MEHDÎ’Yİ BEKLERKEN (VE DE: HEM KEL HEM FODUL “HILFU’L-FUDUL” EDEBİYATI)

 




Özellikle 28 Şubat öncesinde mütedeyyin (dindar) kesimdeki “diyalog”çular, sanki Türkiye’de Şeriat (gerçek adalet) hayata geçirilmiş, Müslümanlar açısından hiçbir özgürlük ve hak-hukuk sorunu kalmamış da sıra başkalarının hakları için cihada gelmiş gibi ateistler, ataistler, Kemalistler, laikler, ırkçılar (Türkçüler, Kürtçüler), dinsiz imansızlar vs. ile yapılacak “hılfu’l-fudul” tipi dayanışmadan söz ederlerdi.

Evet, o yılların gözde diyalogcuları, “dinler arası diyalog” türküsünü söyleyenlerdi, fakat “ideolojiler arası diyalog” müzisyenleri de mevcuttu.

Daha doğrusu bu, “din ile dinsizlik arası diyalog” idi.. Buna “din ile laiklik (siyasal dinsizlik) arası diyalog” da denilebilirdi.

Dinler arası diyalog katakullisinin ardında CIA, Vatikan vs. gibi odakların bulunduğu zamanla iyice anlaşıldı..

Din ile laiklik (siyasal dinsizlik) arası diyalog” efsunlarının ardında da yerli-milli derinlerin bulunuyor olduğunu tahmin etmek zor değildi.

*

Bu ikinci tip diyalog aslında Erbakan’ın Millî Görüş söylemi ile uç vermişti..

Millî Görüşçüler bir yandan takiyye kabilinden “Laikliğe karşı değiliz, Avrupa tipi laiklik istiyoruz” diye konuşurken diğer yandan da kapalı kapılar ardında “Dışarıda kuş dili konuşuyoruz, davamız İslam davası” diyorlardı.

Fakat 28 Şubat sonrasında işler değişti..

Erbakan’ın partisi Refah kapatıldı. Yerine kurulan Fazilet de kapatılınca İslamcılık davasını tümden bir tarafa bırakıp “ılımlı laiklik ile ılımlı dindarlığın (Şeriatçı/İslamcı olmayan dindarlığın) diyaloğu” davasını benimseyen Akparti hareketi (Erdoğan liderliğinde) ortaya çıktı..  (Diğer ağır toplar Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdüllatif Şener’di.)

Peki Erbakan’ın yanında kalanlar (kapalı kapılar ardındaki) İslamcılığı devam ettirdiler mi?

Hayır!..

Temel Karamollaoğlu’nun “İslamcı değilim, müslümanım” diyor olması gelinen noktayı özetlemesi bakımından önemli..

Ona kalırsa (Turan Dursun’un kankası) Doğu Perinçek de “Müslümanım” diyor. Fakat İslamcı değil..

Erbakan’da, iyi kötü, ağır aksak bir “rejim” hassasiyeti vardı, öncülüğünü yaptığı siyasî hareketin yol açtığı toz duman ve gürültüden geriye kalansa “İslamcı olmayan müslümanlık, ılımlı laiklik”.

(Fatih Erbakan’dan bahsetmeye hiç gerek yok.. Ondan bir şey olacağı yok.)

*

Hılfu’l-Fudul’dan bahsediyorduk..

Hılf; dayanışma, yardımlaşma, yemin gibi anlamlara geliyor.. Fadıl, fazıl, efdal, fazilet, fazl gibi kelimelerle aynı kökten gelen fudûl (fuzûl) ise fazîlet sahipleri (ahlâken üstün kimseler) demek oluyor..

Bu tabirin hikâyesine gelince.. TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki (Muhammed Hamîdullah’ın yazmış olduğu) “Hilfu’l-fudûl” maddesinden özetleyelim..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gençlik zamanları..

Yemen’deki Zübeyd kabilesinden bir kişi umre ve ticaret için Mekke’ye geliyor.

Âs b. Vâil ile pazarlık yapıp anlaşıyor. Fakat o, aldığı malın bedelini ödemiyor.

Yemenli satıcı Mekke’nin ileri gelenlerinden yardım istiyor. Âs b. Vâil’in kabilesinden çekindikleri için buna yanaşmıyorlar.

Bunun üzerine Yemenli tâcir, Kâbe’nin kenarındaki Ebû Kubeys tepesine çıkıp bir şiir okuyarak derdini anlatıyor.

Onu dinleyen Hz. Peygamber s. a. s.’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib, şehrin en zengin, yaşlı ve nüfuzlu kabile reisi durumundaki Abdullah b. Cüd‘ân et-Teymî’ye başvurarak onu bu konuda bir toplantı yapmaya ikna ediyor.

