KRİPTO ŞİÎLERİN "ZAMANIN İMAMI" ABRAKADABRASI

 



Malum olduğu üzere, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı, bunlardan sadece birinin kurtulacağı (fırka-yı naciye / kurtulan grup olduğu) hadîs-i şerîfte bildirilmiştir.

Kurtulacak olanlar (yine hadîse göre) Hz. Peygamber s.a.s.’in ve ashabının yolu üzere olanlardır. (Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbn Mâce, Fiten, 17; Tirmizi, İman, 18)

Dalaletteki (yoldan çıkıp sapıtan) fırkaların Ehl-i Sünnet ve Cemaat ile her meselede ihtilaf halinde olduklarını düşünmemek gerekir. 

Kimisi kader, kimisi şefaat, kimisi kabir azabı, kimisi Allahu Teala’nın sıfatları, kimisi de imamet/hilafet gibi konularda Ehl-i Sünnet ile ihtilafa düşmüşlerdir.

Ancak, Ehl-i Sünnet dışı fırkaların hepsinin küfre düştüklerini, ebediyen cehennemlik olduklarını da düşünmemek gerekir.

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi bu konuda şöyle diyor:

“Sapık fırkaların hepsinin cehennemde olacaklarıyla murat, cehenneme girmeye müstehak olmalarıdır. Yoksa fiilen cehenneme girecekler manasına değildir. Çünkü itikadında ifrat veya tefriti sebebiyle cehenneme müstehak olduktan sonra itikadı küfre yol açmadığından Allah’ın afvıyla veyahut bir şefaatçının şefaatıyla cehenneme girmemek muhtemeldir. Ama itikadı küfre yol açarsa ebediyen ateştedir. Çünkü İslamî fırkalardan hariçtir. Ve itikadında küfür icab etmeyecek bir hatayı işleyen kimseye bid’atçı denir. Ve bid’atçı olan kimsenin cehenneme girmesinde devamlılık lazım değildir. Zira hadiste ‘Hepsi ateştedir’ hükmü mutlaka-i âmme olduğundan [genel mutlaklık ifade ettiğinden, devamlılık gibi bir kayıt ve şart ifade etmediğinden] vakitlerden bir vakitte velev bir dakika olsun cehenneme girmek hadisin doğrulanmasına kâfidir. Bundan dolayı cehennemde devam lazım gelmez.”

(Mehmed Vehbi, Akaid-i Hayriyye Tercümesi, İstanbul: Ahmet Kamil Matbaası, 1340/1921, s. 11.)

*

Evet, Ehl-i Sünnet ile Şia’nın ihtilaf ettikleri konulardan birini “zamanın imamı” meselesi oluşturuyor.

Şehristanî (ö. 548 h.), el-Milel ve’n-Nihal’de, İmamiyye Şiası içinde yer alan İsmailiyye hakkında şunları söylemektedir:

“Onlara göre arz hiçbir zaman zâhir ve belirli veya bâtın ve mestur (örtülü) olan, hayatta olup görevini yerine getiren bir imamdan hali kalmaz…

“Onların mezhebine göre, zamanının imamını bilmeden ölen kimse cahiliyyet üzere ölmüştür. Keza bir imama biat etmeden ölen kimse de yine cahiliyyet üzere ölmüştür.” 

(Muhammed Abdülkerim eş-Şehristanî, İslam Mezhepleri, çev. Mustafa Öz, İstanbul: Ensar, 2005, s. 192-193.)

Aynı şekilde Abdülkahir el-Bağdadî de (ö. 429 h.), el-Fark beyne’l-Fırak adlı eserinde, Batıniyye’den olan İsmailîler’in “zamanın sahibi olan imam”gıyapta biat aldıklarını belirtmektedir. (Abdülkahir el-Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, 4. b., Ankara: TDV Y., 2007, s. 183.)

Muhammed Ebu Zehra, İsmailîler hakkında şu bilgileri veriyor:

… bunlar, imamların gizli-saklı da olabileceğine ve ona itaat etmenin yine vacip olduğuna inanırlar. Yani, bu gizlilik onların imametine engel olmamaktadır….

“Bunlara “Bâtınî” denilmesinin sebeplerinden bir tanesi de, bunların çoğu zamanlarda “İmam gizlidir” demiş olmasıdır….

İsmailîlerin … görüşleri üç temel üzerinde kurulmuştur….

Bir: İlahi feyiz, Allah’ın imamlara lütfettiği marifetin bir parçasıdır.

İki: İmamın açık ve bilinen bir kişi olması gerekmez. Gizli ve örtülü bir kişi de olabilir. Bununla beraber, ona itaat etmek vaciptir….

Üç: İmam hiçbir insana karşı sorumlu değildir….

(Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasî, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi, çev. Sıbğatullah Kaya, İstanbul: Birim Y., 1993, s. 61-62.)

*

Ehl-i Sünnet uleması arasında, Batınîler’in/İsmailîler’in bütün bu konularda haktan sapmış oldukları konusunda ittifak vardır.

Öyle ki, sırf bunların imamet anlayışlarının Müslümanlar’ın itikadını bozmakta olduğunu gördükleri için, müteahhirîn uleması imamet/hilafet meselesini itikad kitaplarına almayı gerekli görmüşlerdir.

Günümüzde bazılarının bir yandan İsmailî/Batınî grupların dalaletten ibaret bu görüşlerini savundukları, diğer yandan da sözde Ehl-i Sünnet’i müdafaa davası güttükleri görülmektedir.

Bunların takiyye yapan şiî mi oldukları, veya Ehl-i Sünnet’in imamet/hilafet anlayışı konusunda koyu bir bilgisizlik içinde mi bulundukları belli değil. 

Belki tutarlı ve mantıklı düşünmeyi başaramayacak kadar dağınık bir zihne sahipler, veya belki hakkı kabul etmeyi gururlarına yediremedikleri için bile bile yanlışta inat eden, dertleri hak ve hakikat olmayan "din yolu haramileri" durumundalar.

İçyüzlerini Allahu Teala bilir.

