"EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT"İN CEMAATİ, SÜNNET (ŞERİAT) İLE CEMAATİ (DEVLETLEŞMİŞ TOPLUMU) CEM ETMİŞTİR

 




Öncelikle şu hususu belirtmemiz gerekiyor:

Laik (siyasal dinsiz) bir ülke olma durumundaki Türkiye’de devlet, dine karışıyor, fakat dini kendisine (zararsız gördüğü kültürel öğeler dışında) karıştırmıyor.

Fakat anayasasındaki “din ve vicdan hürriyeti” kaydından, “demokratik bir çağdaş hukuk devleti” olma iddiasından dolayı bunu ancak kısmen açıkça yapabiliyor.

Dine büyük ölçüde örtülü yöntemlerle müdahale ediliyor.

Bunun önde gelen aparatlarından biri ise ilahiyat fakülteleri..

Hayattaki en yüce idealleri prof.luk, dekanlık, rektörlük gibi unvanları devşirme, Diyanet İşleri Başkanı olma, “aydın din bilgini” diye alkış alma olan “bir kısım” ilahiyatçı akademisyenlerin (Ki bunların MİT’le ya da MİT’in taşeronlarıyla “iltisak”lı olduklarını gösteren pekçok karîne mevcut), İslam’ın laik (siyasal dinsiz) devletin seküler tekerine çomak sokamayacak şekilde yeniden yorumlanması (güncellenmesi) için lafları eveleyip geveledikleri görülüyor.

(Son dönemde bu İlahiyat akademisyenlerine cübbeli-cübbesiz tarikatçılar, Ezher’li şovmenler vs. de eklenerek kadro zenginleştirilmiş durumda.)

*

Bir önceki yazıda alıntılar yaptığımız TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-i Sünnet” maddesinin yazarı ilahiyatçı Prof. Yusuf Şevki Yavuz’un sözlerinin edasından ve üslubundan da böyle bir “koku” geliyor.

Geçmiş yıllarda bu şahıs (sanki kendisine derin bir yerlerden sipariş verilmiş gibi) sosyal medyada “Said Nursi Hakkında Bilinmesi Gereken Gerçekler” başlığı altında iftira ve çarpıtmalara dayanan bir paylaşım yapmış bulunuyordu.

Malum, merhum Bediüzzaman, bu laik (siyasal dinsiz) düzenin insanlıktan çıkmış "imtiyazlıları"nın kendi bekaları için tehlikeli kabul edip kafayı taktıkları, uğraşmadan edemedikleri âlimlerden biriydi.. Ona, vicdanlı insanların köpeklere bile reva görmeyeceği "zehirle itlaf" akıbetini reva görmüşler, defalarca zehirlemişlerdi.

Bediüzzaman’la her konuda yüzde yüz aynı şekilde düşüneceksiniz diye bir şart yok, fakat bu ülkenin geçmişindeki Ezan’ı bile yasaklamış, (çorap giymedin diye hunharca katleder gibi) şapka giymedin diye samimi dindarları idam etmiş İslam düşmanı zorba caniler hakkında bir inilti, bir sızıltı, bir vızıltı, bir fısıltı bile çıkarmayan dünyaperestlerin onun gibi ilmi, takvası, zühdü, İslam’a bağlılığı, salabet-i diniyesi ortada olan mazlum ve mağdur, ahir ömrünü acılar içinde geçirmiş çilekeş bir zata böyle yeldeğirmenlerine saldırır gibi hücuma geçmeleri, herhalde salt Bediüzzaman’ın sözlerinde (güya) “İslamî açıdan tenkit edilmesi gereken” ifadeler görmüş olmalarından kaynaklanıyor olamaz.

Prof. Ahmet Akgündüz, 28 Şubat sürecinde İlahiyat’ta kızların başlarını açmalarını savunmuş olan bu Yusuf Şevki Yavuz'un sözlerine şöyle cevap vermiş:

Demirel Cumhurbaşkanı iken, “Dinde Reform” diye 20 sayfalık bir rapor hazırlattı. Bana da hazırlayanlardan biri tarafından bu rapor gönderildi. Bu raporda zamanın Diyânet İşleri Başkanı, TRT’nin Dinî Yayınlardan sorumlu bir adamı, bir zaman Diyânet İşleri Başkan Yardımcılığı yapmış biri ile çift isimli ve soyadı Yavuz olan biri de vardı. Sayın câhil Prof., Demirel’in talimatıyla “Hz. Muhammed’in kurmak istediği devlet, Mustafa Kemal’in kurduğu laik devlettir” diyecek kadar alçalan dinde reform raporu hazırlayan sahtekârlar arasında sen de var mısın?

(https://www.risalehaber.com/akgunduzden-yusuf-sevki-yavuza-hz-muhammedin-devleti-m-kemalin-kurdugu-laik-devletti-348897h.htm)

*

Gelelim asıl konumuza..

Bu adamın (İslamî duyarlılığı geçtik) ilmî ciddiyet ve bilimsel yeterlilikten mahrum olduğunu, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme almış bulunduğu “Ehl-i Sünnet” maddesi de ortaya koyuyor.

