İLAHİYATÇI CEHALETİ VE "CEMAAT"

 



TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-i Sünnet” maddesinin yazarı Yusuf Şevki Yavuz’un “cemaat” kavramını tam açıklayamadığı ve İmam Şatıbî’nin konuyla ilgili ifadelerini de hem eksik aktardığı hem de yanlış yorumladığı görülüyor.

Çünkü söz konusu maddede yer alan "Cemaat kavramı, farklı şekillerde yorumlanmışsa da … İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265)" şeklindeki ifadesi doğru değil.

Çünkü İmam Şatıbî cemaatten sadece “ashab”ı anlıyor değil.

“Cemaat”ten kastın sadece ashab topluluğu olduğu kabul edilirse, sahabenin son ferdi de vefat edince cemaatin yok olup gitmiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Evet, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi ümmetin “cemaatsiz” zamanları olacaktır, fakat bu, ashabın vefatıyla değil, “tüm Müslümanların bağlılık arz edip biat ettikleri bir halife/imam tarafından yönetilen bir İslam devleti”nin bulunmamasıyla ortaya çıkan bir durumdur.

*

Yusuf Şevki Yavuz’un İmam Şatıbî’nin görüşlerini yanlış aktardığı, İmam’ın el-İ’tisam adlı eserinde yer alan şu ifadelerinden de anlaşılıyor:

“… (Cemaatin ne olduğu konusunda yanılan kişilerin) Bu konudaki görüşleri, kendisine ittiba edilmesi emredilen cemaatin --ki fırka-yı nâciyedir (kurtulmuş topluluktur)—, toplumun genelinin (kamuoyunun, umumun) üzerinde bulunduğu şey (üzerinde olma) olduğu anlayışı üzerine kuruludur. Böylece, gerçekte cemaatin, Hz. Peygamber’in (s.a.s), onun ashabının ve onlara güzelce tâbi olanların üzerinde bulundukları şey (üzerinde olma) olduğunu bilememiş oldular.”

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 1, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 21.)

Görüldüğü gibi, İmam Şatıbî sadece ashabdan söz etmiyor, “onlara güzelce uyanlar”ın (ve’t-tâbi‘ûne lehüm bi-ihsânin), yani Sünnet’e tabi olanların biraraya gelmek suretiyle oluşturdukları topluluğu da cemaat olarak nitelendiriyor (Ya da cemaate dahil ediyor).

Prof. Yavuz’un yazdığı satırlarda bu “onlara ihsan üzere tâbi olanlar” kaydı nerde peki?.. Ara ki bulasın, alıp başını Kaf Dağı’nın ardına gitmiş.

Burada “onlara güzelce uyanlar” ifadesiyle “yaşayan insanlar”dan söz edilmektedir.

Cemaat, sadece vefat etmiş olan ashabdan ibaret değildir.

*

İmam Şatıbî’nin sözlerini aktarmaya devam edeceğiz, fakat önce, İslam’ın siyasal boyutunu (siyasete ilişkin hükümlerini) geçersiz ilan etmek için Hristiyan ve Yahudiler ile onların içimizdeki işbirlikçilerinin çevirdikleri dolaplardan söz etmek gerekiyor.

İçimizdeki işbirlikçilerin bir kısmı İslam’a doğrudan cephe alıyor, onu çağdışı ilan ediyor, “Ortaçağ düzeni ve kafası” gibi laflarla aşağılamaya çalışıyorlar.

Bunlar geniş bir yelpaze oluşturuyor, aralarında ateistler de, deistler de, Kemalist/Atatürkçü laikçiler de, Şeriat düşmanı Türk ve Kürt ırkçıları/milliyetçileri de var.

Bunlar İslam’a cepheden, sağdan soldan, yandan arkadan saldırıyorlar.

Bir de İslam binasının temellerini içeriden yıkmak için uğraşanlar var.

Bunların bir kısmı bozuk itikatlı ve kötü niyetli oldukları halde suret-i haktan gelerek münafıklık yapıyorlar.

Onlara uyanların bazıları ise, yapılan ameliyenin temelleri sağlamlaştırma çabası olduğunu zanneden şuursuz kullanışlı ahmaklar topluluğu..

*

İslam binasını içeriden yıkmaya çalışanları da iki ana başlık altında ele almak mümkündür.

Bir grubu, liderleri dışarıdaki Hristiyan ve Yahudi “akıl hocaları”yla işbirliği ve dayanışma içinde olan sözümona dinî/İslamî grup, klik ve topluluklar oluşturuyor. Tipik örnek FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü).

