SEDAT PEKER, MUHAMMED YAKUT, ALİ YEŞİLDAĞ, CEVHERİ GÜVEN VS.

 








Bir dost, Sedat Peker, Muhammed Yakut, Cevheri Güven ve Ali Yeşildağ gibi isimlerin iddiaları hakkında “Çoğu iftira” dedi.

“Kelebek etkisi”yle Türkiye’nin Ortadoğu politikasında önemli değişikliklere yol açan Sedat Peker fırtınası erken başlayıp bitmişti.

Muhammed Yakut ile Ali Yeşildağ ise, son seçim öncesinde infilak eden bomba düzenekleriydi.

İddiaları Türk medyasına yansımadığı, yansımasına müsaade edilmediği için ulaşabildikleri kesimler zaten öteden beri Erdoğan karşıtı çizgide olanlardı. 

Dolayısıyla yayınladıkları videoların kamuoyu üzerinde fazla bir etkisinin olması ve seçmen tercihlerini değiştirmesi beklenemezdi.

*

Seçim öncesinde bu adamların iddialarıyla birlikte Cevheri Güven’in kimi videolarını da izledim.

Biri Prof. Cevat Akşit’in savunma sanayii alanında görev yapan (Amerika’da tahsil görmüş) mühendis oğluyla ilgiliydi.

Cevheri, Cevat Akşit’in, hiç ilgisi yokken, Erenköy Cemaati’nden olduğunu söylüyordu. Ayrıca bazen Cevat Hoca’nın ismini de yanlış telaffuz ediyordu (Cavit mi ne, öyle bir şey diyordu).

Bu bana şunu düşündürdü: Cevat Hoca’yı tanıdığım için Cevheri’nin yanlışlarını hemen anlayabiliyorum, o halde yabancı olduğum konularda da böyle (kasıtlı veya kasıtsız) hataları olabilir, ve ben bunu fark edemeyebilirim.

Ancak, Cevheri gibi tiplerin hatalarını görenlerin (benim şimdi burada Cevat Akşit konusunda yaptığım gibi) hatalarını ortaya dökmeleri ve yanlış iddiaları hakkında kamuoyunu aydınlatmaları gerekir.

Biz onun Almanya’daki evini değil, iddialarının içyüzünü merak ediyoruz.

Aynı şey benzer isimler için de geçerli.

*

Özellikle istihbarat örgütleri yani gizli servisler adına çalışan gazeteci, aktivist vs. taifesi, okurlarının ya da izleyicilerinin saflığını ve iyi niyetini istismar eder, doğruların arasına yalanları ve iftiraları ekleyerek “algı operasyonu” yaparlar.

Türkiye’de sorun şurada: Sadece yukarıda isimlerini andığım türden “muhalif” şahıs ya da çevreler değil, “yerli milli” kabul edilen odaklar da çok rahat yalan söylüyor, milleti aldatıyorlar.

Bu noktada milli olma iddiasıyla ortaya çıkanlarla “gayri milliler” arasında bir fark yok.

Misal: “Nuh’un kelekleri” modunda yayın yapan, MİT iltisaklı olduğu öne sürülen Odatv..

Genel dindar kitleyi aşağılamak, psikolojik baskı altına almak için adi, bayağı, iğrenç ve çirkef her yöntemi kullanıyor.

Diyelim ki sakallı şalvarlı biri bir suç işledi, hemen onu mercek altına alıyor, büyütüp şişiriyor, devasa bir ülke meselesi haline getiriyor, ve de bu suçu sakallı ve şalvarlı olmanın bir uzantısıymış gibi gösteriyor, sakal ve şalvarı adeta potansiyel suç aletleriymiş gibi sunuyor..

Fakat başka kesimler için şu türden haberler yapmıyor: “Atatürkçü falan şu suçu işledi, filan laik şöyle bir dolandırıcılık yaptı, Atatürk ilke ve inkılaplarının sıkı takipçisi feşmekan şu ahlâksızlığı sergiledi…”

O zaman suç "şahsîleşiyor", ideolojiden, dünya görüşünden, yaşam tarzından, kılık kıyafetten, saç sakal mevzularından vs. bağımsız hale geliyor.