Bir önceki yazıda ondan şu alıntıyı yapmıştık:

"Cemaat kavramı, her devirdeki müslümanların büyük ekseriyeti (sevâd-ı a‘zam) ve müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmışsa da vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265)."

Atıfta bulunulan kaynak, maddenin altındaki “Bibliyografya”da şu şekilde geçiyor: Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, II, 258-265.

Kitabın basım yerinin ve baskı tarihinin gösterilmesi gerekirken bunlar nedense yok.

el-Muvâfakât Türkçe’ye Prof. Mehmet Erdoğan tarafından tercüme edilmiş durumda.. Ancak, söz konusu maddede kaynağın veriliş tarzından, Arapça baskısına atıfta bulunulduğu anlaşılıyor. Oraya baktığımızda ise “ruhsatlar” bahsinin anlatılmakta olduğunu görüyoruz. Cemaat konusunun esamisi bile geçmiyor.

Peki eserin diğer sayfalarında veya ciltlerinde geçiyor mu?

Hayır!

*

Bununla birlikte İmam Şatıbî meseleyi (Ahmet İyibildiren tarafından Türkçe’ye tercüme edilen) el-İʿtisâm adlı eserinde ele almış durumda.

“Yusuf Şevki Yavuz yoksa kitabın adını mı yanlış yazmış” diye el-İʿtisâm’ın ikinci cildinin sözü edilen sayfalarına baktığımızda yine tutarsızlık görüyoruz. 258 ve devamında değil, 255 ve 256’ncı sayfalarda cemaat meselesi, kavramın yanlış kullanımına itiraz sadedinde geçiyor.

Söz konusu sayfalarda dikkat çekilen husus şu:

Bid’atlerin yayılıp sünnetlerin yerini aldığı, hemen herkesin bid’atlerle amel ettiği zamanlarda bazı insanlar şöyle diyebilmektedirler: “Darb-ı meselde, atasözünde denilmiştir ki, tek başına isabet kaydetmektense insanlarla birlikte hata et! Kamuoyunun (halkın, milletin, toplumun) hatası doğru, senin kendi başına bulduğun doğru ise yanlıştır.“

İmam ayrıca böylesi kimselerin, iddialarını desteklemek için, "Cemaate tâbi ol, sürüden ayrılanı kurt kapar" ve "İhtilaf etmeyin ki kalpleriniz birbirine karşı hale gelmesin" anlamlarına gelen hadîsleri delil olarak öne sürdüklerini belirtiyor ve bunlara göre “cemaat”in, nasıl bir topluluk olduğu önem taşımaksızın insan topluluğu olduğuna dikkat çekiyor.

Ardından da, cemaatin ne anlama geldiği konusunu daha sonra ele alacağını belirtiyor ve cemaatin, “dünyada tek başına kalmış bir kişi de olsa, Sünnet’e tabi olan” olduğunu söylüyor. (Ebû İshak İbrâhim bin Mûsâ eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 2, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 255-6.)

Sünnet'ten (Şeriat'ten) yüz çeviren bir topluluk (grup, parti, etnik unsur, kurum, teşkilat, örgüt, kavim/ulus), ne kadar kalabalık olursa olsun, "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tabiriyle kast edilen cemaat değildir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat indinde Sünnet ile Cemaat birbirinden ayrılamaz. 

*

Ancak, bundan hareketle hemen "Cemaat kavramı farklı şekillerde yorumlanmışsa da 'Sünnet'e uyanlar topluluğu' anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir" diyerek dosyayı kapatmak gerekmiyor.

İmam'ın konuyu kitabının ilerleyen sayfalarında nasıl ele aldığını inşaallah bir sonraki yazıda göreceğiz.


“İSLAM DEVLETİ” OLARAK CEMAAT

 



Cemaat kelimesinin Arapça’daki sözlük anlamına (gündelik dildeki kullanımına) yabancı değiliz.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Cemaat” maddesinin ilk paragrafı, bildiğimiz manaları ortaya koyuyor:

“Toplamak, bir araya getirmek” anlamındaki cem‘ masdarından türeyen Arapça bir isim olup sözlükte “insan topluluğu” mânasına gelir. Fıkıh terimi olarak namazı imamla birlikte kılan topluluğu ifade etmek için kullanılır.

(Ferdinand Tönnies adlı Alman sosyoloğunun Gemeinschaft-Gesellschaft ayrımını cemaat-cemiyet kelimeleriyle Türkçeleştirme işgüzârlığı yaparak cemaat kavramının kolunu kanadını budadığında kendisini “aydın” olmuş zanneden “montaj kültür endüstrisi” ithalatçılarının “taklitçi” ukalalıkları konumuzun dışında.)

Camiye gitmeyip kenardaki kahvehanede dedikodu ile vakit öldüren topluluk da aslında (sözlük anlamı itibariyle) cemaattir, fakat kelimenin fıkıh alanındaki anlamı bakımından cemaat değildirler.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı hadîslerinde geçtiği şekliyle ise cemaat, çok daha özel bir anlam kazanmakta, sadece fıkıh terimi değil, aynı zamanda itikad/akaid terimi haline gelmektedir.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat, bu şekilde ıstılahî/terimsel bir anlama sahiptir.

