TARİKATLAŞTIRILMIŞ DEVLETİN HEYKELLİ-FOTOĞRAFLI "CEMAATSAL" RABITA SEREMONİSİ

 










Odatv’nin haberi şöyle:

Odatv, hadsiz Kuveytlinin peşine düştü... Ne zaman ve neden geldi

Bir lise öğrencisinin Atatürk'e hakaret içeren hareket yaptığı görüntülere sosyal medyada tepki yağmıştı... O görüntülere destek vererek "Yargılanırsa onu savunacağım" diyen Kuveytli Yazar Abdulaziz Ramih hakkında İçişleri Bakanlığı suç duyurusunda bulundu. Odatv o Kuveytlinin peşine düştü.

20 Eylül 2023 14:19 Son Güncelleme: 20 Eylül 2023 16:17

Sosyal medyada paylaşılan ve Marmara İmam Hatip Lisesi'nde çekildiği belirtilen bir videoda lise öğrencisinin kitaptan kopardığı Atatürk fotoğrafına saygısızlık yaparken görüntülendi.

O videoya destek paylaşımı yapan Kuveytli yazar Abdulaziz Ramih, "Bu kahraman öğrenci, Türkiye'de istediği üniversitede öğreniminin masraflarını karşılayacak, Türkiye'de aşırı Kemalistler tarafından yargılanırsa onu savunacak avukatın ücretini karşılayacağım. Hesabını bilen varsa bana göndersin." ifadelerini kullanmıştı.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya konu hakkında açıklama yaparak o yazar hakkında suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

ODATV O KUVEYTLİNİN PEŞİNE DÜŞTÜ

Odatv'nin Emniyet kaynaklarından edindiği bilgilere göre şahıs, 2019 ve 2021 yıllarında Türkiye'ye saç ektirmek için geldi. Bu kapsamda Sakarya'nın Sapanca ilçesinde ikamet etti.

Şahsın, saç ekimi işleminde çekilen fotoğrafıyla tespit edildiği öğrenildi.

*

Çocuğun “hakaret”indeki müstehcenliğin ne olduğunu bilmiyoruz, fakat müstehcenliğin kötü ve uygunsuz bir şey olduğunu biliyoruz.

Evet, çocuğun yaptığı doğru birşey değil.

Ancak, bu ülkedeki tek müstehcenlik sorunu Atatürk’ün fotoğrafı ile mi ilgili?

Başka müstehcen mevzularda devlet yetkilileri niye bu kadar duyarsız?

Türkiye’deki sözde sanat (film, dizi, tiyatro, hikâye, roman vs.) dilinin tümden müstehcenleştiğini, pespayeleştiğini, en çirkin lafların bininin bir para hale geldiğini niye kimse görmüyor?

Müstehcenlik bir tek Atatürk’ün fotoğrafı mevzubahis olunca mı kötü oluyor?

*

Kuveytli hakkındaki suç duyurusunu da tuhaf buldum..

Nasıl bir suç işlemiş adam, burası açık değil..

Çocuk henüz yargılanmadığı ve mahkum olmadığı (hakkında hüküm verilmediği) için “sanık” (sanılan; maznun, zannolunan) durumundadır.

Ceza Kanunu’na göre bir sanığa arka çıkmak suç mudur?

Suç ise, kimsenin sanıkların avukatlığını yapmaması gerekir.

İçişleri Bakanlığı Kuveytli’nin suçunun ne olduğunu da açıklasaydı iyi olurdu. Şahsen ben çözemedim.

Kanun, "hukuksal Karun" olmamalıdır.

*

Bu “Atatürk’ü Koruma” işi tümden çığırından çıkmış gibi görünüyor.

Tavşanın suyunun suyu kabilinden iş Atatürk’ün fotoğraf ve heykellerini, onların yanını yöresini, hatırasını korumaya dönüştü.

Atatürk’ün fotoğrafı Kur’an muamelesi görüyor: Yere atmayacaksın, üstüne basmayacaksın, işyerinde en tepeye asacaksın..

Üstüne bastın diyelim, büyük “devletçi günah” işlemiş oluyorsun.. Affedilmez günah.

İslam’a göre günah değil, fakat “devletçilik dini”ne göre günah. (Niye “devletçilik dini” dediğimizi anlamak isteyenler bir zahmet TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okusunlar.)

Kur’an Allahu Teala’nın kelamı olduğu için kutsal, “Atatürk Ekber” diye şiir yazan, “Kâbe Arab’ın olsun / Bize Çankaya yeter” diyerek (hırlama vezninde) ırlayanların “devletçilik dini”ne göre de, tanrımsılarına ait olduğu için Atatürk fotoğrafı kutsal..

*

Bu ülkede ara sıra tarikatlardaki “şeyhe rabıta” pratiği tartışma konusu olur. Olmuştur.

Rabıta; rabtiye, irtibat (bağlantı), merbut (bağlı, ilişkili) gibi aynı kökten türeyen kelimelerden de anlaşılabileceği üzere, “bağ, bağlantı, ilişki” anlamına gelir.

Şeyhe rabıtadan kasıt, müridin şeyhini hatırlayarak, zihninde canlandırarak onunla manevî bağ kurması, tabiri caizse bir tür telepatik iletişime geçmesidir.

Birşeyleri zihinde canlandırmanın insan üzerindeki etkisini herkes bilir.. Limona rabıta yapar, onu alıp kestiğinizi, bir bardağa suyunu sıktığınızı, sonra da yudum yudum içtiğinizi ayrıntılı bir şekilde kare kare düşünür, hayalinizde canlandırırsanız, tükürük bezleriniz harekete geçer..

Hayalinizde kimleri çok ve devamlı canlandırıyorsanız onlara bir ölçüde benzemeye başlarsınız.

Salih, müttekî, âlim, fazıl, kâmil insanları düşünürseniz bu sizde onlar gibi yaşama isteği uyandırabilir.

