"CEMAATLİK NERDE, BİZDEN GEÇMİŞ MÜSLÜMANLIK BİLE" DEMEYE DOĞRU

 







İnsanlar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e hep hayırdan sorarlardı. Ben ise, bana da ulaşır korkusuyla hep şerden sorardım. Bir defasında dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, biz bir cahiliyet ve kötülük devrinde yaşadık. Allah bizi bu hayırla, İslam'la müşerref kıldı. Bu hayırdan sonra tekrar herhangi bir şer var mı?"

-- "Evet var" dedi.

Tekrar sordum:

-- "Bu şerden sonra tekrar hayır gelecek mi?"

-- "Evet” dedi, “gelecek. Ancak, bu hayır bulanık [duhan/duman ile] olacak (yani önceki şerrin kalplerde bıraktığı kin, husumet ve itimadsızlık gibi fenalıklar belli bir ölçüde devam edecek.)"

Tekrar sordum:

-- "Bu bulanıklık da ne?" Dedi ki:

-- "(Önceki şerle ortaya çıkan) bir zümre (varlığını devam ettirecek. Bunlar) benim sünnetimden, benim getirdiğim hidayetten ayrılacaklar, başka bir sünnete [ilke ve inkılaplara, yasalara], başka bir itikada [ideolojiye] tabi olacaklar. Sen bunların bazılarını (veya bazı davranışlarını güzel bulur) tasvip edersin, bazılarını (veya bazı davranışlarını kötü bulur) reddedersin."

Ben tekrar sordum:

-- "Pekala, bu hayırdan sonra da şer var mı?" Cevaben:

-- "Evet,” dedi ve devam etti:

-- "Bunlardan sonra cehennem kapısında durup (bid'ata, küfre) çağıranlar (yani emîrler, reisler, gizli açık teşkilatlar, militanlar, hatipler, yazarlar vs.) var. Çağrılarına uyanları oraya (cehenneme) atarlar."

Tekrar dedim ki:

-- "Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Dedi ki: 

-- "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır."

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Ben tekrar sordum:

-- "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)"

Dedi ki:

-- "O zaman mevcut fırkaların hepsini terk et! Hatta bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş vaziyette bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal" buyurdular.

*

Yukarıya aldığımız sözler Huzeyfe b. Yemân r. a.’e ait..

Rivayet ettiği bu hadîs, sahih [Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1, (4244, 4245, 4246, 4247)].

Hadîsin tercümesi ise Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait (İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İstanbul: Akçağ Y., 2014.)

Prof. Canan, bu hadîsi aktardıktan sonra “Açıklama” başlığı altında şunları söylüyor:

Bu hadisten ulema, İbnu Hacer'in açıklamasına göre, Müslümanların cemaatine uymanın şart olduğu, asi bile olsalar sultanlara itaatin gerektiği hükmünü çıkarmışlardır.

Beyzâvî der ki: "Mânası şudur: Eğer yeryüzünde halife yoksa, sana uzlet ve zamanın sıkıntılarına sabır gerekir. ‘Ağacın köküne dişlerle tutunmak’ tabiri meşakkate tahammülden kinayedir. Şu sözde olduğu gibi: ‘Falan elemin şiddetinden taşı ısırıyor.’ Veya maksad ‘uymak’tır. Nitekim bir başka hadiste ‘Ona dişlerinizle tutunun’ denmiştir. Önceki mânayı [meşakkate sabır] bir başka hadisteki ‘Sen bir köke dişinle tutunmuş vaziyette ölsen, o (fitne cemaatlerinden) birine uymandan hayırlıdır’ ifadesi teyid eder."

İbnu Battal der ki: "Müslümanların cemaatine uyup, zalim imamlara isyanı terk etmek gerektiği görüşünde olan fakihler cemaatine [topluluğuna] bu hadiste hüccet vardır. Çünkü, hadis sonuncu taifeyi, ‘Cehennem kapılarına davet ediciler’ olarak vasfetti. Onlar hakkında, ‘Bazı işlerini iyi (maruf) bulursun, bazı işlerini de kötü (münker) bulursun’ demedi. Bunlar öyle olmazlar, bunlar hak üzere değildirler. Buna rağmen cemaate uymayı emretti."

*

Burada bizim de bir açıklama yapmamız gerekiyor.

İbn Battal’dan (ö. 1057) nakledilen söz saçma.. Ya gaflete düşmüş ya da (zamanımızın bazı “düzen”baz ilahiyatçıları gibi) “devlet” yalakalığının dozunu kaçırmış, baltayı taşa vurmuş, bir çuval inciri battal etmiş.

Çünkü “zalim imam” olmakla “Cehennem kapısında durup küfre, bid’ate çağıran” olmak farklı şeylerdir.

Mesela biri vardır ki hakka çağırır, hakkı emreder, fakat kendisi yapmaz, nefsine uyar.. Bu adam zalimdir, fakat çağırdığı yer Cehennem değildir.

Zalim imama (bir şekilde imam olmuşsa eğer, küfre düşüren bir masiyet işlemediği ve bid'at ihdas etmediği sürece) uyulur ve sabredilir (fakat imam değilken, daha önce, zalim olduğu bilinerek öylesi imam seçilmez).

Cehennem davetçilerine ise hiçbir şekilde uyulmaz.. Çünkü uyduğun zaman gideceğin yer Cehennem.. Hadîste bu belirtiliyor.

Nitekim Prof. Canan, yaptığı tercümede Huzeyfe r. a.’in sorusunda böyle bir mananın gizli olduğunu ortaya koyuyor:

"Ey Allah'ın Resulü, bu çağırıcıların vasıflarını bana bildir (de onları tanıyayım ve çıktıkları zaman uymayayım)."

Evet, Huzeyfe r. a. onlara uymaktan değil, “onların kendisine ulaşması”ndan söz ediyor:

Tekrar dedim ki:

-- "Onlar bana ulaşacak olsa ne yapmamı emredersin?" Cevaben:

-- "Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma" dedi.

Evet, sen uymadığın halde birileri sana “ulaşabilirler”.

Mesela Hilafet’in ve Şeriat’in kaldırılması sürecinde Türkiye’de durum buydu.. ("Modern" devlet herkese "ulaşır". De Tocqueville gibi isimlerin vurguladığı gibi kimse ondan yakasını kurtaramaz.)

Şuurlu müslümanlar devletteki bu (adına inkılap/devrim denilen) “değişim”e uymadılar, fakat “devrim” onları gelip “buldu”.

Böylece Türk devleti “Müslümanların cemaati” olmaktan çıktı, laik (siyasal dinsiz) bir devlet haline geldi..

Devletin bu “çağdaş” çizgisinde herhangi bir sapma yok, Avrupa Birliği’ne katılma, Avrupa’yla (Batı ile) birleşme hedefi baki..

*

İbn Battal, sanki söz konusu Cehennem kapısı bekçileri “cemaat”miş gibi idare-i kelam etmiş..

Hadîsin devamı, onların “cemaat” olarak görülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Çünkü Huzeyfe r. a. "Onların cemaatleri ve bir imamları yoksa (ne yapayım?)" diye sorduğunda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, “İşte o Cehennem davetçileri cemaattir, onlara uy, onlardan ayrılma” diye buyurmamış.

Öyle bir dönem ki, “cemaat” yok, fakat “Cehennem davetçileri” var.

