GÖREVLİ AJAN DİNDARLIĞININ ANTİ-İSLAMCI (ADI KONULMAMIŞ) İDEOLOJİSİ: DEVLETÇİLİK

 


 

Bilindiği gibi bu topraklarda İslamcılık’tan bahsedilmeye başlandığında, İslamcı diye adlandırılan isimler kendilerini İslamcı diye tanıtıyor değillerdi.

Ancak, zihniyet olarak Batıcılığı (laikliği, siyasal dinsizliği) ve Türkçülüğü (ırkçılığı, ırkçı devletçiliği) savunanlara karşı İslam’ın mesajını müdafaa edenlere bu Batıcı ve Türkçüler, İslamcı adını taktılar.

Savundukları görüşleri de (Ki İslam diniydi) İslamcılık olarak adlandırdılar. 

Bu, onlar açısından işlevsel, etkili ve faydalı bir adlandırmaydı, çünkü sıkıştıklarında kıvırabiliyor, “Bizim İslam dinine birşey dediğimiz yok, bizim derdimiz İslamcılık ideolojisiyle; İslamcılık bir ideolojidir, İslam’ın kendisi değildir” diyebiliyorlardı.

Bir yandan İslam düşmanlığı yaparken diğer yandan yapmamış ayağına yatabiliyorlardı.

*

Batıcılık, kolay ve zahmetsiz bir ideolojiydi.. Batı’da ne varsa hiç düşünmeden ithal etme, kafayı çalıştırmadan alma ve taklit etme esasına dayanıyordu.

Batılı efendileri güçlüydü, dolayısıyla Batıcılık güçlülerin ideolojisi ve dünya görüşü demek oluyordu. Batıcılığı savunuyor olmakla otomatik olarak güçlülerin safında yer almış bulunuyor, kendilerini değerli hissetmenin keyfini yaşıyorlardı. 

Evet Batıcılık kolaydı, zahmetsizdi, risksizdi, kafayı çalıştırmayı gerektirmiyordu, Afrikalı kıllı bir maymun zekâsı bu taklit ameliyesi için yeterliydi.. Türkiye’nin Batıcılarında da o kadarcık zekâ vardı.. Hatta, haklarını yemeyelim, maymunlardan az biraz daha zeki idiler.

Türkçülük ise, taklit için gereken maymun zekâsını bile gerektirmiyordu.. Bir maymunun maymun olmaktan mutlu olması türünden bir duygusallık yeterliydi.. "Kendi kendilerine hayran" olmanın dışında savundukları (tefrik edici) sabit bir ilke ve görüşleri yoktu, hiçbir zaman da olmadı.

İşte bu iki taife, Batıcılar ve Türkçüler, İslam’ın mesajını savunanları İslamcı olarak adlandırdılar ve İslamî hakikatleri Batıcı-Türkçü safsata ve zırvalara cevap olacak şekilde çağın diliyle ifade etme faaliyetini İslamcılık olarak adlandırdılar.

Ancak, İslam’ı Batıcılığa ve Türkçülüğe karşı savunanlar, kendilerini İslamcı olarak adlandırmıyor ve savundukları görüşleri İslamcılık adı altında dile getirmiyorlardı.

Bu, Batıcı-Türkçü taifenin adlandırmasıydı.

*

Cumhuriyet dönemi, Batıcılık ile Türkçülük ideolojimsilerinin izdivacına sahne oldu.

Türkçülük, Batıcılık’taki duygu eksikliğini, Batıcılık da (ithalatçılığı ve taklitçiliği sayesinde) Türkçülükteki görüşsüzlüğü telafi ediyordu.

Bu bir yandan onlara Batılılardan farklı olduklarını söyleme imkânını veriyor (Batılı değil Türktüler), diğer yandan da Batılılardan aşağı olmadıklarına, onların çağdaş uygarlığını yakalayacak taklit ve adaptasyon yeteneğine sahip bulunduklarına inanmalarını sağlıyordu.

Evet, Cumhuriyet’in resmî ideolojisi (ideolojimsisi) Batıcı Türkçülük’tü.. Ya da Türkçü Batıcılık..

Böyle olduğu için, Batı ile entelektüel ve ideolojik düzeyde hesaplaşma ve ona meydan okuma gibi bir dertleri yoktu.. Dertleri Batılılaşmaktı, bunun için de taklitçilik becerilerini geliştirmeleri, taklitçiliği refleks haline getirmeleri gerekiyordu.

Düşünce ile refleks bir arada olmazdı, işin içine düşünce (kendi hareketlerini sorgulama) girdiğinde tökezlerdiniz.. Refleksin dinamiği düşüncesiz bir otomat (bir tür zombi) gibi davranabilmekten ibaretti.. 

Bu yüzden Batıcılar, maymun zekâsına bile sahip olmayı gereksiz gördüler, zombileştiler.. Sadece maymun topluluğu gibi hep bir ağızdan çığlık atma becerileri gelişti.. İşe de yarıyordu, orman kanunuyla yönetmeyi arzuladıkları cennet vatanda çığlıklarıyla herkesi korkutmayı ve ürkütmeyi başarıyorlardı.. 

Bu toplu tiz çığlık seansları özellikle İslamcılıkla mücadele konusunda işlerine çok yarıyordu.

*

İslamcılık’la mücadele, Cumhuriyet’in tek partili yıllarında kanun zoru ve kaba kuvvet eşliğinde gerçekleştirilmeye çalışıldı. 

Çok partili dönemde ise “derin” oyunlar sahnelenmeye başlandı. 

Dindar kesimin içine yerleştirilen ya da onların arasından satın alınıp angaje edilen nüfuz (tesir, etki) ajanları marifetiyle İslamcılığa “içeriden” de savaş açıldı.

Bu, yerli-milli beşinci kol faaliyetiydi.. 

Hedef Batılılaşma olduğu için bütün hesaplar Batı'yla entegrasyon ve "onlarla birlik ve beraberlik" içinde olma üzerine kurulmuştu.

