ZAMAN TANRISININ TARİHSELCİ ŞAMANLARI


Konunun Prof. (pırasasör) Mustafa Öztürk (Yoztürk) ile iştihar ettiği söylenebilir, fakat ilk taşı Dr. Yüksel Macit diye bir tip atmış gibi görünüyor.

Bu mucit Macit, 2009 yılında “Hz. Muhammed’den Sonra Nesh Meselesi” diye bir makale yayınlamış.

Makalenin (yazarın kendi yaptığı) özeti şöyle:

İslam alimleri genelde Peygamberden sonra neshi kabul etmezler, ancak birkaç alim Kur'an'dan bir hükmün kıyas ve icma ile neshini caiz görmüştür. Daha önemlisi imam Maturidi (ö333/944) Te'vilatu Ehli'sSünne kitabında ictihad ile neshten bahsetmektedir. O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir. Biz de onunla aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor. Bu bir değerlendirmedir, başkaları başka değerlendirme yapabilir. Konu tartışmaya açıktır.

Yoztürk Mustafa’nın lafları ise daha artistik:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Bakmayın böyle atıp tuttuğuna, gerçekte aynı şeyi söylemiyor.. 

Ve bunun sorunu isminin önünde Ebu Mansur yazmaması değil, Ebu Hınzır yazılması gerekirken yazılmaması.. (Sözlerine sonra döneceğiz inşaallah.) 

*

Konunun “esas” (muhteva, içerik) açısından tartışılmadan önce “usul” açısından ele alınması önem taşıyor.

“Usul”de mutabakat sağlanmadan yapılacak tartışmalar aslında hiçbir sonuç vermez.

Bu tip adamlarla ise “usul”de mutabık kalmak mümkün değil gibi görünüyor.

Çünkü Allahu Teala’nın açık emirlerini bile “Tarihseldirler” diyerek bir kenara atan adamların “fıkıh usulü”nü onaylamaları, başları sıkışınca usul ilkelerini “Bunlar da tarihsel” diyerek reddetmemeleri beklenemez.

Taruhselcilerin bu açıdan sofistlere benzedikleri söylenebilir.

İmam Matüridî rh. a., Kitâbü’t-Tevhîd’inde onlar hakkında şunu söylemektedir:

Sofist telakkiyi benimseyen kimse ile fikir tartışmasında bulunmanın bir anlamı yoktur, çünkü tartışma, söylenecek her sözün [objektif/nesnel] bilgi değil [öznel/sübjektif/indî] telakki (itikad) [kişisel inanç] olduğu sonucuna varacak, sofistin tartışma sırasında ileri süreceği her fikir aynı konumda olacaktır. [Size, ileri sürdüğünüz fikrin sizin kişisel kanaatiniz olmanın ötesine gitmediğini söyleyecektir]. Böyle bir fikrî tartışma ancak [kişisel inançların ötesinde birtakım] gerçeklerin mevcudiyetini benimsemekle birlikte bir kısmını inkâr eden kimse ile yapılabilir, ta ki onun görüş ve iddiası [onun da kabul ettiği] sabit bir hakikat zeminine dayanılarak reddedilmiş olsun! [O hakikat zemininden hareketle yapılan mantıksal çıkarımların başka türlü düşünmeye imkân vermediği ona  gösterilsin.] 

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd –Açıklamalı Tercüme-, çev. Bekir Topaloğlu, 6. b., İstanbul: İSAM, 2014, s. 240.)

İşte tarihselcilerin durumu da budur..

Allahu Teala’nın açık bildirimleri için tarihsel değerlendirmesi yapıp onların tarihte kalmış geçersiz sözler olduğunu söyleyen biri için, sizin sözleriniz de tarihseldir, belirli bir tarihe ve coğrafyaya aittir, dolayısıyla kendisinin de kabul etmek zorunda olduğu evrensel bir doğruluk taşımamaktadır.

Sanki herşey değişiyormuş, mesela bugün altın olan yarın bakır haline geliyormuş, atomlar sürekli başkalaşıyormuş gibi "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" diyen palavracı gibi bunlar da "Tarihsel olmayan tek şey tarihsellik olgusudur" demeye getiriyorlar. 

Buna karşı sizin, “O zaman senin sözlerin de tarihseldir” demeniz birşey ifade etmez.. Çünkü onun sizi getirmek istediği nokta zaten burası.. O, tıpkı beş duyunun, algıların verdiği bilginin geçerliliğini kabul etmeyen, insan beyninde oluşan görüntü ve fikirlerin zihnin dışındaki gerçeklikle uyumunun derecesini bilemeyeceğimizi söyleyen sofist gibi, kendi görüşü de dahil bütün görüşlerin tarihsel olduğunu kabule dünden razıdır.