*

Araplar’ın cemaat kelimesinin sözlük anlamını bildikleri halde hadîslerde sözü edilen cemaatin ne olduğuna dair ulemaya sorular yöneltmiş olmaları nedensiz değildir.

Buna bağlı olarak ulema, hadîslerde geçtiği şekliyle cemaatin hangi manalara gelebileceği konusunda farklı değerlendirmeler yapmışlardır.

Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-Sünnet” maddesinde şöyle deniliyor:

Sözlükte “mânevî alanda çizilen yolu benimseyenler” anlamına gelen ehl-i sünnet (ehlü’s-sünne) tamlaması ehlü’s-sünne ve’l-cemâa (ehl-i sünnet ve’l-cemâat) ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Buradaki sünnetten maksat, dini tebliğ ve beyan etmekle görevli bulunan Hz. Peygamber’in İslâm’ın temel konularını anlama ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı, her devirdeki müslümanların büyük ekseriyeti (sevâd-ı a‘zam) ve müctehid âlimler gibi farklı şekillerde yorumlanmışsa da …

Bu şekilde iki ayrı görüş ya da yorum dile getirildikten sonra üçüncü bir yorum, İmam Şatıbî’ye atfen “tercih edilen görüş” olarak aktarılıyor.

… yorumlanmışsa da vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265).

*

Bu yorumlar etrafında düşünülürse, hadîslerde belirtilen “cemaati terk” olgusu ya “Müslümanların büyük ekseriyetini (sevâd-ı a‘zam)” terk, ya müctehid âlimlere sırt çevirme, ya da “ashabı değersiz görme” anlamına gelecektir.

Bu yorumların her birinde bir hakikat payı varsa da, bunlar, “cemaati terk” olgusunu tek başlarına tam bir açıklıkla izaha yetmemektedir.

Mesela bir müslümanın günümüzde cemaat diye adlandırılan halihazırdaki gruplardan (fırkalardan, hiziplerden, sivil toplum hareketlerinden) ya da siyasal hareketlerden birine katılıyor olmasını bile “Müslümanların büyük çoğunluğu”na sırt çevirme olarak yorumlamak mümkündür.

Çünkü bu cemaatçiklerin hiçbiri, sevâd-azam değildir. Ayrı birer “atomik” teşekkül olarak ortaya çıkmaları itibariyle de sevâd-ı azamla aralarına mesafe koymuş olmaktadırlar.

Ancak, “cemaat” kavramı “müslümanların siyasal birliği”ni yansıtan İslam devleti olarak alındığında, böylesi grupların hiç biri (devlet otoritesini ve Şeriat’i tanımazlık etmedikleri sürece) cemaatten ayrılmakla suçlanamazlar.

*

Cemaatin müctehid âlimler olarak yorumlanması durumunda cemaat, bir mezhebe mensubiyet (ya da mensubiyet iddiası) anlamına gelecektir.

Bu durumda cemaati terk, mezhepsizlik ya da mezhep tanımazlık olur.

Bu yorum da gerçeğin sadece bir yönünü ifade etmektedir, tek başına yeterli değildir.

Cemaatin ashab topluluğu olduğu yönündeki görüş (fırka-i naciye / kurtulan fırka hadisinden dolayı) buna göre daha tutarlı ve ikna edici olmakla birlikte, “cemaati terk” olgusunu salt “ashab aleyhinde konuşmama” haline getirmeye müsait olduğu için, yeterli bir açıklama olmaktan uzaktır.

Cemaatten olmak için bu gereklidir, fakat yeterli değildir.

*

Asıl temel sorun ise şu:

Müslümanlar müctehid imamlara saygı duyup onlardan herhangi birinin mezhebine tabi olmakla İslam’ı doğru anlayıp yaşama yönünde isabetli bir adım atmış olmakla birlikte, salt böyle yapmalarından hareketle (mesela Ahmet’in Hanefî, Mehmet’in Şafiî mezheb olmasıyla) cemaat haline gelmiş, bir cemaat teşkil etmiş olmazlar.

Aynı şekilde, Müslüman bireylerin ashabı hayırla yâd ediyor, onlardan kalan bilgi birikimini esas alıyor olmaları, cemaat kavramının içini tek başına doldurmaya yetecek bir nitelikte değildir.

Ayrıca bu durumda cemaat vasfını kazanmaya elverişli tek topluluğun (en azından söylem düzeyinde) Selefîler olduğunu (onlardaki ashab vurgusu nedeniyle) söylemek gerekecektir.

*

Bu üçü içinde en tutarlı yorum sevâd-ı azam olarak gözükmektedir.

Çünkü sevâd-ı azam tabiri, insan topluluğuna işaret ediyor olması hasebiyle, meseleyi salt zihniyet sorunu (fikir akımı, düşünce tarzı) olmaktan çıkarıp sosyolojik bir zemine taşıyor.

Ayrıca bu kavram, diğer yorumları geçersiz ya da gereksiz hale de getirmiyor.

Ancak burada önümüze şöyle bir soru gelmektedir: Sevâd-ı azam’ı tayinde/belirlemede ölçümüz ne olacaktır?

İnsanların ırkı m, rengi mi, dili mi, mezhebi mi, malı mülkü mü, ne olacaktır?