Toplantıda hazır bulunanlar uzun tartışmalardan sonra haksızlığa fiilen son vermek için yemin ediyor ve gönüllülerden oluşacak bir grup kurmayı kararlaştırıyorlar.

Toplantıya katılanlardan biri, o sırada 20 (ya da 35) yaşında olan Rasulullah s. a. s.’dir.

Âs bin Vâil’in evine yürüyüp parayı alıyorlar.

*

Toplantıya katılanların yaptıkları yemine gelince.

Yeminlerinde ne Kureyşlilik, ne de falan ya da filan Kureyşlinin kafasının ürünü olan ilke ve inkılaplara bağlılık var.

Şu var:

“Allah’a andolsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü, ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebîr dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız.”

*

Bu yemini günümüz Türkiye’sine şöyle uyarlayabiliriz:

“Allah’a andolsun ki Türkiye’de birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü, ister bizden ister yabancı olsun, ister Türk ister Suriyeli sığınmacı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Erciyes ile Ağrı dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız.”

Bu yemini Ortadoğu’ya uyarladığımızda ise şöyle birşey ortaya çıkar:

“Allah’a andolsun ki Ortadoğu’da birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister Batılı (yahudi ya da hristiyan) bir kodaman ister kimsesiz bir zavallı, ister bizden (NATO’dan vs.) ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Himalayalar ile Alp dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize malî yardımda bulunacağız.”

*

Hem kel hem fodul hesabı Hılfu’l-Fudul edebiyatı yapmak kolay da, günümüzün Hılfu’l-Fudul’u olmak zor.

Bunun için canından vazgeçmek (serbâz, serdengeçti olmak) gerekiyor:

“Kıyamazsan baş ve cana, uzak durma girme meydana,

“Bu meydan içre nice başlar kesilir hiç soran olmaz.”

Bugünün dünyasında üç kişi bir araya gelip böyle bir hılfu’l-fudul yemini etse derhal terörist ilan edilir.

Yasadışı örgüt kurma, kanunlara aykırı bir çete teşkil etme suçlamasıyla karşılaşırlar.

Bundan kurtulmak için yeminlerine “yasalar çerçevesinde” ya da “yasalara bağlı kalarak” gibi bir ifade eklemeleri gerekir.

Peki, mahkemede hasmınız yargıcın/hâkimin kendisiyse, başınız asıl o yasalarla dertte ise, ne yapacaksınız?

Uluslararası açıdan bakalım: Sorunun kökeninde uluslararası örgütlerin çalışma düzeneği ve aldıkları kararlar yatıyorsa, dayatma ve zorbalıklarına “uluslararası hukuk” adını veriyorlarsa ne yapacaksınız?

*

Evet, Gazze’de yaşananlar gözümüzün önünde.

O eskinin Hılfu’l-Fudul edebiyatçılarına çok iş düşüyor.

Hılfu’l Fudul olmanın tam zamanı..

Buyursunlar, günümüzün Hılfu’l-Fudul’u olsunlar.

Hayır, kimsenin Hıfu’l-Fudul olma faziletinde gözü yok.

Herkes ya kel, ya fodul..

Herkesin bir mazereti var..

Dolayısıyla herkes Mehdî’yi bekliyor.. Allahu Teala’nın göndereceği kurtarıcıyı..

Mehdî gelecek ve Filistinli mazlumları kurtaracak..

Gel gör ki, böylesi zamanlarda itidal, makuliyet, dengelilik, ağırbaşlılık, sükunet, sabır ve teenni ile Mehdî bekleyenler, herşeyin toz pembe göründüğü rahat zamanlarda “Mehdî’yi beklemeyelim kardeşim, Müslüman’a tembellik, atalet, gevşeklik, kurtarıcı beklemek yakışmaz. Silkinelim, ayağa kalkalım, kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir, hadi çatışmaya…” diye artistlik yapıyorlar.

Çatışma başlayınca da ilk tüyen, “Toparlanın, gitmiyoruz, yan gelip yatıyoruz” diyenler de onlar.

Türk tipi zeytinyağı olarak her zaman üstteler.

(Adnan Oktar gibi şaklabanları ortaya sürerek Müslümanlar'ın Mehdî düşüncesi ile alay eden iç ve dış çevreler de ayrı bahis.) 

*

Geçmişte yapılan Hıfu’l-Fudul edebiyatlarından örnek de verelim..

Mesela bir Nurcu kardeş Yeni Asya gazetesinde şunları döktürmüş:

“Asayişi ihlâl eden, istibdadı değişik câzip isim ve gerekçelerle sunan,  dini siyasete ve siyaseti dinsizliğe âlet eden anlayış zulümlü bir anlayıştır. Bu anlayışa karşılık olarak farklı dünya görüşlerine sahip erdemli insanların sivil tepkisidir, faziletliler sözleşmesi.