"Ne kaa ekmek, o kaa köfte" hesabı, ne kadar İslamcılık'la mücadele, o kadar Batılılaşma yaşanıyordu.

İslamcılığa karşı "içeriden" yürütülen (dindar görünümlü) savaş, özellikle komünizmin çöküp Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra daha bir arttı.

Bu İslamcı olmayan "görevli" müslümanlar, (sözümona ideoloji olması gerekçesiyle) İslam-cılığa karşıydılar. 

Fakat, her ne kadar söylemiyorlardıysa da, (en azından görev gereği) bir ideolojileri vardı, “devletçilik".

*

Ancak, bu "kullanışlılar", kendilerini devletçi olarak adlandırmıyorlardı.

Söylediklerine göre, sadece müslümandılar.. Milliyet-çiliğe de itirazları yoktu.. 

Fakat, İslam-cı değildiler.. İslam-cılığa karşıydılar..

Kendilerini “devletçi” olarak adlandırmıyorlardı, fakat onlara yakışan en uygun isim “devlet-çi” idi.

İdeolojileri de ancak “devletçilik” olarak isimlendirilebilirdi.

Nasıl İslamcı olarak adlandırılan, İslamcılık yaptıkları söylenen isimler böyle bir isimlendirme ile ortaya çıkmamıştıysalar, bu devletçiler de faaliyetlerini devletçilik olarak adlandırmadılar. 

İdeolojilerinin devletçilik olduğunu söylemediler.. 

Devletimize bağlıyız” demekle yetindiler.. Laik (siyasal dinsiz) devletleri hesabına İslamcılığa savaş açtılar.

Böylece, İslamcı olmadıkları kendi itirafları ile ortaya çıkmış oluyordu.. Yine, söylemleri, onların ancak devletçi olarak adlandırılabileceklerini, ideolojilerinin devletçilik olduğunu ortaya koyuyordu.

Fakat, “derin oyun” gereği dindar pozlar veriyorlardı.

Ve bunlara azgelişmiş zekâlı dindar tipler, dindar kitleler aldandılar..

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah..


MÜSLÜMAN, ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE DIŞ POLİTİKA (KUR'AN AYNASINA BAK, KENDİ YÜZÜNÜ KENDİN GÖR!)

 

MAİDE SURESİ


51. Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.

52. İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, "Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.

53. (O zaman) iman edenler derler ki: "Sizinle beraber olduklarına dair var güçleriyle Allah'a yemin edenler şunlar mı?" Bunların çabaları boşa çıkmıştır. Böylece ziyan edenler olmuşlardır.

54. Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Onlar mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah'ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.


HANGİ CEMAAT?

 










Önceki yazılarda Huzeyfetü’l-Yemanî radiyallahu anh’in rivayet ettiği bir hadîsi aktarmıştık..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, gelecekte Müslümanların cemaatinin (devletinin) ve imamının (halifenin, devlet başkanının) bulunmadığı bir zamana erişecek olursa ne yapması gerektiğini soran Huzeyfe r. a., şu cevabı almış bulunuyordu: “O fırkaların hepsinden ayrıl, velev ki bu uzlette ölünceye kadar bir ağaç kökünü dişlemen gerekse bile.” 

Beyzavî (ö.685/1286)’ye göre; Hadisin manası şudur: Yeryüzünde halife yoksa uzlete çekil ve zamanın sıkıntılarını üstlenmek için sabırlı ol. ‘‘ Ağaç kökünü ısırma’’ tabiri, meşakkat çekmenin kinayeli anlatımıdır.

(İbn Hacer, Fethu’l-Barî, XIII, 35-37’den aktaran Sinan Tunç, Cemaat ve Tefrika ile İlgili Hadislerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: F.S.M.V.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s. 70)

Evet, cemaat (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat), başında halifenin bulunduğu İslam (ümmet) devletidir.

İslam birliğini ve ümmeti temsil etmeyen, Allahu Teala’nın Kitab’ına ve Rasulü s.a.s.’in Sünnet’ine bağlılığı “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke olarak benimsemeyen (adına devlet denilsin veya denilmesin) organizasyonlar, örgütler, gruplar ve topluluklar, İslam açısından cemaat değildirler.

Bunlar, Müslümanlar arasında (genelde) tefrikaya neden olan birer fırkadır.

Bu fırkalar ve mensupları, İslam birliği (Müslümanlar’ın, başında halifenin bulunduğu tek devlet olarak birleşmeleri) idealine uzaklıkları nisbetinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan uzaklaşmış olurlar.

*

Tabiî bu “fırkalardan ayrılma” durumu, “Müslümanların cemaatinin (ümmeti temsil eden İslam devletinin) ve imamının (halifenin)” bulunmaması şartına bağlı..

Fırkalardan (galat-ı meşhur olarak cemaat diye adlandırılan gruplardan) ayrılanın aksine, Müslümanlar’ın cemaatinden (devletinden) ayrılıp da ölen, cahiliye ölümü ile ölmüş gibidir:

"Her kim, imama itâatten bir el kadar ayrılırsa, Kıyamet gününde Allah Teâla’ya ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Her kim de boynunda bîat olmadığı halde ölürse, cahiliye ölümü ile ölmüş gibi olur." [Müslim, Sahih, İmâre, 56, H. no:1851]

Sahih-i Müslim şarihi İmam Nevevî, bunun, "Mü’minlerin halifesi varken ve meşrû bir mâzereti söz konusu değilken bîat etmeyenler" için söz konusu olduğunu belirtmektedir.

Müminlerin halifesinin olması devletlerinin (cemaatlerinin) olması anlamına gelmektedir. Devletsiz halife olmaz.

Bu yüzdendir ki, aynı cahiliye ölümü durumu, imama itaatten el çekenin yanı sıra “cemaatten ayrılan” (Ki bu, sonuç itibariyle imama itaatten el çekmek anlamına gelmektedir) için de varittir:

“Cemaatten ayrılarak ölen kimse, câhiliye ölümü ile ölmüş gibi olur.” (Müslim, İmâre 53, 54)

Demek oluyor ki, ümmet, bir halife seçip “siyasal bir birlik” haline gelemediği zaman “cemaat” olma vasfını yitirmektedir.