*

Evet, Odatv tipi yayın organları bu tür “Müslümanları aşağılayan” yayınlar yaparak “iktidar muhalifi” kesimlere kendilerini kabul ettiriyor, sonra da onlar nezdindeki kredilerini “Tamam iktidara karşıyız da, emperyalistlerin oyununa da gelmemeli, şu şu noktalarda iktidara destek olmalıyız” türünden yayınlar yapıyorlar.

Buradaki ahlâksızlık, affı asla mümkün olmayan cinayet şu: 

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ulusal çıkarları” için İslam tabiri caizse paspas yapılıyor.

Bu yolun sonu felâkettir.

“Hak sillesinin sedası yoktur, bir vurdu mu devası yoktur.”

Bu silleyi Osmanlı’nın son on yılının “ilerici-vatansever” İttihatçı beyinsizleri tattılar.

Onların son kalıntılarının defterini de, hırslı bir adam diyerek önünü kestikleri yoldaşları Mustafa Kemal dürdü, İttihatçı sergerdelerin cinayet, suikast, komitacılık ve darbecilik potansiyelini gayet iyi bildiği için hiç acımadan köklerini kazıdı.

Allahu Teala, Mustafa Kemal'i o ilerici-vatanseverlere de, bu beyinsizlerin yarım yamalak "dindarlık" gösterilerine aldanan dindarlara da musallat etti. 

Günümüzün yerli-milli, "İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa’sının geleneğini izleyip onların beyinsizliklerini allayıp pullayan" sivri zekâları, akıllarını başlarına almalıdırlar.

“Ulusal çıkar” işret sofraları için İslam’ı meze yapmaktan vazgeçmezlerse korkarım Osmanlı’nın son dönemindeki gibi bir fırtına daha yaşanır, o İttihatçı beyinsizlerin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra hangi enkazın molozuna başlarını vuracaklarını bilemeyişleri gibi perişan olurlar.

Unutmasınlar: "Hak sillesinin sedası yoktur..."

*

Erdoğanizm'in savunucuları (yandaş medya) bu noktada çifte standart sergiliyor, MİT iltisaklı olduğu ileri sürülen maneviyat katilleri karşısında gereken tepkiyi vermiyorlar.

Bunun yanı sıra, yukarıda ismini saydığımız isimlerin yaptıkları türden “algı operasyonları"na aşkla şevkle alet oldukları, alet olmayı vatana millete hizmet saydıkları biliniyor.

Bir misal..

2015 yılının Şubat ayının sonlarında, yandaş gazeteler Sümeyye’ye suikast haberiyle yeri göğü inletmişlerdi..

Yine bir seçim dönemiydi..

7 Haziran’da seçim olacaktı.. 

Seçime üç - üç buçuk ay kadar bir zaman kalmıştı.

Yandaş gazeteler Sümeyye’ye suikast haberiyle ortalığı velveleye verdiler..

Habere göre, Emre Uslu’nun yönettiği @fuatavni_f hesabından CHP’li Umut Oran’la kan donduran yazışmalar ortaya çıktı. Kayıtlara göre, seçimlere yakın Fethullah Gülen’in ‘icaplarına bakın’ talimatıyla, Sümeyye Erdoğan’a suikast düzenlenecekti. Kiralık katilin İstanbul’a geldiği de yazışmalarda yer almıştı”.

Yandaş medyanın "algı operasyoncuları"ndan alıp ortaladığı topu sürmeye başlayan Erdoğan, 21 Şubat 2015 tarihinde yaptığı kahramanca konuşmada şöyle demişti: 

"Dün gazetelerde görmüşsünüzdür. Tehditler alıyoruz diye. Ailece tehditler aldığımızı söylemiştim. Ben ailem hepsi. Şimdi şeyler dökülmeye başladı. Kızımla ilgili, şahsımla ilgili tehditler ortaya çıktı. Biz bu yola çıktığımızda bir şey söyledik. Kefenimizi giyerek yola çıktık."

Ancak, Umut Oran söz konusu haberleri yapan gazetelere ayrı ayrı tazminat davası açmış, mesela Akşam gazetesi asılsız ve iftira içerikli yayınları nedeniyle 6 bin TL manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişti. Star ise 10 bin TL. 