İkinci grubu ise, bir yandan Türkiye’deki laik-Kemalist derin yapı ve örgütlerin yönlendirmesiyle icra-yı faaliyette bulunan, diğer yandan da Batılı oryantalist şeytanların vesvese ve hurafelerini tekrarlayarak sözde “aydın” din bilgini olmaya ve Batılılar’dan aferin almaya çalışan kişilik özürlü modernist-tarihselci ilahiyatçılar oluşturuyor.

“Bilimsel” şovmenlik ve artistlik derdindeki bu şahsiyetsiz güruh, cepheden saldıran ateistler ve ataist-ırkçı laikçiler gibi “çağdışı” filan türünden lafları tekrarlamak yerine, aynı anlama gelen “tarihsellik” gibi şekerle kaplı zehirli kapsülleri Müslümanlara yutturmaya çalışıyorlar.

Bunların bazıları (Prof. Ömer Özsoy ve Prof. Mustafa Öztürk gibi “öz” ve süzülmüş dangalaklar) Kur’an-ı Kerîm’e (Allahu Teala’nın kelamına) bile dil uzatabilmiş durumdalar. Allahu Teala’nın Kur’an’da “ahlâkî idealden taviz vermiş” olduğunu yazabilmiş olan Fazlur Rahman münafığının izindeler. Hatta onu aşmış durumdalar.

Ancak, “mevzubahis” olan mesela (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu) Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabı Nutuk olunca, nutukları tutuluyor, eleştirellik “teferruat” haline geliyor, “Ata”larının kitabında herhangi bir “dinî ya da ilmî hata” bulamıyorlar.

*

Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi “öz” dangalak olmayı başaramayan “düşük profilli” modernist-tarihselci ilahiyatçılara gelince, onlar, Kur’an’a dil uzatma “cesareti” sergileyemiyor, "öz" dengesizleri gıptayla seyretmekle yetiniyor, sadece, (Kur’an’ın doğru anlaşılması bakımından vazgeçilmez öneme sahip olan) hadîsleri (Sünnet’i) tahrif ve tahrip etmek için mesai sarf ediyorlar.

Suret-i haktan geldikleri için de, sözde, dini korumaya, uydurma hadîslerden ayıklamaya, ulemanın yorumlarının donmuşluğundan kurtararak  “güncellemeye”, ve “çağdaş” dünyada yaşanabilir hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun için öncelikle geçmişte muhaddislerin (hadîs âlimlerinin), nakledilen rivayetlerin sıhhatini tespit için yapmış oldukları çalışmaları, onların bize bırakmış oldukları devasa birikimi istismar ediyor, mesela “Tamam öyle bir hadîs var da onun ravîlerinden (aktarıcılarından) filan hakkında falan âlim şöyle bir olumsuz şey söylemiş” türünden gazeller okuyor, neredeyse bütün hadîsler hakkında şüphe uyandırmaya uğraşıyorlar.

Diyelim ki ravîler hakkında söyleyecek birşey bulamadılar, bu defa da, “Hadîsleri bir de metin tenkidine tabi tutmak lâzım” diyerek inkâr yoluna sapıyorlar.

*

Metin tenkidi diye ortaya koydukları şeyler ise genelde kendi geri zekâlılıklarının, önyargılarının ve idrak eksikliklerinin teşhirinden, Batılılar ve laikçiler karşısındaki aşağılık komplekslerinin ve yaranma arzularının dışavurumundan ibaret.

Böylesi “metin tenkitçisi” tipler her devirde çıkmış.. Mesela zamanında cahil bir sofunun, Allahu Teala’nın isimlerinden birinin, “kibir” kelimesiyle aynı kökten gelen el-Mütekebbir olduğunu duyunca, “Hâşâ, Allah mütekebbir olamaz, kibirlenmek Allah’a yakışır mı?!” demiş olduğu söylenir.

Bir başka “metin tenkitçisi” tipi, Mahmut Toptaş hoca bir yazısında şöyle anlatıyor (“Sağır Kef ve Tecvit”, Millî Gazete, 10 Ocak 2023):

Ahmet’in oğlu hafız oldu mu?

Ali amca Ahmet’in geldi mi?

Bu iki soru cümlesinde birinci cümlede Ahmet kelimesinin sonuna gelen N harfi normal bizim bildiğimiz N’dir.

İkincisindeki N ise Osmanlılar döneminde sağır kef dedikleri N’dir ve ses genizden gelir.

İşi, okumak ve yazmak olmayanlar için sorun yok.