*

Cemaatten kastın “başında halifenin bulunduğu, ümmeti temsil eden İslam devleti” olduğunu, İmam Nevevî’nin “Kırk Hadis”i arasında yer alan bir başka hadîs de ortaya koyuyor:

Ondördüncü hadis: “Müslüman bir kimsenin kanı şu üç şeyden biri dışında helal olmaz: Evliyken zina eden, haksız yere birini öldüren ve dinini terk edip cemaatten ayrılan.” (Buharî-Müslim)

Yine “cemaatten ayrılan” ifadesi “dinini terk eden” ifadesinin tefsiridir. Cemaatten kasıt Müslümanlardır.

(İbn-i Dakik el-İyd, Kırk Hadis Şerhi, çev. İdris Şimşek, İstanbul: Dua Yayıncılık, 2016, s. 55.)

Cemaatten kasıt Müslümanlardır, fakat “devletsiz” Müslümanlar değildir.

Müslümanlar arasındaki fırkalar (kendilerini cemaat vs. olarak adlandıran gruplar) da değildir.

Böylesi fırkalardan ayrılanlar “cemaat”ten ayrılmış olmazlar.

Hadîste dini terk etmekle cemaatten ayrılmanın birlikte zikredilmesi, cemaatin (Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan fırkaları terk edenler de dahil olmak üzere) bütün Müslümanları ifade ettiğini göstermektedir.

Ancak, bir kez daha söyleyelim ki, “devletsiz” olmaları durumunda Müslümanlar cemaat olma vasfını kaybetmektedirler.

Herkes bilir ki ferdî ibadetler müslüman bireyler tarafından yapılıyor olsa da, aktardığımız hadiste geçen türden had cezalarının uygulanması devletin (mahkemelerin, ilgili görevlilerin) varlığına bağlıdır.

Yani halife (ya da halifenin görevlendirdiği memur) olmayan bir müslüman, “Falanca zina etmiş, filanca katil olmuş, feşmekanca da cemaatten ayrılmış, hadi onları cezalandıralım” diyemez.

Diyebiliyor, insanları şer’î mahkemelerde Şeriat’e göre yargılayabiliyor ve otoritesini topluma kabul ettirebiliyorsa o zaten “devlet” haline gelmiş demektir.

Bugün Afganistan’da durum budur.

*

Falan veya filan kavim, ırk, ulus (millet), kabile, aile (hanedan) vs. devletinin egemenliği (hegemonyası) altında olup onların reis, lider veya başkanlarına tabi olan (onlar karşısında “bağımsızlık”ları bulunmayan) “dinsel grup”lar (tarikat grupları vs.), hadiste sözü edilen cemaatle ilgisizdirler.

Onlar, birer fırkadır.

Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) bir devletin otoritesi altındaki dinsel grupların kendilerini cemaat olarak adlandırmaları, ödlek tavşanların kendileri için arslan adını kullanmaları türünden bir palavradır.

Bunun (temenni kabilinden) içi boş bir isimlendirmeden ibaret olduğunu bilmeleri durumunda afratafraları görmezden gelinebilirse de, kendilerini hadiste belirtilen cemaat gibi görmeye ve göstermeye başladıkları zaman, arslan ismini kullanmakla arslan olduğunu zanneden tavşan ödlekliğini geri zekâlılık ya da sahtekârlık ile renklendirip bezemiş olurlar.

*

Hadiste kast edilen cemaatin, “başında halifenin bulunduğu (Şeriat’i uygulayan, Kur’an ve Sünnet’e bağlı) ümmet (İslam) devleti” olduğu (ülkemizdeki tek parti laikliğinin bu ülkede yol açmış olduğu travmatik korku iklimi varlığını hâlâ sürdürdüğü için) açık bir şekilde söylenmiyor ne yazık ki.

Bu husus laik (siyasal dinsiz) devlet düzeni açısından zülfiyâre dokunan bir yürek yarası olduğu için allâmelerimiz mevzu bu bahislere gelince işi kem kümle geçiştiriyorlar.

Öyle ki, yazılan kitaplarda ve verilen vaazlarda, “imama biat” hususu sanki salt devlet olgusu ile ilgiliymiş, mesele “bir yerde bir devlet bulunduğunda onun otoritesine tabi olmak”la sınırlıymış gibi sarf-ı kelam edildiğini görüyoruz.

İmam kelimesinin başına bir “meşru” ekliyor ve meseleyi laga lugaya getiriyorlar.

Okuyup dinleyen biri zanneder ki mesela Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) devletlerin başındaki liderlere “biat”ın hükmü de bu..

Akıllarınca laflarının arasına bir “meşru” kelimesi eklemekle vebalden kurtulmuş oluyorlar. Halbuki, bugünün insanının “meşru”dan anladığı (meşru kelimesi şeriat kelimesiyle aynı kökten türemiş olduğu halde) “Şeriat’e uygunluk” değil.

Laik hukuk ve hukukçular da sürekli “meşru” ve “meşruiyet” kelimelerini kullanıyor.

Bundan anladıkları, mevcut laik (siyasal dinsiz) anayasal düzene uygunluktan ibaret. Kavramı (tıpkı millet kavramında olduğu gibi) gasb etmiş, içini boşaltmışlar.

Evet, birileri böyle “meşru imam”lı kitaplar yazıyor, nutuklar atıyor, sözde İslam’a hizmet etmiş oluyorlar, bu arada şöhret ve para da kazanıyorlar, fakat aslında laik düzenin istediği “İslam’ın güncellenmesi” (yani laikliğe, daha açık ifadeyle “siyasal dinsizliğe” uydurulması) ameliyesinin pasif (bazen de aktif) destekçileri olarak hizmet görüyorlar.