Buna karşılık heva ve hevesi, zevk ü sefası peşinde koşan ehl-i keyfi düşünürseniz bu defa da onlara imrenmeniz, “Ben neden böyle yaşayamıyorum, keşke ben de onlar gibi olsam” şeklinde bir ruh hali içine girmeniz zor olmaz.

Şeyhe rabıta da böyle bir şey.. Şeyh gerçekten âlim, kâmil ve fazıl ise ona rabıta yapmanız size manen fayda sağlar, fakat şeyh diye bir Müslüm Gündüz, bir Fatih Nurullah, bir Ali Kalkancı’ya rabıta yaparsanız belanızı bulur, din istismarcısı bir sahtekâr fırıldak olma yolunda jet ski hızıyla yol alırsınız.

Türkiye'de örnekleri bol.

Bana müridini söyle, sana nasıl bir şeyh olduğunu söyleyeyim.

*

Evet, tarikatlardaki “şeyhe rabıta” meselesi sıkça tartışma konusu olur.

Hatta buna şirk (Allahu Teala’ya ortak koşma) diyenler de var.

Şeyhe rabıtayı tavsiye eden mutasavvıflar da böylesi bir riskin bulunduğunu, rabıta vasıtası ile alınan feyzin kaynağının şeyh olduğunun düşünülmesinin şirke neden olabileceğini, feyzin ancak Allah’tan olduğunun bilinmesi gerektiğini hatırlatmaktadırlar. (Mesela Risale-i Halidiye’de bu belirtilir.)

Peki şeyhe fotoğrafı üzerinden rabıta yapılabilir mi?

Böylesi bir uygulamaya başvuran bir tekkeden söz edildiği olmuştu.. Fakat, diğer tekkeler buna şiddetle karşı çıkmışlardı.

Bunun caiz olmayacağı açık..

Ancak, Türkiye’de asıl şeyh rabıtasının, bildiğimiz geleneksel tarikatlarda değil, Atatürkçü “medeniyet tarikatı”nda yapıldığını herkes görmezden geliyor.

Üç maymunları oynamak herkesin hesabına uyuyor: "Geldim, görmedim, duymadım."

*

Atatürk’ün “En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyedir” demiş olduğu biliniyor.

Eğer böyle bir tarikat varsa, bunun Türkiye’deki pîri, şeyhi kim olabilir diye düşündüğümüzde aklımıza ilk gelen isim Atatürk..

Buna itiraz edenler olabilir, fakat şurası bir gerçek ki, Atatürk'ün sözünü ettiği “medeniyet tarikatı”nda kendisine en çok rabıta yapılan kişi Atatürk..

Medeniyet tarikatı rabıta işini öyle geleneksel tarikatlarda olduğu gibi “gönüllülük” esasına dayalı “ders alma, intisap” formalitesinin insafına da bırakmamış..

Meseleyi getirip zorunlu intisap ve “zorunlu rabıta”ya bağlamış..

*

Öyle ki, bu “Atatürk’e rabıta” ritüeli ilköğretimin birinci sınıfından itibaren başlıyor.

Daha temyiz yaşına bile gelmemiş ağzı süt kokan çoluk çocuğa, sabi sübyana (kendilerinin ve ana babalarının rızası alınmadan, zorla) "Atatürk'e rabıta" telkini yapılıyor.

Dayatılıyor.

Her okulun önüne (dünyanın parası harcanıp) bir Atatürk heykeli konduruluyor ki öğrenciler medeniyet tarikatının şeyhine sürekli rabıta yapma imkânına kavuşsunlar.

Zihinlerinde canlandırmaya çalışıp yorulmasınlar, karşılarında betondan, demirden, bakırdan ya da tunçtan bir Atatürk görüp daha kolay rabıta yapsınlar.

Sınıfa girsinler, tepelerinde asılı olan Atatürk fotoğrafına bakıp “Atatürk’e rabıta” ritüelinin gereğini sürekli yerine getirsinler.

Fakat iş bununla da sınırlı değil.. Milli bayramlarda, okulların açılış kapanışlarında Atatürk heykelinin önünde saygı duruşunda bulunularak “toplu rabıta” da yapılıyor.

Milletçe hayatımız baştan ayağa "Atatürk'e rabıta" haline gelmiş durumda..

Çünkü her resmî kurumun önünde bir Atatürk heykeli.. Her devlet dairesinde bir Atatürk fotoğrafı..

Meydanlar da unutulmamış, neredeyse her meydanda bir Atatürk heykeli..

Ders kitaplarının başında Atatürk..

Milletvekili göreve başlar, besmelesi Atatürk yemini..

Alışveriş yaparsınız, paranızın üstünde Atatürk..

*

Geleneksel tarikatlar ile medeniyet tarikatı arasındaki farklardan biri, "bireysellik-cemaatsellik" ayrımı.. 

Bunu "gönüllülük-zorunluluk" ayrımı izliyor.

Klasik tarikatlar işi bireysellik ve gönüllülük temelinde ele alıyor.. Herkes kendi başına ve gönüllü olarak (zorlama olmaksızın) rabıta yapma durumunda..

Rabıta yaptın mı, yapmadın mı diye hesap soran yok..

Paşa gönlüne kalmış, yaparsan yapıyorsun.

Medeniyet tarikatı ise işi bireysellikten çıkarmış, “toplu” hale getirmiş, ve kurala dönüştürüp sağlam kazığa bağlamış. Milletin tosuncuklarını kendi haline bırakmaya gelmez, bağlayacaksın.

Gönüllülük yükü, tabutuna kalem kalınlığında paslı çiviler çakılarak mezara gömülmüş.

Evet, medeniyet tarikatında Atatürk rabıtası cemaatle (cümbür cemaat) yapılıyor.. Zorunlu.. Gönüllülük mü?.. Hak getire!