“… Sulh-u umumiyi temin konusunda Bediüzzaman’ın ilk döneminden itibaren hizmetleri müsbet hareket adına yeniden hatırlanmalı. O, nifakın, zulmün ve ihtilâfın karşısında; asayişin, adaletin, meşveretin, ittifakın ve uhuvvetin yanındadır. 

“Zulme uğranıldığında hak aranması, zulüm ve haksızlık yapılarak aranmayıp, meşrû ve hukukî olup, sabırla tevekkül edilmelidir. Adaletin, zulüm ile tecellisinin, kaderin bir cilvesi olduğunu unutmayıp, kadere bu zulümlü adaletin tecellisine hangi hataların fetva verdirdiği düşünülmeli. Haklı iken haksız duruma düşmek hata olduğu gibi, idarecilerin de hak ve adaletin dağıtım ve uygulanmasında hem dikkatli ve hem de sorumlu oldukları göz ardı edilmemelidir.”

(https://www.yeniasya.com.tr/mehmet-cetin/hilf-ul-fudul-dan-gunumuze-yansimalar_429193)

Bu nursuz Nurculuğa, yamuk yumuk gevezeliklere de bir ad vermek gerekirse, “Bediüzzaman’ı siyasete alet etme” demek mümkün olabilir.

Yazar iyi döşenmiş:  “… farklı dünya görüşlerine sahip erdemli insanların sivil tepkisidir, faziletliler sözleşmesi”..

Bu da herhalde “dinler arası diyalog” türünden bir “farklı dünya görüşleri arası diyalog” oluyor.

Sen bana mesela şu Gazze’nin hiç bitmeyen felaketine dur demek için edilmiş bir “faziletliler sözleşmesi” yemini göster önce..

Sen hangi faziletliler sözleşmesinden söz ediyorsun?

Bugün ortada faziletliler sözleşmesi yok.. Başka sözleşmeler var.. Mesela İstanbul Sözleşmesi..

Sanki ortada “farklı dünya görüşlerine mensup faziletliler” var ve bunlar zulme karşı direnmek için bir sözleşme yapmışlarmış da bunlar çıkıp onun edebiyatını yapıyor.

*

Şunu söylemek gerekiyor ki, bu Nurcuların önemli bir kısmı “hak sözler ile batılı kast” eder hale gelmiş durumdalar..

Tamam Risale-i Nur’u hatmettin, Allahu Teala’nın varlığını birliğini kavradın.. Sonra?

Bitti mi?

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki Medineli Yahudiler de Allahu Teala’nın varlığını kabul ediyorlardı..

Senin elinde (her ne kadar alim, fazıl ve ilhama mazhar olsa da sonuçta masum olmayan bir kulun yazdığı) Risale-i Nurlar var, onların elinde ise Allahu Teala’nın kitabı Tevrat vardı..

Zulüm kaderin adaletiymiş.. Ey ahmak, bu durumda “Zulme uğranıldığında hak aranması, zulüm ve haksızlık yapılarak aranmayıp, meşrû ve hukukî olup, sabırla tevekkül edilmelidir” demek de anlamsız olur, çünkü zulüm ve haksızlık yapılarak hak aranması da “Adaletin, zulüm ile tecellisi, kaderin bir cilvesi” haline gelir.

Risale-i Nur okuyanların önemli bir bölümünün ne yazık ki cehaleti artıyor.

[Bediüzzaman’ın “Kader Risalesi”nde şu cümle yer alıyor: 

“Kader ve cüz-ü ihtiyarî [insanın iradesi/ihtiyarı], İslâmiyet’in ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir.” 

Yani bu kader meselesi ve insanın iradesi ile kaderi arasındaki ilişki, nazarî (akıl yürütme ve düşünceye dayalı olarak teorik inceleme konusu yapılabilecek) ilmî bir mesele değildir. İmanın son sınırında yer alan esrarengiz ve derin bir bahistir. İnsanın vicdanında yer eder veya etmez. Dolayısıyla bu konuda tartışmaya girmek de anlamsızdır. İlmî ve nazarî (akıl yürütüşe dayalı) olmaktan uzak bir bakış açısını getirip adalete yamamak, hâlî ve vicdanî bir imana sahip olan kişi için bir anlam ifade edebilir, fakat meseleye ilim, akıl ve nazar (teorik akıl yürütüş) açısından bakan kişi için cehaletin (ilimden nasipsizliğin), akılsızlığın ve düşüncesizliğin ta kendisi demek olur. Saf ve som ahmaklıktır. Adalet gibi konular tartışılırken (Ki bu ilmî ve nazarî bir tartışma demektir) işin içine kader inancı dahil edilmemeli, Müslümanların kader inancı, zulüm düzenleri ve zalimler için istismar nesnesi haline getirilmemelidir. Kader konusunu bu şekilde ele almak dini (inancı) siyasete aletin bir türüdür. Fakat, Bediüzzaman’ın iman davasını mason Demirel’in siyasetine alet etmeyi dine hizmet zanneden bir topluluğa bunları anlatmak zor. Bizim bu sözlerimizden rahatsız olan Nurcular, bu tavrımızı kendileri açısından “kaderin adaleti” olarak değerlendirmekte serbesttirler. Bunu anlamalarını sağlayacak bir “hâl”den yoksunsalar o zaman Bediüzzamancılık edebiyatı yaparak laga luga etmeyi bıraksınlar.)