*

Yukarıda aktardığımız Müslim hadisi, Erkam Yayınları’nın neşrettiği Riyazü’-Salihîn Tercümesi’nde şöyle açıklanmış:

Hadisimiz fitne ve kargaşaya sebep olmamak için devlet başkanına bîat etmenin lüzumunu açıklamakta ve yapılan bîatı bozacak meşrû bir sebep bulunmadıkça, devlet başkanına verilen bağlılık sözünde durmak gerektiğini ortaya koymaktadır. Sebepsiz yere devlet başkanına itaatsizlik etmenin, kıyamet günü Allah Teâlâ’nın huzurunda insanı haksız ve bir duruma düşüreceğini belirtmektedir.

Câhiliye devrinde herkes kendi başına buyruktu. Bağlandıkları bir devlet başkanı yoktu. O devir kargaşanın ve Allah’a inanmamanın bir simgesi olduğu için, devlet başkanına bîat etmeden ölen şahıs, Câhiliye döneminde ölen bir kimseye benzetilmiş ve böyle birinin başsız, düzensiz bir toplumda yaşayıp öleceği, müslümanca bir hayat süremeyeceği anlatılmak istenmiştir. Bu ifadeden, düzensiz bir toplumda ölen kimselerin dinsiz ve imansız gideceği mânası çıkarılamaz.

Hadisten Çıkarmamız Gereken Dersler Nelerdir?

1.             Meşrû bir devlet başkanına itaat etmek gerekir.

2.             Müslümanların birliğinin sağlanması devlet başkanına yapılacak bîata bağlıdır.

3.             Devlet başkanı Allah’a karşı gelmedikçe ve halkını buna zorlamadıkça, ona itaat etmek şarttır.

*

Bu ifadeler de yanlış anlaşılmaya ve yorumlanmaya bir ölçüde müsait..

Daha açık ve net ifadeler kullanılabilirdi, kullanılmalıydı.

Devlet başkanının Allah’a karşı gelmesi nedir, şunu bir açıklamalıydılar.

Allah’a karşı gelmenin bazısı küfür ve şirk, bazısı ise fısk ve günahtır.. Bunların hükmü farklı.

Sonra bu mesele “anayasa” adı verilen metinlerin ortaya çıktığı günümüzde farklı bir boyut kazanmış durumda.. İş “devlet başkanı”nın şahsıyla bitmiyor..

Değirmen sele gitmiş bunlar şakşağının derdinde..

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, bunun da ötesinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyi “devlet için tehlike” ilan eden, bu tür hareketlerle mücadele için kanunlar çıkaran, asker, polis ve hafiyeleri (ajanları, casusları) ile “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” davasının kökünü kazımaya çalışan devletler çağında “devlet başkanı Allah’a karşı gelmedikçe…” diyerek “Uyusun da büyüsün ninni” dercesine hikâye anlatmanın faydası nedir?

Laik (siyasal dinsiz) devletlerde lafta “Allah’a karşı gelmeyen” bir devlet başkanı, “Allah’a karşı gelme rejiminin bekası” için “Şeriatçı/İslamcı” Müslümanların ensesinde boza pişiren hafiyelerini yağla balla besliyorsa, onun için ne düşünmek gerekir?

*

İmdi, “fırka” olgusu çerçevesinde günümüz devletlerinden söz etmişken Taliban (Afganistan) meselesine de değinmek gerekiyor.

Taliban’ın özelliği, özünde bir ilim hareketi olması..

Bir cihad hareketi fakat temeli ilim..

Hareketin başında, Şeriat’in hayata geçirilmesi idealini benimseyen âlimler bulunuyordu.

Milletin dinî duygularını kullanarak (dini istismar ederek) kişisel (ya da grupsal) iktidarlarına giden yolun taşlarını döşeyen menfaatperest cahil cühelanın yönettiği bir hareket değildi.

O yüzden, Afganistan’da yönetimi ele geçirdikten sonra da çizgilerinde bir değişme olmadı..

İktidarlarının dünya tarafından “tanınması” için taviz verme gibi bir yola sapmadılar. Millete neyi vaat etmişlerse (Ki bu Şeriat’in hakimiyetiydi) onu gerçekleştirmeye çalıştılar.

Türkiye gibi laik ülkelerin sözde ahlâkçı özde ahlâksız (Şeriat’e karşı irfan ve ahlâk edebiyatı yapan) omurgasızları onlara akıllarınca ahlâk dersi vermeye kalkışıyor, onları “kaba saba, katı Şeriatçi” olarak görüyorlar.

Fakat asıl ahlâk onlarda..

Çünkü oldukları gibi görünmeye, göründükleri gibi olmaya çalışıyorlar.

“Siyaset icabı” diyerek yalan söylemiyorlar.

Abdullah ibni Übeyy usulü ilm-i siyasete prim vermiyorlar.

İnsanları aldatmak, gözlerini boyamak için palavralar atmıyor, yüksek perdeden konuşmuyor, yapamayacakları vaatlerde bulunmuyorlar.

Harun gibi konuşup Karun gibi hareket etmiyorlar.

Kapalı kapılar ardında başka, milletin önünde başka konuşmuyorlar.

Her önlerine gelene mavi boncuk dağıtmıyorlar.

Takım elbise, fötr, melon şapka, kravat, frak, smokin vs. giydiği zaman kendisini uygar ve aydınlanmış adam zanneden malum siyaset pazarlamacılarının aksine onlarda ilim ve bilgelik bulunduğu görülüyor.

Türkiye’nin, yarım yamalak eğitiminden geçerek dr., doç. ve prof. gibi unvanlar almış boş adamları da onları anlayacak çapta değiller.

Bilge adamlar oldukları şuradan da belli ki, birtakım boşboğaz ve cahil metin yazarlarının hazırladığı saçmasapan basmakalıp ezber zırvaları nutuk diye okumaya tenezzül etmiyorlar.

Bir lafı öbürünü tutmayan, bugün söylediğini ertesi gün yalayıp yutan omurgasız, ilkesiz, dönek ve fırıldak adamlar değiller.

Böyle olduğu için, CIA aparatı DAEŞ gibi sirk soytarılarının sergilediği türden basitliklerden de kaçınıyorlar.