Çünkü suikast haberi düzmeceydi..

*

Erdoğan kefenini giyerek yola çıkmışmış da… Ailece tehdit alıyormuş da.. Şehadete inanıyormuş da…

Sen laikliğe Şeriat'in şehadetinden daha fazla inandığını Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat’e karşı laiklik” çağrısı yaparak ispatlamıştın..

Hadi Türkiye’de “Efendim, Türkiye’nin şartları malum; laikliği savunmazsak darbe olur, şu olur bu olur, üstelik kefenimiz hazır değil, şehadet için de şimdi çok erken, daha karpuz keseceğiz“ diyerek zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkıyorsunuz..

Peki Mısır ve Tunus’taki bu laikçiliğiniz neyin nesiydi?

*

Sonra, sen ailece tehdit alsan ne olur, almasan ne olur..

Koskoca bir devlet ve polisi, istihbaratı senin güvenliğin için çalışıyor.

Mesela bir devlet binasında senin de katıldığın bir toplantı oluyor, orada çalışan memurlar tam üç ayrı noktada aranarak işlerine başlayabiliyorlar.

Durumun bu..

Yediğin içtiğin kontrol altında.. Zehirlenmeyesin diye.. 

Sürdüğün hayat neredeyse Osmanlı padişahlarınınkinden bile daha güvenli, daha muhteşem ve görkemli.

Bir de, bu mazisi faili meçhullerle dolu ülkede sırf devletçilik dinine iman etmediği, vatan putunu yaldızlamadığı için nerede ne yaşayacağını bilemeden meçhule doğru yürüyen Allah’ın gariban kulları var.

Onlar, kefen ve şehadet edebiyatı yapmaya bile korkuyorlar.

Fakat, senin gibi özde laikçi sözde şehadetçilerle ve işbirliği yaptığın derin devletçilerle hesaplaşmak için Mahkeme-i Kübra’yı bekliyorlar.


SANA MECLİS'İN YOLLARI...

 











Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman gibi Erdoğanistler "şahsım" gibilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylemlerine yönelik eleştirilerini ya sağır numarası yapıp duymazdan geldikleri ya da ahmak veya dalgın rolü oynayarak anlamaz göründükleri için, bir önceki yazıda anlatmaya çalıştığımız meseleyi biraz daha açalım.

Bizim anlatmak istediğimiz şu:

Erdoğan'ın başında bulunduğu AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi değildir. 

Dolayısıyla, İslamcı olanların onu İslamcılık adına eleştirmeleri doğaldır.

Bu parti, kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. 

Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. 

Parti programında buna dair tek bir ibare yok. 

Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. 

Ancak bu saygı, Erdoğan'ın Mısır ve Tunus'ta yaptığı "Şeriat'e karşı laiklik (siyasal dinsizlik)" çağrısının ortaya koyduğu gibi, "putperest, pagan ya da dinsiz" değerimsilere gösterilen saygının yanında biraz zayıf kalmaktadır. 

Bu parti hakkındaki ‘İslamcılık’ tanımlaması, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiştir. 

Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. 

Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. 

“Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 

2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. 

Yalçın Akdoğan bilmediğimiz bir adam değil..

Özel hayatındaki ilginçlikler yabancı büyükelçiliklerin raporlarına girmiş olan "Aşk, puro ve motosiklet" virtüözü Ömer Çelik de hepimizin bildiği biri..

Adam AK Parti'nin sözcüsü.. Bakanlık da yapmıştı. Partinin durumu buradan anlaşılabilir. 

Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. 

Ama benim bu parti hakkındaki fikri takibim bu yöndedir. 

*

Yukarıdaki tespitler ışığında varılacak sonuçlar, şunlardır:

Erdoğan'ın lideri bulunduğu AK Parti'nin İslamcılık (devleti İslam devleti haline getirme) diye bir derdi yoktur.

Bu parti, bir "düzen" partisidir.

İçinde her türden adam vardır: Kemalist, solcu, ırkçı, dinci/dindar, laik, İslamcı, eyyamcı, liberal, müslüman, hristiyan (Ermeni)...