*

Bir başka örnek..

Gazete İpekyol diye bir internet sitesinde şunlar yazılmış:

“Son peygamberden sonra din ve dindarlar hiçbir devirde ezilenlerin sığınağı ve barınağı olamadı. Çünkü hiçbir devirde ve hiçbir zaman ezilenler dinden ve dindarlardan o hissiyatı alamadı. Müslümanlara Müslümanlardan daha fazla zulüm yapan kimse yok. Müslüman Müslümana karşı veya Müslümanın düşmanı Müslüman. Dünyaya muayyen bir dinin perspektifinden bakınca manzarayı bütün olarak görmek ve okumak imkansız neredeyse. Çünkü müminler ve kâfirler şeklinde yapılan kesin bir ayrım sahici ve sıhhatli bir hukukun işlemesine müsaade etmez. Kafir ne kadar iyi bir insan olursa olsun sonuçta yine kafirdir, yine lanetlenmiştir. Aynı şekilde mümin ne kadar kötü bir insan olursa olsun sonuçta yine mümindir, yine makbuldür. Onun için inançlarına karşı dürüst olan dindar bir zihin zulme karşı amasız ve fakatsız karşı duramaz. Zalimin kimliği zulmün kendisinden daha önemlidir ve daha önceliklidir onun için. Evrensel vicdanın sesi olmayı başaramamanın gerçek nedeni bu. Topluluklar, müesses yapılar, cemaatler, tarikatlar zulmün kendisiyle ilgilenmezler, kendilerine yapılması ile ilgilenirler sadece. Bunun da nedeni ateşin kendilerine dokunması. Herhangi muhafazakar bir topluluğun zalimin kimliğine bakmadan, konjonktürel davranmadan kimden gelirse gelsin ayrım yapmadan zulme karşı çıktığını, zulmü kınadığını göremezsiniz. Mesela bazı kitapların sadeleştirilmesi karşısında yerleri gökleri inleterek kükreyenlerin çevrelerinde yaşanan onca acıya ve trajediye karşı sessiz kalmaları bunun en ibretamiz örneklerinden biri. Şu an Hılful Fudul ruhunu temsil ve temessül eden tek bir İslami cemaat ve tarikat yok. Topluluğun menfaatleri her şeyin önündedir çünkü. “Zalim bizdense ben bizden değilim” diyecek kaç er kişi ve er cemaat var? Er kişi belki var ama er cemaat eminim yok.

(https://www.gazeteipekyol.com/makale/9286307/hilful-fudul)

Bunları yazan dangalağın hangi lafını düzelteceksin ki..

Her cümlesi yanlış..

Mesela ilk cümlesi:

“Son peygamberden sonra din ve dindarlar hiçbir devirde ezilenlerin sığınağı ve barınağı olamadı.”

Bu anguttaki İslam düşmanlığı Yahudilerinkinden bile fazla..

Çünkü Türkiyeli Yahudiler bile bu kadarını demiyorlar, II. Bayezid tarafından İspanya Engizisyonu’ndan (Hristiyan olma ya da idam edilme şıklarından birini seçme zulmünden) kurtarıldıkları, Osmanlı topraklarına devletin gemileriyle ücretsiz olarak taşınıp yer yurt sahibi oldukları, Türkiye’de zenginleşip keyif sürdükleri için, Osmanlı’yı suçlamıyor, suçlayamıyorlar.

Fakat angutluğun, cahilliğin ve kafasızlığın (egale edilmesi imkânsız) rekorunu kıran bu dangalak suçlayabiliyor.

Er kişi varmışmış da er cemaat yokmuşmuş..

Reenkarnasyon sonucu bir Türk oğlunun bedeninde yeniden hayat bulmuş bir öküz gibi akıl yürüten bu şahıs, kendisine şunu sormalıydı: “Yahudi ve Hristiyanların terör örgütü olarak adlandırdıkları bazı müslüman cemaatleri acaba gerçekte ‘er cemaat’ olabilirler mi? Onlara terörist diyerek acaba ben de er olmadığımı, başka bir şey olduğumu belgelemiş mi oluyorum?”

