin arasındaki kördüğümün açılması maksadıyla garantörlük teklifi de son derece akılcı, isabetli ve stratejik bir girişimdir."

"24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye süratle devreye girmeli" çağrısı

İsrail-Filistin arasındaki çatışmaların kesilmesi bir yana, tırmanması ve yaygınlaşması konusunda alçak bir tertip ve tezgahın kesintisiz ilerlediğine, kategorik olarak işlerliğini muhafaza ettiğine dikkati çeken Bahçeli, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Elbette bu kanlı ve kahredici süreç böyle gitmemelidir. Dünya kuzuların sessizliğine gömülmüşken, Gazzeli yavru kuzuların ölümüne 'insanım' diyen hiç kimse, hele hele Türk milleti sessiz kalamaz, kalmamalıdır, kalmayacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak çağrımız şudur, eğer bugünden itibaren 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, milletimle açık açık paylaşıyorum ki Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze'yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Gazze'yi yüzü gülen çocukların şehri, kardeşlerimizin huzur ve güven içinde yaşayacağı bir İslam beldesi yapmaya hazırdır, buna da and olsun, hamd olsun muktedirdir. Sayın Cumhurbaşkanımızın aktif ve çok boyutlu diplomatik mücadelesinde de Türk milleti ve tüm inananlar yanındadır."

Kaynak: TRT Haber

CEMAAT (İSLAM DEVLETİ) VE LAİK DEVLET-Çİ ŞİRK

 



Bir önceki yazıda şöyle demiştik:

“İslam cemaatini fiilen terk küfür olduğu gibi, böyle bir cemaatin (halifenin başkanlığı altındaki ümmet devletinin, İslam birliğinin) tesisine karşı çıkan (İslamcı olmayan) kişi de kâfir olur.”

Evet, İslamcı olmayan (yani, günümüzde İslamcılık olarak adlandırılan “Müslümanların, başında halifenin bulunduğu Şeriat’le yönetilen tek bir devlet çatısı ve bayrağı altında birleşmeleri” idealini benimsemeyen) kişi, kâfirdir.

Evet, kâfirdir.. Bunun lam’ı, cim’i yok!

Boynundaki İslam (Müslümanlık) bağını çıkarıp atmıştır.

“Müslümanım” dese bile..

Hatta, namaz kılıyor, oruç tutuyor olsa bile..

*

Bunu kendi kafamızdan söylüyor değiliz.

Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserin “Hilafet ve İmamet” bölümünde yer alan (bir önceki yazıda aktardığımız) şu satırları bir kez daha okuyalım:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) … dedi ki:

"… Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden [isimlendiren] Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

*

Buradaki "Allah'ın çağrısı ile çağırın"dan kasıt, insanların Allahu Teala'nın Kur'an'da çağırdığı şeylere çağırılmasıdır.

Allahu Teala insanları Araplığa, Kürtlüğe, Türklüğe, çağdaş uygarlık düzeyine, milliyetçiliğe (ırkçılığa), laikliğe (siyasal dinsizliğe), devlet büyüklerini putlaştırmaya, onların heykellerini yapıp önünde (puta tapma ritüelini hatırlatır şekilde) saygı duruşunda bulunmaya, öldüklerinde onlar için puthaneyi andıran anıttürbeler yapıp oralarda Allahu Teala'ya bağlılık arzeder gibi bağlılık arzetme seremonileri düzenlemeye çağırmıyor.

Müslümanları şirkten kaçınmaya, kula kulluk arzetme rezalet ve zilletinden kurtulmaya, parçalanıp bölünmeden hep birlikte Allah'ın ipi olan Kur'an'a tabi olmaya çağırıyor. 

*

Müslümanların birlik ve beraberliğini istemeyenler kimlerdir?

Bunu, kâfir ve münafık (müslüman görünen kâfir) istemez.

İmdi, kendi devletiniz, kavminiz (milletiniz, ırkınız) söz konusu olunca birlik ve beraberliği dilinizden düşürmeyeceksiniz, fakat ümmet-i Muhammed'e (s.a.s.) sıra gelince “Birlik ve beraberliğe gerek yok, bölük pörçük olalım” diyeceksiniz..