Mukaddes değerlere saygılı olduklarını söylemekteler, fakat bu saygı, "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler" konulu ayetlere sıra geldiğinde buharlaşabilmektedir.

Dolayısıyla, İslamcıların bu partinin "İslamcılık dışı ya da karşıtı" söylemlerine itiraz etmeleri doğal karşılanmalıdır.

Bir İslamcının Erdoğan'ın her sözünü İslam'a uygun kabul edip onaylaması düşünülemez. Çünkü, parti olarak İslam'a uygunluk diye bir dertleri de, iddiaları da bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, bu partinin Müslümanlar için faydalı hizmetleri de yok değildir.

Fakat bu, kendilerine ait laik (siyasal dinsiz) söylemleri İslamcıların onaylamalarını ya da bu hizmetlerin hatırına İslamcılıktan vazgeçip Erdoğan gibi laiklik (siyasal dinsizlik) savunucusu haline gelmelerini gerektirmez. 

Dolayısıyla bir İslamcının Erdoğan'a "Bu Kemalist ve laik (siyasal dinsiz) devletin cumhurbaşkanı olduğunun farkındayız, fakat laiklik meselesinde Atatürk'ün izinde gittiğin, Şeriatçı olmadığın için, Şeriat nazarında biat edilecek evsafta bir adam değilsin" demesinden daha doğal birşey olamaz.

(Tabiatiyle bir İslamcı/Şeriatçı, "Ben İslamcı değilim, müslümanım" diyen Temel Karamollaoğlu gibi tutup Kılıçdaroğlu'nun peşine de takılmaz, Erdoğanizm'den kaçarken Kemalci hale gelmez.)

Erdoğan Bey tenezzül edip İslamcı olmayacak, laiklik (siyasal dinsizlik) havarisi ve ihracatçısı olacak, fakat biz Erdoğancı olacağız, öyle mi?!

Yok öyle yağma!

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse: Yok öyle 25 kuruşa simit!

*

Okumakta olduğunuz yazının ilk bölümünde yer alan koyu (bold) kelimeler ve cümleler, bize ait değil..

Bunları yazan bir Yeni Şafak gazetesi yazarı: Ayşe Böhürler.

Bu bayan, AK Parti'nin kurucularından.. MKYK üyesiydi.

Son seçimlerde milletvekili aday adaylarını "mülakat" ile sınava tabi tutan komisyonlardan birinde görev yaptı.

Ve kendisi de Kayseri'den milletvekili adayı oldu.. Seçildi.

Sözleri, Akparti'nin "içeriden çekilmiş" sahici bir fotoğrafı durumunda.

Kendileri bütün bunları övünerek yazıyorlar, biz söyleyince ise kötü oluyoruz.

Evet, bu bayan aynen şunları yazmıştı:

“AK Parti siyasi düşünce olarak İslamcılığın fikri takipçisi ya da zirvesi değildir. Kuruluşu itibarıyla İslamcı değildir. Manevi değerlere gösterdiği hassasiyet onu İslamcı yapmaz. Parti programında buna dair tek bir ibare yok. Tam tersi mukaddes değerlere saygılı ama yerini ortada ve hatta Batı’da konumlayan bir partidir. ‘İslamcılık’, dönemin medyasının tanımlaması olmuş, parti buna hep itiraz etmiş. Kurucuları da sonraki milletvekili seçimlerindeki tablo da bunu yansıtır. Solcu, Kemalist, liberal birçok insan bu çatı altında ortak siyaset yapabilmiştir. İlk yerel seçimlerde CHP’den gelmiş çok aday ile konuşmuş birisiyim. “Muhafazakârlık’’ lafı da bu sürecin neticesi olarak partinin kimliğine oturuvermiştir. 2004 bu tanımın kullanılmaya başladığı yıldır. Liberal ekiplerin bu süreçte fikri anlamda etkisi büyük olmuşsa da bu kavramı AK Parti’nin fikri zeminine yerleştirenlerin başında Yalçın Akdoğan ve Ömer Çelik gelir. Elbette çoğul bir yapıda bu meseleler şimdi hatırlayamadığım çok kişi tarafından dile getirilmiş, ortaya atılmış olabilir. Ama benim fikri takibim bu yöndedir."