*

Evet, şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir FETÖ’den, Fethullahçı Terör Örgütü’nden söz ediyor, bu terör örgütünün elebaşısı durumundaki Fethullah’ı ABD’den istiyor.

ABD ise, “Fethullah’ı ben ılımlı, aklı başında, laiklikle uyumlu, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamış bir din adamı olarak görüyorum, terörist olduğuna beni ikna edemediniz” diyor.

Kısacası teröristlik, durduğunuz ve de baktığınız yere göre değişiyor.

Türkiye’den bakınca başka, Brüksel’den bakınca bir başka, ABD’den bakınca ise tümden bir başka..

ABD için Fethullah terörist değil, peki kim terörist?

Mesela Eymen ez-Zevahirî teröristti..

Başına 25 milyon dolar ödül konulan bir terörist..

700 milyon lira civarında bir para.. Türkiye’deki bir milletvekilinin bu parayı kazanabilmesi için fasılasız yaklaşık 1000 (yazıyla bin) sene milletvekili maaşı alması gerekiyor.. (Bin sene şu demek: Bin yıl önce ortada bir Alparslan da yok, Malazgirt Zaferi de, Anadolu Türklüğü de..)

7 milyon değil, 70 milyon değil, 170 milyon değil.. 700 milyon..

Ve bu “değerli” adamı öldürdüler..

Ne zaman?

Geçen yılın 31 Temmuz günü.. 14 ay önce..

Nasıl?

Yaşadığı Kabil’de (Afganistan’da) ABD’ye ait bir insansız hava aracının saldırısıyla..

Niçin?

Bir Fethullah olmadığı için.


LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SİYASAL “SİYASALSIZ İSLAM”I

 






Siyonist Yahudilerin başını çektiği küresel küfür çetesinin İslam’ı “güncelleme”ye (reforma tabi tutmaya) çalıştığı biliniyor.

Bu, Müslümanların İslam-cı olmaması (İslam’dan yana olmaması) ve içinde “siyasal”lık bulunmayan türedi bir İslam’ı benimsemeleri anlamına geliyor.

Ancak bu uyduruk “Siyasal-sız İslam” türedisi, Siyasal İslam düşmanlığı yaparak “siyasal”lık şarabından kana kana içmeyi de ihmal etmiyor.

Şurası açık: “Siyasalsız İslam” düzenbazlığı gerçekten “siyasal”sız olsaydı, Siyasal İslam düşmanlığı yaparak “siyasal” bir duruş sergilemezdi.

*

Aslında bu “Siyasalsız İslam”, Siyasal İslam’ın ta kendisi.. Çünkü küresel küfür siyasetinin ürettiği bir İslam..

Onların Siyasal İslam diyerek saldırdıkları İslam ise, “din olan (Kur’an ve Sünnet’e dayanan) İslam”..

Ancak bu “din olan İslam” küresel küfür düzeninin siyasetini onaylamadığı için, kâfirler ve onların yerli milli acentaları ona Siyasal İslam adını takıyorlar.

*

Evet, bu “Siyasalsız İslam” abrakadabrası, aslında Siyasal İslam’ın ta kendisi..

Tipik örnek FETÖ..

Fethullah uydurma kerametler, konfeksiyon rüyalar, sahte “aranmalar” vs. ile uçup kaçan maneviyat ehli bir hocaefendi, bir veli haline getirildi, örgütü de hiçbir siyasal hedefi olmayan saf ve pür bir İslamî oluşum gibi gösterildi..

Halbuki siyasal bir hareketti.. Maksat, onun vasıtasıyla anti-Kemalist Nurculuğu iyiden iyiye devletçi bir çizgiye çekmekti.

Sadece bu değil, ayrıca dindar potansiyel için, “derin devlet”in kontrolünde bir alternatif üretmek, [Siyasal İslam (İslamcılık) olarak kabul edilen] Şeriatçı hareketlerin önünü kesecek şekilde bir “yerli-milli dindarlık mecrası” meydana getirmekti.

Yani Fethullah’ın “Siyasal-sız İslam”ı aslında saf ve pür bir siyasal hareketti..

*

Tabiî “derin devlet”in kullandığı tek isim Fethullah değildi.. 

Fakat “kullanışlı”lar içinde bilgisi, hitabeti, teşkilatçılığı, azmi, sebatı ve zekâsı ile öne çıkan, başlangıçta “derin”lerin (tulumbaya su koyma kabilinden) peşine taktığı üç beş kişi ile yola çıkmışken, kısa zamanda yüzbinlerce insanı peşinden sürüklüyor hale gelen sadece oydu.