O yüzden tarihselciye Yasin Aktay gibi “Tarihselci tarihin dışında mıdır?” diye sormanın bir aanlamı yoktur. Tarihselcinin buna cevabı şöyle olacaktır: “Hay ağzına sağlık, ben de tarihselim, sen de tarihselsin, Kur’an da tarihseldir.” 

*

Zemin tarih (zaman) olunca, tarih de yerinde durmayıp her an değişince, içinde bulunduğumuz her saniyede bir önceki saniye tarih haline gelince, ve geçmişe ait herşey tarihsel diye değer kaybına uğrayınca, ortada sabit bir gerçeklik de kalmamaktadır.

Bu yüzden tarihselciyle tartışmak, su üstüne yazı yazmak gibi beyhude bir çaba olmaktan kurtulamaz.

Dolayısıyla, ona verilecek en uygun cevap, yaklaşımının tarihsel olmayan “usul” çerçevesinde hükmünün ne olacağını söylemek olabilir.

Tarihselciye karşı verilecek gerçek, doğru, mantıklı ve hikmetli tek cevap bu olacaktır.

Onların sözleri küfürse, laflarının küfür olduğunu, bid’atse bid’at olduğunu söyleyip geçmek gerekmektedir.

Nitekim İmam Matüridî, yukarıya aldığımız ifadelerinin hemen ardından şunu söylüyor:

“Şahsî [salt kişinin kendisini bağlayan] telakki ve inançtan başka herhangi bir [nesnel/objektif, herkesin kabul etmek zorunda olduğu] bilgi yoktur” görüşünü benimseyen kimseye [sofiste] gelince, onca kendisi ne derse gerçek odur [başka bir gerçek kabul etmez]. Böylesi, ağrıtıcı dayak ve organ kesilmesiyle cezalandırılmalıdır.

İşte tarihselcinin durumu tam da budur.

Sofiste atılacak dayak ya da organlarının kesilmesi, onun, kendi öznel gerçeklik tasavvurunun ötesinde bir gerçekliğin bulunduğunu kabul etmesini sağlar. Çünkü ona bir taraftan dayak atılırken diğer taraftan da “Sen kendini, dayak yediğine inandırıyorsun, bu senin zihninin tasavvuru, kendi kuruntun, aslında kimsenin sana birşey yaptığı yok. Sen kendin söylüyorsun ya, insan zihninin dışında nesnel bir gerçeklik yok. Sana atılan bir dayak da yok” denilecektir.

Tarihselcinin durumu da aynıdır.. 

Ona, bir İslam devletinde Şeriat’in kendisiyle ilgili hükmü tatbik edilir. Allahu Teala’nın hükümlerinin tarihsel olmadığını yaşayarak anlar.. 

Laik devlette ise, durumu ne ise yüzüne karşı söylenir: Küfürse küfür, bid’atse bid’at.. 

*

Usulde anlaşmak demek, değerlendirmeler için ortak ölçütler/kıstaslar belirlemek demektir.

Bu en temelde epistemoloji (bilgi felsefesi) ile başlar.

Mesela sofistlerle yaşanan sorun epistemolojik mahiyettedir.

İslâm âlimleri bilginin kaynağı olarak şu üç şeyi göstermişlerdir: Akıl, sağlam duyular ve doğru haber.

Bunlarda "kesinlik" vardır ve bütün insanlar için bağlayıcıdırlar. Yani insan bunlar vasıtasıyla elde edilen bilgileri başkalarına karşı delil olarak öne sürebilir.

Buna karşılık sezgi, keşif ve rüya gibi kesin olmayan bilgi kaynakları da mevcuttur. Bunlar, bazen kişinin kendisi için bağlayıcı olsalar bile başkaları için olmazlar.

Mesela İslamî ilimler alanında birilerinin keşif ve rüya eksenli iddialarını delil kabul eden birisiyle tartışmak ve anlaşmak mümkün değildir. 

Tıpkı keşif ve rüya gibi, "akıl, sağlam duyular ve doğru haber (vahiy)" ekseninde temellendirilemeyen kişisel telakkîlere/inançlara/varsayımlara epistemolojik bir geçerlilik tanıyanlarla da tartışmak mümkün olmaz.