Açık olan husus, imamet/hilafet konusunda Ehl-i Sünnet akidesini terk etmiş olan bu tür kimselerin Ehl-i Sünnet’i savunma adına ortaya attıkları fikirler konusunda dikkatli olmak gerektiğidir.

Çünkü bilerek veya bilmeyerek, dalalet ehli fırkaların görüşlerini Ehl-i Sünnet’e aitmiş gibi gösterebilmektedirler.

*

Bu Ehl-i Sünnet sabotajcılarının önde gelenlerinden biri, Özel Harb’in İslamî kesimdeki ağır toplarından Mehmet Şevket Eygi idi..

Millî Gazete’deki köşesinde yıllarca “zamanın imamı” edebiyatı yaptı durdu.

Vird-i zebanı olan tek hurafesi de bu değildi. 

Sözde Ehl-i Sünnet savunucusuydu, özde ise İsmailiyye propagandacısıydı.

Ehl-i Sünnet savunucusu geçinen bu "zamanın imamı" tutkunu, bir yazısında şöyle diyordu:

Bazı okuyucularım, “Zamanındaki İmam’a (Emîre) biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” hadîsi ile ilgili yazım üzerine, benden zamanın İmamının ismini soruyor. İçlerinden biri mesajında, bize isim ve adres vermezsen vebali senin üzerine olur diye yazmış.

Bundan yıllarca önce, Şeriata sımsıkı bağlı muhterem bir şeyh efendiye sormuştum: Zamanın İmamını bilmiyoruz. Ona nasıl biat edeceğiz? Şu cevabı vermişti: “Gıyabında biat edersiniz…” Yani “Ben zamanın İmamını bilmiyorum. Binaenaleyh o zat  kim ise, neredeyse kendisine biat ediyorum…” diyerek biat etmek gerekir.” 

(Millî Gazete, 14 Ekim 2008)

Vatandaşın delili, “Şeriate sımsıkı bağlı muhterem bir şeyh efendi” imiş.

Adı?

Adı yok..

*

Sözde adalet dağıtan "Şeriat dışı hukuk sistemi tiyatro kumpanyaları"nın “gizli şahit” komedyası türünden bir “Şeriate sımsıkı bağlı muhteremlik”..

Muhtemelen bu Şeriat’e sımsıkı bağlı muhterem şeyhi, Adnan Oktar’la birlikte yanında poz verdiği Kıbrıslı Nazım’dı..

Kıbrıslı Nazım, İngiltere’nin yeni kralı Charles’ın müslümanlığının propagandasını yapmasıyla tanınıyordu.

Türkiye’den de Adnan Oktar’ın şefaatçısıydı.

Nazım ile Adnan'ın arasından su sızmadığı için, bir ara Adnan, zamanın başbakanı Erdoğan''ın Nazım'a ulaşmak için kendisini aradığını, "Şeyh efendi"nin telefonunu istediğini söylemişti. 

*

Öncelikle, vatandaşın muhterem şeyh efendisinin kanaatinin şer’î açıdan hiçbir değerinin bulunmadığını söylemek gerekiyor.

Çünkü bu muhteremliği meçhul şeyhin lafı, zayıf hadîs kadar bile itimada şayan değildir, fıkhî bir hükme medar olacak bir delil olmaktan uzaktır.

Fıkıh usulünün sadece "u"sunu bile bilen, İslamî ilimlere bu kadarcık olsun vukufu bulunan biri, bu tür üfürükçü hokus pokuslarına itibar etmez. 

Çünkü "muhterem şeyh"in bu "sallama" fetvası, usulüne uygun olarak yapılmış bir içtihat da değildir.

*

Gıyapta biatmiş...

Böyle biri var mı yok mu, bilmiyorsun, fakat "Belki vardır" diye belki biat ediyorsun.

Demek ki maskaralık ve mantıksızlık alanında da rekor kırılabiliyormuş.

Böyle bir imam var mı, yok mu, bilmediğin gibi, varsa kimdir bu imam, Ali midir, Veli midir, onu da bilmiyorsun, fakat "Ya tutarsa" diyerek göle maya çalıyor, belki biat ediyorsun.

"Ali'yse Ali'ye biat ettim, Veli'yse biatim Veli'ye sayılsın" diyorsun.

Mesela cumhurbaşkanlığı seçiminde "hayırlı aday"ın kim olduğunu bilmediğin için sandığa gitmeden meseleyi hallediyor, diyorsun ki: "Ben gaybı bilmem, o yüzden adayların kim olduklarını bile öğrenmedim, adlarını bile bilmiyorum, oyum hayırlı olana, gıyapta ona oy veriyorum, oyum hayırlı olanadır, artık o kimse onu Allah biliyor, oyum ona sayılsın".

Bu soytarılığa demokrat kargalar bile güler.

Ayette geçen "dinlerini oyun ve eğlence edinen" taife bu tür "fetva"lar üreten soytarılar değilse kimlerdir?

*

Özel Harb'çi geveze yazar, (“Şöyle yapsanız da caiz olur” dercesine izin verir gibi konuşan) muhterem şeyh efendisinin durduğu yerde de durmuyor, bir adım daha ileri giderek, “Binaenaleyh … diyerek biat etmek gerekir fetvasını veriyor.

Gerekirlik, vücub demektir.

Meçhul bir şahsın, delilsiz, senetsiz sepetsiz, kafadan atma bir lafını şer’î konularda delil olarak ileri süren bir kimse ne şer’î delillerin ne demek olduğunu anlamıştır, ne de Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunu..

Fakat kendisini “Binaenaleyh gerekir” diye fetva verecek konumda görüyor.

Delili sağlam: İsmi meçhul (Belli de olsa kıymeti yok da, adamın cismini geçtik, ismi bile ortada yok) bir muhterem şeyh efendinin senetsiz sepetsiz bir üfürüğü.

*

Bu Mehmet Şevket Eygi, 1 Nisan 2013 tarihli Millî Gazete‘de yayınlanan  “Ümmet ve İmamet” başlıklı yazısında ise şöyle diyordu:

“Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) ‘Zamanındaki İmam’a biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur’ buyurarak Müslümanları uyarmıştır.”