(Ayşe Böhürler, "Sorun muhafazakârlık mı popülizm mi?" Yeni Şafak, 9 Mayıs 2020)


BEN NE DİYORUM, TANBURAM NE ÇALIYOR!







Yeni Şafak gazetesinin kıdemli ve tecrübeli Erdoğan yağcısı yazarı Prof. Hayrettin Karaman'ın son yazısı (ve de o yazıdan aldığı ilhamla heyecana kapılıp yağın dozunu kaçıran Ömer Lekesiz'in zırvaları) olmasaydı, şimdi bu satırları, bu yazıyı okumuyor olacaktınız.

Bu beyzadeler, (Erdoğan'ın tabiriyle) "şahsım" gibilerin Erdoğan eleştirisini yanlış anlıyor ya da yanlış anlıyor görünerek çarpıtıyorlar.

Erdoğan'a "Türkiye'ye Şeriat getir" dediğimiz yok. Onun Türkiye siyasetinde bugünkü konumuna hangi iç ve dış çevrelerle ne tür görüş alışverişleri yaparak geldiğini biliyoruz.

Ona diyoruz ki, Türkiye'nin laikliğini tutup Mısır ve Tunus'a ihraç etmeye, onları da Şeriat'ten vazgeçirmeye çalışma!

Siz nasıl kalem erbabısınız ki bu kadar açık ve net birşeyi anlayamıyorsunuz?

Ya da şöyle mi demek lazım: Siz nasıl utanmaz adamlarsınız ki bu kadar akla ziyan çarpıtmalar yapabiliyorsunuz.

*

Bu beyler böyle yazılar yazdıkça bizim gibilerin de Erdoğan konusunda bazı hatırlatmalar yapması gerekiyor.

Yapmazsak vebalde kalırız diye düşünüyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın devirdiği o kadar çok çam var ki, hangi birini düzeltesin..

Neredeyse bütün ölçülerle oynuyor, altüst ediyor.

Bir misal: Zamanında iktidar için papaz elbisesi bile giymeyi savunabilmişti..

Şeriat getir demiyoruz, papaz elbisesi giyme diyoruz.

Papaz elbisesi giymek nedir?.. Papaz gibi yaşamak, papaz gibi davranmaktır.

Konuyla ilgili haber şöyleydi:

Recep Tayyip Erdoğan’dan yeni kaset:

Gerekirse papaz elbisesi bile giyerim

İSTANBUL Milliyet

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kaseti daha ortaya çıktı. Erdoğan, 1995’teki konuşmasında, verdikleri mücadelenin iktidara gelmesi uğruna papaz elbisesi bile giyebileceğini söylüyor.
Star TV’de yayınlanan kasette Erdoğan, kurallarını kendi inancı dışındaki yapının koyduğu bir toplumda yaşadıklarını belirterek, “O kuralları değiştirip kendi nizamımızı getirmenin mücadelesini veriyoruz” diyor. Ardından Erdoğan mücadelenin yöntemini şöyle açıklıyor: “Biz bu toplumun içinde yeni bir nizamı hakim kılmanın mücadelesi içindeyiz. Neydi o mücadele? Zamana ve zemine göre değişmeyen doğrunun iktidar olmasıdır. Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.”
Erdoğan yine aynı dönemde bir başka kasette de laikliği “Dinsiz bir zihniyetin zulmüdür, bu ülkede müslümanlara yapılanlar” sözleriyle yorumluyor.

(http://www.milliyet.com.tr/2002/05/30/siyaset/siy07.html)

“Zamana ve zemine göre değişmeyen doğru”nun, zamana ve zemine göre değişmeyen bir usulü de vardır.

Beyefendi, kafasından usul icat ediyor.

“Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında gerekiyorsa ne yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki” diyor.

Tabiri caizse, kafadan atıyor..

“Bu mücadele”, eğer bizim bildiğimiz “o mücadele” ise, onun usulü içinde papaz elbisesi giyme yoktur.