Bu çifte standardın imansızlıktan (küfürden) başka bir açıklaması olabilir mi?!

Milletçe birlik ve beraberliğimizi korumalıyız, aksi takdirde düşmanlarımız karşısında zayıf kalırız, eziliriz, düşmanlarımıza yem oluruz” diyenlerin Müslümanlar’ın birlik ve beraberliğini istememeleri, onların düşmanları karşısında zayıf kalmalarını temenni etmelerinden kaynaklanmıyorsa, neyden kaynaklanıyor?

*

Siyasal İslam (İslam devleti) meselesine gelelim.

Mesela bir Türk olarak “Türk devletine gerek yok.. Ben Almanya’da işçi olarak çalışırken de Türk’üm, Türklüğümü elimden alan yok ki.. Türk devleti olmasa da olur” diyor musun?

Demiyorsun..

Tam aksine, haklı olarak, “Devletimiz olmazsa Türklüğümüzü koruyamayız, asimile oluruz, kimliğimizi kaybederiz, Türklüğümüz aşağılanır” diyorsun.

Kürtçü de aynı şeyi söylüyor..

“Kürtlüğümüzü koruyabilmemiz, Kürtlüğümüzün aşağılanma sebebi haline getirilmemesi için devletimiz olmalı” diyor.

[Eskiden demiyorlardı, çünkü bir Türk devleti olmakla birlikte İslamîliği Türklüğünün önünde olan, “Şeriat’in/hukukun üstünlüğü” ilkesi çerçevesinde başka etnisiteleri asimile etmek ve aşağılamak gibi bir politika gütmeyen Osmanlı’da böyle bir dertleri yoktu.. Fakat Osmanlı yıkılıp da mesela Irak ve Suriye’de Arap ırkçılarının/milliyetçilerinin yani Baas Partisi’nin tahakkümü altında kaldıklarında işler değişti.

İşin trajikomik tarafı şu ki, Ortadoğu’daki rejimlerin de onların muhaliflerinin de boş beyinlerine ırkçılık/milliyetçilik ziftini aynı odak pompaladı: Batılı yahudi ve hristiyanlar..

Türkiye’den örnek verelim: Atatürk tipik bir batıcı idi, hristiyan-yahudi hayat tarzını (şapkasından dansına, müziğinden ceza kanununa kadar) çağdaş uygarlıkla eşdeğer görüyordu. Atatürkçülük denilen montaj ideolojimsi de şuursuz Batı taklitçiliğinden başka bir şey değil.. Gel gör ki, Türkiye’nin Kürtçüleri de batıcı.. Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat adları değişik..

Yahudi ve Hristiyan’ın kurduğu oyun o kadar da girift, karmaşık ve çetrefil değil; sorun, Ortadoğu insanının aptallığı ve şahsiyetsizliğinde.. Küçük hesapların insanı olmasında..]

*

İmdi, sen bugünün (başında halifenin bulunduğu bir küresel İslam Devleti’nin bulunmadığı) dünyasında kendi etnik kimliğini korumak için ırkına ait bir devletinin bulunması gerektiğini düşünüyorsun da, Müslümanlar’ın müslüman kimliklerini korumak için devlet sahibi olmaları gerektiğini neden kabul etmiyorsun?

Bunun nedeni kafasızlık deği.. İmansızlık.. Gerçek neden bu..

Devlet İslam devleti olmadıkça Müslümanlar müslümanlıklarını (imanlarını) koruyamazlar.

Şirkten kurtulamazlar.

İtikadî şirk (putperestlik) ve tağutçuluk alır başını gider.. Allahu Teala’ya (Mesela “Şeriat’e gerek yok, laiklik yani siyasal dinsizlik de olur, hatta daha iyidir” denilerek) resmen şirk koşulur.

(Evet, laikliği savunmak şirktir ve küfürdür. Cumhuriyet ilan edildiği sıralarda Türkiye’de darağaçlarının gölgesinde yaşamak zorunda kalan İslam uleması bunu açık bir biçimde söyleyemediler. Söyleyebilenler, Türkiye dışında yaşayan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Allame Zahidü’l-Kevserî gibi ulema idi.. Mustafa Sabri Efendi Mevkıfu’l-Akl adlı eserinin dördüncü cildinde, Kevserî ise bir makalesinde bunu açıkça ifade etti..)