Konuyla ilgili tek hadîs bu değil. (Hadîsler konusuna ileride döneceğiz inşaallah.)

Eğer yaşadığın zamanda Müslümanların böyle bir imamı varsa, yani İslam ümmetinin tümünün lideri olan bir halife mevcutsa, ona biat etersin.

Peki, böyle bir imam yoksa?

Yoksa, İmam Nevevî'nin belirttiği gibi, biat etmen diye bir şey de söz konusu olmaz. 

Üzerinden bu mükellefiyet kalkar. 

(Nitekim konuyla ilgili Huzeyfe r. a. hadisi bunu ortaya koyuyor. Bu noktaya ileride döneceğiz inşaallah.)

*

Ancak Mehmet Şevket Eygi, cahil bir müçtehit taslağı olarak içtihat ve fetva hizmetini bu noktada da bırakmamış, dinde reform anlamına gelen bir "güncelleme" ile maneviyat soytarılığı alanında yeni bir çığır açmıştı.

Söz konusu yazısından üç gün sonraki, yani 4 Nisan 2013 tarihli yazısında aynen şu ifadeler yer alıyordu:

“Biliyorum İslam’da din ve dünya ayrımı yoktur. İmam-ı Kebir’in aynı zamanda dünya işlerini de idare ve tanzim etmesi gerekir ama bugünkü şartlar altında böyle bir liderin olması çok zordur. Binaenaleyh geçici olarak ruhani bir lider de olabilir.”

Böylece dinde reform anlamını taşıyan, laikliğin de (siyasal dinsizliğin de) hatırını kırmayan bir fetva vermiş oluyordu.

İslam’da halife sadece dünya için, dünya siyaseti için gerekliyken, Allahu Teala ile ümmet arasında papalar ve papazlar gibi ruhanî aracılara ihtiyaç yokken, bu vatandaş tutup ruhanî bir zamanın imamı icat etmişti.

İslam'da yapılmış, hem laikleri (siyasal dinsizlik savunucularını) hem de Hristiyanları memnun edecek bir güncelleme.. 

Laikleri Şeriat'i uygulayacak bir halifeden kurtarıyor.. 

Sadece ruhlar âleminde hüküm süren bir İslam'a laikler dünden razılar, baştan beri kabul ettirmeye çalıştıkları şey zaten bu..

Mehmet Şevket'in güncellemesinde Hristiyanlar da unutulmamış.. 

Onlar da, "Hah işte din dediğin böyle olur, papasız, papazsız, ruhanî lidersiz din mi olurmuş, dönüp dolaşıp bizim çizgimize geldiniz işte" diyerek mutlu olabilirler.

Tamam, laikler için iyi, Hristiyan için de güzel.. Peki ya Müslümanlar?

Mehmet Şevket'in dünya işlerinde esamisi okunmayan bu ruhanî lideri müslümanlar açısından ne işe yarayacak, ne iş yapacak?

Daha dünyadayken cennetten arsa kapatılmasını mı sağlayacak, milletin günahlarını affederek "Hadi bakalım afvolundunuz, günah işlemekten korkmayın, ben buradayım, afvederim, babanız/papanız olarak afvedicilik benim en önemli hasletim" mi diyecek?

*

Bir müslüman hoşuna gitmeyen bir ayet ya da hadis okuduğunda hemen “Sen fetva veremezsin, hani icazetin, hangi medreseden icazet aldın? Sen ayet ve hadislerden hüküm çıkaramazsın” diyerek itiraz etme kurnazlığını adet edinmiş olan bu Özel Harp kurmayı, böylece, cahil müçtehitlik alanında bir inkılap yaparak laikliğin (siyasal dinsizliğin) arayıp da bulamayacağı bir Martin Luther kopyası olmayı başarmış bulunuyordu.

Yaptığı şey, “Zaman dine uymuyor, o halde dini zamana uyduralım, Hristiyanları örnek alarak ruhanî bir imamet/halifelik icat edelim, zaten Avrupa laikliği de böylesi bir ruhanîliği laikliğe aykırı kabul etmiyor, benimsiyor” demek gibi bir şey.

Ancak, bu zırvaları seslendirmiş olan şahıs, laflarının ictihatta bulunma ve fetva verme anlamına geldiğini anlamayacak kadar ya kendisinden habersizdi ya da takiyye yaparak insanları aptal yerine koyuyordu.

Neymiş, “bugünkü şartlar altında” bu iş olmuyormuş, o halde geçici olarak “ruhanî bir lider de olabilir”miş..

Böyle bir ifadeyi kullanan kişinin, eğer (herhangi bir mezhebe tabi olmayan) bağımsız müctehid ise, bize delillerini göstermesi gerekirdi.

Şayet müctehid olmadığını kabul ediyorsa ve bir mezhebin müntesibi ise (mezhepsiz değilse), mezhebinin imamının ve önde gelen âlimlerinin bu yöndeki bir ictihad ya da fetvasını göstermeliydi.

*

Aslında, bu mezhepsiz (sözde mezhepçi, özde mezhepsiz) şahsın ictihad yöntemi, “zamanın imamı” uydurmasındaki tavrı ile uyumluydu..

Geçici ruhanîlik düşüncesi insana Şia'nın mut’a nikâhını (geçici evlilik) hatırlatıyordu.

Yaptığı iş, “Biliyorum, İslam’da yarım saat sonra ayrılma koşuluyla evlilik olmaz. Ama bugünkü şartlar altında Aliler, Veliler için böylesi bir evlilik zor. Binaenaleyh geçici olarak ‘süreli’ bir evlilik de olabilir” demek gibi birşeydi.

Evet, yeni sorunlar için yeri geldiğinde ictihad yapılabilir. Ancak ictihad böyle “bugünkü şartlar”, “binaenaleyh” vs. gibi artistik laflarla yapılmaz. 

Bunun bir usûlü vardır.

Tahkîkü’l-menât, tenkîhü’l-menât ve tahrîcü’l-menât kavramlarını bile bilmediği kendi laflarından anlaşılan, kıyasın şartlarından habersiz olan biri, “bugünkü şartlar”, “binaenaleyh” filan tekerlemeleriyle ictihad yapıyor..