Okuduğunu veya yazdığını anlama veya anlatma derdi olmayanlar için de sorun yok.

Halkımız, konuşurken farkında olmadan ikisini ayırt ederek doğrusunu söylüyorlar.

“Ahmet evine gitti, sen de kendi evine mi gidiyorsun?” derken ikinci “evine” kelimesindeki N harfini genizden söyler.

*

Geçen Cuma hutbesinin başlangıcında imamlarımız, Süleyman Çelebi’nin bir beytini okuyarak başladılar:

“Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi asan ide Allah ana”

Her iki mısranın sonu “ana” diye biter.

Benim Cuma namazı kıldığım caminin imamı, aklı başında, “Allah ana” kelimesinin nasıl yanlış anlaşılacağını bildiğinden “Allah ona” diye okudu.

Osmanlıca da ana kelimesinin ona denmesi için sağır kefle yazılırdı.

Latin alfabesinde sağır kef olmadığından zorunlu olarak “ana” yazılmış.

Ne olacak “ana” yazılır da ona okunur denemez. Birçok imamımız da “Allah ana” diye okumuşlar.

1975-79 tarihleri arasında Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenci iken değerli hocalarımızdan Arif Etik merhum sınıfta anlatmıştı:

Okulun ders yılının başında açılış için müdür bey, Konya valisini, ikinci ordu komutanını ve diğer protokolü davet etmiş.

“Açılış günü ikinci ordu komutanıyla yan yana oturduk.

Bir ara bana eğildi ve, “Neden Hristiyanlar ‘Allah baba’ derler de biz Müslümanlar ‘Allah ana’ deriz?” diye sordu.

Ben de ona, “İlk defa sizden duyuyorum, siz nereden duydunuz?” dedim,

Millî Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı Mevlid kitabında:

“Allah adın her kim ol evvel ana

 Her işi asan ide Allah ana” diyor dedi.

Arif hoca, “Emin ol aziz yavrum dondum kaldım” demişti.

Hoca, açıklamasını yapmış.

Birinci mısradaki “ana”nın anmak anlamında olduğunu, ikinci mısradaki “ana”nın ona manasında olduğunu, ikisinin de sağır kefle yazıldığını ama Latincede sağır kef olmadığından böyle sorunlar olduğunu söylemiş.

*

Evet, modernist-tarihselci İlahiyat soytarılarının metin tenkitçiliğinin ne menem bir şey olduğunu (inşaallah izleyen yazılarda) bir doktora tezi örneğinden hareketle teşrih masasına yatıracak, daha sonra da “cemaat” konusuna (İmam Şatıbî’nin yarım kalan sözlerini de tamamlamak suretiyle) devam edeceğiz..


"EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT"İN CEMAATİ, SÜNNET (ŞERİAT) İLE CEMAATİ (DEVLETLEŞMİŞ TOPLUMU) CEM ETMİŞTİR

 




Öncelikle şu hususu belirtmemiz gerekiyor:

Laik (siyasal dinsiz) bir ülke olma durumundaki Türkiye’de devlet, dine karışıyor, fakat dini kendisine (zararsız gördüğü kültürel öğeler dışında) karıştırmıyor.

Fakat anayasasındaki “din ve vicdan hürriyeti” kaydından, “demokratik bir çağdaş hukuk devleti” olma iddiasından dolayı bunu ancak kısmen açıkça yapabiliyor.

Dine büyük ölçüde örtülü yöntemlerle müdahale ediliyor.

Bunun önde gelen aparatlarından biri ise ilahiyat fakülteleri..

Hayattaki en yüce idealleri prof.luk, dekanlık, rektörlük gibi unvanları devşirme, Diyanet İşleri Başkanı olma, “aydın din bilgini” diye alkış alma olan “bir kısım” ilahiyatçı akademisyenlerin (Ki bunların MİT’le ya da MİT’in taşeronlarıyla “iltisak”lı olduklarını gösteren pekçok karîne mevcut), İslam’ın laik (siyasal dinsiz) devletin seküler tekerine çomak sokamayacak şekilde yeniden yorumlanması (güncellenmesi) için lafları eveleyip geveledikleri görülüyor.

(Son dönemde bu İlahiyat akademisyenlerine cübbeli-cübbesiz tarikatçılar, Ezher’li şovmenler vs. de eklenerek kadro zenginleştirilmiş durumda.)

*

Bir önceki yazıda alıntılar yaptığımız TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-i Sünnet” maddesinin yazarı ilahiyatçı Prof. Yusuf Şevki Yavuz’un sözlerinin edasından ve üslubundan da böyle bir “koku” geliyor.