Şu kesindir, İslam’ın (Şeriat’in) hakim olmadığı bir devletin uyruğu durumunda olan Müslümanlar, şirkten kendilerini koruyamazlar.

Diyelim ki itikadî şirkten (“Laikliği, şuculuğu buculuğu benimsemiyorum, Atatürkçü de değilim, Atatürk’ün yaptıklarından İslam’a aykırı olanlara tamamen karşıyım” diyerek) kendilerini korudular, bu defa da amelî şirk’ten (şirk pratiğinden, şirk uygulamalardan, şirk davranışlardan) paylarına düşeni eksiksiz biçimde alırlar.

*

Asıl tehlike şurada: 

İnsanlar bir süre sonra bu amelî şirki benimsemeye, onu normal (norm’a uygun, İslam açısından mahzursuz, şirkten uzak) birşey olarak görmeye başlamaktalar.

Böylece amelî şirk itikadî şirke dönüşmektedir.

Türkiye’deki çoğu kimsenin durumu bu.. 

Adam şirk çukuruna batmış, fakat kendisini çok iyi müslüman zannediyor. 

Bir taraftan da riyakârca tasavvuftan, irfandan, ahlâktan bahsediyor.

*

Prof. Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yer alan “Elmalılı Muhammed Hamdi” maddesinde onun şirkle ilgili ifadelerini şöyle özetliyor:

“Zâtının hakikati akıl tarafından kuşatılamayan Allah’ın birliği kâinat üzerindeki hükümranlığı ile sabittir. Allah’tan başka tapacak gizli veya açık mâbud ve hükmüne uyulacak hakem tanımak şirktir. Her mümin Allah’ın hükmünden başka hükme uyulmayacağına inanmakla yükümlüdür. Bir müslüman bu inancını hayatında uygulayamazsa itikadî açıdan mümin sayılsa da amelî bakımdan şirke düşmekten kurtulamaz (a.g.e., III, 2061). Büyüklerini Allah’ı sever gibi sevmek ve onların ilâhî buyruklara aykırı olan emirlerine uymak suretiyle Allah’a isyan edenler şirke düşerler ki putperestliğin esası da bundan ibarettir (a.g.e., I, 578).”

Evet bunlar, merhum Muhammed Hamdi Yazır Hoca'nın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde dile getirdiği hakikatler.

Aynı şeyi bir başkası söylediğinde hemen Vehhabîlikle, aşırılıkla, tekfircilikle vs. suçlanır.

Gerçek aşırılık ise bu tarz suçlamalardır.

Bu ifadelerden anlaşılabileceği gibi, bir insanın mümin (iman etmiş) olması için “Allah’ın hükmünden (Şeriat’ten) başka hükme uyulmayacağına inanması” gerekmektedir.

Evet, inanması..

Böylece merhum Elmalılı Hocaefendi, laikliği benimsemenin küfür olduğunu, imanla bağdaşmadığını, laiklik (siyasal dinsizlik) tabirini kullanmadan ifade etmiş olmaktadır.

Ne zaman?

Atatürk’ün sözünün kanun olduğu, onun “devrim”lerine karşı çıkmaya cüret edenlerin ya darağacında sallandırıldığı, ya zindana atıldığı, ya ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldığı, ya da Kâzım Karabekir gibi yoksulluk ve yalnızlığa mahkum edildiği, ajan takibi altında bırakıldığı bir zamanda..

*

Demek ki, (Elmalılı Hoca’nın ifadesiyle) “Büyüklerini (mesela büyük devlet büyüklerini, Şeriat'e sırt çevirip laik düzenci hale gelen şeyhtan taifesini) Allah’ı sever gibi sevmek ve onların ilâhî buyruklara aykırı olan emirlerine uymak suretiyle Allah’a isyan edenler şirke düşerler”miş.

Merhum bunları darağaçlarının gölgesi altında yazdı..