*

Prof. Canan “açıklama”sını şöyle sürdürüyor:

Taberî der ki: "Bu emir ve cemaat hususunda ihtilaf edilmiştir. Bir grup alim: Bu emir vacip[lik] ifade eder. ‘Cemaat’ten murad da, sevad-ı azam (yani ekseriyet)tir’ demiştir."

Taberî, sonra İbnu Mes'ud'dan bir fetva kaydeder: "Hz. Osman katledildiği zaman kendisine [İbn Mes'ud r. a.'e] vaki olan bir sual üzerine: ‘Sana cemaate uymayı tavsiye ederim. Zîra Allah Teala hazretleri, ümmet-i Muhammed'in hepsini dalalete atıcı değildir’ diye [soru sorana] tavsiyede bulunur. [Taberî sözlerini şöyle sürdürüyor:] Bir grup da şöyle der: ‘Cemaat"ten murad Sahabe'dir; sonraki nesiller değil.’ Bir grup da: "Onlardan murad ehl-i ilimdir. Zira Allah Teala hazretleri alimleri halk için bir hüccet kılmıştır. İnsanlar din meselesinde onlara tabidirler’ demiştir.”

Taberî, bu farklı görüşleri kaydettikten sonra der ki: "Doğru olanı şudur: ‘Hadisten murad, emir tayininde (ehl-i hal ve akdin) içtima etmiş bulunduğu kimseye itaat etmekte olanların cemaatine uymaktır. Kim biatını bozarsa cemaatten ayrılmış olur."

Devamla der ki: "Hadiste şu hüküm de var: ‘İnsanlar imamsız kalır ve insanlar bu yüzden fırkalara ayrılırsa, kişi şerre düşmek korkusuyla elinden gelirse bu fırkalardan hiçbirine katılmaz. Diğer hadislerde gelen ifadeler de bu hükme uyarlar. Bu hüküm esas alınınca zahirinde ihtilaf olan hadisler de telif edilmiş [uzlaştırılmış] olur."

*

Bir önceki yazıda, Prof. Canan’ın “cemaat”ten kastın ne olduğu sorusuna cevap ararken İmam Taberî’nin dile getirdiği yaklaşımı atlamış olduğunu ifade etmiştik.

Burada eksiğini tamamlıyor, fakat bu “açıklama"sı eserinin “Fitneler” başlıklı bölümünde yer alıyor. Bunları asıl “Hilafet ve İmamet” başlıklı bölümde yazması gerekirken yazmamış.

Prof. Canan'ın çevirisinin çok doğru olmadığını da belirtmek gerekiyor. "Onlar bizim bedenimizdendir, soydaşlarımızdır, dindaşımızdır, milletimizin efradındandır" şeklindeki tercümede hadîsin aslına "ilave" var.. Çünkü aslı "Onlar bizim cildimizden/derimizdendir ve bizim dillerimizi (lisanlarımızı) konuşurlar" şeklinde.. 

Dindaşlıktan söz edilmiyor.. 

Ebu Leheb de Abdülmuttalipoğulları'nın cildini taşıyordu ve Arapça konuşuyordu, fakat dindaş değildi.

" 'Müslümanların cemaatlerinden ve imamlarından ayrılma' dedi" şeklindeki çeviri de yanlış.. Çünkü hadîste cemaat ve imam kelimeleri çoğul değil tekil olarak geçiyor. Doğrusu "Müslümanların cemaatinden ve imamından ayrılma"dır.

Nasıl küfür "tek millet" ise Müslümanlar'ın cemaati de tektir.. Rasulullah s.a.s. de "müslümanların cemaatleri ve imamları"ndan değil, "cemaati ve imamı"ndan söz etmiştir.

*

Prof. Ccanan’ın İmam Taberî’den naklettiği sözler üzerinde durmakta yarar var:

Taberî, bu farklı görüşleri kaydettikten sonra der ki: "[Cemaatten kastın ne olduğu konusunda] Doğru olanı şudur: ‘[Cemaate uyma konulu] Hadisten murad, emir tayininde (ehl-i hal ve akdin) içtima etmiş bulunduğu kimseye itaat etmekte olanların cemaatine uymaktır. Kim biatını bozarsa cemaatten ayrılmış olur."

Emîr tayininden kasıt, halife (ümmet devleti başkanı) seçimi.. Ehl-i hal ve akd ise, halifeyi seçme konumunda olan âlimler topluluğu..

İmdi, halifelik için gerekli bazı şartlar var, bunları herkes bilmez, bilmesi de farz-ı ayn değildir, fakat âlimler bilirler, işte halifeyi seçme konumunda olanlar onlardır.

Türkiye’de de son anayasal değişiklikten önce cumhurbaşkanını parlamenterler (milletvekilleri, milletin vekilleri) seçiyordu.. Vatandaş olarak senin benim fikrimi soran yoktu.

Evet, ehl-i hal ve akd bu şekilde bir halife seçtiğinde o halifeye biat edenler cemaate uymuş (katılmış) olurlar. Biat etmeyenler ise “cemaati terk” etmişlerdir.

Tam bu noktada bazı azgelişmiş laik (siyasal dinsiz) zekâların aklına şöyle bir soru gelebilir: Ehl-i hal ve akd'in seçtiği kişiye tabi olmak zorunda mıyım? Benim aklım yok mu, ben niye seçemiyorum?

Peki, Türkiye gibi ülkelerde halkın yüzde 48'i, başka bir adamın cumhurbaşkanı olmasını istedikleri halde yüzde 52'nin seçtiği adamı kabul etmek zorunda olduklarında, "Biz yüzde 52'ye tabi olmak zorunda mıyız? Bizim aklımız yok mu, on milyonlarca insanız, biz niye seçemiyoruz?" diyebiliyorlar mı?

*

Kısacası cemaat, “İslam devletinin otoritesini kabul edip itaat eden, devletin tebaası durumunda olan Müslümanlar topluluğudur”.

Meşru halifeye (Ki burada meşruiyet ehl-i hal ve akd’in seçimi ya da belirlemesi anlamına geliyor) biat etmeyen kişi cemaatten (İslam devletinden) ayrılmış oluyor.

Daha iyi anlaşılması için günümüzden örnek verelim: Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin başında bulunan Erdoğan’ın otoritesini kabul etmeyen, kendi aralarından seçtikleri (devletin “elebaşı” diye adlandırdığı) bir (sözde) “başkan”ın kararlarının geçerli olmasını isteyen PKK'lılar, “devlet”ten (ve onun şahs-ı manevîsi çerçevesinde) “Türk milleti”nden ayrılmış “hain bölücüler” olmaktadır.

Aynı durum FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) için de geçerlidir.. “Paralel devlet” gibi hareket etmekle “(anayasal düzen çerçevesinde) meşru devlet”in şahsında “millet”ten ayrılıp kopmuş olmaktadırlar.

Hadîslerdeki “cemaat” kavramını da bu şekilde anlamak gerekiyor.

*

Evet, hadîslerde bahsi geçen cemaat, İslam devletidir.

Günümüzde cemaat olarak adlandırılan topluluklar, hadîslerde “ayrılınmaması emredilen” cemaat konumunda değildirler.