“Bu mücadele”, Mısır ve Tunus'tan Şeriat'i silip atma ve yerine laikliği (siyasal dinsizliği) oturtma ise, onda gerçekten de papaz elbisesi de vardır, "şapka devrimi" de, frak da, smokin de..

*

Öncelikli derdi dünya olan, bunun için dini istismar etmekten kaçınmayan, insanların dinî duygularını kullanmayı "ilm-i siyaset" kabul edenlerin usulünde bunların hepsi bulunuyor olabilir, birşey diyemeyiz.

Ki, Tayyip Erdoğan, yıllar önce, geçmişte dini istismar etmiş olduğunu da itiraf etmişti.

Okuyalım:

“…Recep Tayyip Erdoğan 3 Mart 2004 tarihinde şu sözü söylemiştir, ’Biz din istismarı yaptık, din istismarı hataydı. Din adına parti kurmak dine kötülük yapmaktır’ demişti. İstismarın karşılığı sömürmektir. Demek ki Erdoğan, Türk milletinin dini inançlarını sömürerek başbakan oldu. Bunu ben söylemiyorum kendisi diyor.” (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/4370575_p.asp)

Sonradan AKP milletvekili olarak vatana “hizmet” eden Mehmet Metiner de, 6 Temmuz 2003’te şunları yazmıştı:

“Dünün Erdoğan’ı yok artık. O ‘İslami devlet’ diyen Erdoğan gitmiş, yerine ‘Din devletine karşıyım, dinsel milliyetçiliğe hayır!’ diyen bir Erdoğan gelmiş.” 

(http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=2341)

İşte, dediğimiz özetle bu: 

Türkiye'yi İslam devleti yap demiyoruz, fakat din devletine karşı olma, karşı çıkma!.... 

Böyle konuşma! 

Değmez!

*

İktidar olmak için papaz elbisesi bile giymeyi içine sindirebilen, bunun için kafasından usul icat eden birinin geleceği nokta ancak bu olabilir: İktidara gelir, ve gelmesini sağlayan “din” merdivenine tekmeyi vurur, ardından da, “Biz din istismarı yapmıştık, ne kötüydü!” diye pişmanlık sergiler.

Ne yazık ki, Erdoğan, daha sonra da, işine geldiği zaman dini istismar etmeye devam etti.

Ediyor.

Faydaları ve hizmeti de oluyor, inkâr etmiyoruz, fakat üzerine bol kepçe istismar sosu döküyor, karşılığını oy şeklinde tahsil ediyor.

Fakat, asıl söylemek istediğimiz bu değil, kendisi itiraf etmemiş olsa istismar "top"una girmeyi de düşünmezdik. Asıl önemli mesele şu:

Papaz elbisesi, bir küfür simgesidir.. 

Böylesi bir elbiseyi bir müslüman ancak, ölüm (ya da azalara zarar verecek şekilde şiddetli dövme) tehdidi altındayken giymeyi kabul edebilir. 

Giymezse öldürülecekse, kendisini öldürme tehdidinde bulunanlar bunu fiilen gerçekleştirmeye muktedirse (Salt tehdit yetmez), işte bir müslüman ancak o zaman, papaz elbisesi giymeyi kabul edebilir. 

Yoksa, durduk yere aşkla şevkle bunu savunmaz.

Aliya gibi düşünür: "Biz 'bu mücadele'yi öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz." 

Böyle düşünüp papaz elbisesini tehditlere rağmen giymeyi kabul etmez de öldürülürse, yani ruhsat yerine azimeti tercih ederse, şehit olur.

Buna karşılık, dünya nimetlerinden daha fazla yararlanmak için böylesi birşeyi kabul ederse, dünyayı ahirete, küfrü imana tercih etmiş demektir.

O yüzden, Ehl-i Sünnet’in akaid kitaplarında, mesela zünnar (papaz elbisesinin bir parçası, ipe benzeyen kuşak) takmanın küfür olduğu belirtilir. (Bakınız: Bir Vehhabî'nin değil, bir "mutasavvıf müderris"in, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a.'in Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabı.)

Bunu ben söylemiyorum, Ehl-i Sünnet’in akaid kitapları söylüyor. 