Mesela “Hanefîler çoğunlukta, yani bunlar sevâd-ı azam (büyük karaltı, büyük topluluk), dolayısıyla hepimiz Hanefî olmalıyız, aksi takdirde cemaati terk etmiş oluruz” mu diyeceğiz?

Ya da, sözgelimi “En kalabalık müslüman kavim Endonezyalılar, o halde Endonezyalılar’a tabi olmalıyız” gibisinden çıkarımlarda mı bulunacağız?

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-Sünnet” maddesinin ilerleyen satırlarında yer alan şu ifade bu noktada bize ışık tutuyor:

Bu hususlar dikkate alınarak Ehl-i sünnet ve’l-cemâat tabirinde yer alan “sünnet” ashabın yaygın telakkisi, “cemaat” de çoğunluğun siyasî temayülü şeklinde yorumlanmıştır.

Çoğunluğun siyasî temayülü tabirinde geçen çoğunluk, sevâd-ı azam’a karşılık geliyor.

Buradaki siyasî temayül ifadesi, cemaatin ashab topluluğu”na ve “müctehid âlimler”e tabi olma şeklindeki yorumlarını geçersiz hale getirecek tarzda anlaşılamaz.

Yani Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, siyasî temayül (eğilim) bakımından ashabın yolunu takip etmeyi ve müctehid âlimlerin siyasal konulardaki fetvalarına göre hareket etmeyi (kısacası Şeriat’i benimsemeyi) tazammun eder.

Ancak topluluğun siyasî temayülü denilince anlaşılması gereken, sadece bunlar değildir, belirli bir zamandaki sevâd-ı azam’ın (yaşayan insan topluluğunun) siyasî hareketidir.

Yani sevâd-ı azam’a ait (ümmetin büyük çoğunluğunun tasvibine mazhar olan) İslam (Şeriat) devletidir.

Böylesi bir devlet, sadece sevâd-ı azam’ın desteğini almış olması nedeniyle değil, aynı zamanda ashabın yolunu takip etmesi ve müctehid âlimlerin fetvalarıyla amel etmesi (Şeriat’i uygulaması) itibariyle cemaattir.

*

Eğer cemaat salt ashabın yoluna değer verme, müctehid imamlara saygı duyup tabi olma ya da siyasal eğilim sahibi olma meselesi olsaydı, yani cemaatin “devlet” anlamına gelen sosyo-politik yönü bulunmasaydı, ümmet için “cemaatsiz” bir dönemden söz etmek mümkün olmazdı.

Halbuki, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği bir hadis “cemaat”siz dönemden söz etmektedir.

Bu cemaatsiz dönem, Müslümanların halifesi tarafından idare edilen İslam devletinin bulunmadığı zamanları ifade etmektedir.

Bu noktaya ilerde tekrar döneceğiz inşaallah.


CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR




“D-v-l” kök harflerinden türemiş olan devlet, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelime..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da kullanılan bu tabir Kur’an’da geçmekle birlikte (Haşr 59/7), o dönemde bugünkü anlamını taşımıyordu.

Şu anda Türkçe’de kullandığımız “tedâvül” kelimesiyle ilişkili bir manada kullanılıyordu; ki bu kelime ile devlet kelimesi aynı kökten (d-v-l) türemiştir.

Bununla birlikte Araplar, Roma/Bizans ve İran gibi imparatorlukların varlığının farkındaydılar ve onlardaki “devlet”lik durumunu ifade eden bir kelimeye sahiptiler: Mülk.

Bu kelimeyle aynı kökten türemiş olan “memleket” (meliklik, krallık) sözcüğünü bugün de kullanıyorlar. Öyle ki, Suudi Arabistan Krallığı’nın resmî adı el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye’dir.

*

Evet, mâlik ve melik (hükümdar, kral) kelimeleri, “sahip olmak, hâkimiyet/egemenlik, güç, iktidar” anlamlarına gelen mülk kelimesi ile aynı kökten türemiştir.

Nitekim bu sözcük Kur’an’da geçmekte, Yusuf Suresi’nde o günkü Mısır hükümdarı için “melik” tabiri kullanılmaktadır (Yusuf, 12/76).

Dolayısıyla mülk, Araplar’ın o gün dünyada hakim olan devletler için kullandıkları bir tabirdi, sonradan “devlet” kelimesiyle ifade edilecek olan olguyu yansıtıyordu.

Mülk diye adlandırılan, baştaki yöneticinin (kral, padişah, sultan, hakan, sezar, kayzer, kisra, çar vs. anlamında) melik diye isimlendirildiği bu devlet yapısı, İslam’ın öngörüp “ideal” olarak ortaya koyduğu bir siyasal düzene/nizama karşılık gelmiyordu.

*

Nitekim Hz. Peygamber s.a.s., kendisinden sonra hilâfetin (hilâfetü’n-nübüvve) otuz yıl devam edeceğini, daha sonra idarenin “mülk”e (mülkün adûdun) dönüşeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 8; Tirmizî, “Fiten”, 48; Müsned, IV, 273; V, 50, 220-221).