Mesela başlarındaki emir kendisini “halife” ilan etme gibi bir “büyük lokma” yemeye kalkışmadı. Kapalı kapılar ardında da kendisini “Dünya Müslümanlarının halifesi, umudu, dünya lideri” vs. ilan etmiyor.

Hadlerini biliyorlar. Gerçek anlamda şeref, haysiyet ve şahsiyet sahibiler, fakat kibirli değiller, mütevaziler, alçakgönüllüler.

Amerika’yı, NATO’yu, yedi değil yetmiş yedi düveli dize getirdik, tuş ettik vs. diyerek sabah akşam kutlamalar yapmıyorlar. Görgüsüz gösterişçilikle işleri yok.

Türkiye’de Mustafa Kemal’in Ata Türk yapılmasına benzer şekilde aralarından birini “Ata Afgan” yapmıyor, ona müslümana yakışmayacak şekilde insan üstü nitelikler atfetmiyor, milletçe kendilerini aralarından bir kulun (atalaştırılmış adamın) çocukları konumunda görmeye kalkışmıyor, çocuklaşmıyorlar.

Zaferi Ali’den, Veli’den, Mustafa’dan, Kemal’den değil, Allahu Teala’dan biliyorlar. (Eski devirlerin firavunculuğunu, nemrutçuluğunu biliyoruz, fakat çağdaş dünyada Atatürkçülüğün/Kemalizmin “Görmemişin oğlu olmuş …” hesabı sergilediği şahıs putlaştırmacılığına hiçbir ülkede rastlanmıyor. Vatanı kurtarmış da, kurtardığı yer avuç içi kadar bir yer, Ege bölgesi ve Marmara.. Sanki tek başına gidip kurtarmış, sanki millet seferber olmamış, sanki her ailenin şehit ve gazileri yok.. Üstelik adam asker, işini gücünü, evini barkını, çiftini çubuğunu bırakıp cepheye gitmiş biri değil.. Adamın işi zaten askerlik, görevi zaten vatanı savunmak, millet bunun için emrine giriyor, ona her türlü imkânı sağlıyor, bir dediğini iki etmiyor.. Bunun için ödenek ve maaş alıyor, yan gelip yatsın, vatanseverlik nutukları atsın diye değil.. Savaşmış da sanki gitmiş en ön safta çarpışmış, Murat Hüdavendigâr gibi savaş meydanında hayatını kaybetmiş.. Tarihte mesela bir İskender bu şahsın “kurtardığı” toprak parçasının otuz kırk mislini eline geçirmiş, fakat bununki kadar tantanası yapılmamış.. Bir Cengiz yine otuz kırk misli toprağı istila etmiş.. Bir Timur yine yirmi otuz misli alanı başkalarının elinden çekip almış.. Bir Yavuz Sultan Selim bugünkü Suriye, Mısır, Arabistan, Ürdün, Lübnan, İsrail ve Mısır beldelerinin yanı sıra İç Anadolu ile Doğu Anadolu’yu hükmü altına almış, İran içlerine yürümüş, kışı Tebriz’de geçirmiş, fakat ne sefere çıktığı günü milli bayram ilan etmiş, ne bunun reklamını yapmış, ne övünmüş, ne “Ben falanca gün sefere çıktım” diye nutuk atmış.. Hatta Yavuz, Mısır fethinden dönüşte millet kendisine karşılama merasimi yapmasın diye İstanbul’a gece gizlice sessiz sedasız girmiş.. Ne heykelini diktirmiş, ne balolarda milletin karısı kızı ile dans etmiş, ne kendisi için “ekber”li şiirler yazdırmış, ne yalaka taifesine ulufe dağıtıp milletin parasını şuna buna yedirmiş, ne çiftlik kurup keyfine bakmayı düşünmüş.. Hepi topu bir avuç toprağı Yunan gibi zavallı bir topluluğun elinden kurtarıyor ve dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kahramanı muamelesi görecek şekilde putlaştırılıyorsun.. Böylesi bir garabete şaşırmamak, kendi basitlik, seviyesizlik, görgüsüzlük ve görmemişliğimize hayret etmemek mümkün değil.. Bu millet bu hale mi düşmeliydi?! Bir şahsı yüceltme adına bir milleti bu kadar aşağılama dünyanın neresinde görülmüş?!)

Afganistan çerçevesinde düşündüğümüzde onların yeni idaresini (devletini) hadiste geçen “fırka”lardan biri olarak değerlendirmek uygun olmaz gibi görünüyor.

Nasıl ulema, halifenin Kureyş’ten olması gerekirken “zarurete binaen” Osmanlı hilafetinin cevazına kail olmuşsa, Taliban yönetiminin de Afganistan’da yaşayanlar için (Şeriat’i uygulaması, kula kulluğa müsaade etmemesi, laiklik adlı siyasal dinsizliğe prim vermemesi nedeniyle) cemaat vasfını kazanmış olduğunu söylemek mümkün olabilir.

Onlar, sadece NATO adlı Haçlı ittifakına değil, aynı zamanda “Bu çağda Şeriat uygulanamaz, din devletinin modası geçmiştir, bin 400 yıl öncesinin hükümleriyle yönetilemeyiz, (Batılılar’ı örnek ve model kabul ederek) İslam’ı güncellemeliyiz” diyen zamane müslümanlarına da “hadlerini bildirmiş”, edep dersi vermiş durumdalar.

Lafla değil, hal ile, yaşayarak, amel ile bu zamanın kâfirine de müslümanına da ders veriyorlar.

Onları, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinde sözü edilen “cemaat”in bu zamandaki nüvesi kabul edebiliriz.

O “cemaat”in müjdecisidirler. Allahu Teala istikametten ayırmasın!