Günümüzde ise ilahiyatçı bilinen cübbeli cübbesiz, kravatlı kravatsız, prof. unvanlı unvansız soytarılar taifesi "derin" kuytulardaki kasetlerinin gölgesinde ve örtülü kanallardan ellerine geçen dünyalıkların serinliğinde pişmiş kelle gibi sırıtarak, kendilerinden memnun havalarda gerdan kırarak, sululuklar yaparak düzenbaz dindarlık, irfan ve ahlâk pazarlıyorlar.

*

Evet, merhum Elmalılı Hocaefendi, En’am Suresi’nin 136’ncı ayetini tefsir ederken şunları söylüyor:

“Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amele ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah'ı birleyen bir müminin Allah'tan başka hakem ve Allah'ın hükmünden başka hüküm tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah'tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah'tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah'ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah'ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve "âkıbetü'd-dâr" (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda "Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz" (En'âm, 6/121) buyurulmuştu.”

Böyledir.

Mesela bugün yurtdışındaki Fethullahçıların İslamcılık, Siyasal İslam (Şeriatçılık) ve laiklik gibi konularda yazıp çizdiklerine bakıldığında neredeyse hepsinin şirk içinde debelenmekte oldukları görülüyor.

İçlerinde bir tane bile mümince konuşup yazan yok, varsa da ben rastlayamadım.

Ancak, Fethullahçılardaki yamukluk, şimdi küfür (yahudi-hristiyan) cephesinin bağ ve bahçelerinde koşuşturuyor olmalarından kaynaklanıyor değil..

Daha dün anne vatanlarının kucağında yaşarken de kafa ve gönülleri yine bozuktu..

*

Eski (itikadî ya da amelî) şirkleri devlet-çiliklerinden kaynaklanıyordu. (Fethullah’ın “Devlet-i Ebed Müddet” başlıklı bir şiiri var.)

Çünkü devletin laikliğini (siyasal dinsizliğini) sorun etmiyorlardı, sorun ettikleri şey Siyasal İslam’dı, İslamcılık’tı, Şeriatçılık’tı..

Demokrasi ve laikliği benimsemişlerdi..

İslam’ın “mutlak bir demokrasi”ye izin vermemesinden dolayı Siyasal İslam’a karşıydılar.. “Siyasal”sız uyduruk bir İslam istiyorlardı.. "Hinler arası diyalog" da bunu gerektiriyordu.

Laiklerin (laikçilerin) bile “mutlak bir demokrasi”yi kabul etmediklerini, “laiklikle kayıtlı ve şartlı demokrasi”yi savunduklarını, mesela halkın Şeriat’le yönetilme taleplerinin demokratik yollarla gerçekleşmesini onaylamadıklarını görmezden geliyorlardı.

*

Bu laikçilere göre, Şeriat’in demokratik süreçlerin bir sonucu olarak hâkim hale gelmesi, demokrasinin (“demokrasinin istismarı" suretiyle) ortadan kaldırılması demekti.

Dolayısıyla demokrasi mutlak bir demokrasi olmamalı, (Türkiye’deki gibi) “halka Şeriat talebinde bulunmayı yasaklayan (kayıtlı ve şartlı) bir demokrasi” olmalıydı. (Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindi, milletin İslamî taleplerde bulunmaması kaydı ve şartıyla.. Burası, akıl ve mantığın bittiği yer.)

Aynı şeyi Müslümanlar yaptığında, halka “Şeriat’e aykırı taleplerde bulunmayı yasaklayan bir demokrasi”yi hayata geçirdiklerinde, bu, demokrasinin yok edilmiş olması anlamına geliyordu.

Ve Siyasal İslam karşıtı Fethullahçı akılsızlar, son tahlilde tercihlerini “mutlak bir demokrasi”den bile değil, “laiklikle kayıtlı demokrasi”den yana yapıyorlar, bunu da, İslamcı olmadıklarını (Siyasal İslam karşıtı olduklarını) söyleyerek dile getiriyorlardı.

*

Bu ahmak topluluk İslamcı (Şeriatçı) olmayı geçtik, “mutlak bir demokrasi”yi bile savunmuyor, küfür cephesinin Türkiye’de ebediyen hakim olmasını istedikleri “laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıtlı bir sözde demokrasi”yi savunuyorlardı.