Hatta 10 Kasım’larda saat 9’u 5 geçe bütün millet aynı anda rabıta yapmak zorunda.

Medeniyet tarikatı "seçmeli tarikat" değil, "zorunlu tarikat".. Rabıtası da zorunlu..

*

Meseleye en hakiki mürşit ilim açısından bakmakta fayda var.

Bu Atatürk rabıtası, aslında irticaî bir eylem durumunda.

Bin 400 yıl öncesinden söz etmiyoruz, 4 bin 400 yıl öncesinden, 5 bin yıl öncesinden bahsediyoruz.. 

Memleketi Nemrut Dağı’na benzeterek Atatürk heykelleriyle doldurmak, irticanın (gericiliğin, ilkelliğin) ta kendisidir.

Bu noktada Atatürk’ün medeniyet tarikatının geleneksel tarikatlardaki ilim ve irfandan istifade etmeye ihtiyacının bulunduğu kesin..

Çünkü geleneksel tarikatlarda şeyhlerin müritlerini fotoğraf ve heykelleri karşısında saygı duruşunda bulunmaya çağırmadıkları, buna yol açacak söylemlerden uzak durdukları biliniyor.

Atatürk ise, memleketin en fakir zamanında dünyanın parasını verip yurtdışından heykeltraşlar getirip heykellerini yaptırmış durumda..

Millet açlıktan ölüyor, hastalıktan kırılıyor, bu heykel derdinde.

Tamam, heykelini yaptırma firavunların, nemrutların, Roma ve Bizans kayzerlerinin geleneğinde var da, bu milletin hangi padişahı, hangi sultanı heykelini diktirmiş?

*

Bu milletin en hakiki mürşit ilimden nasiplenerek “Atatürk’e rabıta” gericiliğinden artık kurtulması gerekiyor.


ŞEYTANÎLERİN EN BÜYÜK HİLESİ

 



İlahiyatçı Mahmut Toptaş, Millî Gazete'nin bugünkü (20 Eylül 2023 tarihli) sayısında şunları söylüyor:

İlk insan, ilk elçi ve ilk dua...

İlk insanın, Hazreti Adem aleyhisselam olduğunu herkes kabul eder.

İlk peygamber olduğunu, Müslümanlar kabul eder.

İlk duasını da Kur’an-ı Kerim haber verdiği için, Müslümanlar kabul ederler.

İlk dua:

“Her ikisi (Adem ile Havva): ‘Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer sen, bizi afvetmez ve bize acımazsan, biz hüsrana düşenlerden oluruz’ dediler.” (A’raf Sûresi, ayet 7/23)

Hazreti Adem babamız ve peygamberimizin duası, bizim de duamızdır.

Rabbimiz, bizim bu duadan dersler almamızı ister.

Duanın sebep olduğu olayı hatırlayalım:

“Kendilerinden gizlenen avret yerlerini, onlara açmak için şeytan onlara vesvese verdi ve dedi ki: "Sizin melek olmanızı veya burada sonsuza değin kalanlardan olmanızı engellemek için Rabbiniz, size bu ağacı yasakladı."

“Ben size, nasihat edenlerdenim" diye onlara yemin etti.

“Böylece onları aldanmaya doğru sarkıttı. Ağacı tattıklarında, onlara avret yerleri açılıverdi. Cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara, "Ben sizi ağaçtan yasaklamamış mıydım ve şeytan sizin için apaçık bir düşmandır dememiş miydim?" dedi.

Her ikisi: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer sen, bizi afvetmez ve bize acımazsan, biz hüsrana düşenlerden oluruz" dediler.

(Allah), "Birbirinize düşman olarak inin. Bir zamana kadar yeryüzünde sizin için yerleşecek yer ve geçinmek vardır."

(Allah), "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız" dedi.

Ey Adem oğulları, muhakkak size çirkin yerlerinizi örtecek ve sizi süsleyecek elbise indirdik. Takva elbisesi ise işte o, daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir ve öğüt almaları içindir.

Ey Adem oğulları, şeytan sizin anne ve babanızın çirkin yerlerini onlara göstermek için onların elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin. O ve onun kabilesi sizi, sizin göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu kıldık.” (A’raf Sûresi, ayet 20-27)

Duaya dikkat ediniz.

Tekrar okuyunuz.

Hazreti Adem’i kandıran şeytan.

Onların mantığına hitap ederek yasak meyveyi yediriyor ve onların avret mahallerinin açılmasına sebep oluyor ve onların cennetten yeryüzüne indirilmesini sağlıyor ama Hazreti Adem, duasında bunlardan hiç bahsetmiyor.

Kabahati şeytanın üstüne atarak kendini temize çıkarmaya çalışmıyor.

Günümüzde bazı kardeşlerimizin biz, sütten çıkmış ak kaşıklar iken bizi karartan Yahudi, Mason, komünist, ateist, eşimiz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, komşularımız, liderlerimiz, ortaklarımız, üstlerimiz, astlarımız gibilerin üzerine bizim hatalarımızı da onların yanlışlarıyla karma yapıp, onların üzerine boşaltıverdiğimiz gibi Hazreti Adem de iblisin üzerine tamamını boşaltma tarafına gitmiyor.

“Biz (o yasağı çiğneyerek) kendimize zulmettik” diyorlar ve kendilerini suçlayarak af edilmelerini Rablerinden istiyorlar.

Biz, kendi can ve tenimizde, şeytanın vesvesesinin girmesine açık kapılar aralıyoruz ki, bizi kandırmak için uğraşıyor ve aklın hayalin almayacağı hataları işletiyor.

Biz kendimizi göremediğimizden, görsek bile yaptığımız hataları kendimize yakıştıramadığımızdan dışımızdan bize tuzak kuran, kurmaya çalışanlara sataşarak kendimizi temize çıkarmaya çalışıyoruz.

Belki birilerini kandırabiliriz ama Allah celle celalühü kandıramayız.