Fesubhanallah!.. La havle ve la kuvvete illa billah!..

Merhum Ahmed Davudoğlu’nun kitabının adı neydi: Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri.

Sağ olsaydı, yukarıda ictihadını aktardığım soytarı ve benzerleri hakkında acaba şu adla bir kitap yazar mıydı: 

Ehl-i Sünnet-i Savunma Davasında Ehl-i Sünnet Tahripçileri.

*

Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi, Türkiye, kendisini “en hakiki Ehl-i Sünnet” savunucusu zanneden (veya öyle pazarlayan) Batınîler ve İsmailîler ile dolmuş durumda.

Bunlar belki kripto şiî, belki değiller.

Bu, çok önemli de değil.. Yanlış yolda olduktan sonra ha "kendin" olmuşsun, ha kripto, ne fark eder?!

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


ZAMANIN ZAMANSIZ TÜREYEN İMAMLARI

 



Bu içi boşaltılmış, çarpıtılmış, ruhsuzlaştırılmış zamanın imamı heyulası, Müslümanların birlik ve beraberliğinin, (unutulmayıp yaşatılması gereken) bir halife etrafında birleşip tek güç olmaları hedefinin katili olma potansiyeline sahip.

Çünkü, üstad, hoca, şeyh veya liderini zamanın imamı kabul eden her grup için, Müslümanların birlik ve beraberliğinin sağlanmasının tek yolu, diğer bütün Müslümanların gelip kendi “zamanın imamı” olan liderlerine tabi olmayı kabul etmelerinden ibaret.

Bunun başka bir yolu yok.

Onlardan başka bir halife/imam etrafında diğer Müslümanlarla birleşmelerini istemek; zaten başlarında bulunan “zamanın imamı”nı “tanımamalarını ve bilmemelerini” istemek, yani onları cahiliye ölümüne davet etmek anlamına gelir.

Onların bakış açısı çerçevesinde durum budur.

Böyle olunca, her grup, kendilerine ait naylon “zamanın imamı” ile mutlu olmaya devam edip gider.

Daha çok mutlu olanlar ise, bu çarpıtılmış zamanın imamı hurafesi ve efsanesinde Müslümanların birlik ve beraberliğinin sonsuza kadar sürecek olan bitkisel hayatını gören Şeriat düşmanı rejimler ve düzenlerdir.

Bu nokta, tabiri caizse, “zamanın imamı” enflasyonunun “sosyo-politik” ve dahî “psiko-sosyal” boyutunu oluşturuyor.

*

Bu “sosyo-politik” işlev ve “psiko-sosyal” boyut yüzündendir ki, Şeriat düşmanı veya karşıtı rejimler/düzenler, ajanları ve elemanları vasıtasıyla (fark ettirmeden ve hissettirmeden, içeriden) İslamî gruplara kendi lider, üstad, hoca ve şeyhlerini “zamanın imamı” olarak görmeleri telkininde bulunuyor.

Ortadaki manzaradan anlaşılan, bu.

Bu amaçla keramet de, rüya da, ilham da, keşf de uydurup üretmek zor değil.

Üç beş uyanık görevli bu gayeye yönelik keramet ve rüya uydurduğunda, grup üyesi üç beş bin saf vatandaşın buna derhal inanacağından şüphe edilemez.

Nitekim, şimdilerde FETÖ diye adlandırılan cemaat bu yola çok başvurdu, son örneği, 2013 yılında Türkçe Olimpiyatları’nı güya Peygamber Efendimiz s. a. s.’in teşrif etmiş olmalarına dair Gülen’in aktardığı rüyalardı.

Tahmin edilebileceği gibi bu tür uyanıklıkların patenti Fethullah’a ait değil, patent, onu keşfetmiş olan istihbarat teşkilatlarına ait.. Bu işin mucidi, ustası, virtüözü onlar..

Böyle olduğu içindir ki, Türkiye’de Genelkurmay Özel Harp Dairesi, MİT ve CIA’in ortak prodüksiyonunda baş rol oyuncusu olarak sanatını sıra dışı bir ustalıkla icra ederek yeteneğinin fevkalâdeliğini ispatlamış bulunan Fethullah Gülen’in, şakirtleri tarafından “kâinat imamı” unvanına layık görülmüş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Kâinat imamı olunca, onda mündemiç olan zamanın imamlığını da uhdesine almış oluyor tabiatiyle.

*

Evet, Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi’nin Özel Harb’in adamları olduklarını açıklamış bulunuyordu.

Gülen’in MİT bağlantısının da onun eski yakın adamı (Küçük Dünyam kitabını hazırlayan) Latif Erdoğan ile Kadir Mısıroğlu gibi isimler tarafından gündeme getirilmiş olduğu hatırlarda.

Mehmet Şevket Eygi’ye gelince.. Onun “derin” bağlantılarıyla ilgili olarak zamanın İçişleri Bakanı Faruk Sükan tarafından yapılan ifşaat ya da itiraf da medyada yer almıştı.

Türkiye’de “zamanın imamı” meselesini en çok “kaşıyan” kişi, bu Mehmet Şevket Eygi idi.

*

Evet, tabloya bakıldığında, en yeni “dinde reform” rafinerisinde arıtılmak suretiyle “laikleştirilmiş toplumsal düzenek”te kullanılabilir hale getirilen “zamanın imamı” anlayışının, bu laik (siyasal dinsiz) devletin elinde şamar oğlanına döndürülen cemaatlere istihbarat teşkilatları tarafından zerk edildiğini kabul etmek gerekiyor.

Dolayısıyla, cemaatlerdeki bu yersiz, lüzumsuz, faydasız, boş ve anlamsız zamanın imamlığı heves ve tutkusu, şamar oğlanlığının yol açtığı eziklikle büyüyüp serpilen “yaralı cemaatsel bilincin (gizli servislerin katalizörlüğüyle hızlanan) patolojik alevlenmesi” olarak değerlendirilebilir.