Onlar, yerine göre çok faydalı işler yapıyor olabilirler, fakat kendilerini hadiste ifade edilen “cemaat” olarak görmeye başladıkları, yani kendilerini “ayrılınmaması gereken cemaat” olarak gördükleri zaman, tekfirci bir çizgiye kaymış olurlar.

Kendilerinden ayrılanı açıkça ya da zımnen tekfir etmeye başlarlar.

Böylece, asıl kendileri sapıtmış, haktan ayrılmış olurlar.

Türkiye’de bunun örnekleri var.

Üstelik, Türkiye’deki böylesi “cemaat” olma iddiasındaki fırkaların açıkça laikliği (siyasal dinsizliği) ya da ırkçılık ideolojisini (boz kurtçuluğu) savunabildikleri, Şeriat’i açıkça veya maskeli biçimde (irfan edebiyatı yaparak ya da bağımsızlık vs. türünden içi boş çağdaş sloganların ardına sığınarak) aşağılayabildikleri görülüyor.

Böylece, resmen “Cehennem kapıları önündeki davetçiler” (ya da onların şubesi, bayisi) haline geliyorlar.

*

Konuya devam edeceğiz inşallah..

 

KENDİSİNİ “CEMAAT” ZANNEDEN (BAĞRI TAŞ, KOYUNDAN YAVAŞ) MAHCÛR KALABALIKLAR

 



Önceki yazılarda İmam Şatıbî’nin, “hadîslerde geçen cemaat tabirinin anlamına ilişkin” beş ayrı görüşten söz etmiş olduğunu görmüştük.

Bu görüşlerden dördünün, (her ne kadar onlar için de yanlış denilemezse de) eksik oldukları ve meselenin bazı boyutlarını gözden kaçırdıkları (ya da yansıtamadıkları) görülüyor.

İmam Taberî’nin yaklaşımı ise diğerlerini de içerecek şekilde kapsamlı bir açıklama getiriyor.

Ayrıca, (ilerde konu edineceğimiz “Huzeyfe hadisi”nin ortaya koyduğu) “cemaatsiz zamanlar” olayını diğer yaklaşımlar açıklayamazken, İmam Taberî’nin ifadeleri taşların yerine oturmasını sağlıyor.

*

Böyle olmakla birlikte, konuyu salt İmam Şatıbî’nin ifadeleri çerçevesinde aktardığımızda söz konusu yaklaşım sadece İmam Taberî (ve ondan alıntı yapan İmam Şatıbî) tarafından benimsenmiş gibi bir izlenim ortaya çıkıyor.

Durum böyle değil.

Mesela (Rasululluh sallallahu aleyhi ve sellem’e hizmetle şereflenmiş olan) Enes bin Malik r. a., “cemaatin halifeler (İslam devleti) ile birlikte olduğunu” dile getirmiş bulunuyor:

Yezîd er-Rakkâşî, Enes b. Mâlik’e cemaatin fırka-i nâciye olduğuna dâir bir hadis nakletmesinden sonra “Ey Ebû Hamza! Peki cemaat nerededir?” diye sorduğunu, Enes b. Malik’in de: “Halifelerinizle beraberdir, halifelerinizle beraberdir” şeklinde cevap verdiğini rivayet etmektedir.

(Ebû Ya’lâ, Müsned, VII, 156’dan aktaran Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 21.)

Hz. Ömer r. a. ise şöyle konuşmuş bulunuyor:

"İslâm, İslâm olamaz, cemaat olmadıkça... Cemaat, cemaat olamaz, emîri olmadıkça... Emîr, emîr olamaz, ona itâat olmadıkça... Herhangi bir kimseyi, onun kavmi, fıkıh üzere (ilim, idrâk ve şuur üstünlüğü bakımından) başlarına geçirecek olurlarsa, bu, o kişi için de kavmi için de hayat olur. Herhangi bir kimseyi kavmi, fıkıh olmadan (lâyıkı veçhile ilmi, anlayış ve kavrayışı bulunmadığı halde) başa geçirecek olurlarsa, bu, o kişi için de kavmi içinde helâk (mahvolma sebebi) olur!" 

(Dârimî, SünenMukaddime, 26, hadis no: 257’den aktaran Sinan Tunç, Cemaat ve Tefrika İle İlgili Hadislerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: F.S.M.V.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s. 20.)

Bu ifadeler, “cemaat”in varlığı için İslam devletinin kurulmuş olmasının şart olduğuna işaret etmektedir.

Kendisine itaat edilen emîr, “siyasal otorite” konumunda demektir.

Böyle bir emîrin idaresi altındaki cemaat ise devlet anlamına gelir.

Hz. Ömer’in “İslâm, İslâm olamaz, cemaat olmadıkça” şeklindeki sözünü Cibrîl hadisindeki İslam-iman ayrımı çerçevesinde düşünmek gerekiyor. “Cemaat”in (İslam devletinin) bulunmadığı yerde bireylerde iman bulunsa da, İslam’ın (cihad gibi hükümlerini geçtik) en temel şartları bile (namaz, zekât vs.) tam olarak yerine getirilemez. [Mesela zekâtın “devlet” tarafından toplanıp fakirlere dağıtılması gerekmektedir. Nitekim Hz. Ebubekir r. a., başka hiçbir şeye itiraz etmedikleri, “Biz de müslümanız” dedikleri halde zekâtı “İslam devleti görevlilerine” vermek istemeyenlerle savaşmış bulunuyor. Çünkü İslam, yani müslüman olmak bunu gerektiriyordu. Evet, İslam devletinin bulunmadığı yerde İslam’ın şartları tam olarak yerine getirilemez. Mesela Türkiye’de bir dönem hacca gitmek yasaktı. Başörtüsü yasağı ise dinsiz-imansız (komünist) Sovyetler'e yakışan birşeydi. Günümüzde bile cuma namazı konusunda sıkıntılar yaşanabilmektedir. Kısacası, “cemaat” (yani İslam devleti) bulunmayınca İslam da, Hz. Ömer’in dile getirdiği gibi, olamamaktadır.]

Ashabın “cemaat”ten Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlayan İslam devletini anlamakta olduklarını, Hz. Hasan’ın Hz. Muâviye ile anlaşarak halifelikten feragat edip ona biat etmesi üzerine o seneye “Âmu'l-Cemaat” (cemaat senesi) denilmiş olması da göstermektedir.

Eğer cemaatten “devlet anlamında birlik” anlaşılmıyor olsaydı bu söylenmezdi. Sonuçta Hz. Hasan r. a. de cemaatle namaz kılıyordu, bir topluluğu vardı.

*

Evet, “cemaat”in ne anlama geldiği konusunda İmam Taberî’nin dile getirdiği görüş sadece onun tarafından savunulmuş değil..

Mesela selefin büyük âlimlerinden Abdullah bin Mübarek:

“Abdullah b. Mübarek, cemaati şu şekilde tarif etmiştir: Adil bir imam veya ilim sahibi bir insanın başkanlığında İslâm’ın esaslarının uygulandığı topluluktur.” (Tunç, s. 81.)

İslâm’ın esaslarının uygulanması, hukuk sisteminin Şeriat olması anlamına geliyor.. Bu da, “devlet” olmaktan başka birşey değildir.