İşte, Fethullahçı kitlenin başlangıçta bir cemaat ya da hizmet hareketi olarak adlandırılırken FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) markasıyla tescillenmesinin ardındaki etken bu başarı..

Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyi okyanusunda enginlere kulaç atan müttefikleri (stratejik ortakları), bu yerli milli “siyasal” başarıyı görünce, “Dostlar arasında, hele de stratejik ortak iseler, ayrı gayrı olmaz, müttefiğimizin malı bizim de malımızdır, bu siyasal başarı yerli milli, lokal ve yerel kalmamalı, küresel olmalı” dediler.

Böylece, bu Siyasal “Siyasalsız İslam” hareketi (Fethullah ve grubu), Türkiye’nin (ABD, AB ve Vatikan gibi) müttefikleri ve dostlarıyla (sanki bir devletmiş gibi) doğrudan temas kurmak suretiyle “paralel devlet”lik yönünde bir sıçrama yapmış oldu.

Ve, derini ve yüzeyseliyle Türk devleti, Fethullah’ın “Siyasalsız İslam”ının aslında siyasal bir hareket olduğunu nihayet fark etme başarısı gösterdi.

*

Bazılarının ikide bir “Yeni FETÖ’ler yolda.. Sırada BETÖ var, CETÖ var, ÇETÖ var, DETÖ var…” diyerek alfabenin harflerine zulmettiklerini görüyoruz.

Boşuna telaşlanıyorlar..

Derinler uyandı, “Siyasalsız İslam üretme serası”nda yetiştirdikleri hormonlu karpuzların taşınamayacak ve başlarına iş açacak kadar büyük cesamette olmasına artık izin vermezler.

Gübreyi, suyu az verirler, tarlanın bakımı iyi yapılmaz.. Fazla büyüyen olursa hemen dilimlenir, sofraya gelir..

Derinlerin, (yerli milli kalıp küresel pazarlara çıkmadığı sürece) yeni FETÖ’lere her zaman ihtiyacı vardır..

Derin düzen, onlarsız yapamaz..


E-KİTAP: SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI -HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

https://archive.org/details/sunnete-karsi-metin-tenkidi-sarlatanligi-hilafet-hadisleri-ornegi 

SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI

-HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI 4

BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI 9

TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR 16

ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ 22

‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI 25

ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ 30

ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ 34

“ANKARA ÖLÜ GOLDZİHER DÖLÜ EKOLÜ’NÜN HADÎS USÛLÜ’NDE YAPTIĞI “NİYET OKUMA” DEVRİMİ 38

DEFOLU ANKARA EKOLÜ EZBERİ: ÇIFIT-I AZAM GOLDZİHER’İN İZİNDE METİN TENKİDİ 46

NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET 51

ANKARA EKOLÜ UKALALARINA (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (1) 57

ANKARA EKOLÜ PALYAÇOLARININ METİN TENKİDİ BALONU 70

ANKARA ŞOVMENLER EKOLÜ'NÜN METİN TENKİDİ (KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNCE) İLLÜZYONU 77

ANKARA EKOLÜ ŞOVMENLERİNE (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (2) 82

AKADEMİK İŞPORTACILIĞA "CERH" NEŞTERİ 99

İLAHİYATÇILAR PANAYIRININ PUTPERESTLİĞE MEYİLLİ CESUR CAHİL VE AHMAKLARI 104

SÜNNET SAHASININ KARTALLARINI YERE SEREN ANKARA DEFOLU EKOL SİVRİ SİNEĞİ 109

SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ 120

AKADEMİK CEHALETİN AĞINDAKİ İLAHİYAT 130

NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET 142

İMAM BUHARÎ VE İMAM MÜSLİM'E HADÎS DERSİ VERMEK 152

EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI 158

MASALIN BİLE BİR KENDİ İÇ MANTIĞI VARKEN ANKARA EKOLÜ TİPİ AKADEMİK CÜRUFTA NEDEN YOK? 163

MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ 171

İLYAS CANİKLİ’NİN HEYBESİNDEKİ ASIL BÜYÜK TURPUN SİYASAL RENGİ 182

*

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI

 

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bu “siyasal ilahiyatçılar” eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi “siyasal ilahiyatçı” makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.


"MESELE VATANSA FİLİSTİN'DEKİ İSRAİL ZULMÜ TEFERRUATTIR"



İstediği savaşı aldı.


Ara sıra medyada, falanın filanın, falan partinin filan kliğin sosyal medya trol ağlarından söz edildiğini görüyoruz.

En son İçişleri Bakanlığı'nın Emniyet Genel Müdürlüğü kapısı önündeki canlı bomba hadisesi üzerine bu konu gündeme geldi.

Süleyman Soylu'nun trollerinin yeni bakan Ali Yerlikaya'ya karşı dakikalar içinde harekete geçtikleri söylendi, yazılıp çizildi.