Ehl-i Sünnet konusundaki “derin” hassasiyetleriyle öne çıkanlar, nedense, mevzubahis olan Cumhurbaşkanı olunca, Ehl-i Sünnet’ten olmayı teferruat olarak görüyorlar. 

*

Evet, Ehl-i Sünnet akaidi kitaplarında verilen bilgiler çerçevesinde düşünüldüğünde, Erdoğan’ın “İktidar için papaz elbisesi bile giyerim” sözü, savunulabilir bir söz değildir.

Papaz elbisesini giyerken bir taraftan da Ehl-i Sünnet itikadını terk ediyorsanız bunu da açıkça söyleyin, bilelim.. 

Ehl-i Sünnet hassasiyeti bir tek Suud'u ve İran'ı döverken aklınıza geliyorsa, buna da ancak "Sünnîlik istismarı" denilebilir. 

Şu sözler de Erdoğan'a ait: 

“Çağımızda ideolojik partiler bitmiştir. Dini esaslara dayalı devlet istememiz, müdafaa etmemiz mümkün değildir.” (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=68052)

"Türkiye'yi dinî esaslara dayalı devlet haline getirmemiz mümkün değildir" dese, anlayacağız. Aciz adamdan gücünden fazlası istenmez. (Aciz değil de muktedirse, durum değişir.)

"Türkiye'yi dinî esaslara dayalı devlet haline getirmek için çalışmamız mümkün değildir" dese, yine anlayacağız. 

Allah yolunda cihat "Ben de liderim, hem de dünya lideriyim" diyen her babayiğidin harcı değil. 

Kendi yapamadığımız şeyi başkasından isteyecek halimiz de yok.

Fakat, "dinî esaslara dayalı devleti istemediğini" söylemek zorunda değilsin.

İsteyeceksin, müdafaa da edeceksin, (Hadi müdafaadan vazgeçtik) en azından isteyeceksin, çünkü senin neyi isteyip istemediğine ancak sen karar verebilirsin. 

Neyi isteyeceğine bile sen kendin karar veremiyorsan, sana hür denilebilir mi?!

Bu acizlikten de beter bir durumdur. 

İradesizliktir.

Yoksun ya da hiçsin demektir.

*

Bu tür uyarıları "şahsım" gibiler değil, Karaman'ın yapması gerekirdi.

Niye yapmıyor?

Bunu "şahsım"ın burada sormam önem taşımıyor, fakat ahirette ona elbette sorulacaktır.

*

Bu millet bir Kılıçdaroğlu'nun dinî konulardaki laflarından etkilenmez. "Yolsuzluğu hırsızlığı olmamış diye biliyoruz ama camiye yolu uğramayan Tuncelili bir Alevî" der geçer.

Merhum Özal'ın laflarından da kimse etkilenmiyordu.. Kapitalist Sabancı'nın yanında, Dünya Bankası'nda vs. çalışmış, Semra Hanım'ın eşi olmasıyla dikkat çekmiş bir adamdı. 

Erdoğan ise gençliğinden beri Millî Görüşçü Erbakan "Hoca"nın yanında olmasıyla tanınmış bir imam hatipli.. 

Fırsat buldukça kameraların önünde Kur'an okuyup "hocalığını konuşturan" bir hatip..

Millet onun laflarından etkileniyor. Sözlerini benimsiyor.. Onun gibi düşünmeye başlıyor.. Başladı..

Arap atasözünde haklılık payı var: İnsanlar, hükümdarlarının dini (inancı) üzeredir. 

Öyle ki, "şahsım" gibi kıyıda köşede kalmış birkaç kişi tutup Erdoğan'ın sözlerindeki hatalara dikkat çektiğinde yadırganıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yanlış sözleri değil, o sözleri tenkit edenler yadırganıyor. Erdoğan ne söylese bir yaldızlı kulp takılıyor.

Cumhurbaşkanı kendi vebaliyle beraber kendisine uyanlarınkini de üzerinde taşımakta.. 

Ve Karaman gibiler de aynı vebale ortak oluyorlar.

Hayrettin Bey'e diyeceğimiz şudur: 89 yaşındasın, ölüm var, ölüm var, ölüm var! Hesap var!


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...