Devlet kelimesi Arapça olmakla birlikte o dönemde bugünkü anlamında kullanılmıyordu. Onunla bir şahıs ya da ailenin ikbal ve ihtişamı, zenginlik ve refahı kastediliyordu. Devlet kurumunu ifade eden kelime mülktü (hakimiyet, egemenlik). Fakat bu kelime melikliği (krallığı, padişahlığı, kişisel otoriteyi) akla getirdiği ve meliklik İslam’ın ideal olarak ortaya koyduğu rejim olmadığı için (Ki burada esas olan, bir şahsın otoritesi değil, “Şeriat’in/hukukun üstünlüğü” ilkesidir) mülk tabiri kullanılmıyor, mesele “cemaat” kelimesiyle anlatılmaya çalışılıyordu.

Cemaatten kastın İslam devleti olması hususuna, yakın dönemde yaşamış âlimler de dikkat çekmiş bulunuyorlar. Mesela Keşmîrî’ye göre “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa …” hadîsi, devlet başkanına itaat hususunda varit olmuş bulunmaktadır (Keşmîrî, Feydu’l-BârîVI, 459’dan aktaran Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 140, dn. 812).

Böylece Keşmirî, “cemaat”in, başında devlet başkanının bulunduğu İslam devleti olduğunu söylemiş olmaktadır.

Konuyu bu şekilde açıklamış olan bir başka âlim İbn Battâl:

Yine ulema, cemaatin “(tek bir devlet halinde) bir halife etrafında birleşmiş olan genel İslam toplumu (sevad-ı azam)” olduğuna da belirtmişlerdir. İbn Battâl, konuyla ilgili bir hadisten hareketle “uyulması emredilen cemaatin, bir halifeye bîatta birleşmiş İslâm toplumu (sevâd-ı a’zam) olduğu ortaya çıkmıştır”  demektedir.

(İbn Battâl, Şerhu Sahîhi’l-BuhârîX, 36’dan aktaran Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 20.)

*

Prof. İbrahim Canan, “Hadis Ansiklopedisi – Kütüb-ü Sitte” adlı eserinde “Cemaatten maksad nedir” başlığı altında şunları söylüyor:

Yukarıda kaydettiklerimizle cemaatin ehemmiyeti anlaşılmış olmakla beraber, bizim için henüz müphem olan nokta, cemaatten kastedilen şeyin ne olduğudur.

Acaba uymakla mükellef olduğumuz şey nedir? Bu husus zikredilen hadislerde açıkca gözükmüyor.

Nitekim âlimler de "cemaat" tâbiri ile kastedilen şey hususunda ihtilaf etmiş, bundan "ashab", "ehl-i ilim", "ümmetin ekseriyeti", "diğer dinlerin mensuplarına karşı da -vacib meselelerde ihtilâfa düşmedikçe- Müslümanların cemaati" vs... kastedilebileceğini ileri sürmüşlerdir. …

Kanaatimizce, hadiste uyulması vacib olduğu belirtilen cemaat hakkında âlimlerin yaptığı bu yorumların hepsinin bir doğruluk, haklılık yönü vardır.

Ancak herbirinin haklılığı mutlak olmayıp hususî şartlar, değişik zaviye ve nokta-i nazarlarla kayıtlıdır.

Bütün hadisler gözönüne alındıkta ve daha umumî şartlar muvâcehesinde bu görüşlerden biri üzerine sabit kalmak oldukça zor ve tekellüflü olacaktır. Bu sebeple burada mevzubahis olan cemaatten "sevâdul-âzam"ı, yani büyük ekseriyeti anlamamız daha uygun olacaktır: İlmî meselelerde âlimlerin ekseriyetini, herkesi ilgilendiren içtimâî meselelerde efrâd-ı milletin ekseriyetini vs..

Efrad-ı millet yerine "efrad-ı ümmet" demesi daha uygun olurdu. (Aslında burada millet kelimesinin kullanılması yanlış değil.. Millet, ümmete karşılık gelmektedir.. Fakat günümüzde millet kelimesi Türkçe'de asıl anlamını kaybetmiş bulunuyor.)

Prof. Canan "uygun olan"dan söz ediyor.. “Daha da uygun” olan, “cemaat”ten ashabın (Hz. Ömer’in, Enes bin Malik r. a.’in, “âmu’l-cemaat” tabirini kullananların) ve Abdullah ibni Mübarek ile İmam Taberî gibi selef âilemlerinin anladığını anlamaktır.

Ne yazık ki Prof. Canan, İmam Şatıbî’nin sıraladığı görüşlerden en önemlisini atlamış.. Hilafet (devlet) kurumunu “es” geçmiş..

Canan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Nitekim, umumiyetle, ilim adamları, bu tâbir ile "sevâdul-âzam" yâni, ihtilaf durumunda "ekseriyetin bulunduğu taraf" kastedildiğini kabul etmiştir. Delil olarak şu hadisi gösterirler. "Benî İsrail yetmiş bir fırkaya ayrılmıştır, benim ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Bu fırkalardan biri hariç, hepsi ateştedir. Ateşe gitmeyecek olan fırka, cemaattir."

Burada Canan, 73 fırka ile ilgili hadisi eksik aktarıyor.. 

Ateşe girmeyecek olan fırka (fırka-i naciye) için hadîste “Onlar benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu şey üzerindedirler” açıklaması yapılıyor. Demek oluyor ki sevad-ı azam (büyük karaltı, çoğunluk) mutlak biçimde halk çoğunluğuna karşılık gelmiyor. 

Nitekim Canan, açıklamalarının devamında Suyûtî, sevâdu'l-âzamı ‘doğru yolda gitmek üzere birleşenlerin ekseriyeti’ diye izah eder” demekte, fakat İmam Suyutî’nin yorumunun hadisle olan ilgisini karanlıkta bırakmaktadır.

[Evet, mesele sadece çoğunlukta olma meselesi değil.. Öncelikli mesele, Şeriat’e bağlılık.. 

Nitekim, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının besmele haline getirilmiş olduğu günümüzde devletin “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” anayasal ilkeleri mevcut.. Yani çoğunluk, “Atatürk’ün üzerinde bulunduğu şey üzerinde” olduğu sürece çoğunluk olmanın nimetlerinden yararlanabilir.. 

Diyelim ki vatandaşlar Şeriatçı oldular, o zaman bu rejim nazarında (siyaset yapma ehliyetine sahip âkil-bâliğ) “vatandaş” sayılmıyorlar, azlar mı, çoklar mı, kimse umursamıyor. Bugün olduğu gibi rejimin bir tür vesayeti ve hacri altında yaşamaları gerekiyor. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar kıymeti yok.]

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT (SÜNNET'İN VE CEMAAT'İN EHLİ) OLMANIN ANLAMI: İSLAM DEVLETİ




Konuyla ilgili önceki yazıda belirttiğimiz gibi, İmam Şatıbî hadîslerde dile getirilen “cemaat”in ne anlama geldiği hususunda insanların ihtilaf etmiş ve ortaya beş ayrı görüşün çıkmış olduğunu belirtiyor.

Bu görüşlerden biri şöyle: Cemaat, bir emîrin (halifenin) etrafında toplanmış Müslümanlar topluluğudur.

Cemaat kavramını en iyi açıklayan yaklaşımın bu olduğunu, konu hakkındaki “Huzeyfe hadîsi”nin de bunu desteklediğini söylemiştik.