En iyisi, içimizde şeytanın sesine kulak veren nefsimizle şeytanımız arasındaki iletişim ağlarını koparmak.

Şeytanın 24X360 çalışmaya devam ettiğini,

Nefsimizin antenlerinin, şeytan frekansına ayarlı olduğunu,

Nefsi emareye değil,

Nefsi levvame (yani kendini suçlama)’ye dikkat ederek kendimizi temizlemek için Rabb’in ayetlerine itaate devam etmemizi,

Şeytan taşlamanın ömürde bir defa hacda olduğunu bilip ömrümüzü şeytan ve şeytanlaşmış insanları taşlamakla değil,

Rahman’a ibadet ve itaatin 24X360 olduğunu ve bizi yaratının emir ve yasaklarını öğrenmek, yaşamak ve yaşatmakla geçmesi gerektiğini bilip yapmaya dikkat edelim.

*

Bunları yazmış..

Sözleri ilk anda kulağa hoş geliyor ama yanlış..

Bir defa, Hz. Adem aleyhisselam’ın öyle dua etmiş olmasından hareketle “Başka dua etmiyordu, duası sadece bundan ibaretti” diyemeyiz.

Elbette başka dualar da ediyordu, fakat Kur’an, Hz. Adem’in yaptığı bütün duaları bilelim diye indirilmedi.

Ayrıca, söz konusu duasından hareketle Şeytan’dan hiç şikâyetçi olmadığı sonucuna da varılamaz.

Mahmut Toptaş, sanki Allahu Teala “Adem Şeytan’dan şikâyetçi olmadı, sadece kendisini suçladı” diye bir ayet indirmiş gibi konuşuyor.

Yorumlarına dikkat etmesi lazım.. Bu Kur’an tefsiri öyle akılsız ve mantıksız boşboğazlıkla yapılabilecek bir şey değildir.. Burası yüksek gerilim hattıdır, ebedî helake neden olabilir.. Kur’an hakkında konuşmak, falan ya da filan şairin şiirleri hakkında gevezelik etmeye benzemez.

İnsan farkında olmadan Allahu Teala’ya iftira etme, söylemediğini söyletme durumuna düşebilir.

*

Evet, Şeytan’ın insan üzerinde bir hâkimiyeti yoktur, sadece vesvese verebilir.

Günahı insan kendisi işler, Şeytan zorla işletmez, işletemez. Fakat günahı süsler, güzel gösterir.. “Bi kerecikten bişey olmaz, Allah affeder” der.

“Seni gurur ve kibre sürükleyen amelden, kendi değersizliğini anlamanı sağlayan günah daha hayırlıdır; sonra bir sen mi günah işliyorsun, herkes günahkâr, günah işlemeyen mi var?!” filan diye konuşur.

Hepsi bu kadar.

Dolayısıyla hiç kimse hiçbir günah için başkalarını bahane ederek kendisini temize çıkaramaz.

Ancak bu, Şeytan’dan ve ordusundan hiç bahsetmemeyi, insanları onların tuzaklarına karşı uyarmamayı gerektirmez.

Nitekim Allahu Teala, Şeytan’ın Hz. Adem ile Hz. Havva’ya oynadığı oyunu anlatarak bizi uyarıyor.

Şeytan’dan hiç bahsetmeden “Adem ile eşi isyan etti, günahkâr oldular” buyurmuyor.

Mahmut Toptaş’ın da yazdığı gibi şöyle buyuruyor:

“Ey Adem oğulları, şeytan sizin anne ve babanızın çirkin yerlerini onlara göstermek için onların elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de fitneye düşürmesin. O ve kabilesi sizi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostu kıldık.” (A’raf Sûresi, 7/27)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir ediyor:

“Ey Âdemoğulları, sakının şeytan sizi de fitneye düşürmesin. Babanızın ananızın kötü yerlerini, (Mücahid'in tefsirine göre kendilerine fenalık veren günahlarını) kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak, üzerlerindeki takva elbisesini sıyırtarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sizi de aldatıp fitne ve belaya düşürmesin, sakının.  Çünkü o ve o kabilden olanlar sizi, sizin onları görmeyeceğiniz yönden görürler. İblis de cin taifesinden olduğundan, o şeytan ile onun hemcinsleri, zürriyeti ve askerleri, insan nazarından gizlenebilen cin güruhundandırlar. Ve hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremeyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemeyerek göründüğü de olur. ‘Şeytan sizi fitneye uğratmasın’ yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür. Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bilinebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan onu görmediği tarafından gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. ‘Muhakkak ki biz şeytanları, iman şanından olmayan imansızların dostları: velileri, âmirleri, iş başları, başlarına bela olmuş yakınları, arkadaşları kılmışızdır.’ "

İmdi, şeytan dediğimiz varlıklar, cinlerdir.. İnsanlardan da şeytanlaşmış olanlar (şeytanîler, şeytancılar, satanistler) bulunuyor.. Zamanımızda sayıları çoğaldı.

Bu şeytanlar bizi, bizim onları göremeyeceğimiz yerden görürler.. Cin şeytanları daima tarassuttadır. İnsan şeytanîlerinin bazıları da sizi bilgisayarınızdan, telefonunuzdan vs. takip ederler. Bazen evinize, işyerinize vs. kamera, ses kayıt cihazı vs. de yerleştirirler. Bir açığınızı yakalayıp şantaj yapabilmek için.. 

Bunların en azgınları bozuk fikirleri sanat, edebiyat, bilim, sosyal ve kültürel etkinlik vs. ambalajı içinde piyasaya sürerler. 

*

Mesele Mahmut Toptaş’ın anlattığı gibi olsaydı, “Eûzü besmele”nin “eûzü” kısmı olmazdı.