Geçmiş yıllarda bu şahıs (sanki kendisine derin bir yerlerden sipariş verilmiş gibi) sosyal medyada “Said Nursi Hakkında Bilinmesi Gereken Gerçekler” başlığı altında iftira ve çarpıtmalara dayanan bir paylaşım yapmış bulunuyordu.

Malum, merhum Bediüzzaman, bu laik (siyasal dinsiz) düzenin insanlıktan çıkmış "imtiyazlıları"nın kendi bekaları için tehlikeli kabul edip kafayı taktıkları, uğraşmadan edemedikleri âlimlerden biriydi.. Ona, vicdanlı insanların köpeklere bile reva görmeyeceği "zehirle itlaf" akıbetini reva görmüşler, defalarca zehirlemişlerdi.

Bediüzzaman’la her konuda yüzde yüz aynı şekilde düşüneceksiniz diye bir şart yok, fakat bu ülkenin geçmişindeki Ezan’ı bile yasaklamış, (çorap giymedin diye hunharca katleder gibi) şapka giymedin diye samimi dindarları idam etmiş İslam düşmanı zorba caniler hakkında bir inilti, bir sızıltı, bir vızıltı, bir fısıltı bile çıkarmayan dünyaperestlerin onun gibi ilmi, takvası, zühdü, İslam’a bağlılığı, salabet-i diniyesi ortada olan mazlum ve mağdur, ahir ömrünü acılar içinde geçirmiş çilekeş bir zata böyle yeldeğirmenlerine saldırır gibi hücuma geçmeleri, herhalde salt Bediüzzaman’ın sözlerinde (güya) “İslamî açıdan tenkit edilmesi gereken” ifadeler görmüş olmalarından kaynaklanıyor olamaz.

Prof. Ahmet Akgündüz, 28 Şubat sürecinde İlahiyat’ta kızların başlarını açmalarını savunmuş olan bu Yusuf Şevki Yavuz'un sözlerine şöyle cevap vermiş:

Demirel Cumhurbaşkanı iken, “Dinde Reform” diye 20 sayfalık bir rapor hazırlattı. Bana da hazırlayanlardan biri tarafından bu rapor gönderildi. Bu raporda zamanın Diyânet İşleri Başkanı, TRT’nin Dinî Yayınlardan sorumlu bir adamı, bir zaman Diyânet İşleri Başkan Yardımcılığı yapmış biri ile çift isimli ve soyadı Yavuz olan biri de vardı. Sayın câhil Prof., Demirel’in talimatıyla “Hz. Muhammed’in kurmak istediği devlet, Mustafa Kemal’in kurduğu laik devlettir” diyecek kadar alçalan dinde reform raporu hazırlayan sahtekârlar arasında sen de var mısın?

(https://www.risalehaber.com/akgunduzden-yusuf-sevki-yavuza-hz-muhammedin-devleti-m-kemalin-kurdugu-laik-devletti-348897h.htm)

*

Gelelim asıl konumuza..

Bu adamın (İslamî duyarlılığı geçtik) ilmî ciddiyet ve bilimsel yeterlilikten mahrum olduğunu, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış bulunduğu “Ehl-i Sünnet” maddesi de ortaya koyuyor.

Bir önceki yazıda ondan şu alıntıyı yapmıştık:

"Cemaat kavramı, her devirdeki müslümanların büyük ekseriyeti (sevâd-ı a‘zam) ve müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmışsa da vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265)."

Atıfta bulunulan kaynak, maddenin altındaki “Bibliyografya”da şu şekilde geçiyor: Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 258-265.

Kitabın basım yerinin ve baskı tarihinin gösterilmesi gerekirken bunlar nedense yok.

el-Muvâfakât Türkçe’ye Prof. Mehmet Erdoğan tarafından tercüme edilmiş durumda.. Ancak, söz konusu maddede kaynağın veriliş tarzından, Arapça baskısına atıfta bulunulduğu anlaşılıyor. Oraya baktığımızda ise “ruhsatlar” bahsinin anlatılmakta olduğunu görüyoruz. Cemaat konusunun esamisi bile geçmiyor.

Peki eserin diğer sayfalarında veya ciltlerinde geçiyor mu?

Hayır!

*

Bununla birlikte İmam Şatıbî meseleyi (Ahmet İyibildiren tarafından Türkçe’ye tercüme edilen) el-İʿtisâm adlı eserinde ele almış durumda.