Bu beşinci yaklaşım çerçevesinde cemaatin, İslam ümmetini (tüzel kişi olarak) temsil eden (başında halifenin bulunduğu) İslam devleti olduğunu dile getirmiştik.

Ayrıca İslam devletinin bulunmadığı zamanların “cemaatsiz” zamanlar olduğunu belirtmiştik

*

İmam Şatıbî, söz konusu beş görüşten tercih olunan görüş için şunları söylüyor:

Beşincisi (beşinci görüş), İmam Taberî'nin tercih etmiş olduğudur. O da şudur: Cemaat, müslümanların bir emîr (başkan, halife) etrafında toplanarak meydana getirdikleri topluluktur (Şeriat’le yönetilen İslam devletidir). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu gerekli görüp emretmiş, etrafında toplanılan kişinin öne çıkarılması hususunda ümmetin fırkalara (gruplara) ayrılıp parçalanmasını yasaklamıştır.

Çünkü onların ayrılıp bölünmeleri şu iki halden uzak kalmaz. Birincisi: Emîrlerine itaat hususunda tanımazlık ve inkârcılık yapmaları (Müslümanların bir emîrinin/devletinin olması lüzumunu kökten reddetmeleri ve), emîrin rızaya uygun ahlâk ve karakterini mesnetsiz olarak kötülemeleridir.

Bu, tevil/yorum yoluyla dinde bid’at ihdas etmektir. Ümmetin savaşmakla emrolunduğu Haruriye fırkasının (Haricîlerin) durumu budur. Hz. Peygamber s. a. s. onları “dinden çıkanlar" olarak isimlendirmiştir.

İkincisine gelince, o da şudur: Cemaatin emîrine biat akdi/sözleşmesi yapıldıktan sonra emîrlik talebinde bulunmalarıdır. Bu ise, (biatle emîre itaatin) vacipliği ortaya çıkmışken verilen sözden dönmek (ahde vefasızlık) ve akdi/sözleşmeyi çiğnemektir. Nitekim Rasulullah s. a. s. şöyle buyurmuştur: "Her kim ümmetime, onların cemaatlerini (ümmet devletini, İslam birliğini) parçalamak için gelirse, kim olursa olsun boynunu vurun."

Taberî dedi ki: Cemaate uyma işinin/emrinin manası budur.

Ve dedi ki: “Emîrin başa geçirilmesine razı olunup birleşilmesi suretiyle ortaya çıkan cemaat”ten ayrılan kişinin cahiliye ölümü ile ölmesine gelince.. İşte o, Ebu Mes'ud el-Ensarî'nin özelliklerini bildirdiği cemaattir; insanların çoğunluğudur, ilim ve din ehlinin kâffesi ve diğerlerinden oluşur. O, sevad-ı azamdır (büyük karaltıdır).

Yine şöyle dedi: Ömer b. el-Hattab bunu açıklamıştır. Amr b. Meymun el-Evdî'den, şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer (suikaste uğrayıp ölümcül) yara aldığında Suheyb'e şöyle dedi: (Rasulullah s. a. s.’in Cennet’le müjdelediği kişiler olan) Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sa'd (bin Ebî Vakkas) ve Abdurrahman yanıma gelsinler (ve aralarından birini halife seçsinler). Oğlum (Abdullah), evin bir kenarında dursun. Bu işten ona bir şey yoktur. Ey Suheyb, onların başları üzerinde kılıçla dur. Eğer bu altıdan beşi (aralarından birini halife seçip) biat eder, birisi (razı olmayıp biat etmez ve) karşı çıkarsa, onun başını kılıçla vur! Dördü biat eder, ikisi karşı çıkarsa o ikisinin başını vur! Tâ ki tek kişi üzerinde güvenilir bir birlik oluşsun.

Taberî şunu da dedi: Hz. Peygamber s.a.s.'in bağlı kalınmasını emrettiği, ve onu bırakıp kendi başına kalanı "(cemaatten) ayrılan" olarak adlandırdığı cemaat, Ömer'in halifelik (devlet başkanlığı) hususunda birlik olunmasını kendileri için gerekli gördüğü kişilerin oluşturduğu (ümmetin devletini temsil eden) cemaatin bir benzeridir. Ki o Suheyb’e, onlardan ayrı baş çekenin (böylece İslam devletini bölüp parçalayanın) boynunun vurulmasını emretti. Burada sayının çokluğu halifeye biat hususunda birlik olma (cemaatleşme), sayıca azlık ise ayrı baş çekme (İslam devletini bölüp parçalama) anlamına gelmektedir.  

Yine Taberî şunu da dedi: Ümmetin sapıklık/dalâlet üzerinde birleşmeyeceğini bildiren habere gelince.. Onun anlamı, Hak Teâlâ’nın onları, karşılaştıkları dinî işlerde, hep birden ilimden sapıp hata edecek şekilde sapıtma üzerinde birleştirmemesidir. Bu, bu ümmette olmaz, olmayacaktır. (Azınlıkta da kalsalar hakkı söyleyenler her zaman bulunacaktır.)

Taberî'nin sözleri burada bitti. Çoğunlukla lafızlarıyla yazılmış olsa da, mana olarak aktarılmıştır.

(İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, çev. Ahmet İyibildiren, İstanbul: İ’tisam Y., 2014; eş-Şâtıbî, el-İʿtisâmC. 3, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 309-311.)

*

Evet, terk edilmesi, ayrılınması “dinden çıkma” anlamına gelen cemaat budur: Başında halifenin bulunduğu, ümmeti temsil eden, Şeriat’in yürürlükte olduğu İslam devleti..

İmam Taberî bunu açık bir şekilde ifade ediyor.

Yoksa, günümüzün cahillerinin zannettiği gibi falanca Nurcu grup, Süleymancı taifelerden bir taife, filan tarikatın falan tekkesi mensuplarının oluşturduğu klik, feşmekân dinî topluluk, hadîslerde kastedilen ve Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde yer alan “cemaat” değildir.

Bu gruplara katılmak “cemaat”e dahil olmak anlamına gelmediği gibi, onlardan ayrılmak da “cemaatten ayrılmak” olarak değerlendirilemez.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in ayrılınmamasını istediği “cemaat” günümüzde ne yazık ki mevcut değildir. (Bu konuyu bir sonraki yazıda Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs çerçevesinde ele alacağız inşaallah.)

*

Günümüzde cemaat (İslam devleti) taraftarları azalmış, Haricîler (Haruriye) taifesi ise çoğalmış bulunuyor.. 

Üstelik günümüzün modern Haricîleri, çok farklı gruplara dağılmış durumdalar; hem Kur’an Müslümanlığı edebiyatı yapanlar arasında, hem de onun tam zıddı olan Ehl-i Sünnetçilik (ehlî sünnetçilik, ehlileştirilip laik düzene uydurulmuş sünnetçilik) hareketi içinde boy gösterebiliyorlar.

Bunların temel özelliği İslam devleti nosyonunu (Batılı efendilerinden aldıkları akılla adına bazen İslamcılık yahut Siyasal İslamcılık, bazen irtica, bazen de din istismarı diyerek, ve İslamcılığın “din olan İslam”dan farklı olduğunu iddia ederek) aşağılamaları ve reddetmeleridir.