*

İmam Gazzalî’nin İhya’sında “Dünyanın Kötülüğü” başlığı altında yer alan şu satırlar meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

Allah Rasûlü’nün cehennemlik olmadığını söylediği fırkaya "Ehl-i Sünnet ve’l cemaat" denir. Bu sözün mânası, Allah Rasûlü’nün sünnetine, yani yoluna uyan ve ümmet denilen büyük cemaatten ayrılmayan topluluk demektir. Bu topluluğun özellikleri ifrat ve tefritten uzak olmak, adâlete önem vermek, dünyayı terk etmemek, onu din için kullanmak, fitne ve tefrikadan uzak olmak, birlik ve beraberliğe önem vermektir.

Buradaki birlik ve beraberlik Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) devletlerde sözü edilen “milli (ulusal, ulusçu, milliyetçi ve vatandaşlık eksenli) birlik ve beraberlik” değildir, Müslümanların (ümmetin) birlik ve beraberliğidir.

Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkese (Yahudi, Rum, Ermeni vs. de olsa) Türk deniliyor ve “milli birlik ve beraberlik”ten “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı eksenli birlik ve beraberlik” anlaşılıyor.

Bunun İslamî anlamda cemaatle (birlik ve beraberlikle) ilgisiz olduğu açıktır.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” diyerek “Müslümanlık” kavramının içini boşaltmaya çalışan (şiirsiz şair) İsmet Özel gibi şarlatanların “derin” tandanslı çarpıtmalarına gelince..

Eğer böyleyse Türkiye’de neredeyse hiç Türk bulunmuyor, Türkler sadece Afganistan’da yaşıyor demektir..

Ve o kâfirle çatışmayı göze alan Müslümanlar, kendilerine Türk denilmesine bir çöp kadar bile değer vermiyorlar. Böylesi laf ebeliklerini duysalar gülerler.

İmdi, “müslüman” kavramına bağlılıktan dolayı İslamcı kavramından bile huylanan hassasiyet asabiyeti, niye mücahid kavramını unutturmaya, onun yerine saf ve yalın ırkçılık anlamına gelecek şekilde Türk kelimesini oturtmaya çalışıyor?

Bu lüzumsuz gayretkeşliğin, işgüzârlığın sebebi nedir?

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


CEMAATSİZ ZAMANLAR

 





Konumuzla ilgili bir önceki yazıda “Huzeyfe hadîsi”ni Prof. İbrahim Canan’ın çevirisiyle aktarmış ve tercümede bazı hatalar bulunduğunu dile getirmiştik.

Hadîsin biraz daha iyi bir çevirisi, Recep Köklü’nün “Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi” başlıklı yüksek lisans tezinde yer alıyor (Marmara Ü. Sosyal Bilimler E., İstanbul 2014, s. 54-5):

Huzeyfe İbnü’l-Yemân’dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

İnsanlar Resûlüllâh’tan (geleceğe ait) hayırlı işlerden sorarlardı. Ben de bana erişmesinden korkarak şer olanlarından sorardım. Bu endişe ile bir keresinde:

Yâ Resûlallâh! Biz vaktiyle bir cahiliyet ve şer içindeydik. Sonra Allâh bize bu hayrı (şirk ve dalâlet temellerini yıkmak hayrını) getirdi. Bu hayır ve saadetten sonra gelecek bir şer var mıdır? diye sordum. Resûlüllâh: “Evet vardır” buyurdu.

Ben: O şer ve fitneden sonra bir hayır ve iyilik var mıdır? dedim. Resûlüllâh: “Evet, bir hayır ve iyilik vardır. Fakat onun içinde duman (bazı şer ve fesat bulanıklığı) bulunacak” buyurdu.

Ben: O hayrın dumanı (temizliğini bulandıran kiri) nedir? dedim. Resûlüllâh: “O devrin âmirlerinden bir zümre, benim hidayetim (sünnetim) hilâfına davranacaklar. Sen onların bazı icraatlarını ma’rûf bulup tasvip edecek, bir kısmını da münker bulup reddedeceksin” buyurdu.

Ben: Yâ Resûlallâh! Bu karışık hayır devrinden sonra yine bir şer ve fesat devri gelecek midir? dedim. Resûlüllâh: “Evet gelecektir. O devirde birtakım davetçiler halkı cehennem kapılarına çağıracak. Her kim onların davetine icabet ederse, onu cehenneme atacaklar” buyurdu.

Ben: Yâ Resûlallâh! O davetçileri bize vasfeder misin? dedim. Resûlüllâh: “Onlar bizim milletimizden insanlardır. Bizim dilimizle konuşurlar (halbuki gönüllerinde hayırdan eser yoktur)” buyurdu.

Ben: Yâ Resûlallâh! O devre yetişirsem bana nasıl hareket etmemi emredersin? dedim. Resûlüllâh: “Müslümanların cemaatinden ayrılmaz ve onların devlet başkanına itaat edersin” buyurdu.

Ben: Onların ne cemaatleri ne de devlet başkanları yoksa? dedim. Resûlüllâh: “O fırkaların hepsinden ayrıl, velev ki bu uzlette ölünceye kadar bir ağaç kökünü dişlemen gerekse bile” buyurdu.

*

Bu hadîs-i şerif, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Müslümanlar’ın “cemaatsiz” zamanlarının olacağını haber vermiş olduğunu gösteriyor.

Yine bu hadîs-i şerîften, “cemaat”in, Şeriat’le yönetilen (Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını tatbik eden) ve başında Müslümanların imamının (halifenin) bulunduğu İslam devleti olduğu anlaşılıyor.

Evet, cemaat budur.

Eğer günümüzde Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan (Ki en meşhuru şimdilerde FETÖ diye anılıyor) topluluklar (tarikatlar, dinî gruplar vs.) hadîs-i şerifte sözü edilen cemaate karşılık gelseydi, Rasulullah s.a.s., Huzeyfe radiyallahu anh’in, “Onların cemaati ve imamı yoksa?.. (Fe in lem yekün lehüm cemâ’atün ve lâ imamun?)” şeklindeki sorusuna karşı, “Onların cemaatleri ve imamları (liderleri) her zaman bulunacaktır” anlamına gelen bir cevap verirdi.