Bu hadîs çerçevesinde mülk (meliklik), nübüvvet menheci üzere bir hilafeti temsil etmiyor olsa da, yani melik konumundaki kişiler Peygamber s.a.s.’in halifesi unvanını taşıma liyakati ve yeterliliğine (ya da hakkına) sahip bulunmuyor olsalar da, yine de başında bulundukları devlet “müslümanların devleti”ydi, İslam devletiydi.

Bununla birlikte söz konusu melikler kendilerini melik olarak adlandırmaktan kaçınıyor, hem “meşruiyet”i sağlama hem de kişisel itibarlarını büyütme noktasından kendilerini halife olarak takdim ediyor ve öyle adlandırılmak istiyorlardı.

Ancak, hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde bu halifelik iddiası sözde kalıyor, olay özünde “mülk” mahiyetini taşıyordu. 

(Öyle ki ashabın “Cennet’le müjdelenenler”inden Sa’d bin Ebî Vakkas r. a., Muaviye r. a. Hz. Hasan’dan hilafeti devraldığında ona, biat etmiş olduğu halde, “Ey Melik…” diye hitap etmiş, Muaviye r. a. rica makamında “Emîrülmüminîn deseydin ne olurdu…” karşılığını vermiştir. Onun bu şekilde hitap etmesi, söz konusu “otuz yıl” hadisinden kaynaklanıyor olmalıdır. Türkiye İlahiyat sirkinin duayen canbazı Mehmed Said Hatiboğlu adlı ilmi de zekâsı da yetersiz şahıs, “cebâbire/zorbalar kaydı ile ucu günümüze de dayandığı için olsa gerek, bu hadîs hakkında da şüpheler uyandırmaya çalışmış... Oryantalist hezeyanları sorgulama söz konusu olduğunda beyni felçli bir yatalak insan karikatürüne dönüşen, faltaşı gibi açılmış gözleri sabit bir noktada donup kalmış bitkisel hayat yaşayan bir canlı cenaze halini alan bu Batı hayranı sürüngen şahsı, inşaallah ilerde “hilafetin Kureyşîliği” bahsi üzerinde dururken tekrar hatırlayacağız.)

Evet, otuz yıllık bir süreçten sonra ortaya çıkan meliklik devresinde ortada (devlet başkanlığı düzeyinde) “sahici” bir hilafet kalmamış olsa da, “Müslümanların devleti”, yani Şeriat ilkelerine bağlı siyasal ümmet birliği (cemaat) mevcuttu.

Ve Müslümanların bu birliğe (cemaate) bağlılık göstermeleri, parçalanmamaları gerekiyordu.

*

İşte hadîs-i şerîflerde bu “İslam devletine bağlılık” durumu “cemaat” kavramı ile ifade edilmiş, ümmet cemaati terkten, tefrikadan sakındırılmıştır.

Ancak bu sakındırma, o gün “devlet” kurumuna hakim olan hükümet etme biçimine (“mülk"e) bağlılık ile ifade edilmemiştir, çünkü mesele bir melik’e ya da mülk şeklindeki bir rejime itaat değil, “Müslümanların siyasal birliğini yansıtan devlet”e bağlı kalma meselesiydi.

Mülk gibi rejim tiplerini (ya da hükümet modellerini) aşan bu "ümmet devleti" olgusu (sonraki yazılarda inşaallah ayrıntılı biçimde göreceğimiz gibi) hadîslerde cemaat kavramı ile ifade edilmiştir. 

[Merhum Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar’ının ikinci cildinde, Ezher’de talebeyken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den dinlemiş oldukları bazı tarihî gerçekleri aktarır. Onun anlattığına göre, Şeyhülislam, Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal’i olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya göndermesinin akabinde neler olacağını tahmin ettiği için, onu bundan vazgeçirmeye çalışmış, Vahideddin’in ona cevabı şu olmuştur (s. 58): 

“Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz...”

Buna karşı Şeyhülislam şu cevabı vermiştir: 

“Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, … din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm..”]

*

Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebini benimseme, cemaat kavramı çerçevesinde İslam (Şeriat) devleti idealine ve ümmetin siyasal birliği ilkesine bağlılığı ifade eder.

Bu ilke, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilkedir.


EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT TABİRİNDE YER ALAN ‘CEMAAT’, İSLAM DEVLETİDİR

 





Dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun kendisini Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi mensubu kabul ettiği biliniyor.

Türkiye’de de durum aynıdır.

Ancak, çok az kişinin Ehl-i Sünnet ve Cemaat (ehlü’s-Sünneti ve’l-Cemâ’ati) tabirinde geçen cemaatten kastın ne olduğu konusunda bilgi sahibi olduğu görülüyor.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, “mutlak” manada bir “sünnet”i (herhangi bir sünneti/geleneği ) takip etmek ve bunun yanı sıra “yalnız başına hareket etmek yerine bir topluluk (cemaat) içinde yer almak” anlamına gelmez.

Buradaki sünnet, (İngilizce’deki “the”ya karşılık gelen) “el” takısı/edatı ile ifade edilen belirli bir sünnettir. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti.

Kastedilen cemaat de yine “el” takısı ile ifade edilen cemaattir: el-Cemâ’atü.