Böylece şirke düşüyorlardı..

Yani son tahlilde Allahu Teala’dan (Şeriat’in hakimiyetinden) yana değildiler, halktan ("laikleşmiş ya da laik taleplerde bulunmak zorunda bırakılan" halkın heva ve hevesinin hakimiyetinden) yana idiler.

Allahu Teala da bu Fethullahçıları halkın (yani demokrasinin) insafına terk etti..

Şimdi laik demokrasinin faziletlerini tepe tepe yaşıyorlar.. (Fakat bir taraftan da sanki Türkiye'de anayasa değiştirilip Şeriat ilan edilmiş gibi Siyasal İslam'a ve İslamcılığa küfrediyorlar.)

Halkın çoğunluğu onlara destek veren bir siyasal duruş sergilemiyor.. Put yaptıkları yerli-milli laik demokrasi onların aleyhine işliyor.

Ektiklerini biçiyorlar..

*

Fethullahçı olmamakla birlikte onların eski devlet-çi çizgisini benimseyen yerli-milliler bundan ibret almalı, devlet-çilik şirkini bırakıp İslamcı (Şeriatçı) olmalıdırlar.

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve Atatürkçülüğü reddettiklerini açıklamalıdırlar.

Has halis mümin olmak, şirkten uzak kalmak gibi bir dertleri varsa bunu yapmak zorundadırlar.

Aksi takdirde, Fethullahçılar gibi dünyada peşin biçimde olmasa bile ahirette mutlaka cezalandırılacaklarını unutmamalılar.

Dahası, dünyada da ceza gelebilir..

Ve nereden nasıl geleceğini Allahu Teala’dan başka kimse bilemez.


KİTAPSIZ SULTAN (DEVLET), VE CEMAAT




Cemaat konusuyla ilgili önceki yazılarımızda delilleriyle açıkladığımız gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde yer alan “cemaat”, İslam devleti (başında halifenin bulunduğu ümmet devleti) anlamına gelmektedir.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs de bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanların imamının (halifenin) ve dolayısıyla ümmetin (bir kavmin, bir ırkın, bir etnik topluluğun değil, ümmetin, Müslümanlar’ın) devletinin bulunmadığı dönemler “cemaatsiz zamanlar”dır.

Bu “cemaatsiz zamanlar”da (koyunun olmadığı yerde keçi çelebi hesabı) cemaat diye adlandırılan gruplara (tarikat, parti, vakıf, dernek vs.) gelince.. Bunlar birer “fırka”dır, hadîsteki anlamda cemaat değil..

Çünkü cemaat, ümmet-i Muhammed’i (s.a.s.) temsil eden, başında halifenin bulunduğu ve Şeriat’in yürürlükte olduğu İslam devletidir.  

İşte, bu cemaati terk edip de o hal üzere ölen, cahiliye ölümü ile ölmüş gibi olur.

*

Evet, günümüzde ne yazık ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü ettiği “cemaat” mevcut değil.

Ümmetin hukukun üstünlüğü (Şeriat’in üstünlüğü) ilkesi çerçevesinde birlik ve beraberliğini temel alan (Müslümanlar'ın halifesinin başında bulunduğu) bir İslam devleti yok.

Irkçılık, kabilecilik, aşiretçilik temeli üzerine kurulmuş perakende devletler var. (Afganistan İslam Emirliği nisbeten farklı.) 

Irkçılık dallanıp budaklanmış, “ikinci dereceden alt ırkçılıklar” ortaya çıkmış, bu yüzden bir Arap birliği, bir Türk birliği bile mevcut değil.. Mesela Türkmen’in Türkmenistan’ı, Azeri’nin Azerbaycan’ı, Özbek’in Özbekistan’ı, Kırgız'ın Kırgızistan'ı vs. var.. Araplar’ın durumu daha berbat..

Bunlar, “cemaat”i (ümmet devletini) değil, fırkaları (tefrika ve bölünmeyi) temsil ediyorlar.