“Yusuf Şevki Yavuz yoksa kitabın adını mı yanlış yazmış” diye el-İʿtisâm’ın ikinci cildinin sözü edilen sayfalarına baktığımızda yine tutarsızlık görüyoruz. 258 ve devamında değil, 255 ve 256’ncı sayfalarda cemaat meselesi, kavramın yanlış kullanımına itiraz sadedinde geçiyor.

Söz konusu sayfalarda dikkat çekilen husus şu:

Bid’atlerin yayılıp sünnetlerin yerini aldığı, hemen herkesin bid’atlerle amel ettiği zamanlarda bazı insanlar şöyle diyebilmektedirler: “Darb-ı meselde, atasözünde denilmiştir ki, tek başına isabet kaydetmektense insanlarla birlikte hata et! Kamuoyunun (halkın, milletin, toplumun) hatası doğru, senin kendi başına bulduğun doğru ise yanlıştır.“

İmam ayrıca böylesi kimselerin, iddialarını desteklemek için, "Cemaate tâbi ol, sürüden ayrılanı kurt kapar" ve "İhtilaf etmeyin ki kalpleriniz birbirine karşı hale gelmesin" anlamlarına gelen hadîsleri delil olarak öne sürdüklerini belirtiyor ve bunlara göre “cemaat”in, nasıl bir topluluk olduğu önem taşımaksızın insan topluluğu olduğuna dikkat çekiyor.

Ardından da, cemaatin ne anlama geldiği konusunu daha sonra ele alacağını belirtiyor ve cemaatin, “dünyada tek başına kalmış bir kişi de olsa, Sünnet’e tabi olan” olduğunu söylüyor. (Ebû İshak İbrâhim bin Mûsâ eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 2, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 255-6.)

Sünnet'ten (Şeriat'ten) yüz çeviren bir topluluk (grup, parti, etnik unsur, kurum, teşkilat, örgüt, kavim/ulus), ne kadar kalabalık olursa olsun, "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tabiriyle kast edilen cemaat değildir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat indinde Sünnet ile Cemaat birbirinden ayrılamaz. 

*

Ancak, bundan hareketle hemen "Cemaat kavramı farklı şekillerde yorumlanmışsa da 'Sünnet'e uyanlar topluluğu' anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir" diyerek dosyayı kapatmak gerekmiyor.

İmam'ın konuyu kitabının ilerleyen sayfalarında nasıl ele aldığını inşaallah bir sonraki yazıda göreceğiz.


“İSLAM DEVLETİ” OLARAK CEMAAT

 



Cemaat kelimesinin Arapça’daki sözlük anlamına (gündelik dildeki kullanımına) yabancı değiliz.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Cemaat” maddesinin ilk paragrafı, bildiğimiz manaları ortaya koyuyor:

“Toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem‘ masdarından türeyen Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” mânasına gelir. Fıkıh terimi olarak namazı imamla birlikte kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır.

(Ferdinand Tönnies adlı Alman sosyoloğunun Gemeinschaft-Gesellschaft ayrımını cemaat-cemiyet kelimeleriyle Türkçeleştirme işgüzârlığı yaparak cemaat kavramının kolunu kanadını budadığında kendisini “aydın” olmuş zanneden “montaj kültür endüstrisi” ithalatçılarının “taklitçi” ukalalıkları konumuzun dışında.)

Camiye gitmeyip kenardaki kahvehanede dedikodu ile vakit öldüren topluluk da aslında (sözlük anlamı itibariyle) cemaattir, fakat kelimenin fıkıh alanındaki anlamı bakımından cemaat değildirler.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı hadîslerinde geçtiği şekliyle ise cemaat, çok daha özel bir anlam kazanmakta, sadece fıkıh terimi değil, aynı zamanda itikad/akaid terimi haline gelmektedir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat, bu şekilde ıstılahî/terimsel bir anlama sahiptir.

*

Araplar’ın cemaat kelimesinin sözlük anlamını bildikleri halde hadîslerde sözü edilen cemaatin ne olduğuna dair ulemaya sorular yöneltmiş olmaları nedensiz değildir.

Buna bağlı olarak ulema, hadîslerde geçtiği şekliyle cemaatin hangi manalara gelebileceği konusunda farklı değerlendirmeler yapmışlardır.

Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-Sünnet” maddesinde şöyle deniliyor:

Sözlükte “mânevî alanda çizilen yolu benimseyenler” anlamına gelen ehl-i sünnet (ehlü’s-sünne) tamlaması ehlü’s-sünne ve’l-cemâa (ehl-i sünnet ve’l-cemâat) ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Buradaki sünnetten maksat, dini tebliğ ve beyan etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber’in İslâm’ın temel konularını anlama ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı, her devirdeki müslümanların büyük ekseriyeti (sevâd-ı a‘zam) ve müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmışsa da …

Bu şekilde iki ayrı görüş ya da yorum dile getirildikten sonra üçüncü bir yorum, İmam Şatıbî’ye atfen “tercih edilen görüş” olarak aktarılıyor.