*

Önceki yazılarda, İmam Şatıbî’nin cemaat kavramıyla ilgili farklı görüşleri sıraladığını, ve cemaati “başında halifenin bulunduğu İslam devleti” olarak anlayan yaklaşımın, (diğer görüşleri de zımnen ya da dolaylı olarak içermesi itibariyle) en isabetli görüş kabul edildiğini dile getirmiştik.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Recep Köklü de söz konusu tezinde İmam Şatıbî’nin sıraladığı görüşleri tek tek aktarıyor ve “[Cemaatin] Devlet Başkanına Bîat Hususunda Fikir Birliği İçindeki Müslümanlar Olduğu Görüşü” başlığı altında şunları söylüyor (s. 19-21):

Cemaat kavramının içeriğiyle alakalı görüşlere değinen çoğu şârih ve müellif, bu düşünceyi Taberî’ye nisbet etmektedir. Taberî, “Her kim ümmetimin birliğini parçalamaya kalkarsa kim olursa olsun öldürün”85 hadisinin bu hususu dile getirdiğini düşünmektedir. Ayrıca Taberî, Hz. Ömer’in atadığı altı kişilik şûra kurulunun alacağı kararla ilgili Suheyb’e “Ey Suheyb! Başlarında kılıçla dikil. Beşi ittifak eder biri cayarsa boynunu vur! Dördü anlaşır ikisi cayarsa boyunlarını vur! Tâ ki biri için karar versinler” talimatının da bir devlet başkanına bîat hususunda çoğunluğun verdiği karara muhalefet eden kimsenin cemaatten ayrılmış olacağına delalet ettiğini savunmaktadır.

Bu görüş kapsamında hadislerde geçen “cemaatten ayrılmak/mufârakat” ifadesi bîatı bozmak olarak değerlendirilmiştir. Şâtıbî, bîatı bozmanın ya sebepsiz bir şekilde veya Hâricîlerde olduğu gibi nasları yanlış yorumlamak suretiyle devlet başkanına itaatten ayrılmak yahud da İslâm toplumunun bir devlet başkanına bîat etmesinden sonra riyâset taleb etmek dışında bir sebeple olamayacağını vurgulamış, bunlarınsa her halükarda itaati gerekli olan bir bîatı bozmak olduğunu belirtmiştir.

İbn Hacer, Hz. Ali’nin Cemel vakasında kendisine muhalefet edenler hakkında: “Onlarla ne için savaşıyorsun?” sorusuna karşılık, “Onlarla cemaatten ayrılıp, bîatlerini bozdukları için savaşıyorum” dediğini nakletmektedir.

Huzeyfetü’l-Yemân’ın “Yâ Resûlallâh! O devre yetişirsem bana nasıl hareket etmemi emredersin? dedim. Resûlüllâh: “Müslümanların cemaatinden ayrılmaz ve onların devlet başkanına itaat edersin” buyurdu.” rivayeti de cemaatin sözkonusu anlamda kullanıldığına delil olarak gösterilmiştir. İbn Battâl şöyle söylemektedir:

Ebû Bekre’nin hadisi bu konuda hüccettir. Çünkü Resûlüllâh, ona Müslümanların cemaatine ve halifelerine sarılmasını emretmiştir. Dolayısıyla uyulması emredilen cemaatin, bir halifeye bîatta birleşmiş İslâm toplumu (sevâd-ı a’zam) olduğu ortaya çıkmıştır.

Bazı rivayetlerde de itaatin cemaat demek olduğu vurgulanmış, Habeşli bir köle bile halife olsa dünyevî eziyetlerine sabredilmesi ve cemaate mülazemete devam edilmesi tavsiye olunmuştur.

Süfyân b. Uyeyne de kendisine sünnet, cemaat ve sünnî/cemâî gibi tanımlamaların sorulması üzerine şöyle söylemiştir: “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır. Sünnet ise zulüm ve haksızlık etseler de idarecilerin yaptıklarına sabretmektir.”

Yezîd er-Rakkâşî, Enes b. Mâlik’e cemaatin fırka-i nâciye olduğuna dâir bir hadis nakletmesinden sonra “Ey Ebû Hamza! Peki cemaat nerededir?” diye sorduğunu, Enes b. Malik’in de: “Halifelerinizle beraberdir, halifelerinizle beraberdir.” şeklinde cevap verdiğini rivayet etmektedir.

Cemaate sarılmakla ilgili hadisler, birçok ilim ehli tarafından sarih bir şekilde küfrünü gerektirecek bir durum yoksa, adil veya zalim olsun devlet başkanına itaatin gerekliliği şeklinde yorumlanmıştır. Konuyla ilgili rivayetlerin bazı tariklerindeki imâm, sultân, tâat gibi ifadeler de bunu te’yid eder niteliktedir.

*

Süfyân b. Uyeyne’nin “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır” şeklindeki sözü, Müslümanların bir devlet olarak teşkilatlanmalarının ve aralarından birini devlet başkanı (halife, imam) seçmelerinin vacip olması anlamına gelmektedir.

Yani, bağımsız (müstakil) ve hür (özgür) bir devlet olacak şekilde başlarına bir imam (devlet başkanı) seçip biat etmeleri, cemaat olmalarının şartıdır.

Eğer böylesi (devlet başkanı seçimi ve devletleşme anlamına gelen) bir biat yoksa, cemaat de yok demektir.

İşte, günümüzdeki durum budur.. Ortada “Müslümanların cemaati” diye bir şey yoktur.. Kuru kalabalıklar vardır. Daha doğrusu fırkalar..

Bu fırkaların bazılarına günümüzde (FETÖ, Haydar Baş cemaati vs. örneklerinde olduğu gibi) cemaat deniliyor..

Bunların “paralel devlet” olmaları ya da kapalı kapılar ardında biat alıp liderlerini “halife” ilan etmelerinin bir değeri de yoktur. Ehl-i Sünnet uleması hilafet (imamet) meselesini de itikad (akaid) kitaplarına derc etmiş ve hadleri (Şeriat’i) uygulayamayan, suçluları yargılayamayan, müslüman tebaayı düşmanlarına karşı koruyamayan “gizli” imamların imamlığının batıl (palavra) olduğunu yazmış bulunuyorlar.