Şer'î hükümlere dair bilgi, (peygamberler dışındaki insanlar için) keşif ve rüya ile oluşmaz.. Bu yüzden fıkıh usulü çerçevesinde şer'î deliller (edille-i şer'iyye) dörtten ibarettir: Doğru haber mahiyeti taşıyan Kur'an ile Sünnet, ve doğru habere (Kur'an ve Sünnet'e) dayalı olarak "akıl" yürütme ile ortaya çıkan icma ve kıyas (içtihat).

*

İşte bu noktada tarihselcilik, tıpkı keşif ve rüya gibi "korsan" bir bilgi kaynağı olarak devreye konulmaktadır. 

Bu yaklaşım çerçevesinde tarih (zaman), bilinen şer'î delillerden (Kur'an, Sünnet, icma, kıyas) daha güçlü beşinci bir şer'î delil haline gelmektedir. 

Öyle ki, Kur'an, Sünnet, icma ve kıyas zamana hükmedememekte, fakat zaman, bunlara hükmetmektedir. 

Ancak zaman (tarihin dinamiği) kendi başına konuşabilen, mesaj veren, bildirimde bulunabilen bir varlık da değildir.

Yani zaman, insanlara "Şöyle yaşayın, böyle yaşayın" diye emirler verip nasihatlerde bulunmaz. 

Zamanın içini insanlar kendileri doldururlar. Zamanın getirdiği şeyler, aslında insanın kendi yaptığı şeylerdir. 

Mesela "zaman" adına konuşma imtiyazını ele geçiren güç sahipleri ya da toplumda çoğunluğu oluşturan kesimlerin temsilcileri olarak ahkâm kesme konumuna gelen kişiler, zamanın dilini ve zihnini kendileri okuyormuş, başkaları ise anlayamıyormuş gibi, "Zaman bunu gerektiriyor" diye konuşurlar. 

İşte bu noktada zaman tanrısının peygamberleri olan tarihselci şamanlar olayı din ve ilahiyat alanına tışamakta, ondan insanlara vahiy getirmektedirler. 

Fakat bu vahiy, zaman tanrısı konuşmadığı için aslında toplumun o günkü muktedirlerinin heva ve heveslerinin, arzu ve tutkularının (Hegel'in tabirini kullanırsak) "zamanın ruhu" olarak insanlara yutturulmasından ibarettir.

*

Klasik fıkıh usulü, olgusal olanın (zaman ve zemin, tarih ve coğrafya bağlamında ortaya çıkanın) normatif olan (norm/kural koyan) Kur'an ve Sünnet çerçevesinde yorumlanması ve düzenlenmesini, tanzim edilmesini isterken, tarihselci şaman işi tersine çevirmekte, olgusal olanı (fiilen mevcut olanı), normların belirlenmesinde ölçü haline getirmektedir.

Bu, insanların kendi amellerinin kendileri için norm haline getirilmesidir.

Tarihsellik adı altında, tarihin o günkü firavunlarının, nemrutlarının, Karun ve Hamanlarının borusunun öttürülmesi, onların icraat, amel ve tercihlerine Kur'an ve Sünnet normlarıyla itiraz edilmesinin önüne geçilmesidir.. 

Onların keyfi için dinin tahrif edilmesi, istismar edilip kullanılmasıdır.

Böylece, Kur'an ve Sünnet, hayatın nasıl yaşanması gerektiğini gösteren birer kılavuz olmaktan çıkmakta, yaşanmakta olan hayata (zamana) göre geçerli ya da geçersiz ilan edilen birer "değiştirilmeye ya da tümden atılmaya" elverişli önemsiz sözlere dönüşmektedir.

Öyle ki, Kur'an ve Sünnet hükümleri zamana (devrin firavun ve nemrutlarının keyfine) uyuyorsa, çıkarlarına hizmet ediyorsa, ya da en azından zarar vermiyorsa, geçerli kabul ediliyor. Aksi takdirde tarihseldir denilerek atılıyor. 

İşte ilahiyatçı mucit Macit'in yukarıda aktardığımız "Peygamberden sonra nesh (hükümlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması) caizdir, çünkü şartlar değişiyor" şeklindeki zırvası bu anlama gelmektedir.

Üstelik abrakadabra, hokus pokus ve el çabukluğu ile, sanki İmam Matüridî tam da bunu söylüyormuş, söylemek istiyormuş gibi bir izlenim veriyor.

*

Sonraki yazılarda konuyu ayrıntılı bir biçimde tartışmaya devam edeceğiz inşaallah.


İLAHİYATBANK TOSUNCUĞU AKREDİTE TARİHSELCİLER

 




Tarihselci modernist ilahiyatçılar özellikle bu iktidar döneminde palazlanıp şımardılar.

Önceden bu tipler ancak CHP’den yüz bulabiliyorlardı (Misal Yaşar Nuri).