Bu cemaat, “bir siyasal lider etrafında toplanıp devletleşerek Şeriat’i uygulayan, Allahu Teala'ya şirk koşup isyan etmekten ve tağuta boyun eğmekten kaçınan İslam toplumu/ümmeti” demektir.

Bir başka ifadeyle el-Cemâ’at, “ümmet devleti”dir, “ümmetin devleti”.

Diğer bir deyişle (bütün Müslümanları temsil eden, Müslümanların birliği esası üzerine kurulu, başında halife bulunan) İslam devletidir.

*

Bu söylediklerimiz, siyaset felsefesi yapma meraklılarının ya da İslam’ı güncelleyip laikliğe (siyasal dinsizliğe) uydurmak için el çabukluğu ve dil kıvraklığından yararlanan modernist-tarihselci ilahiyat illüzyonistlerinin uydurmaları kabilinden bir kendi icadımız değildir.

Akıl ve naklin (ayet ve hadîslerin) ortaya koyduğu gerçektir.

Allahu Teala nasip ederse, bir dizi yazıda konu ile ilgili argümanları sıralayacak, ulema tarafından ortaya konulmuş olan şer’î ve aklî delilleri aktaracağız.

*

Evet, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, Sünnet’e tabi olmak, “İslam’ın güncellenmesi” gibi abrakadabralar ve “tecdîd” kavramının istismarına dayalı mugalata ve demagojilerle onu (moda durumundaki) “yükselen trendler” lokomotifinin peşine takma bid’atçiliğinden uzak durmaktır.

Ayrıca, ümmeti temsil eden bir devletin (hilafetin) bulunduğu zamanda İslam devletine (cemaate) tabi olmak, böyle bir devletin bulunmadığı zamanda ise onun kurulmasının vacip olduğunu kabul ederek (zihniyet düzeyinde) “ulus-devlet / ulusal devlet / milli devlet” tefrika ve hizipçiliğinden, bölücülüğünden uzak durmaktır. 

Kur’an’da yer alan “millet” kelimesinin içinin boşaltılıp “ırk” manasında kullanılması sahtekârlığına, yani kavram hırsızlığına/gaspçılığına dayalı “milliyetçiliğe” prim vermemek, böylesi bir “bölücülük” temelli cahiliye davası gütmekten kaçınmaktır.

*

Ulus-devlet (milli devlet) idealine bağlı olanlar (ulusalcılar/milliyetçiler), zihniyet olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine sırt çevirmiş bir kesimdir.

Bunların bir bölümü, esas itibariyle Ehl-i Sünnet’ten olmayı (hatta müslüman olmayı) umursamayan kaşar dalalet ehlidir.

Büyük bölümü ise, neyi savunduğundan, neye inandığından habersiz, zamanın moda akımlarının seli içinde yuvarlanıp giden (iradesini ve aklını kullanmaya üşenen) tembel beyinlilerdir.

Farkında olsunlar veya olmasınlar, bunların benimsedikleri mezhep Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi değil, milliyetçilik (bazen de ulusalcılık) diye adlandırdıkları kavmiyetçilik mezhebidir.

*

Kısacası, İslam devleti idealine (Cemaat idealine) bağlı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın şartıdır.

İslam devleti idealine bağlı olmayanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten değildir. Ehl-i bid’attir.

“Cemaat ehli” değil, kavim eksenli “bölücülük ehli”dirler.

Bunlar, birilerinin kendi laik (siyasal dinsiz) yapılarından/topluluklarından/devletlerinden ayrılmak istemesini lanetlenmesi gereken bir bölücülük olarak kabul ederler, fakat kendilerinin “ümmet”in bir parçası olarak “müslüman birliği” içinde yer almaları gerektiği düşüncesini kabul etmezler.

Cemaat’e bu kadar uzaktırlar.

Ne Sünnet’in ehlidirler ne de Cemaat’in (Ki cemaat, Sünnet’e bağlılığın bir gereği olduğu için, cemaat anlayışından yüz çeviren aynı zamanda Sünnet’ten yüz çevirmiş olur).


"SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIK" HAREKETİNİN RADİKAL TEMSİLCİSİ FETÖ, AKPARTİ'NİN SİYASAL ANTİ-İSLAMCILIĞINI YETERSİZ BULUYOR





Evet, radikal "siyasal Anti-İslamcı" FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü), Akparti'nin mahcup "siyasal Anti-İslamcılığını" yetersiz buluyor, daha doğrusu onu bu konuda "takiyye" yapmakla suçluyor. 

Nitekim, yurtdışındaki FETÖ mensubu eski gazetecilerin, sosyal medya üzerinden yaptıkları yayınlarda mevcut iktidarı "Siyasal İslamcı" olmakla itham ettikleri görülüyor. İslamcı olmak (ve de İslam'ın siyasal boyutu) kötü birşeymiş gibi..

Erdoğan'ın bir "Siyasal İslamcı gizli ajandası" bulunduğunu öne sürüyorlar.

Bu, Erdoğan'ı takiyye yapmakla suçlamaları anlamına geliyor.

Akparti'nin, bir siyasal parti olması hasebiyle "siyasal" bir oluşum ya da hareket olduğu doğru. Aksi düşünülemez.