İmdi, asıl ilgi alanı ya da çalışma sahası psikolojik savaş ve algı operasyonu olmayan kurum, kuruluş ve şahısların bile böylesi trol ağları kurdukları bir ülkede istihbarat teşkilatlarının, mesela MİT'in bir trol ağının bulunmadığını, kamuoyu oluşturmak için geniş sosyal medya ağları oluşturmadıklarını ve sosyal medya fenomeni ya da meraklısı gibi görünen elemanlarının bulunmadığını düşünebilir miyiz?

Şüphesiz düşünebiliriz.. MİT'teki beyefendi ve hanımefendilerin hiç çalışmadıklarını, yan gelip yattıklarını kabul edersek..

*

Milli Gazete'nin internet sayfasındaki haberin başlığı şöyle: "Oğuzhan Uğur’dan çok konuşulacak İsrail paylaşımı: Filistin halkı diz çökecek".

Spotta ise şu söyleniyor: 

"Yaptığı siyasi programlarla adını sıkça duyduğumuz sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur Filistin ve İşgalci İsrail arasında yaşanan çatışmayla ilgili çok konuşulacak bir paylaşım gerçekleştirdi."

Oğuzhan Uğur'un MİT'çilerin sosyal fenomeni olup olmadığını ben bilemem..

Fakat eğer olsaydı, MİT'çilerin Milli Gazete'deki adamlarından birine, eleştiriyormuş ayağından Oğuzhan Uğur'un mesajının yayılması direktifinin verilmiş olduğunu düşünürdüm.

Her neyse.. Haberin metni şöyle:

Sıkça siyasi meselelere dair programlar yapan ve geniş bir takipçi kitlesine sahip olan sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur, Filistin ve İşgalci İsrail arasındaki çatışma hakkında dikkat çeken bir paylaşım yaparken “Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail’e intihar saldırısı yaptı.” Sözleri büyük tepki topladı.

“İSRAİL FİLİSTİN HALKINA DİZ ÇÖKTÜRECEK”

İsrail’in Filistin halkına diz çöktürene kadar saldırılara devam edeceğini belirten Uğur İsrail’in dünyanın desteğini de alacağını belirtti.

 Oğuzhan Uğur skandal paylaşımında şunları ifade etti.

Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail’e intihar saldırısı yaptı. Bu defa kaybettikleri yalnızca üzerine bombalı yelek giydirdikleri fedaileri de olmayacak. İsrail bu defa bölgesel operasyonun ötesinde, dünyanın desteğini de alarak Filistin halkına diz çöktürene kadar saldıracak.

Haberin sonuna söz konusu paylaşımın tamamı yerleştirilmiş.

Şöyle:

 


*

İsrail’in Filistinliler’e cevap vereceği doğrudur..

Fakat bu, İsrail’in de yeni cevaplar almasına yol açacaktır.. Nihayetinde de yıkılacaktır.

Oğuzhan Uğur’un mantığına ve diline gelince.. Adam sanki gazetecilik heveslisi bir sosyal medya meraklısı değil de Türkiye’nin dış politikasından sorumlu bir bürokratmış gibi yazıp çizmiş.

İmdi, siyaset denilen yalan dolan sanatında iktidar ya da muhalefet olmanıza göre diliniz değişebilir.. Muhalefetin sırtında yumurta küfesi bulunmadığı için daha rahat konuştuğu görülür.. Nitekim Kılıçdaroğlu açıkça Filistin’e destek verirken dünya lideri, mazlumların umudu, “Dünya beşten büyüktür” filozofu Erdoğan taraflara itidal tavsiye ederek topu taca attı..

Böyle bir ortamda bir sosyal medya borazanının kullandığı dile bakın..

Bu tür durumlarda aslında iktidarın dış politikada manevra alanı kazanması ve dünyaya karşı “kamuoyu tepkisi” bahanesinin ardına sığınabilmesi için muhalefetin ve medyanın hamasi duruş sergilemesi istenir.

Muhalefetin ve medyanın keskinliği iktidarın (içeride) aleyhine olsa da (pazarlık marjı ürettiği için dışarıda) milletin ve ülkenin menfaatinedir.

Ancak, iktidarlar (vatandaki) kendi bekalarını ülkenin menfaatinin önüne aldıklarında bunu önemsemezler.

*

Filistinliler’in açgözlü dedelerinin toprak sattıkları doğru da, işgal edilmiş topraklar da var..

İsrail dünyanın desteğini de alarak Filistinliler’e diz çöktürene kadar saldıracakmış.. Öyle diyor yerli milli fenomen.

O zaman sen ülke olarak Filistinliler’in yanında dur da “dünya”dan değil de dünyanın bir kısmından söz edilebilsin..