Niye Kur’an okumaya bile doğrudan besmele ile başlamıyoruz da önce Şeytan’dan Allah’a sığınıyoruz:

Kur'an okuyacağın vakit, o kovulmuş Şeytan'dan Allah'a sığın. Gerçek şu ki o Şeytan’ın, iman etmiş olanlar ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde bir hâkimiyeti olamaz. Şeytan’ın hâkimiyeti ancak onu kendilerine velî edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir.” (Nahl, 16/98-100)

Mahmut Toptaş’a göre ise Şeytan’dan hiç bahsetmemek gerekiyor.. Niye?.. Çünkü Hz. Adem dua ederken Şeytan’ı hiç anmamış..

Anmamış da, Hz. Musa a. s. bir Kıptîye yumruk vurup ölmesine sebep olduğunda niçin şöyle demişti:

“Kendi tarafından olan adam, düşmana karşı Musa'dan yardım istedi. Musa da ona bir yumruk vurdu, derken adam öldü. Musa: ‘Bu, Şeytan’ın işindendir. Şüphesiz ki o apaçık saptırıcı bir düşmandır’ dedi.” (Kasas, 28/15)

Yine, Yusuf a. s. da şöyle demiş bulunuyordu:

“… Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm)  rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindandan çıkardı ve Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Kuşkusuz O çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Yusuf, 12/100)

Yine Eyyub a. s. da şöyle dua etmişti:

“Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, Rabbine, ‘Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu’ diye seslenmişti.” (Sâd, 38/41)

*

Mahmut Toptaş (gerçi onu da yanlış anlamış ama) Hz. Adem babamızda kalmış, bir türlü Musa, Yusuf ve Eyyub a. s.’a gelememiş.

O yüzden şöyle diyor:

“Günümüzde bazı kardeşlerimizin biz, sütten çıkmış ak kaşıklar iken bizi karartan Yahudi, Mason, komünist, ateist, eşimiz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, komşularımız, liderlerimiz, ortaklarımız, üstlerimiz, astlarımız gibilerin üzerine bizim hatalarımızı da onların yanlışlarıyla karma yapıp, onların üzerine boşaltıverdiğimiz gibi Hazreti Adem de iblisin üzerine tamamını boşaltma tarafına gitmiyor.”

Derler ki, Şeytan’ın en büyük hilesi, insanları kendisinin var olmadığına inandırmasıdır.

Yanlış değil...

Şeytan’ın var olmadığına, öyle birinin bulunmadığına inanırsanız, “Aklıma gelen herşey kendimden; Şeytan’ın vesvesesi diye bir şey yok” derseniz, ona karşı savunmasız kalırsınız, ondan Allahu Teala’ya sığınmazsınız, tedbir almazsınız, böylece Şeytan için hazır lokma olursunuz.

Aynı durum, Şeytan’ın kabilesi için de geçerlidir.. Unutmayalım, kabilesi, kendilerini velî (dost) edinen insanlardan da yardım alıyorlar.

Dolayısıyla, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık ilan etmeyecek, günahlarımızın vebalini başkalarının sırtına atmayacağız, fakat Şeytan’ın “Yahudi, Mason, komünist, ateist, Hitlerci, Mussolinici, bilmem neci” kişilerden oluşan avanesi konusunda da dikkatli olacağız.

Şunu bileceğiz: Nasıl Şeytan’ın en büyük hilesi insanları kendisinin gerçekte var olmadığına inandırmaksa, velayetini üstlendiği şeytanlaşmış insanların en büyük hilesi de, kendilerinin gerçekte hiçbir şey yapmadıklarına, size asla tuzak kurmadıklarına, sizi takip etmediklerine, ayağınızı kaydırmaya uğraşmadıklarına, sizi dolandırmaya çalışmadıklarına, istismar edip kullanma niyeti taşımadıklarına sizi inandırmalarıdır.

Tabiî “siz” derken kastımız herkes değil.. “Siz”den kastımız Şeytan’a ve kabilesine boyun eğmemiş ve teslim olmamış, (milletçilik ve devletçilik de dahil olmak üzere) şeytanî ideolojilerin peşine düşmemiş olanlar..

Doğrudan Şeytan’a çalışanlar ile velayeti altındaki insanlara yanaşıp yalakalık yaparak dolaylı yoldan Şeytan’a hizmet edenler, Şeytan’ı velî (dost) edinen topluluklara “Beni de görün, bak ben de sizin askeriniz olmaya hazırım” diye yalvararak baktığı halde adamdan sayılmayıp istihdam edilmeyenler konu dışı..

*

Mahmut Toptaş!... Yazılarındaki sakatlık ve şaşırtmacaları Şeytan'ın iğvasına mı, yoksa doğrudan sana mı bağlamalıyız?


İSLAMCILIK ADI ALTINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI

 



Osmanlı’da leylî ve neharî okullar (mektepler) mevcuttu.

Leyl gece, nehar ise gündüz demek.. Leylî gececi, neharî ise gündüzcü demek oluyor.

Buradan anlaşılabileceği gibi, Türkçe’deki “ci, cı” eki, kimi durumlarda Arapça’daki “î” ekine karşılık geliyor.

O yüzden, “İslamî düşünce” diyen ile “İslamcı düşünce" diyen, aynı şeyi kastetmiş olur.

Durum buyken, İslamcılık tabirini aşağılamak için bu ülkede (şiirsiz şair İsmet Özel gibi “sütçü” vezninde) “İslamcı değilim, İslam satmıyorum” diyen şarlatanlar çıkmış bulunuyor.

Kimse de geri zekâlı ayağına yatan böylesi zihniyet yankesicilerine “Bre nadan, denizci deniz mi satıyor, ‘Gel vatandaş gel, Karadeniz var, Akdeniz var, Marmara var’ mı diyor?” diye sormadı.

Sanki güreşçi güreşen değil de güreş satandı..

Sanki avcı, avlanan değil de av satandı.