Bu “adı var, kendi yok” zamanın imamlığı; özgüven, haysiyet ve şerefleri laik (siyasal dinsiz) devletin ezici ve aşağılayıcı silindiriyle preslenip yamyassı hale getirilmiş cemaatlerin kendilerini iyi hissetmelerini ve acılarını unutmalarını sağlayan bir tür uyuşturucu işlevi görüyor.

Acıları dikkate alındığında, böylesi bir “ağrı kesici”nin bağımlısı haline gelmeleri bir ölçüde anlayışla karşılanabilir.

Ancak, bu hissizleşme, duyarsızlaşma ve uyuşmadan yararlanan da yine laik (siyasal dinsiz) devlet oluyor, çünkü bunlar üzerinde (tepki almadan) acısız yeni ameliyatlar yapma imkânına kavuşuyor.

*

İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) ile Şeytan arasındaki tek benzerlik, ikisinin de “gizli” ve “görünmez” olmaları değildir.

Yöntemleri de genelde birbirine benzer.

Bir başka deyişle, istihbarat teşkilatları şeytanî yöntemler kullanırlar: Olduğundan farklı görünme, yalan söyleme, duygu sömürüsü yapma, muhatabın zaaflarından yararlanma, karşı cinse olan alâkadan faydalanma, şantaj yapma, tuzak kurma, suça bulaştırıp defterini dürme vs. vs.

Şeytan, insanı iyiliklerden uzak tutmaya çalışır. Mesela farzları (namaz, oruç, zekât, hac, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i anil münker vs.) terk etmesini ister..

Farzları terk ettiremezse, bu defa suret-i haktan gelerek nafile ibadetleri gözünde büyütmeye, böylece farzları ertelemesini ve unutmasını, yavaş yavaş terke doğru gitmesini sağlamaya çalışır.

Diyelim ki bunların hiçbirinde başarılı olamadı, bu defa insana “Sen var ya sen, senin gibisini analar doğuramaz. Sen çok büyük adamsın, fazilette yegânesin, kaç kişi senin gibi olabilir, sen çok mübarek, çok değerli bir adamsın” diye vesvese vermeye başlar.

Kişi buna aldanıp kendisinde bir fazilet görmeye başlayınca, bu tür amelleri yapmamakla birlikte durumundan utanan, pişmanlık duyan, yüreği yanan (itikadı düzgün, imanı sağlam, küfür sözlerden ve münafıkça laflardan kaçınan) bir günahkâr müslümandan daha kötü duruma düşmüş olur. Sevapları da uçup gider, geriye yorgunluğu kalır.

Gizli servisler de işte böyle yapar, mesela senin hayırlı işlere olan ilgini engelleyemiyorlarsa, örneğin sana Afrika’da kuyu açmanın faziletini anlatır, seni oraya yöneltirler, bu arada da Afganistan’daki müslümanın cihadını önemsiz görmeni sağlayacak vesveselerle beynini doldururlar.

Senin o açtığın kuyunun cihadın yanında bir hiç olduğunu anlayamayacak kadar aklını yitirmen yetmiyormuş gibi bir de o mücahidi terörist görmeye başlar, onun aleyhinde atıp tutarsın.. “Bu devirde ne o el kesme, kol kesme!” diye şeytanî saçmalıklar üretir, imanını bile kaybedersin, küfre düşersin, fakat haberin olmaz.

Bu da yetmiyormuş gibi Şeytan sana amelini süslü gösterir, “Ben var ya ben, benim gibi hayırsever dünyada kaç tane?! Kaç kişi Allah’ın Afrikası’na gelip sıcakta soğukta bu fedakârlığı yapıyor!” der ve kendini dev aynasında görürsün.

Seni bu havaya sokan gizli servis de yüzünde şeytanî bir tebessüm ve gözünde şeytanî bir parıltıyla kenardan seni izler.

*

Cemaatlerin durumu da böyledir..

Diyelim ki bir cemaat güzel çalışmalar yapıyor, İslamî hakikatleri gizleyip saklamadan, bazılarını unutturma hokkabazlığı yapmadan olduğu gibi anlatıyor, bu durumda onlara önce mesela şöyle denilir:

“Ne bu Şeriat da Şeriat yav, insanları ürkütüyorsunuz, güzel ahlâkı anlatın, insanımızın buna çok ihtiyacı var.. Kolaylaştırın zorlaştırmayın, nefret ettirmeyin sevdirin!.. Şeriat’ten bahsederek insanları korkutmaya, nefret etmelerine neden olmaya hakkımız yok....”

[Evet, geçmişte “yerli-milli” FETÖ (Bir zamanlar o herkesten yerli-milli idi) bu üslupla konuşur, başka gruplara böyle akıl verirdi.]

Diyelim ki böyle güzel ahlâk maskesiyle gelen ahlâksızlara “Şeriat’i sevilmeyecek, nefret edilecek bir şey olarak görmekten daha büyük ahlâksızlık olabilir mi?! Böylesi saçmalıklara karnımız tok, lütfen başka kapıya! Güzel ahlâkınızı da alıp defolup gidin!” denildi..

Bu durumda içlerinden (güya içlerinden) birileri çıkıp, cemaatin liderini “zamanın imamı”, cemaatlerini de neredeyse “fırka-i naciye”nin tek temsilcisi yapmakta gecikmezler.

Sonra da bunlardan etkilenen “saf Anadolu çocukları” İslamî hakikatleri anlatmayı unutup kendi gruplarının ve liderlerinin basit propagandacı ve davetçileri haline gelirler.

Ya da bu masal, derin oltalarla ve ağlarla avlanmış olan bir cemaatteki hak ve hakikat duyarlılığına sahip kişilerin kopmasına engel olmak için anlatılır.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


ZAMANIN İMAMI, MÜSLÜMANLARIN HALİFESİNE KARŞI

 



Bu “zamanın imamı” meselesini esas itibarıyla konuyla ilgili hadîsler çerçevesinde ele almak gerekir ve bunu inşaallah yapmaya çalışacağız, fakat öncelikle günümüzdeki yanlış anlamalar, çarpıtmalar ve istismarcı tartışmalar üzerinde durmakta fayda var.