Açıktır ki, bir devlet “Şeriat’in üstünlüğü” (hukukun üstünlüğü) ilkesini kabul etmiş olduğunu ilan etse bile “ırk” (milliyetçilik) esası üzerine kuruluysa, “cemaat” olma vasfıyla ilgisiz hale gelir.

Ayrıca, onun milliyetçiliği (ırkçılığı); İslam’dan taviz vermesi, ümmet şuuruna (cemaat ruhuna) sahip olmaması, Şeriat’i tam ve eksiksiz biçimde hayata geçirmeyi hedeflememesi anlamına gelir.

Eğer bu ırkçılığa (milliyetçiliğe) bir de laiklik (siyasal dinsizlik) ekleniyorsa, o devlet “dinsiz devlet” olacağı için “cemaat”le bağını tümden koparmış olur.

İslam'ın olmadığı yerde Ehl-i Sünnet ve Cemaat hiç bulunmaz.

*

Böylesi “cemaatsiz zamanlar”da bireylerin ne yapması gerekir?

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs, bütün fırkaların terk edilmesini emrediyor, bir ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınsa bile..

Kendisini cemaat olarak pazarlayan fırkalardan (mesela şimdilerde FETÖ diye adlandırılan, eskiden Cemaat diye bilinen gruptan) ayrılmak (nispeten) kolay da, cemaatlikle ilgisi kalmayıp fırkalaşmış gecekondu tipi devletçiklerden ayrılmak (mesela bir Prof. Muhammed Hamidullah gibi “vatansız”/heimetlos yaşamak) zor..

Çünkü Dünya’nın (yaşanabilecek) her yeri, kendisini devlet olarak adlandıran fırkalar tarafından gasb edilmiş durumda.

İşte böylesi bir durumda müslümanın fiilen değilse bile zihniyet olarak (içinde yaşadığı) "fırka-devlet"ten ayrılması (devletçi olmaması), Cemaat (İslam devleti) idealini benimsemesi (İslamcı olması) gerekir.

Evet, Batılılar'ın "ulus-devlet" tabir ettikleri siyasal gecekondular için ("bilginin İslamîleştirilmesi" bağlamında) uygun bir karşılık aradığımızda başvurabileceğimiz alternatiflerden biri fırka-devlet olabilir. (Cahiliye kelimesinden hareketle "cahil devlet" demek de isabetli gibi görünüyor. Böylesi devletlerin banilerine de Ebu Cehil vezninde Atacahil unvanının verilmesi yerinde bir tercih olabilir.)

*

Tekrarlayalım, günümüz şartlarında müslüman bireyin fiilen değilse bile zihniyet olarak (içinde yaşadığı) "fırka-devlet"ten ayrılması (devletçi olmaması), Cemaat (İslam devleti) idealini benimsemesi (İslamcı olması) gerekir.

İslamcılık, sözlük anlamı itibariyle “İslam taraftarı” olmak demektir.. Dünya genelinde basın yayın organlarında kullanılan anlamı ise, “İslam hukukunun (Şeriat’in) uygulanmasını ve İslam birliğinin sağlanmasını savunmak”tan ibarettir.

Bunlar ise, hadîslerde geçen “cemaat”in olmazsa olmaz şartları durumundadır.

Dolayısıyla, İslamcı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak demektir.

Çünkü “cemaat”i savunmaktır.

İslam cemaatini terkin (Ki başında Müslümanlar'ın imamının/halifenin bulunduğu İslam devletini terk anlamına gelmektedir) küfür olduğu hadîslerde belirtiliyor.

İslam cemaatini fiilen terk küfür olduğu gibi, böyle bir cemaatin (halifenin başkanlığı altındaki ümmet devletinin, İslam birliğinin) tesisine karşı çıkan (İslamcı olmayan) kişi de kâfir olur.

*

Cemaatin (başında halife bulunan, Şeriat’i uygulayan) İslam devleti (ümmet devleti) demek olduğunun daha iyi anlaşılması bakımından, Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserin “Hilafet ve İmamet” bölümünde yer alan bazı hadîsleri aktarmakta yarar var.