Onlara göre, laik (siyasal dinsiz) rejim, inanç ve ibadet hürriyeti tanıması, bütün inanç gruplarını saygın kabul edip hepsine eşit hak ve hürriyet tanıması şartıyla, İslam’ın onay verdiği bir düzendir. Kur’an ayetlerinin bu şekilde yorumlanması mümkündür.. Bütün yapılması gereken, bu gerçeğin anlaşılmasına engel olan “uydurma hadîsler”den ve bu hadîsler çerçevesinde oluşmuş bulunan mezhep prangalarından Müslümanların kurtarılması, “İslam’ın güncellenmesi”dir. İnsanlara devletin dininin olamayacağı, olabiliyorsa o takdirde de devletin dininin ancak adalet olabileceği anlatılmalıdır. Adalet ve ahlâk.. İşte esas olan budur.. İslam devleti davası ve Şeriatçılık ise yok edilmesi gereken zihniyetlerdir.

Savundukları palavraların özeti bu.

Adaletten ne anladıkları ise meçhul.. Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belirsiz..

Tek belli olan, onun Şeriat olmadığı.. Bunlara göre dünyada adaletsizlik diye birşey varsa, o, özellikle Şeriat'ten ibaret.

*

Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde İslam adına konuşup yazan çevrelere bakıldığında, (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat, “başında halife bulunan ve ümmeti temsil eden İslam devleti” demek olduğu için) onların birçoğunun itikad (zihniyet) düzeyinde Ehl-i Sünnet ve Cemaat anlayışını terk etmiş olduklarını görürsünüz.

Çünkü, açıkça veya ("İstemez, yan cebime koy" tarzı) dolaylı biçimde savundukları devlet ümmetin değil, bir ırkın devletidir.. Şeriat'i (müslümanlığı) değil, siyasal dinsizliği (laikliği) esas alır. 

Bunların bir kısmı (tarihselci şaklaban ve soytarılar, Goldziher dölü modernist ilahiyatçı dallamalar, İhsan Eliaçık gibi bir buffalo kadar narin ve kibar olma üstünlüğüne sahip tipler, Mustafa Öztürk gibi en az bir kertenkele kadar şirin ve sempatik olmalarıyla temayüz eden ekran artistleri) sünnet ve cemaat gibi kavramları önemsemediklerini zaten açıkça ortaya koyuyorlar.

Fakat, sözde onlarla çatışan ve mücadele eden kimi ehlî sünnetçilerin, tarikatçıların, Nurcuların ve de Millî Görüşçü siyaset esnafının da (önemli bir bölümümün) bu noktada onlardan bir farklarının kalmamış olduğu görülüyor.

Mesela Temel Karamollaoğlu.. Tarikatçı kökleri de bulunan bu Millî Görüşçü şahıs, “İslamcı olmadığını, müslüman olduğunu” söyleyebilmişti.. Neden?.. Çünkü “ci, cı” olmaya karşı alerjisi vardı, fakat “haspaya yakıştığı için” Millî Görüş-çü olabiliyordu.. “Ci, cı” ile “çü” aynı şey değildi..

İmam böyle olursa cemaati nasıl olur, tahmin etmek zor değil..

Beş yıl önce “İslam’ın güncellenmesi” nutku atarak hocaları aşağılayan, daha öncesinde de Mısır ve Tunus’a “Şeriat yerine laiklik” tavsiye eden Recep Tayyip Erdoğan’dan hiç bahsetmeyelim.

Nurcu gruplar, tarikatçılar, şucular bucular.. Kimisi laiklik havarisi, kimisi demokrasi fedaisi, kimisi turfanda Kemalist, kimisi “devletçi”, yani laik (siyasal dinsiz) devlete sıdk u sadakatle iman etmiş vaziyette.. İslam- olmadıklarını ilan için kendilerini paralıyor, devlet-çi olduklarını duyurmak için kırk takla atıyorlar.

Memlekette meselenin farkında olan gerçek Ehl-i Sünnet ve Cemaat mensupları (Sünnet'e bağlı İslamcılar, Siyasal İslamcılar, Şeriatçılar) varsa da, kıyıda köşede kalmış “garipler” durumundalar.

*

Evet, günümüzde Türkiye gibi ülkelerde modern Haricîliğin altın çağı yaşanıyor.

Neden böyle olduğunun anlaşılması için Haricîlik meselesini biraz açmak gerekiyor.

Haricîliğin ilk nüveleri Hz. Osman r. a. döneminde oluştu.

Birtakım kişiler ahlâk, edep, fedakârlık ve dürüstlük timsali olan Hz. Osman’ı ahlâk ve adalet adına eleştiriyorlardı.

O kadar ileri gittiler ki, sonunda onu, evine girip (Kur’an okurken) şehid ettiler.

İsteseydi bu kişilerin hepsini tutuklatabilir, bir soruşturma başlatıp arkalarındaki kışkırtıcıları tespit edebilir, ya da doğrudan hepsini kılıçtan geçirebilirdi.

Nitekim Şam valisi Muaviye r. a. bir askerî birlik gönderip onu korumayı ve muhalifleri defetmeyi teklif etmiş fakat o kabul etmemişti.

Sonra bu zümre Hz. Ali k. v.’nun ordusuna katıldılar fakat çok geçmeden onun başına bela oldular. Sıffîn Savaşı’nda yaşanan hakem olayını bahane ederek onun saflarından ayrıldılar, ayrı bir grup haline geldiler.

İlk toplandıkları yer olan Harûrâ’ya nisbetle onlara Harûriyye denildi.

*

Prof. Ethem Ruhi Fığlalı, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Hâricîler” maddesinde, onların siyasî görüş ve tutumlarına ilişkin olarak şunları söylüyor:

İlk Hâricîler ve diğerleri için esas olan nokta, İslâm ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususundaki ısrardır. … Bu anlayış, yanlış yola sapmadan İslâm’ı yaşamayı ve adaleti gerçekleştirmeyi gerektirir. … Buna göre Hâricîler’in görüşlerinin hareket noktası, devletin en önemli niteliği olan adalet ilkesiyle Allah’ın hükmünün gerçekleştirilmesinden birinci derecede sorumlu makam olması açısından hilâfet meselesidir. Halifelik âdil, âlim ve zâhid olması şartıyla hür yahut köle her müslümanın hakkıdır; diğer mezheplerin ileri sürdükleri Kureşî, Hâşimî, Emevî yahut Arap olma gibi şartlar geçerli değildir. Halife, müslümanlar arasında yapılan hür seçimle iş başına getirilir; doğru yoldan ayrıldığı zaman da azledilir ve öldürülür. Koruyucu çevresi az olacağı ve azledilmesi gerektiğinde güçlü bir direniş gösteremeyeceği için Arap olmayan kimsenin halifeliği tercih edilir. …. Hâricîler, bu görüşleriyle hürriyetçi demokrasinin ve gelişen olaylara göre süratli değişmenin [İslam’ı değiştirip güncellemenin] temsilcileri olarak görülmektedir. … Osman’ın ilk altı yılını ve Ali’nin tahkîme kadarki halifeliğini meşrû sayıp Hz. Osman’ın ikinci (son] altı yıllık halifelik …  dönem(in]deki icraatını adaletsizlik şeklinde değerlendirmeleri hemen bütün Hâricîler’in ittifak ettiği hususlardır. Bu anlamda Hâricîler devlet adamlarının yetkilerini, hüküm verme salâhiyetlerini reddederek devlet [İslam Devleti] kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişlerdir. Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez. Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir. …

Hâricîler için devletin en önemli vasfı adalet olduğundan … Ahlâkî endişenin doğurduğu bu görevi yerine getirme hususunda Hâricîler’in son derece sert oldukları hemen hemen bütün ilk dönem kaynaklarında belirtilmiştir. Meselâ Abdullah b. Habbâb b. Eret gibi seçkin bir sahâbîyi hunharca katletmeleri, buna karşılık, “Peygamberinizin emanetini koruyunuz” diyerek hıristiyanlara ve Hâricîler’in kötülüklerinden korunmak için “müşrik gibi görünen” [Müslüman olduğunu söylese öldürülecek olan] Vâsıl b. Atâ ve arkadaşlarına arka çıkmaları hep bu ters bedevî anlayış ve dar görüşlülüğün örnekleridir (Müberred, III, 1078-1079, 1134-1135).