Akparti iktidarında ise CHP’ye mahkum olmaktan kurtuldular.. Öyle ki, bu iktidarın devr-i dilârâsında, onlar gibi düşünmeyenler, eski CHP ağzıyla söylenmiş “İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. Siz İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız” şeklindeki sözlerle azar işitmeye başladılar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçü rejiminin artık CHP’ye ve CHP "ruh"una fazla ihtiyacı kalmamıştı, çünkü bütün partiler bir ölçüde CHP’lileşmişlerdi..

*

Bazıları (mesela kafayı başbakanlıkla bozmuş olan Akşener gibiler) “FETÖ gitti METÖ geldi” diyorlar.

METÖ gelmedi, MİTÖ geldi..

Bunlar kimler mi?..

Oldukça kalabalıklar.. Mesela turfanda Atatürkçü, cübbesi kendisinden daha değerli derin Ehlî Sünnetçiler bunlardan..

Yine "Sünnet"siz sonradan görme Kemalist Mustafa İslamoğlu gibiler de bunlar arasında yer alıyor.

Devletçiliği neredeyse imanın yedinci şartı haline getiren lüks otomobilci, köşkçü, konakçı ve de kundakçı (“İtibardan tasarruf olmaz” diye düşünen) sarıklı şımartılmış şovmenleri de unutmamak gerekiyor..

Turpun büyüğü ise heybede: Laiklik hesabına Şeriat’ı tarihe gömen tarihselciler..

1970’li yıllarda Fethullah’a ve benzerlerine verilmiş olan derin ihale şimdi bu gruplara tahsis edilmiş durumda..

Yani MİTÖ’ye.. (M: Mustafa Kemalciliğin M’si; İ: İtibarın İ’si; T: Tarihselciliğin T’si; Ö: “Türk övün çalış güven”deki “övün”ün Ö’sü.)

Mesela, “güncellenmemiş aciz”ler “fırça” yerken Mustafa Öztürk adlı güncel yoz Türk’e iktidar kanadı açıkça destek vermişti..

İktidarın eski yandaşları da ona kucak açmış, ifsadâtına sadece akademide değil medyada da devam etsin diye Karar gazetesinde ona köşe tahsis etmişlerdi.

(Bu ana gövdeden kopan eski yandaşlar, iktidar partisinin türevleri; aslı ya da köküyle kayda değer bir farklılık göstermiyor. Aralarındaki kavga da özü itibariyle makam, mevki, yüksek maaş, imkân ve rant paylaşımı kavgasından ibaret.. Davutoğlu ihale musluğunun başına geçip nemalanmak veya birilerini nemalandırmak için çaba göstermiyordu, ya da gösteremiyordu, onun gözü makam ve mevkide idi, Erdoğan’ı emekli edip yerini almak istiyordu.)

*

Mustafa Yoztürk’e destek verenlerden biri, Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Yasin Aktay’dı..

Aynı zamanda Akparti’de genel başkan yardımcısı olarak görev yapıyor. Partinin resmî sitesine göre, İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı sıfatını taşımakta..

Aktay, Mustafa Yoztürk hakkında şunları yazmıştı:

Şahsen Mustafa Öztürk’ün temsil ettiği düşünceleri veya iddiaları hayatım boyunca eleştirdim, ama hep akademik düzeyde. Söylemek gereksiz umarım, bana göre son derece zayıf ve yanlış bir duruşu vardı, üslubundan zaten hiç bahsetmiyorum. Ancak yine kendine göre mahrem bir ortamda yapılmış ve yıllar sonra malum şekilde sızdırılan bir konuşması üzerine harekete geçen kontrolsüz güç yüzünden onun iddiaları üzerine kalem oynatamaz hale geldim. Bir Müslüman olarak kendi iddialarımı, kendi düşüncelerimi veya eleştirilerimi ifade ederken delillerimin, argümanlarımın gücüne güvenmektense iktidar veya ideolojik establishment güvenliğine yaslanmayı kendi İslam inancıma zül addediyorum çünkü.

Söylediğine göre, Mustafa Öztürk‘ün temsil ettiği düşünceleri hayatı boyunca hep eleştirmişmiş..

Ona göre, Mustafa’nın son derece zayıf ve yanlış bir duruşu varmış..

Üslubunun ise hiç iler tutar tarafı yokmuş.

Ama, ona yönelik tepkileri usulsüz bulduğu için artık ona karşı kalem oynatamıyormuş.

Kalem oynatmasa rahatsız olmayacağız da, ifadelerinin de gösterdiği gibi, Mustafa’nın beleş avukatlığına soyunmuş durumda.