İskenderpaşa Cemaati özelinde konuşmak gerekirse, Mehmed Zahid Kotku k. s. ile Esad Coşan rh. a.’in kendilerini ima ile de olsa “zamanın imamı” diye takdim etmediklerini biliyoruz.

Kitaplarında ve konuşmalarında bu tabir üzerinde durduklarını da hatırlamıyorum.

Bu tabir İskenderpaşa cemaatinde, kendisini “doğal lider” olarak takdim eden Nureddin Coşan ile birlikte gündeme getirildi.

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir” denildi ve (“Anlarsın ya!” babından zamanın imamı olduğu öne sürülen) Nureddin’e tabi olmayan eski ihvan (cemaat mensupları) ahiretleri ile korkutulmaya çalışıldı.

*

Ancak, “zamanın imamı” tabiri Nureddin’in (ya da Nurettincilerin) tekelinde değil.

Bu söyleme başka gruplarda da rastlanabiliyor.

Mesela Nurcular arasında bu tabir yaygın.

Bir örnek olarak, Bingöl Belediyesi’nin internet sitesinde yer alan bir haberde geçen ifadeleri gösterebiliriz.

Şöyle deniliyor:

Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatının 56. yıldönümü münasebetiyle Bingöl Belediyesi ile Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) Bingöl İl Temsilciliği tarafından düzenlenen programda konuşan Araştırmacı Yazar Muhammed Kaynun, Üstad Bediüzzaman’ın sözlerine atıfta bulunarak, “Zaman ihtiyarlandıkça Kur’an gençleşiyor” dedi.

Üstad Bediüzzaman Said-i Nursi’nin hayatından ve eserlerinden kesitler sunan Kaynun, “Malumunuz Üstad hazretleri zamanın imamı, müceddidi ve dolayısıyla onun fikirleri bu asra damgasını vurmuştur….” dedi.

(https://bingol.bel.tr/tr/haber/zaman-ihtiyarladikca-kuran-genclesiyor)

*

Aslına bakılırsa “zamanın imamı” tabiri tek başına ele alındığında bir sorun teşkil etmez.

Mesela “Diyarbakır’da 1980’li yıllarda zamanın valisi şöyle şöyle yapmıştı” dediğinizde, bunda yadırganacak bir şey yoktur.

Ya da, “Diyarbakır Ulu Camii’nde 1970 senesinde zamanın imamı şöyle şöyle konuşmuştu” diyebilirsiniz.

Bunun gibi, belirli bir bölge ya da topluluk için de zamanın imamından söz etmek mümkün olabilir.

Mesela Kafkasya’da Ruslar’a karşı cihadı başlatan Gazi Muhammed rh. a., o bölgede zamanın imamı durumundaydı. Dağıstan Müslümanlarının o zamanki imamıydı.

O şehit olunca yerine Hamzat Bey imam oldu. O sırada orada zamanın imamı oydu.

O da vefat edince yerini Şeyh Şamil aldı, o zamanki imam oldu. O dönemin, o zamanın imamı oydu.

Bu anlamda imamlık (önderlik, liderlik) vasfı taşıyan herkes, imamlık yaptığı dönemde, kendisine tabi olanlar için zamanın imamıdır.

Mesela Bediüzzaman rh. a., Nurcular için zamanın imamıydı. Yaşadığı dönemde Nurcuların imamı/önderi oydu.

Buna karşılık Nakşibendî tarikatından bir grubun imamı da Abdülhakim Arvasî rh. a. idi.

Tabiî gayrimüslimler de imamsız (lidersiz, öndersiz) değil.

Mesela Rusya’da zamanın imamı, Vladimir Putin.

*

Bu kadarla kalındığında zamanın imamı tabirinde sorun yok.

Ancak, iş bu noktada bırakılmıyor.

“Zamanın imamı” tabiri çerçevesinde şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: Müslümanlar söz konusu olduğunda zamanın imamından kasıt, halife midir?

Zamanın imamlığı, hilafet/halifelik (müminlerin emirliği) kurumuna mı karşılık gelmektedir?

Zamanın imamından kasıt halife ise, Müslümanların bir halifesinin bulunmadığı (bir takım imamcıkların ya da hizip/fırka/devletçik/devletimsi şeflerinin sağda solda hüküm sürdüğü) dönemlerde zamanın imamı da yok demektir.

Günümüzde olduğu gibi.

Bu durumda “zamanın imamını bilme ve tanımadan” söz etmek, insanlara (olmayan birşeyi bilme ve tanıma gibi) akla ve mantığa aykırı bir mükellefiyeti yüklemek anlamına gelir.

Yok eğer zamanın imamından kasıt halife değilse, mesela Hz. Osman döneminde zamanın imamı kimdi?

*

Zamanın imamından kasıt halife ise, sorun yok. 

Fakat zamanın imamı ile halife (evrensel İslam devletinin başkanı/reisi) kavramları farklı anlamda kullanılıyorsa, bu ikisi birbirinden farklı şeylerse, o zaman mesele karma karışık ve çetrefil hale geliyor demektir.

Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali, zamanın imamı mıydılar, yoksa değil miydiler?

Birinci ihtimali alalım.

Zamanın imamı idiyseler, yani birbirinden farklı olan halifelik ile zamanın imamlığını birlikte uhdelerine almayı başarmış idiyseler, mesela Hz. Ömer, kendisinden sonraki zamanın imamını bilmediği için halifenin seçimini bir heyete havale etmiş, onlar da tesadüfen zamanın imamı olan Hz. Osman’ı halife seçmişler demektir.

Tesadüfen.

Bilmeden, tanımadan.

Bu durumda Hz. Osman, “Zamanın imamı budur” denilerek değil, kazara halife olmuş demektir.

İkinci ihtimale gelelim.

Halifelik ile zamanın imamlığının farklı şeyler olması varsayımı çerçevesinde eğer Dört Halife zamanın imamı değildiyseler, o takdirde onlara (Dört Halife’ye) tabi olanlar, zamanın imamına tabi olmadıkları için cahiliye ölümü ile ölme tehlikesi içinde yaşayan adamlar haline gelmişler demektir.