Fakat Siyasal İslamcı olduğu doğru değil.. İslamcı bir parti değiller, nerde kaldı ki Siyasal İslamcı olsunlar. 

Bunu açıkça ifade ediyorlar. 

*

Fakat FETÖ'cüler herkesi kendileri gibi "takiyyeci" kabul etmekte ısrarcılar.

Belki şu söylenebilir: Akparti, Kemalist anlamda değil fakat Batılı anlamda laik bir parti. 

Batı siyasetinde din-devlet ilişkileri nasılsa Türkiye'de de öyle olmasını istiyorlar denilebilir. 

Din (Şeriat) devlete karışamasın, fakat devlet, kendi ihtiyaç listesine göre İslam'ı güncelleyebilsin. Sözlerinden, böyle birşeyi istedikleri sonucu çıkıyor.

Erdoğan'ın taa Mısır'a ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun!" çağrısı yapmış ve içeride de "İslam'ın güncellenmesi gerekir" fetvasını vermiş olması, tesadüf değil.

Bu konuda örnek aldıkları yer, Batı.. Malum, Batılılar Hristiyanlığı her gün güncelliyor, yeniliyorlar. 

Kısacası Akparti İslamcı değil, konformist, "düzen" yanlısı bir parti.

Pragmatik ve pragmatist.

Laik.. Batılı anlamda..

Pragmatik ve pragmatist olmasından müslüman halk da, Kemalistler de (ulusalcılar da) biraz nasipleniyor. Hepsi bu kadar. 

(Laik sistemi, yani "siyasal dinsiz" düzeni benimseyen, Şeriat'in devlete hakim olmasını gereksiz görenlere, üstüne üstlük bir de İslamcı olmadıklarını açıkça söyledikleri halde, nasıl İslamcı denilebilir ki?!)

*

Durum buyken FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensubu yurtdışı "sosyal medya" korosu neden Akparti'yi "Siyasal İslamcı" olmakla "suçluyorlar"?

Muhtemelen Batılılar'a, "Bakın sizin mücadele ettiğiniz Siyasal İslamcılıkla biz de mücadele ediyoruz, bizim başımızın belası olan Akparti de Siyasal İslamcı, onların defterini bir şekilde mutlaka dürmelisiniz, sakın Siyasal İslamcı olmadıkları zehabına kapılmayın, onlarla işbirliği yapılabileceğini düşünmeyin" mesajını vermek için.

Batılılardan ithal ettikleri bu etiketlere ve söylemlere, tereciye tere satma uyanıklıklarına onların prim vereceklerini zannediyor gibiler.

Unuttukları ise şu: Nasıl Erdoğan'ı birtakım isimleri kullanıp atmakla suçluyorlarsa, Batılılar da kendileri gibi "Batı işbirlikçilerini" kullanıp kenara koyar. 

Mazlum ve mağdur olduklarını düşünüyorlarsa yardımı Batı'dan değil Allahu Teala'dan beklemeliler.

Ancak, kendileri "İslancı" olmaya tenezzül etmiyorlar, fakat Allahu Teala'nın adeta FETÖ'cü olmasını, dünya imtihanında soruları onların bildiği yerlerden yönelterek kendilerine "torpil" geçmesini istiyor gibiler.

*

"Siyasal"lık meselesine gelelim..

Siyasal olan nedir, olmayan nedir, oradan başlamak gerekiyor.

Siyaset sadece partilerle yapılmaz.

Siz bir devletin kurumlarını içeriden ele geçirmeye çalışıyorsanız, siyasal bir hareketsiniz demektir. 

FETÖ (Fetullahçı Takiyye Örgütü) siyasal bir hareketti..

Öğretmenlerle Milli Eğitim Bakanlığı'nı ve dolayısıyla yeni nesilleri, hakim ve savcılarla yargıyı (mahkemeleri), polislerle Emniyet Teşkilatı'nı, subaylarla TSK'yı içeriden ele geçirmeye, en azından etkilemeye, bir ölçüde kontrolü altına almaya çalışıyordu.

Ona "paralel devlet yapılanması" suçlaması yapılması nedensiz değil.

Bir siyasal parti, seçimlerde kendisini halka arz eder ve oy alırsa "yürütme" ve "yasama"da (hükümette ve parlamentoda) etkili olabilir. 

Bununla birlikte "yargı"ya (en azından teoride) sözü geçmez.

Ayrıca, bürokrasiye de tam hakim olamaz. 

FETÖ'nün siyaseti ise, devlet kadrolarını içeriden ele geçirmek ve kim iktidar olursa olsun borusunu öttürmek üzerine kuruluydu. 

Bu yolun sonunda, "seçimle gelen iktidar" ile "derin devlet" olmaya çalışan "paralel devlet"in karşı karşıya geleceği, belliydi.

Türkiye'de yaşanan işte bu.. 2010'da kapışma başladı, iki "yiğit" çıktı meydana, fakat kapışma "merdane" değildi, iki taraf da birbirine dostça el ense çekiyor, birbirini yokluyor, "ilm-i siyaset" yapıyordu. Aralık 2013'e gelindiğinde ise iki tarafın da (özellikle de ABD'nin zorlamasıyla FETÖ'nün) sabrı kalmadı, "ilm-i siyaset" balonu gök gürültüsü gibi patlayıp söndü.