… bu anlayışı daha da ileri götürerek Hâricî olmayan herkesi düşman ve kâfir kabul etmişler, buna bağlı olarak kendilerinin dışındaki müslümanların kadınlarını ve çocuklarını da esir almış veya öldürmüşlerdir. …

Prof. Fığlalı’nın verdiği bilgiler, çağdaş (modern) Haricîliğin anlaşılması bakımından ufuk açıcı nitelikte..

Görüldüğü gibi, “Gök kubbe altında yeni bir fikir yoktur” diyen Prof. Ali Fuat Başgil çok da haksız sayılmaz, Kur’an Müslümanlığı dalgası (dalaveresi) yeni bir şey değil, çağdaş Haricîlere manevî atalarından miras kalmış.

Adaletten kendi kişisel, ailevî, zümrevî (grupsal) veya etnik/ırkçı imtiyazlarının korunmasını anlayan ve bir yandan da “Devletin dini adalettir” diye yaygara koparan çağdaş Haricîlerin irticaî (gerici) bir zihniyete sahip oldukları ve bin 400 yıl öncesinin diliyle konuştukları da böylece ortaya çıkıyor.

Üstelik o eski Haricîlerde “hürriyetçi demokratlık” da eksik değil.. Hatta Fransız İhtilali’nin sloganlarından “özgürlük” ve “eşitlik” bile onlarda var, “kardeşlik”ten ayrıca söz etmemişlerse de onu “eşitlik”te mündemiç kabul edebiliriz.

Sadece Fransız İhtilali’nin değil, İttihat ve Terakki çapulculuğunun sloganları da onlarda mevcut: Hürriyet, müsavat (eşitlik), adalet.

*

İslam’da “değişme”nin (güncellemenin) de şampiyonları durumundalar.. Adamlar yaşadıkları devrin insanlarına göre “bin 400 yıl ileri”ler.

Dahası, Fığlalı’nın ifadesiyle “devlet kurumuna karşı bedevî tepkisini ve bir tür anarşizmi dile getirmişler”.

Anarşizm, "devlet otoritesi"ni gereksiz görmek anlamına geliyor.

Ancak, pratiklerine bakıldığında, devlet kurumuna karşı sergiledikleri bedevî (göçer, göçebe) tepkisini, ırkçı/milliyetçi göçebeliğin devlet anlayışını “ümmetçi İslam devleti” anlayışına tercih etmeleri olarak anlamak gerekiyor.

Fığlalı’nın şu ifadesi önemli:

“Esasen kabile toplumunda bütün değerler kabile içinde oluşur ve kabile dışında hiçbir değer kabul edilmez.”

Burada “kabile” kelimesi yerine “millet”i koyduğumuzda çağdaş Haricîlik bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor: “Esasen millet toplumunda bütün değerler millet içinde oluşur ve millet dışında hiçbir değer kabul edilmez.”

Böylece, Fransız İhtilali’nin azgelişmiş ülkeler ve azıcık gelişmiş beyinler tarafından vird-i zeban haline getirilen “milletin/kabilenin kendi kendisine tapınması” olgusuna ulaşmış oluyoruz: “Hakimiyet kayıtsız şartsız kabilenindir”

Çünkü kabile dışında herhangi bir “değer” mevcut değildir. Kur’an’dan filan bahsedilse bile, bu, onun kabilenin "kabilesel çıkarlar"ı için istismarı ameliyesinden ibarettir.

Bu çılgın merdivenin bir sonraki basamağında, kendi kabilesinden olmayanı düşman belleme vardır. Fığlalı’nın ifadesiyle:

“Geniş ölçüde bedevîlerden teşekkül eden Hâricîler de bir kabile gibi idrak ettikleri kendi topluluklarının dışında kalan herkesi düşman görmüşlerdir.”

Bin 400 yıl öncesinin Haricîsi bu ilericiliği, vatanseverliği, yerliliği, milliliği, milliyetçiliği hayata geçirir de çağdaş Haricîlik ondan geri kalır mı?! O da kendi “devletçiliği”ne bir tür “çağdaş din” olarak iman etmeyen herkesi düşman beller.

*

Bu çağdaş Haricîlik, tıpkı bin 400 yıl önceki prototipinde olduğu gibi Hristiyan’a, Yahudi’ye, Sataniste (şeytancılara), Budiste, putpereste, ateiste, deiste “Her inanç saygındır” diyerek hürmet arz ederken, karşısında iki büklüm olurken, “İslamcı, Siyasal İslamcı, Şeriatçı” diye nitelendirdiği Müslümanların “inanç”larını “saygın olan inançlar” listesinden ustaca bir gözbağcı elçabukluğuyla siler ve benimseyenleri (açıkça olmasa da trafik kazaları, zehirlemeler vs. gibi “örtülü” yöntemlerle) yok edilmesi gereken hedefler listesine yerleştirir.

Bugün İslam dünyasının birçok beldesinde, mesela Suudi Arabistan’da, Pakistan’da, Mısır’da, Tunus’ta müslüman âlimleri hapse tıkan, öldüren, fakat Batılılar karşısında haysiyetsizlik ve karaktersizliğin destanını yazan çağdaş Haricîlerin, Rasulullah s.a.s.’in ashabını katleden fakat Hristiyanları “Rasulullah’ın emaneti” diyerek baş üstünde tutan bin 400 yıl öncesinin adalet tellalı kabileci-hürriyetçi-eşitlikçi Haricî sapıklarından farkı nedir?

*

Şudur: Birincisi, çağdaş Haricîler “adalet”i, daha çok, laiklik (siyasal dinsizlik) olarak anlıyorlar.. Ne kadar çok dinsizlik, o kadar adalet.. Ne kadar çok dindarlık, o kadar adaletsizlik.. 

Şeytan gibi tümden dinsiz olduğunuzda en adil adam haline geliyorsunuz.

Bu yüzden, çağdaş Haricîlerin dilinde adalet, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya itaat ile Şeytan’a itaatin (Satanistliğin) devlet nezdinde eşit olmasıdır.

Yani (İslam açısından) devletin şeytanlaşması, ya da şeytanîleşmesidır.. Bu şeytanîleşme adalet anlamına gelmektedir. 

İkinci farklılık ise şu: Antik Haricîler som, saf ve pür “yerli ve milli” idiler, modern Haricîlerin ise “medenî, çağdaş müttefik ve dostları, yahudi ve/veya hristiyan akıl hocaları, aşıp geçmeye çalıştıkları bir kızılelmaları (çağdaş uygarlık düzeyi idealleri)" mevcut.