Sanki bu ülkede Ecevitçi Ecevit, Atatürkçü Atatürk, Erdoğancı Erdoğan, Erbakancı Erbakan, Demirelci Demirel satıyordu: 

Gel vatandaş gel, çok taze Atatürk var gel!

*

İslamcılığın İngilizce’deki karşılığı Islamism..

Batılı bir akademisyen İslamcılığı şöyle anlatıyor:

“Batılı gözlemciler, çağdaş dönem İslamî diriliş olgusuna işaret etmek üzere bir dizi tabir kullandılar: Bunların en yaygın olanlarından biri İslamî köktendinciliktir. Diğer terimler ise siyasal İslam, İslamî dirilişçilik, İslamî radikalizm ve (daha tartışmalı biçimde) İslamo-faşizmdir. Her ne kadar bu terimlerin hepsi de söz konusu olgunun bir yüzünü aydınlatmakta başarılıysa da, hiçbiri manayı tam yansıtmamaktadır. Daha iyi bir terim, bilim adamları ve gazeteciler tarafından giderek artan biçimde benimsenen İslamcılık’tır (Islamism). İslamcı oluşumlar, diğer modern dönem izm’lerinde, mesela komünizm ve faşizmde görüldüğü gibi, dünya sorunlarının hepsine çözüm sunma iddiasında bulunan dogmatik bir bakış açısına sahiptirler.... Bununla birlikte, bizim İslamcılar olarak adlandırdığımız insanlar, kendilerini tanıtmak için bu adlandırmaya başvurmazlar.”

(John Calvert, Islamism: A Documentary and Reference Guide, Westport, CT, 2008, s. 1)

Donnald K. Emmerson ise, İslamcılığı şöyle tanımlamaktadır:

“İslamcılık nedir? İyi bir tanım, İslam ve Müslümanlar üzerine bilimsel araştırmalar yapan çok tanınmış bir isim, James Piscatori tarafından yapılandır: İslamcılar, İslamî hedefler listesi olarak gördükleri şeyi hayata geçirme amaçlı siyasal faaliyete kendilerini adamış müslümanlardır.

(Donnald K. Emmerson, “Inclusive Islamism: The Utility of Diversity”, Islamism: Contested Perspectives on Political Islam içinde (17-32), ed. Richard C. Martin ve Abbas Barzegar, Stanford, 2010, s. 27.)

Bernard Platzdasch ise, İslamcılığı, “siyasal bir ideoloji olarak anlaşılan ve sunulan İslam” olarak tanımlamaktadır. Bu düşüncesini şu şekilde temellendirmektedir:

“İslamcılığın temel gündemi, devlet için, Şeriat’in (İslamî yasaların) yürürlüğe konulması ve İslamî ilkelerin yüceltilmesi yolunda aktif hale gelmektir. Bazı İslamcılar, nihai hedef olarak uluslarüstü bir hilafetin yeniden kurulmasını savunmaktadırlar.”

(Bernard Platzdasch, Islamism in Indonesia: Politics in the Emerging Democracy, Pasir Panjand, 2009, s. xvi.)

Bernard Platzdasch’ın tespitinin aksine, Türkiye’de hilafet konusunu gündeme getiren Mehmet Şevket Eygi gibileri, kendi istekleri doğrultusunda İslamcı olarak adlandırmaktan kaçınmak gerekir.

Bu, iki nedenle böyledir: Birincisi, Eygi’nin savunduğu hilafet gerçekte Ehl-i Sünnet itikadı ile ilgili temel kitaplarda (Örnek olarak Matüridiyye’nin en önemli iki temsilcisinin, İmam Nesefî ile İmam Pezdevî’nin akaid kitaplarına bakılabilir) çerçevesi çizilen hilafet kurumuyla ilgisizdir.

İkinci olarak, günümüz şartları dikkate alındığında, hilafetin artık ancak Mehdî ile birlikte yeniden kurulabileceği söylenebilir.

Bugünkü hilafet projelerinin ise, doğrudan veya dolaylı olarak Batı güdümlü yönlendirmeler olduğu görülmektedir.

Mesela, İngilizler’in kılavuzluğunda Osmanlı’ya ihanet eden, ödül olarak Hicaz’ı ele geçirmesine izin verilen ve sonra da burayı Suud’a kaptıran, fakat haleflerine Ürdün Haşimi Krallığı bağışlanan Şerif Hüseyin, halifelik umuduna kapılarak Sultan Vahideddin’i Hicaz’a davet etmişti.

Vahideddin’e sağlayacağı maddî imkânlar karşılığında onun halifelik unvanını kendisine devredeceğini umuyordu.

(Laik rejimin dindarlar arasındaki ajanı olarak görev yapmış olduğu İçişleri bakanlarından Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi başkanlarından Korgeneral İsmail Hakkı Pekin tarafından açıklanmış bulunan ehlî sünnetçi Eygi, bu noktada da “ikiyüzlülük” sergiledi. Bir yandan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin adını ağzından düşürmez ve “Ben kendiliğimden birşey söylemiyorum, böylesi ulemanın izindeyim” derken, diğer yandan da, Abdülmecid’in “sultasız/otoritesiz kukla hilafeti”nin fıkhen hükümsüz olduğunu söyleyen Mustafa Sabri Efendi’nin aksine, Molla Şevket Eygi hazretleri olarak ictihatta bulundu, hilafetin 1924’e kadar devam ettiğini yazıp durdu. Böylece, hilafetin nasıl ve ne kadar devam ettiği konusunda Ehl-i Sünnet ulemasıyla ihtilafa düşse de, Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk ile aynı safta yer almayı başardı. Bu kadar çok çelişkiyi bir kafanın birarada taşıması normalde olacak şey değil, fakat ajanlıkta mümkündür.)

*

Emmerson’un ifadeleri, Batılılar’ın “müslüman” (müslim) kelimesini Kur’an’daki (bir başka deyişle İslam’a göre ifade ettiği anlam çerçevesinde) anlamadıklarını ortaya koymaktadır.