… yorumlanmışsa da vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265).

*

Bu yorumlar etrafında düşünülürse, hadîslerde belirtilen “cemaati terk” olgusu ya “Müslümanların büyük ekseriyetini (sevâd-ı a‘zam)” terk, ya müctehid âlimlere sırt çevirme, ya da “ashabı değersiz görme” anlamına gelecektir.

Bu yorumların her birinde bir hakikat payı varsa da, bunlar, “cemaati terk” olgusunu tek başlarına tam bir açıklıkla izaha yetmemektedir.

Mesela bir müslümanın günümüzde cemaat diye adlandırılan halihazırdaki gruplardan (fırkalardan, hiziplerden, sivil toplum hareketlerinden) ya da siyasal hareketlerden birine katılıyor olmasını bile “Müslümanların büyük çoğunluğu”na sırt çevirme olarak yorumlamak mümkündür.

Çünkü bu cemaatçiklerin hiçbiri, sevâd-azam değildir. Ayrı birer “atomik” teşekkül olarak ortaya çıkmaları itibariyle de sevâd-ı azamla aralarına mesafe koymuş olmaktadırlar.

Ancak, “cemaat” kavramı “müslümanların siyasal birliği”ni yansıtan İslam devleti olarak alındığında, böylesi grupların hiç biri (devlet otoritesini ve Şeriat’i tanımazlık etmedikleri sürece) cemaatten ayrılmakla suçlanamazlar.

*

Cemaatin müctehid âlimler olarak yorumlanması durumunda cemaat, bir mezhebe mensubiyet (ya da mensubiyet iddiası) anlamına gelecektir.

Bu durumda cemaati terk, mezhepsizlik ya da mezhep tanımazlık olur.

Bu yorum da gerçeğin sadece bir yönünü ifade etmektedir, tek başına yeterli değildir.

Cemaatin ashab topluluğu olduğu yönündeki görüş (fırka-i naciye / kurtulan fırka hadisinden dolayı) buna göre daha tutarlı ve ikna edici olmakla birlikte, “cemaati terk” olgusunu salt “ashab aleyhinde konuşmama” haline getirmeye müsait olduğu için, yeterli bir açıklama olmaktan uzaktır.

Cemaatten olmak için bu gereklidir, fakat yeterli değildir.

*

Asıl temel sorun ise şu:

Müslümanlar müctehid imamlara saygı duyup onlardan herhangi birinin mezhebine tabi olmakla İslam’ı doğru anlayıp yaşama yönünde isabetli bir adım atmış olmakla birlikte, salt böyle yapmalarından hareketle (mesela Ahmet’in Hanefî, Mehmet’in Şafiî mezheb olmasıyla) cemaat haline gelmiş, bir cemaat teşkil etmiş olmazlar.

Aynı şekilde, Müslüman bireylerin ashabı hayırla yâd ediyor, onlardan kalan bilgi birikimini esas alıyor olmaları, cemaat kavramının içini tek başına doldurmaya yetecek bir nitelikte değildir.

Ayrıca bu durumda cemaat vasfını kazanmaya elverişli tek topluluğun (en azından söylem düzeyinde) Selefîler olduğunu (onlardaki ashab vurgusu nedeniyle) söylemek gerekecektir.

*

Bu üçü içinde en tutarlı yorum sevâd-ı azam olarak gözükmektedir.

Çünkü sevâd-ı azam tabiri, insan topluluğuna işaret ediyor olması hasebiyle, meseleyi salt zihniyet sorunu (fikir akımı, düşünce tarzı) olmaktan çıkarıp sosyolojik bir zemine taşıyor.

Ayrıca bu kavram, diğer yorumları geçersiz ya da gereksiz hale de getirmiyor.

Ancak burada önümüze şöyle bir soru gelmektedir: Sevâd-ı azam’ı tayinde/belirlemede ölçümüz ne olacaktır?

İnsanların ırkı m, rengi mi, dili mi, mezhebi mi, malı mülkü mü, ne olacaktır?

Mesela “Hanefîler çoğunlukta, yani bunlar sevâd-ı azam (büyük karaltı, büyük topluluk), dolayısıyla hepimiz Hanefî olmalıyız, aksi takdirde cemaati terk etmiş oluruz” mu diyeceğiz?