Bir hadîs şöyle:

"… Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Cahiliye davasından kasıt, birincisi ırkçılık (milliyetçilik), ikincisi Şeriat’e aykırı yönetim ilkeleridir.

Türkçülük, Kürtçülük, milliyetçilik vs. gibi davaları benimseyenlerin kendilerini bu hadîs çerçevesinde sorgulamaları gerekir. (Sözümüz müslüman olduklarını söyleyenlere.. Müslüman olmayanlar lütfen üzerlerine alınmasınlar.)

Bu noktada bazıları “Bizim milliyetçiliğimiz ırkçılık değil” diyebilirler.. Bu laf, "Bizim dinsizliğimiz İslam'a aykırı değildir" demek gibi birşeydir.

Şayet kendi kavimlerinin ümmet birliği içinde yer almadan ayrı bir laik (siyasal dinsiz) devlet olarak “ebediyen, ilelebet” var olması hedefini güdüyorlar, İslam birliği içinde yer almayı ideal olarak benimsemiyorlarsa, milliyetçilikleri ırkçılıktır, cahiliye davasıdır. (Böylesi Türkçülerin ümmet birliğinden yani İslam birliğinden söz edildiğinde suratları asılır, fakat hristiyan birliği yani Avrupa Birliği içinde yer almaktan söz edildiği zaman ise yüzlerinde güller açar, milliyetçilikleri Afrika güneşi altındaki buz gibi erir, önce su, sonra buhar olur, uçup gider. Kendileri de boz kurtluktan çıkar, “meler gelir” mor koyun olurlar.)

İslam birliğinin sağlanmış olduğu bir yerde milliyetçilik/ırkçılık davası güdüp ayrı devlet olmak isteyenlerin durumuna gelince.. Şu hadîs-i şerîf onlar için söylenmiş gibi görünüyor (Prof. Canan’ın çevirisiyle):

"Şurası muhakkak ki, benden sonra henat ve henat (yani şerler ve fesatlar) olacak. Cemaatten ayrılan veya Muhammed ümmetinin birliğini bozmak isteyen birisini gördünüz mü, bu herifi kim olursa olsun öldürün. Zîra Allah'ın (yardım) eli cemaat üzerindedir. Şeytan ise cemaatten ayrılanla birliktedir."

*

Prof. İbrahim Canan’ın eserinin aynı bölümünde yer alan şu ifadeleri önemli:

Bu dünya-ahiret ayrılmazlığının sonucu olarak İslam'da devlet reisliği müessesesi aynı zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına müteallik [uygulanmasıyla ilgili] vazife ve mesuliyetlerden kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir hadiste şöyle buyurur:

"[Devletler tarafından yapılan] İhsan ihsanlık vasfını korudukça [karşılık beklenmedikçe] kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terk etmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terk etmekten sizi alıkoyan şey korku [öldürülmekten, hapsedilmekten korkmanız] ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan [devlet] ve kitap [Kur’an] birbirinden ayrılacaktırSakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın [Hükümetin/devletin değil, Kitab'ın yanında durun]. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emîr) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz [otoritesini tanımadığınızı, başkaldırdığınızı ilan etseniz, boyun eğmeseniz, kanun/yasa adını verdikleri buyruklarını çiğneseniz, yok saysanız], sizi öldürürler."

Cemaatten bazıları sordu: "Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hz. İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

*

Günümüzde, Kitap’dan kopmuş olan devletlerde, kitapsızlığa fiilen başkaldırma bir tarafa, sözle karşı çıkılması bile “devletin bekası için tehlike” olarak görülebilmektedir.

Kitapsızlığa açıkça isyan edilse, “Boyun eğmiyoruz, size direneceğiz, yasalarınızı tanımıyoruz” denilse, öldürürler.

Fiilen isyan etmeyip Kitab’ın devlete hakim olması gerektiğini (derin işbirliği içine girmeyip samimiyetle) savunanlara gelince.. 

Bunlara karşı silah kullanmak için bir bahane uydurulamıyor, fakat “devletin bekası” için “örtülü” yöntemlerle temizlenmeleri seçeneğinin her zaman bir kenarda hazır tutulmakta olduğu, tarihin tanıklığıyla biliniyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."