Onların din tanımı, Hz. İsa’nın tebliğiyle fazla bir ilgisi kalmamış bulunan Hristiyanlığa aittir.

Nitekim Max Farrar, bir “İngiliz araştırma raporu”nun İslamcılığı şu şekilde tanımladığını ifade etmektedir:

“Anahtar ilkeleri şunları içeren bir siyasal ideolojidir: İslam’ın bir din değil, bütüncül bir sosyo-politik sistem olduğu inancı, ilahî devlet yasası olarak Şeriat (İslam) hukukunun savunulması, Müslümanlar’ın ümmet olarak bilinen uluslarüstü topluluğunun siyasal bir blok olarak birleşmesi gerektiği inancı.

(Max Farrar, “Islamism and Terror”, Islam in the West: Key Issues in Multiculturalism içinde (216-238), ed. Max Farrar, Simon Robinson, Yasmin Valli ve Paul Wetherly, s. 217.) 

Yani Batılılar, İslam’ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji olduğunu söylerken, Kur’an ve Sünnet’e göre bir İslam tasavvurunu değil, Hristiyanlığın din anlayışı çerçevesindeki bir İslam tasavvurunu dile getirmektedirler.

Peter R. Demant’ın konuyla ilgili kitabının “İslam, İslamcılığa Karşı” (Islam Versus Islamism) başlığını taşıyor olması nedensiz değildir.

Batılılar, Hristiyanlığın din tanımına değil, Kur’an ve Sünnet’e dayanan bir İslam tasavvurunu benimseyenleri İslamcılar (ya da siyasal İslam veya İslamî köktendincilik yanlıları) olarak adlandırırken, İslam ülkelerindeki yerli-milli işbirlikçilerini ya da gafilleri, onlara karşı “İslamcı olmayan müslüman” olarak cepheye sürmeye çalıştırmaktadırlar.

Çalıştılar.

Tipik örnek, şu sıralarda FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) olarak adlandırılan grup..

Bunların yerli-milli versiyonunu ise Mehmet Şevket Eygi, İsmet Özel, Rasim Özdenören vs. gibi yazar çizer taifesi oluşturuyordu. 

Bu çizgiyi sürdüren yazarlardan bazısı nüfuz/tesir/etki ajanı, bazısı da o ajanlardan “etki”lenen şahsiyetsiz taklitçiler durumundaydılar..

*

Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü psikolojik savaşın enstrümanlarından birini bu İslam-İslamcılık ayrımı oluştururken, uluslararası ilişkiler alanında Batı’nın safında ya da etkisi altında bulunan rejimler de, kendi halklarına karşı aynı araçları kullanmaktadırlar.

Bu çerçevede kimilerini Batı’da üretilmiş böylesi ayrımları gündemde tutmak için örtülü biçimde istihdam ederken, kimileri de ya cahilliğinden, ya özenti sonucu ya da gaflet ürünü olarak bu ayrımlar çerçevesinde düşünmeye başlamaktadır.

Mesela, 2010’lu yılların başında Mümtazer Türköne’nin başlattığı İslamcılık tartışması çerçevesinde birilerinin yer aldıkları saflara bakıldığında, onların tercihlerinin ardındaki temel saikleri anlamak mümkün olmaktadır. 

Zaman Gazetesi yazarlarından Cemaat (sonraki adlandırmayla FETÖ) mensubu olanların bu tartışmada İslamcılık karşıtı cephede yer almış bulunmaları şaşırtıcı değildir.

*

Demant’ın şu ifadeleri, konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“İlkin kavram kargaşasından kurtulalım. İslam ve İslamcı terimleri dine ve onun yarattığı kültüre işaret ederler; Müslüman terimi ise sosyolojik olguya işaret etmektedir: Kültür ile kimliğini belirleyen inanan insan ya da şahıstır. İslam kelimesi ayrıca, İslam’ın baskın din haline geldiği coğrafya ve uygarlık bölgelerini de ifade eder. Ancak, her ne kadar Pakistan müslüman nüfus çoğunluğuna sahipse de, bunun zorunlu sonucu olarak İslamî bir devlet olmak zorunda değildir. İslamcılık ve İslamcı, “siyasal İslam”ın radikal dinî hareketlerini ifade eder. Onun çok bilinen bir eşanlamlı karşılığı olan İslamî köktendincilik tabiri de kabul görmüş durumdadır.

(Peter R. Demant, İslam Versus İslamism, Westport, CT, 2006, s. xxii.)

Demant’ın müslüman tanımının Kur’an’ın müslüman tanımı olmadığı açıktır.

O, bununla, tıpkı Olivier Roy’un yaptığı gibi, İslam’a göre “olması gereken”i değil, yaşayan kültür çerçevesinde “olan”ı (olguyu) ifade etmektedir.

Bu, fıkhî ya da itikadî değil, sosyolojik bir tanımdır.

Böyle olmakla birlikte, aynı Demant, “İslamcılık, dini ideolojiye dönüştürmektedir” de diyebilmektedir (A.g.e., s. 180.)

Kısacası, İslam’ın bir din, İslamcılığın ise bir ideoloji olduğunu “keşfeden” Mehmet Şevket Eygi gibi yandan çarklı (işi ajanlık çarkıyla götüren) Ehl-i Sünnet fedaileri, hele de türbeler vs. söz konusu olduğunda Sünnet’ten kolayca yan çizebiliyorlarsa da, Demant gibi Batılılar’la (gâvurla) aynı yerde durmaktan nedense “gocunmuyorlar”, gocunmadılar.

Böylece, sürekli eleştirdikleri reformist ve modernist ilahiyatçılarla, Batılılar’ın din anlayışlarından etkilenme bakımından ortak bir çizgiyi yakalamayı başarmış bulunuyorlar.