Ya da, sözgelimi “En kalabalık müslüman kavim Endonezyalılar, o halde Endonezyalılar’a tabi olmalıyız” gibisinden çıkarımlarda mı bulunacağız?

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-Sünnet” maddesinin ilerleyen satırlarında yer alan şu ifade bu noktada bize ışık tutuyor:

Bu hususlar dikkate alınarak Ehl-i sünnet ve’l-cemâat tabirinde yer alan “sünnet” ashabın yaygın telakkisi, “cemaat” de çoğunluğun siyasî temayülü şeklinde yorumlanmıştır.

Çoğunluğun siyasî temayülü tabirinde geçen çoğunluk, sevâd-ı azam’a karşılık geliyor.

Buradaki siyasî temayül ifadesi, cemaatin ashab topluluğu”na ve “müctehid âlimler”e tabi olma şeklindeki yorumlarını geçersiz hale getirecek tarzda anlaşılamaz.

Yani Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, siyasî temayül (eğilim) bakımından ashabın yolunu takip etmeyi ve müctehid âlimlerin siyasal konulardaki fetvalarına göre hareket etmeyi (kısacası Şeriat’i benimsemeyi) tazammun eder.

Ancak topluluğun siyasî temayülü denilince anlaşılması gereken, sadece bunlar değildir, belirli bir zamandaki sevâd-ı azam’ın (yaşayan insan topluluğunun) siyasî hareketidir.

Yani sevâd-ı azam’a ait (ümmetin büyük çoğunluğunun tasvibine mazhar olan) İslam (Şeriat) devletidir.

Böylesi bir devlet, sadece sevâd-ı azam’ın desteğini almış olması nedeniyle değil, aynı zamanda ashabın yolunu takip etmesi ve müctehid âlimlerin fetvalarıyla amel etmesi (Şeriat’i uygulaması) itibariyle cemaattir.

*

Eğer cemaat salt ashabın yoluna değer verme, müctehid imamlara saygı duyup tabi olma ya da siyasal eğilim sahibi olma meselesi olsaydı, yani cemaatin “devlet” anlamına gelen sosyo-politik yönü bulunmasaydı, ümmet için “cemaatsiz” bir dönemden söz etmek mümkün olmazdı.

Halbuki, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği bir hadis “cemaat”siz dönemden söz etmektedir.

Bu cemaatsiz dönem, Müslümanların halifesi tarafından idare edilen İslam devletinin bulunmadığı zamanları ifade etmektedir.

Bu noktaya ilerde tekrar döneceğiz inşaallah.


CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR




“D-v-l” kök harflerinden türemiş olan devlet, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelime..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da kullanılan bu tabir Kur’an’da geçmekle birlikte (Haşr 59/7), o dönemde bugünkü anlamını taşımıyordu.

Şu anda Türkçe’de kullandığımız “tedâvül” kelimesiyle ilişkili bir manada kullanılıyordu; ki bu kelime ile devlet kelimesi aynı kökten (d-v-l) türemiştir.

Bununla birlikte Araplar, Roma/Bizans ve İran gibi imparatorlukların varlığının farkındaydılar ve onlardaki “devlet”lik durumunu ifade eden bir kelimeye sahiptiler: Mülk.

Bu kelimeyle aynı kökten türemiş olan “memleket” (meliklik, krallık) sözcüğünü bugün de kullanıyorlar. Öyle ki, Suudi Arabistan Krallığı’nın resmî adı el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye’dir.

*

Evet, mâlik ve melik (hükümdar, kral) kelimeleri, “sahip olmak, hâkimiyet/egemenlik, güç, iktidar” anlamlarına gelen mülk kelimesi ile aynı kökten türemiştir.

Nitekim bu sözcük Kur’an’da geçmekte, Yusuf Suresi’nde o günkü Mısır hükümdarı için “melik” tabiri kullanılmaktadır (Yusuf, 12/76).

Dolayısıyla mülk, Araplar’ın o gün dünyada hakim olan devletler için kullandıkları bir tabirdi, sonradan “devlet” kelimesiyle ifade edilecek olan olguyu yansıtıyordu.

Mülk diye adlandırılan, baştaki yöneticinin (kral, padişah, sultan, hakan, sezar, kayzer, kisra, çar vs. anlamında) melik diye isimlendirildiği bu devlet yapısı, İslam’ın öngörüp “ideal” olarak ortaya koyduğu bir siyasal düzene/nizama karşılık gelmiyordu.