O yüzden modern Haricîler, manevî ataları gibi (zahiren) kaba saba ve nobran değiller, imaj çağının adamları oldukları ve “algı”nın herşey demek olduğunu öğrendikleri için “olmadıkları gibi görünme, göründükleri gibi olmama” sanatında ustalaşmış durumdalar.

"İlm-i siyaset" kalpazanlığı hayat tarzları haline gelmiş durumda.

Dolayısıyla ince, kibar, rafine, medenî/şehirli, kibar, nazik ve zarif görünmeyi iyi beceriyor, ruhlarındaki yabaniliği ve gönüllerindeki canavarlığı Batılı akıl hocalarından aldıkları cicili bicili insancıl söylem ambalajı ile başarılı bir şekilde örtebiliyorlar.

Fikirlerindeki tutarsızlık ve çelişkileri, boş laflarındaki anlamsız kelime kargaşasını “yeni arayışlar, yeni yaklaşım, yeni yorum, farklı bir okuma” vs. türünden süslü laflarla revaçta tutmayı ve pazarlamayı iyi beceriyorlar.

Fikir jimnastiği terkibinin jimnastik kısmını fazla abarttıkları için düşünceleri acayip esnekleşebiliyor, omurgaları yokmuş gibi kalıptan kalıba girebiliyorlar; renksiz ve kokusuz sudan düşünceleri bazen akışkan, bazen buz gibi katı, bazen de buhar olabiliyor.

*

Mesela İslam (Şeriat) söz konusu olduğunda “İslam’ın devlet diye bir derdi olmadığını, İslam devleti diye birşeyin bulunmadığını” söyleyerek “devlet”i dinî açıdan (hem itikad hem de amel noktasından) önemsiz bir kurum haline getirirken, konunun dinî boyutunun kimsenin aklına gelmediği zamanlarda acayip “devletçi” hale gelebiliyorlar.

Devlete sadakat ve ona endekslilik onlar için tek doğruluk ve meşruiyet kıstası haline gelebiliyor.

Mesela FETÖ konusunda sergilenen tavır tam da buydu.. Budur.

Onların söylemlerindeki dinî hatalar, aşırılıklar, sapmalar, tahrifat ve sahtelik, “devlet”le ters düştükleri görülünceye kadar önemsenmedi. Ne zaman ki “devlet”le (iktidar konumundaki adına devlet denilen siyasetçiler ve bürokratlar ile) dünyevî bir rekabet içine girdiler, bunlar için denilmedik laf bırakılmadı.. Hakaretin, aşağılamanın, tekfirin, aforozun, sövgünün, küfrün bini bir para haline geldi..

Nedeni, olaya “din” (İslam) değil “devlet, devletluluk” açısından bakılması..

Şayet olaya İslam'ın mutlak doğruları açısından bakılsaydı, FETÖ’ye çok daha önceden tepki gösterilmesi gerekirdi..

Fakat, mevcut rejim (devlet) de o “mutlak doğrular” açısından yanlış yerde durduğu için, bunu hiçbir zaman umursamadılar.

Çünkü o mutlak doğrulara saygı ve saygının gereğini yapma, laikliğin (siyasal dinsizliğin) lügatinde “adaletsizlik” demek oluyordu.

Adalet, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarında tecelli eden bir şey değildi; adalet, putlaştırdıkları taklitçi önderlerinin Batılı akıl hocalarından öğrendikleri palavralara kayıtsız şartsız itaatle sağlanıyordu.

*

Evet, modern Haricîlerin, İslam devleti nosyonu söz konusu olduğunda, manevî ataları gibi “devlet”i “tu kaka” ilan ettiklerini, adaletten, ahlâktan, maneviyattan, zühdden, dünyayı terkten, insanlığa hizmetten vs. söz ettiklerini görürsünüz.

Fakat sıra “laik (siyasal dinsiz) devlet”in fikir(sizlik) temellerini tartışmaya gelince birden bire lâl ü ebkem kesilirler.

“Dinsiz (laik) devlet”i ancak dostlar alışverişte görsünler kabilinden (ahmakları aldatmak üzere “yem” olarak) birkaç cümleyle (işin özüne temas etmeyip sureta) eleştirdikten sonra lafı İslam devleti idealine getirir, onu yerin dibine batırmak için (içinde istismar, vahşet, baskı kelimeleri resm-i geçit yapan) hezeyanları sel gibi boca ederler.

*

İmam Şatıbî’nin “cemaat”ten neyin anlaşılmasına gerektiğine dair beş ayrı görüşten söz ettiğini söylemiştik.

Bunları sıraladıktan sonra konuyu şöyle bağlıyor:

Kısacası cemaat, Kur'an ve Sünnet’e muvafakat eden bir imam (devlet başkanı, halife) üzerinde birleşilmesi meselesine raci olmaktadır. Böylece açığa çıkmaktadır ki, Sünnet’in gayrisi üzerinde birleşme (birlik ve beraberlik, içtima), hadîslerde sözü edilen cemaatin manasına dahil değildir; Haricîler’in ve onların mecralarında yol alanların durumunda olduğu gibi.

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâmC. 3, s. 311.)

İmam’ın ifadelerinden çıkan sonuçlar şunlar:

Bir: Cemaat, (ümmeti temsil eden) İslam devletidir.

İki: Devlet başkanı (ve onun şahsında devlet), cemaat vasfını kazanmak için, Kur’an ve Sünnet’e (Şeriat’e) bağlı olmak zorundadır.

Üç: Sünnet’e (Ki Kur’an’ın nasıl anlaşılması ve hayata geçirilmesi gerektiğini gösteren kılavuzdur) aykırı laiklik (siyasal dinsizlik/ilkesizlik), demokrasi, milliyetçilik (ırkçılık), vatanseverlik, yerlilik-millilik, “devletçilik” vs. gibi ilke(sizlik)ler etrafında birleşen topluluklar “cemaat” değildir.  Bilakis bu ilke(sizlik)leri bayrak edinen toplum ve topluluklar, grup ve kliklerin varlığı tefrika (parçalanıp fırkalaşma, bölünme/bölücülük) anlamına gelmektedir.

Dört: Devlet yönetiminde Sünnet’e bağlılığın (Şeriat’in) esas ilke olmasını reddetmek, Şeriat’e karşı çıkmak, Şeriat düşmanlığı yapmak (Haricîler’in mârika yani “dinden çıkmış” bir topluluk kabul edilmesinde olduğu gibi) dinden çıkma (dinsizlik) anlamına gelir.

Beş: Günümüzde Türkiye gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan yapılar belki Alman sosyolog Tönnies’in “cemaat” diye Türkçeleştirilen Gemeinschaft’ına karşılık geliyor olabilir, fakat hadîs-i şerîflerde sözü edilen cemaatle bir ilgisi bulunmamaktadır. Tam aksine tefrika (fırkalaşma, bölünüp parçalanma) olarak görülebilecek bir mecrada seyretmektedirler.. (Tönnies’in Gesellschaft’ının hadîslerdeki cemaat olgusunu daha iyi yansıttığı söylenebilir, fakat bir önemi yok, Tönnies’in canı cehenneme..)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...