Böyle birşey olabilir mi?!

*

Hadîslerde geçen “zamanın imamı”ndan kasıt, ümmetin başına geçerek fiilen otorite tesis etmiş, Şeriat’e bağlılığını deklare ederek “Allah’ın indirdiği hükümler” ile ümmeti idare etmekte olan fiilî (fiilen halifelik yapan) halifedir.

Yani zamanın imamı, Müslümanların halifesidir.

Bir başka deyişle, halife, zamanın imamıdır. Yaşadığı zamanın imamı..

Evet, hadislerde geçen anlamda zamanın imamı sıfatı ancak bir halife için kullanılabilir. (Hadîsler konusuna döneceğiz inşaallah.)

Gayrimüslimlerin veya müşriklerin kahr ve galebesi altında yaşayan, hukukuna ve hürriyetine malik olamayan, gayrimüslimler veya müşrikler tarafından hapsedilen, sürgün edilen, birtakım haklarından mahrum bırakılan zatlar bu anlamda “zamanın imamı” değillerdir.

Çok büyük velî de, eşi bulunmaz alim de olabilirler, fakat zamanın imamı değillerdir.

Gayrimüslimlerin yasalarına tabi olarak, tebaiyet arz ederek onların müsaadesi nisbetinde bazı mevki ve makamları ele geçiren “sınırlı sorumlu”, meramını (tabiri caizse Hz. Süleyman'ın bile anlamakta zorlanacağı) "kuş dili" ile anlatmaya çalışan ya da yutkunmakla yetinen (yarı köle) müslüman siyasetçiler de, zamanın imamı olma vasfından uzaktırlar.

Köleden imam (halife) olmaz.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


CEMAATLERİN “ZAMANIN İMAMLIĞI” HÜSN-Ü KURUNTUSU





Soru: İskenderpaşa Cemaati’ne ait zinde.info adlı sitede geçmiş yıllarda yayınlanmış olan “Kavramları Yeniden Anlamak” başlıklı yazıda (http://www.zinde.info/zduyurular.php?subaction=showfull&id=1261645139&archive=&start_from=&ucat=3,18) şu söyleniyordu:

“Peygamberlere uymayan insanların helak olması gibi, zamanının din önderini, vazifeli insanını bilmeden, onu tanımadan ölmesi de o kişinin helakine, sanki islamdan önce ölmüş gibi imansız gitmesine sebep olabilir.”

Bu iddiayı nasıl değerlendirmek gerekir?


Cevap: Bu iddia, içinde üç varsayımı taşımaktadır:

1. Her zamanın ya da devrin bir din önderi, bir vazifeli insanı vardır.

2. Herkes o insanı tanımak, bilmek zorundadır.

3. Onu tanımadan ölmek küfür anlamına gelebilir.

Bu ifadeler çerçevesinde bir zamanda tek bir din önderi ya da vazifeli insan bulunması gerekiyor.

Çünkü “zamanın imamı” deniliyor “imamları” değil.

O kişiye tâbi olmayanların hepsi de küfür üzere ölme tehlikesiyle karşılaşmış oluyorlar.

Ancak, yukarıya aldığımız ifadede mütereddit bir dil var, “sebep olabilir” deniliyor, “sebep olur” değil.

Yani iddia sahibi, örtük biçimde “sebep olmayabilir de” demiş oluyor, açık kapı bırakıyor.

Anlaşılıyor ki, söylediği şeye kendisi de tam olarak inanmış değil, şüpheleri var.

*

Mesele sadece “zamanın imamı”nı başkalarının bilmesi değil..

“Zamanın imamı”nın bizzat kendisini düşünelim, beş altı aylık iken kendisinden bile habersiz olan “zamanın imamı” kendisinin “zamanın imamı” olduğunu ne zaman ve nasıl biliyor hale gelecek?

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çocukluğunda ve gençliğinde, kendisinin ileride peygamber olacağını bilmiyordu.

Hatta Cebrail a. s. ile ilk mülakatı sırasında bile işin mahiyetini anlayamadı, Hz. Hatice r. anha’nın akrabası Varaka bin Nevfel’in açıklamaları ile meseleyi anlamaya başladı.

Çünkü çok yaşlı bir hristiyan olan Varaka, bu konuda bilgi sahibiydi.

Selman-ı Farisî r. a. de Peygamber Efendimiz s. a. s. ile ilk karşılaştığında, onun peygamber olduğunu, ondaki alâmetler sayesinde hemen anlamıştı, çünkü o da çok yaşlı ve çok tecrübeli, çok yer gezip görmüş, çok insan tanımış bilgili bir hristiyandı.

Peki bizim “zamanın imamı”mız kendisini nasıl tanıyacak?.. Ona Cebrail a. s. mı gelecek?

Onun alâmetleri nedir?

Mesela sırtında, nübüvvet (peygamberlik) mührüne benzeyen bir imamet mührü mü vardır?!

*

Zamanın imamı (din önderi, vazifeli insanı) kimdir şeklinde bir soru yöneltildiğinde, muhtemelen yukarıda sözü edilen yazıyı kaleme almış kişi ile onun gibi düşünenler, kendi şeyhlerini gözlerinin önüne getireceklerdir.

Bu durumda, o şeyhin peşinden giden birkaç bin ya da birkaç on bin kişinin dışında kalan yüz milyonlarca hatta iki milyar müslüman küfür üzere ölme tehlikesiyle karşılaşmış oluyorlar.

Çünkü onların şeyhini zamanın imamı (din önderi, vazifeli insanı) olarak görmüyorlar.

Yok eğer “zaman”ın din önderi ve vazifeli insanından kasıtları kendi şeyhleri değil de, aslında anlaşılması gerektiği gibi ümmetin başındaki halife anlamında bir imam ise, bunun kim olduğunu da, böyle bir yazıyı yazanların biliyor olmaları gerekir.

Aksi takdirde, kendilerinin küfür üzere ölme tehlikesi içinde bulunduklarını açıklamış oluyorlar demektir.