*

Nitekim Hz. Peygamber s.a.s., kendisinden sonra hilâfetin (hilâfetü’n-nübüvve) otuz yıl devam edeceğini, daha sonra idarenin “mülk”e (mülkün adûdun) dönüşeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 8; Tirmizî, “Fiten”, 48; Müsned, IV, 273; V, 50, 220-221).

Bu hadîs çerçevesinde mülk (meliklik), nübüvvet menheci üzere bir hilafeti temsil etmiyor olsa da, yani melik konumundaki kişiler Peygamber s.a.s.’in halifesi unvanını taşıma liyakati ve yeterliliğine (ya da hakkına) sahip bulunmuyor olsalar da, yine de başında bulundukları devlet “müslümanların devleti”ydi, İslam devletiydi.

Bununla birlikte söz konusu melikler kendilerini melik olarak adlandırmaktan kaçınıyor, hem “meşruiyet”i sağlama hem de kişisel itibarlarını büyütme noktasından kendilerini halife olarak takdim ediyor ve öyle adlandırılmak istiyorlardı.

Ancak, hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde bu halifelik iddiası sözde kalıyor, olay özünde “mülk” mahiyetini taşıyordu. 

(Öyle ki ashabın “Cennet’le müjdelenenler”inden Sa’d bin Ebî Vakkas r. a., Muaviye r. a. Hz. Hasan’dan hilafeti devraldığında ona, biat etmiş olduğu halde, “Ey Melik…” diye hitap etmiş, Muaviye r. a. rica makamında “Emîrülmüminîn deseydin ne olurdu…” karşılığını vermiştir. Onun bu şekilde hitap etmesi, söz konusu “otuz yıl” hadisinden kaynaklanıyor olmalıdır. Türkiye İlahiyat sirkinin duayen canbazı Mehmed Said Hatiboğlu adlı ilmi de zekâsı da yetersiz şahıs, “cebâbire/zorbalar kaydı ile ucu günümüze de dayandığı için olsa gerek, bu hadîs hakkında da şüpheler uyandırmaya çalışmış... Oryantalist hezeyanları sorgulama söz konusu olduğunda beyni felçli bir yatalak insan karikatürüne dönüşen, faltaşı gibi açılmış gözleri sabit bir noktada donup kalmış bitkisel hayat yaşayan bir canlı cenaze halini alan bu Batı hayranı sürüngen şahsı, inşaallah ilerde “hilafetin Kureyşîliği” bahsi üzerinde dururken tekrar hatırlayacağız.)

Evet, otuz yıllık bir süreçten sonra ortaya çıkan meliklik devresinde ortada (devlet başkanlığı düzeyinde) “sahici” bir hilafet kalmamış olsa da, “Müslümanların devleti”, yani Şeriat ilkelerine bağlı siyasal ümmet birliği (cemaat) mevcuttu.

Ve Müslümanların bu birliğe (cemaate) bağlılık göstermeleri, parçalanmamaları gerekiyordu.

*

İşte hadîs-i şerîflerde bu “İslam devletine bağlılık” durumu “cemaat” kavramı ile ifade edilmiş, ümmet cemaati terkten, tefrikadan sakındırılmıştır.

Ancak bu sakındırma, o gün “devlet” kurumuna hakim olan hükümet etme biçimine (“mülk"e) bağlılık ile ifade edilmemiştir, çünkü mesele bir melik’e ya da mülk şeklindeki bir rejime itaat değil, “Müslümanların siyasal birliğini yansıtan devlet”e bağlı kalma meselesiydi.

Mülk gibi rejim tiplerini (ya da hükümet modellerini) aşan bu "ümmet devleti" olgusu (sonraki yazılarda inşaallah ayrıntılı biçimde göreceğimiz gibi) hadîslerde cemaat kavramı ile ifade edilmiştir. 

[Merhum Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar’ının ikinci cildinde, Ezher’de talebeyken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den dinlemiş oldukları bazı tarihî gerçekleri aktarır. Onun anlattığına göre, Şeyhülislam, Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal’i olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya göndermesinin akabinde neler olacağını tahmin ettiği için, onu bundan vazgeçirmeye çalışmış, Vahideddin’in ona cevabı şu olmuştur (s. 58): 

“Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz...”

Buna karşı Şeyhülislam şu cevabı vermiştir: 

“Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, … din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm..”]

*

Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebini benimseme, cemaat kavramı çerçevesinde İslam (Şeriat) devleti idealine ve ümmetin siyasal birliği ilkesine bağlılığı ifade eder.

Bu ilke, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilkedir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...