*

Ancak, sadece söz konusu topluluklar değil, günümüzün (halifesiz, ümmeti temsil etmeyen, belli bir ırkı, etnik topluluğu, kabile ya da hanedanı temsil eden) devletleri de birer fırka durumundadır.

Cemaat değildirler.

Şayet bir devlet, başında “Müslümanların imamının (halifenin)” bulunduğu ümmet devleti (cemaat) olduğunu iddia ediyorsa, Şeriat’i uygulamak ve (ırk ayrımı yapmadan) bütün Müslümanları kendisinin “doğal vatandaşı” kabul etmek, kapılarını onlara kapatmamak, “Müslümanların vatanı (daru’l-İslam)” üzerinde onları kendisi kadar hak sahibi bilmek, dışlamamak, kendisinden yardım isteyen mazlum Müslümanlar için mümkünse cihad etmek durumundadır.

*

Süfyân b. Uyeyne rh. a.’in “Cemaat, ashâbın Ebû Bekir ve Ömer’e bîat etme hususunda birlik olmalarıdır” şeklindeki sözünde yer yalan “birlik olma” ise “icma” anlamına geliyor.

Yani ashab arasında, “Müslümanlar’ın başlarına bir imam (devlet başkanı) seçerek bir devlet halinde teşkilatlanmaları” hususunda “icma” oluşmuş bulunmaktadır.

İcma, edille-i şer’iyyeden (Kitap, Sünnet, icma, kıyas) üçüncüsü durumundadır. Kıyas (içtihat) çerçevesinde farklı görüşlere (usulüne uygun olması kaydıyla) kapı açıksa da, icma söz konusu olduğunda (Ki ashabın “icma”ı en güçlü icmadır), daha sonraki nesillerin buna aykırı bir görüş ileri sürmeleri, “müminlerin yolu”ndan ayrılmaları ve son sürat Cehennem’e doğru koşmaları anlamına gelir:

Kim de kendisine hidâyet belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve mü'minlerin yolundan başkasına tâbi' olursa, onu tercîh ettiğinde bırakırız ve kendisini Cehennem’e atarız! Ne kötü varılacak yerdir o!” (Nisa, 4/115)

Evet, fırka-i naciyenin (73 fırkadan kurtulacak olanın) “Rasulullah s.a.s. ile ashabının üzerinde bulundukları şey” üzerinde bulunmaya devam edenler olacağı hatırlanınca, ashabın icmasının önemi daha iyi anlaşılır.

Dolayısıyla, günümüzde “İslam devleti diye bir şey yoktur, laiklik de olur, devletin dini adalettir (Devletin dininin İslam olmasına lüzum yoktur), din devletinin modası geçmiştir” vs. şeklindeki çağdaş zırvaları savunanlara Cehennem’e doğru dolu dizgin gitmekte olduklarını haber vermek, meseleyi bilenler için bir vecibe durumundadır.

*

Köklü’nün “Cemaate sarılmakla ilgili hadisler, birçok ilim ehli tarafından sarih (açık, belirgin) bir şekilde küfrünü gerektirecek bir durum (davranış ya da söz) yoksa, adil veya zalim olsun devlet başkanına itaatin gerekliliği şeklinde yorumlanmıştır” şeklindeki ifadesine gelince..

Bu ifade, zımnen, devletin İslam devleti olması varsayımı (ya da ön kabulü) üzerine kurulu..

Devlet İslam devleti olsa bile, devlet başkanının küfrü zahir olduğunda ona itaat edilmez.

Devlet İslam devleti olmadığında (cemaat olma vasfı bulunmadığında) ise, devlet başkanının müslüman olup olmaması hiç önem taşımaz..

Ortada cemaat yok ki bu şahıs “cemaatin imamı” sayılsın da itaati hak etsin. (Yerli-milli ajan Mehmet Şevket Eygi’nin cübbeli mürşidi Kıbrıslı Nazım, İngiltere’nin kralı Charles’ı müslüman yapmış adını da Hüseyin koymuştu. “Ey Müslümanlar, Hüseyin’e itaat edin!” demeye getiriyordu. “Gizli müslüman”ın “gizli imam”lığı ve “gizli cemaat”.. Bu Mehmet Şevket, Milli Görüşçü Milli Gazete’de, Müslümanların İngiltere’de bir ümmet teşkilatı kurup imam-ı kebîr yani halife seçmeleri teklifinde bile bulundu.. Evet, Erbakan’ın gazetesinde bu yazıldı.. İngiliz bu işlerde ustadır, bize asıl kazığı da 100 yıl önce attı, bu, devede kulak.. Bize gelince, ortada bir kazık yokmuş, kazık yememişiz gibi davranmakla onurumuzu kurtardığımızı zannediyoruz, halbuki bu, kazığın daha iyi oturmasına razı olmaktan başka bir anlam taşımıyor. Bir taraftan dilimiz beş karış sarkmış halde kan kusuyor, diğer taraftan “Acımadı ki, acımadı ki..” diyoruz.)

Tekrarında fayda var: Devlet İslam devleti olmadığında (cemaat olma vasfı bulunmadığında), devlet başkanının müslüman olup olmaması hiç önem taşımaz.. (Charles gerçekten müslüman olsa bile, İngiltere’nin düzeni böyle kaldıkça hiçbir önemi yok. Küfrün başıdır.)

Böylesi (laik, çağdaş) devletlerde devlet başkanına olan itaat İslam’ın öngördüğü dinî bir itaat değildir, laik yani “siyaseten dinsiz imansız” bir itaattir.

Bu itaate İslamî bir nitelik kazandırmaya çalışmak, ona dinî bir anlam yüklemek, rejimi yani anayasal düzeni tanımamak, yok saymak, onun işlevsiz ve iç boş olduğunu dolayı olarak savunmak anlamına gelir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...