*

Demant’ın müslüman tanımı çerçevesinde, mesela Aziz Nesin, İslam kültür havzasında yetişmiş ve nüfus cüzdanında “Dini: İslam” yazmasına itirazda bulunmamış biri olarak, müslümandır.

Daha iyi anlaşılması için, Kemal Gürüz’le ilgili olarak Yeni Şafak’ta yayınlanmış şu haberi hatırlatmak faydalı olur:

Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz, "Ben sosyolojik olarak Müslüman'ım. Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Müslüman adetlerine göre defin yapılacak" dedi. Gürüz, Yeditepe Üniversitesi Kayışdağı Yerleşimi'nde düzenlenen "Dünyada ve Türkiye'de Üniversitelerin Gelişimi" konulu konferansta kendisine "Müslüman mısınız?" diye soranlar olduğunu kaydederek, "Ben sosyolojik olarak Müslüman'ım. Müslüman bir ailenin çocuğu olarak doğdum. Müslüman adetlerine göre defin yapılacak. Arada ne olduğu beni ilgilendirir. Değiştiremeyeceğim tek şey, Türk'lüğümdür benim" dedi. Gürüz, "YÖK'te yapılmak istenen değişiklikle Türk yükseköğrenim sistemi tahrip edilmek üzeredir" dedi.

(http://yenisafak.com.tr/arsiv/2004/nisan/29/gkisa.html)

Buradan da anlaşılabileceği gibi, Batılılar’ın yaptığı İslam-İslamcı ayrımı, siyasal bir ayrımdır.

Yapacakları siyasal ve sosyolojik analizler için ihtiyaç duydukları kavramsal araçları üretirken böylesi ayrımları tedavüle sokmaktadırlar. (Nitekim, bir siyaset bilimi ders kitabında İslamcılık şu şekilde tanımlanmaktadır: “İslamcılık, en genel anlamıyla, Batı karşıtı ve modernleşmeye muhalif bir ideolojidir.... Yönetimin yapısı için İslam hukukunu temel olarak savunan bir ideolojidir.” Bkz. Lowell Barrington, Michael J. Bosia ve Kathleen Bruhn, Comparative Politics: Structure and Choice, Boston, 2010, s. 135.)

İslam’a karşı psikolojik savaş yürüten birtakım (CIA gibi) mihrakların da kendi faaliyetleri çerçevesinde akademisyenlerin çalışmalarından yararlandıkları şüphesizdir.

Bizim beyinsiz (ya da satılmış) yazarlarımız ise, Batı’nın şuurlu ya da şuursuz kültür ajanları olarak böylesi ayrımları İslam dünyasına taşımaktadırlar. 

*

Türkiye gibi ülkelerdeki İslam düşmanlığı (ya da İslam’a karşı yürütülen hain ve sinsi savaş) salt İslamcılık karşıtlığı şeklinde ortaya çıkmıyor.

İslamcılık kavramı çerçevesinde kopartılan gürültünün sonuç vermemesi durumu için bir “B planları”nın mevcut olduğunu gösteren çok alamet var.

O planın, cepheden saldırı ile yok edilemeyen İslamcılığı içeriden kontrol altına alma, çarpıtma ve yamultma projesi olduğu anlaşılıyor..

Bu çerçevede bir İstanbul İslamcılığı, Anadolu İslamcılığı, Türk İslamcılığı, yerli-milli İslamcılık vesaireden söz etme abrakadabrası ile olayın "sahte" bir mecraya yönlendirilmesi mümkün.. (Nitekim İstanbul İslamcılığı’ndan söz eden bir boşboğaz ve boş kafa işgüzâr çıktı.)

Yeni değil, eski bir taktik..

*

Evet, eski bir taktik.

Bu ülkede 1920 ve 30’larda İslam’a doğrudan savaş açıldı..

Kendini bilmez bir adam “gökten indiği sanılan kitaplar, Arapoğlunun yaveleri” filan diyerek İslam’ı aşağılayabildi, Allahu Teala’ya ve Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’e savaş açabildi.

Ve öldü.. İslam ise yaşamaya devam ediyor.

İzinden gidenler taktik değiştirdiler, İslam’ı doğrudan hedef almak yerine Anadolu Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı, Türk İslamı gibi adlar altında “güncellenip laikleştirilmiş” bir İslam icat etmeye çalıştılar.

İslam’ı olduğu gibi (siyaseti, ekonomisi, hukuku, ibadeti, ahlâkı vs. ile bir bütün olarak) savunanları ise İslamcı olarak yaftaladılar. Onların İslam’ı din olmaktan çıkarıp ideoloji haline getirdiklerini öne sürdüler.

Akıl hocaları (üst akıl) Batı'dan öğrenmeleri gerekenleri öğrenmiş durumdaydılar. İyi öğrenciydiler.

Ve böylesi "ithal akılları" Mehmet Şevket gibi dindar bilinen ajanlarına sözde İslamîlik libası giydirip söylettiler.

Mehmet Şevket gibi ajanların ardındaki odağa göre, ortada benimsenmesi gereken bir ideoloji (devletçiliğiyle, pozitif hukukuyla) zaten vardı, İslam haddini bilip din olarak sadece ibadet ve ahlâkla yetinmeliydi.

Müslümanlar, müslüman olmalıydı, İslamcı olmamalıydı.

İslam-cı olmamalı fakat devlet-çi olmalıydılar.

Bu zihniyeti Mehmet Şevket, engin tecrübesinden faydalanarak Ehl-i Sünnet Müslümanlığı olarak pazarladı.

İslamcılık ise "sapıklık"tı.. Evet, böyle yazdı. 

*

Görünüşte modernist ve tarihselci ilahiyat tufeylileri ile kavga ediyor, onlara çalım atıyordu, gerçekteyse aynı kaleye gol atmaktaydılar.

Ajanlık böyle birşeydir.. 

Mehmet Eymür'ün tabiriyle "oyun içinde oyun" demektir. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...