Şu anda ümmetin bir Hz. Ebubekir, bir Hz. Ömer, bir Hz. Osman, bir Hz. Ali, bir Ömer bin Abdülaziz gibi halifesi/imamı var mıdır?!

*

Türkiye’nin “zamanın imamı”cılarının şöyle bir özelliği var, çok fazla “cemaatçi” (enaniyet ve bencilliğin kolektif biçimi olarak cemaatçi) durumdalar.

Zamanın imamının mutlaka kendi cemaatlerinden olması gerektiğine inanıyorlar.

İkinci bir özellikleri de fazla yerlici-millici (ulusalcı, milliyetçi, Türkiyeci, Anadolucu) olmaları.

Zamanın imamlığını Türkiye insanının tapu ile tescil edilmiş bir ayrıcalığı olarak görüyorlar.

Zamanın imamının ortaya çıkacağı beldenin belirlenmesi konusunda Lozan Antlaşması’nı baz alıyorlar.

Bu antlaşma ile belirlenen Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının bir metre (hatta 10 santimetre) güneyi, kuzeyi, doğusu ya da batısında çıkacak bir zamanın imamını “bilmeye ve tanımaya” aklen ve ruhen hazır değil gibi görünüyorlar.  

Mesela Hakkari’nin güneyinde Kürt bölgesinde çıkacak (yerli-milli olmayan, Türkçe bilmeyen) bir Kürt zamanın imamı, Hatay’ın güneyinde çıkacak bir Arap zamanın imamı, doğuda çıkacak bir Çerkez zamanın imamı, batıda çıkacak bir Arnavut ya da Boşnak zamanın imamı, kabul edilebilecek bir şey gibi görünmüyor.

Evet, Lozan Antlaşması’nı temel alan bu yerlilik ve milliliğin zamanın imamı anlayışı, biraz Atatürkçülük tadı veriyor.

Fakat bu çorbada başka baharat da mevcut.. 

Lozan, Ankara’nın İngiliz ve Fransız’a dayattığı bir şey olmadığı, Londra, Paris ve Ankara’nın anlaşıp uzlaşarak birlikte ürettiği bir lezzet olduğu için, bu Türkiye Cumhuriyeti sınırları içine hapsedilmiş zamanın imamlığı kontenjanı biraz İngilizî ve Fransızî (gayrimüslim) tada da sahip.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: DİYANET, LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) VE ATATÜRK

 https://archive.org/details/diyanet-laiklik-siyasal-dinsizlik-ve-ataturk 

DİYANET,

LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK)

VE ATATÜRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: DİN VE DİYANET

SENİ DİYANET’E, EŞKIYA OLASIN DİYE BAŞKAN YAPMADILAR 5

ATATÜRKÇÜNÜN İSLAM’A YABANCILIĞI PAPAZINKİNDEN FAZLA 11

DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NA KARŞI YÜRÜTÜLEN “ORGANİZE KAMPANYA” 15

AHİR ZAMAN FIKHI, KIYAMET ALÂMETLERİ VE DİYANET TEŞKİLATI 21

DİYANET, ŞU SATIRLARI HUTBEDE OKUYABİLİR Mİ? 26

DİYANET’İN CİHAD HUTBESİ 28

DİYANET,  KEŞF Ü KERAMET, VE RÜYA 33

MODERNİST VE YERLİ-MİLLİ “DÜZEN”BAZ İLAHİYATÇILIĞIN TASAVVUFÇU VERSİYONU 39

ERDOĞAN VE ULUHİYET/TANRILIK DAVASI 45

 

İKİNCİ BÖLÜM: DİYANET VE LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK)

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI İLE HİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ARASINDAKİ FARK BİR HARF KADAR KÜÇÜKTÜR 52

ETEKLİ ŞEYHÜLİSLAM TASLAĞI, DİYANET İŞLERİ BAŞKANI’NI İRŞAD EDİYOR 60

AYASOFYA İMAMI PROF. MEHMET BOYNUKALIN OLAYI 76

LAİK DÜZEN, ALLAHU TEALA’YA ŞİRK KOŞMUYOR, TÜMDEN YOK SAYIYOR 82

DİYANET’İN İDLİB HUTBESİ 86

DİYANET’E LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN DAYATILAN HİZİPÇİ VE ŞAHISÇI “TÜREDİ” DİNÎ HİZMETLER 93

DİYANET’İN YERLİ-MİLLİ “DOĞRU YOL”U 100

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN ŞEHİTLERİ VE DİN İSTİSMARI 104

DEVLET, DÜZEN, DİN VE DİYANET 109

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN POLİSİ DİYANET’E DİNÎ GÖREVLERİNİ ÖĞRETİYOR 116

ÖLDÜRMEKTEN DAHA BETER OLAN 120

DİYANET’İN ANLATMADIKLARI VE ANLATAMAYACAKLARI 128

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DİYANET VE ATATÜRK

“ATATÜRK’ÜN LANETLENMESİ” VE “DERİN TROLLER” 142

TÜRKİYE TİPİ LAİKLİK TULUATI: İSLAM İÇİN ATATÜRK HESABA ÇEKİLEMEZ, ATATÜRK İÇİN CUMA HUTBELERİ HESABA ÇEKİLİR 160

DİYANET’İN İTİBARI VE HAYRETTİN KARAMAN’IN PALAVRALARI 166

CHP’Lİ UKALA, DİYANET’E, NEYİN KULA TAPMA VE ŞİRK KOŞMA OLDUĞU KONUSUNDA DERS VERİYOR 172

DİNDE ZORLAMA YOKTUR, ATATÜRKÇÜLÜKTE DE OLMAMALIDIR! 177

BİR ELİNDE KALLAVİ ATATÜRKÇÜLÜK CIMBIZI, BİR ELİNDE NAYLON DİNDARLIK AYNASI, UMURUNDA MI ŞERİAT, İSTİKAMET! 182

ATATÜRK’ÜN CAMİDE NE İŞİ VAR? 193

SİZ TAKİYYECİ OLMAYANLAR, SİZ NEYE İMAN EDİYORSUNUZ? 201


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...