Başa dönersek, şunu söylemek gerekiyor: Akparti, siyasal bir harekettir, adı üstünde siyasal parti..

FETÖ de siyasal bir harekettir. Sivil toplum ayağı olan siyasal bir hareket.. (Ki partiler de sonuçta sivil topluma dayanır. Sine-i millet edebiyatı bundan kaynaklanır.)

*

Evet, Akparti siyasal bir harekettir, fakat Siyasal İslamcı değildir.

Siyasallığı bir tarafa bırakalım, sade suya tirit İslamcı bile değildir.

FETÖ'ye gelince, o da Akparti gibi siyasal bir harekettir.

Ve o da İslamcı değil..

Siyasal İslamcı hiç değil.

Fakat siyasal bir hareket durumundalar.. Öyle ki, "siyasal"lıklarını uluslararası arenaya taşımış, küresel bir siyasal hareket olarak Türkiye düşmanlarıyla işbirliği yapar hale gelmiş bulunuyorlar.

Siyasal İslamcı olmak, İslam'ın siyasal ilkelerinin siyaset üzerinde belirleyici olmasını istemek anlamına geliyor.

Yani samimi bir Siyasal İslamcı şöyle düşünür: İslam, siyasal düzen üzerinde belirleyici olsun da, varsın ben bu siyaset arenasında hiç olmayayım, yöneten değil yönetilen olayım.

Siyasal İslamcı olmayan Akparti ve FETÖ gibi oluşumlar ise şunun derdindeler: Biz grup/klik/cemaat/parti olarak devlet düzeneğinde köşe başlarını kapalım, etkili ve yetkili konumları ele geçirelim, menfaat musluklarından kana kana içebilelim yeter, düzenin İslamî olması, Şeriat'in yürürlükte bulunması önemli değil..

Bunlar laikliği fazla abarttıkları için "Allah dinini koruyacağını vaad etmişken bize iş de, laf da düşmez" modundalar. (Nitekim böyle zırvaları yazıp söyleyebildiler, örneklerine girmeyelim.)

Örnek aldıkları, "rol model" kabul ettikleri toplum, cihad etmelerini isteyen Hz. Musa a. s.'a "Sen git Rabbinle birlikte onlarla savaş, siz onları yenince biz arkadan geliriz" diyen İsrailoğullarıymış gibi görünüyor.

*

FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) mensuplarının, çektikleri acıların bu niyet arızasından kaynaklandığını anlayıp tövbe etmeye, Siyasal Cemaatçi değil, Siyasal İslamcı olmaya ihtiyaçları var.

Bunu yaparlarsa, dünyevî kayıplarına karşılık çok büyük bir uhrevî kazanç elde etmiş olurlar.

Dünyadaki zahmetler sonuçta geçicidir, herkesin başına gelebilir, Hz. Peygamber sallalllahu aleyhi ve sellem de, Hz. İbrahim a. s. da evini, yurdunu, yuvasını terk edip hicret etmek zorunda kalmıştı.. Hz. Yusuf a. s. da haksız yere yıllarca hapis yatmıştı.. Hz. Yunus a. s. da felakete uğramıştı..

Nerede hata yapmıştım diye düşünerek tevbe edersek, geçmişte yaşadığımız sıkıntılar bir anlam ve değer kazanır. O zaman, yaşadığımız sıkıntılar kayıp sayılmazlar.

Aynı şekilde Akpartili "Siyasal İslam" karşıtlarının da tevbe etmeye ihtiyacı var. 

Her ne kadar tuzları kuru ise de "istidrac" kavramı üzerinde "derin derin" düşünmeleri gerekiyor.

*

Bu FETÖ faciasının, SSCB ve komünizmle mücadele döneminin Soğuk Savaş şartlarında, MİT ile askerî istihbaratın (Gladio), CIA gölgesinde kotarılmış ortak prodüksiyonu olduğunu biliyoruz.

Türkiye'de Erbakan'la birlikte bir Siyasal İslamcı hareket ortaya çıkmış, böyle bir oluşuma izin verilmişti, fakat bunun "insan kaynakları"nın kurutulması, güdük kalmasının sağlanması gerekiyordu.

FETÖ gibi hareketlerin üretilmesinin ardındaki temel etken ya da mantık bu.

Erbakan hareketi, müslüman halka, iktidar olma durumunda dindar kimliğiyle devlette (dünya hayatında) etkili olma vaadinde bulunuyordu.

FETÖ, sadece ahiret sevabı vaadiyle Erbakancı hareketle rekabet edemezdi.

Dolayısıyla onlara, sözde "siyasal" olmayan (özünde siyasal olan, fakat laik düzen karşısında risksiz, güvenli) bir yolla devlet kurumlarında post kapma imkânı sunulmalıydı.

Bu risksiz ve güvenli yol, "tatlı su" dindarlarına cazip göründü, hem ahireti hem de dünyayı risksiz bir biçimde garantiliyordunuz.

Ancak, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Yanlış hesabın Bağdat'tan dönmek gibi kötü bir huyu var. 

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...