Hani dünya beşten büyüktü?.. Niye sen dünya karşısında bu kadar küçüksün?

Hem, şayet gerçekten inanıyorsan, Allahu Teala beşten de, dünyadan da büyüktür.

*

Oğuzhan Uğur’un MİT’çilerin stratejik akıl ya da ukalalıklarını hatırlatan bir cümlesi şöyle:

“Ülkeler kime destek vereceğini açıklarken, satranç tahtası üzerindeki konumunu belirliyor.”

MİT’çiler bu satranç tahtası lafını pek sever, “kıymetlendirme”lerinde kullanmaktan acayip hazzederler.

Uğur’un son cümleleri ise bildiğimiz ezberlerden:

“Mesele vatansa, gerisi teferruattır. Dünya kaynarken elimizde tutmamız gereken tek bayrak, Türk Bayrağıdır. Rabbim bu millete savaş yaşatmasın.”

Saçmalık.. Taraflara itidal tavsiye eden Erdoğan’ın bu savaşa bulaşacağı yok.. Türkiye, Filistin bayrağı için savaşmaz..

Bu işe bulaşsa bulaşsa, “Az nutuk, çok cihad.. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.. Irk ve ırkçılık yok, ümmet var” diyen Afganistan bulaşır.. Laf ebesi İran da bulaşmaz.

Nitekim, haber doğruysa, Afganistan İslam Emirliği, Kudüs’e asker göndermek için aradaki ülkelerden resmen izin istemiş.

Oğuzhan’lar uyuyan olmaya ve keyiflerine bakmaya devam edebilirler, Türkiye Cumhuriyeti itidalden taviz vermeyecektir.

*

Fenomenin şöyle bir cümlesi de var:

“Savaş çığlıkları atanlar görmüyor, bizi savaşa göndermenize lüzum yok, savaş bize geliyor.”

Savaş sana Filistin’den gelmez..

Başka taraftan gelir..

Nitekim 50 yıl önce gelmişti, Kıbrıs’ta savaşmak zorunda kaldık.

*

Mesele vatansa, gerisi teferruattırmış..

İsrail’in son gelişmelere nasıl tepki vereceğini herhalde Filistinliler de tahmin ediyordur.. Demek ki “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyorlar.

Tabiî bu söz de mantıksızlık harikası bir laf kalabalığı..

Bu içi boş slogan çerçevesinde düşünülürse, evet mesele vatansa, vatanda vatandaş olabilmekse, kölelik de, esaret de, hürriyetsizlik de, şahsiyetsizlik de, imansızlık da, dinsizlik de teferruat haline gelir.

Yok mesele vatanın bağımsızlığı ise, bundan maksat milletin bağımsızlığıdır, toprak parçasının (vatanın) bağımsızlığı (hiçbir sahibinin olmayışı) değil.

Dolayısı ile, burada mesajın şu şekilde formüle edilmesi gerekirdi: Mesele milletin bağımsızlığı ise gerisi teferruattır.

Çünkü şerefinizi, haysiyetinizi, namusunuzu, haklarınızı, dininizi bağımsızlık sayesinde koruyabilirsiniz.

Gerçek bir bağımsızlık sayesinde..

Dininizi koruyamıyorsanız, bağımsız değilsiniz demektir.

*

Bu sözü, Atatürk soyadını kendisine yakıştırmış olan kişinin söylemiş olduğu iddia ediliyor.

Bence, söylemiş olamaz.

Çünkü, İstiklal Harbi sırasındaki politikası şöyleydi: “Mevzubahis olan benim başında bulunduğum yeni Türk devletinin ve TBMM hükümetinin tanınması ise vatan da teferruattır.”

Fransızlar tarafından Ankara hükümetinin tanınması karşılığında (TBMM’nin kabul ettiği Misak-ı Milli çerçevesinde) vatan toprağı olan Kuzey Suriye’yi Fransa’ya bıraktı.

Şöyle demiş oluyordu: “Mevzubahis olan benim iktidarımın tanınması ise vatan da teferruattır.”

Bu politikası Lozan’da da devam etti.. O gün için vatan olan Musul, Kerkük ve Batı Trakya elden gitti..

Dolayısıyla bu sözü Mustafa Kemal Atatürk söylemiş olamaz.

Ya da laf olsun torba dolsun, mantıksız ukala taifesi bununla oyalansın diye söylemiştir.

Kötü olan şu ki, günümüzde bazıları bu sözün arkasına sığınarak “Vatan meselesidir” deyip birilerinin canına okuyabiliyorlar.

“Mevzubahis olan vatansa hak, hukuk, adalet, insanlık, din, iman, namus, şeref, haysiyet teferruattır” diyebiliyorlar.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...