*

Avukat Yasin, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Öztürk’ü bu en ucuz yolla bertaraf edenlerse onun ortaya attığı sorulara makul cevap veya düşünce üretebiliyorlar mı? Üretemiyorlar tabii. Geriye İslam düşüncesini pekâlâ derinleştirebilecek, boyutlandırabilecek en demonik soruların hiçbir tedbirle karşılaşmadan en serbest dolaşım imkanına kavuşması kalıyor.

Bu avukata göre, ilahiyatçı artist Mustafa’nın öyle dehşetengiz soruları varmış ki, karşıtları ona “makul” cevaplar veremiyorlarmış.

Çünkü üretemiyorlarmış..

Bu denklemde üretme, Mustafa’ya has bir haslet oluyor.

Bu kadarını yoz Türk Mustafa bile söyleyemedi.. Böylesi avukata şapka çıkarılır.

*

Sen ki hayatın boyunca “Mustafa’nın temsil ettiği” düşünce ve iddiaları eleştirdiğini söylüyorsun.. O halde, sen neden, evet, insan haklarından sorumsuz ve habersiz Waldo, sen neden üretmedin?

Niye hayatın boyunca kayda değer, dişe dokunur birşey söyleyemedin?

Üstelik adamın duruşunun zayıf ve yanlış olduğunu da görmüşsün.. Yani karşındaki, bir üflesen yıkılacak, ayakta duramayacak bir korkuluk.. Cansız bir vitrin mankeni..

Madem eleştirdin, niye ağzının payını vermedin, veremedin?

*

Bir adamın aklî seviyesi ve ilmî müktesebatı, sözlerinden hemen anlaşılır.

Nasıl bir denizin suyunu tahlil için oradaki suyun tamamını elekten geçirmeye gerek yoksa, yerine göre sadece bir damla bile yeterli olursa, bir adamın da yerine göre birkaç cümlesi, işin erbabının onun seviyesini anlaması için kâfi gelir.

Yoz Türk Mustafa’nın “akıl” durumu ile ilgili olarak burada bir örnek verirsek gerisinin tahmin edilebileceğini sanıyorum.

Youtube‘da yer alan bir konuşmasında şöyle diyor:

Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki. Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki. İman da zaten güven duygusudur.

Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.

Sadece şu cümleler, bu adamın İslâmî bilgi düzeyi bakımından mektep medrese görmemiş bir çobandan daha cahil olduğunu ispatlar.

Ama mesele sadece bu değil.. Bunun asıl sorunu zekâsının yetersizliği.. Mantıklı düşünmeyi becerememesi..

Bu, tahsille, öğrenimle, eğitimle, diplomayla aşılabilecek bir sorun değil.. Çam ağacının vişne ağacı gibi meyve vermesini sağlayamazsınız. Sütçü beygirinden yarış atı olmaz.

Bunu söylerken “ironi” yaptığım ya da mübalağada bulunduğum sanılmasın.

*

“Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki” diyor.

Hem de, ilahiyat prof.u olduğu halde..

“Aslında Allah’a inanmıyorum, ispatı yok ki” der gibi konuşuyor.

Yani ona göre, Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunlu değil, sadece “caiz/mümkün”.. Mümkün kategorisine giriyor.

(Varlıklar, var oluşları bakımından vacip, mümkün ve muhal kategorilerine ayrılır. Allahu Teala’nın varlığı aklen vacip/zorunlu, yaratılmış mahlukatın varlığı “mümkün”, Allahu Teala’nın ortağının bulunması ise “muhal” ya da “mümteni”dir, yani imkânsız. Mahlukatın varlığı mümkün değil de vacip olsaydı, onların varlığının ezelden ebede kesintisiz devam ediyor olması gerekirdi. Yokken var hale gelmek mümkün varlıkların özelliğidir. İmam Matüridî gibi “kelamcı” ulemanın dile getirdiği gibi, bu algıladığımız mevcudat bütünüyle “mümkün varlık” özelliği gösterdiği, “varlığı kendisinden olmadığı ve böylece bir yaratıcıya ihtiyaç duyduğu” için de, “vacip varlık” olarak Allahu Teala’nın varlığı aklen zorunludur.)

Bu pırasasör, aslında, Resulullah s.a.s.’in peygamberliğine de inanmıyormuş gibi konuşuyor. Adeta öyle demeye getiriyor.

“Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki” diyor.

İmdi, bunu diyen bir adamda, Hz. Süleyman’ın Hüdhüd kuşundaki kadar bile anlayış, idrak, zekâ ve akıl yok demektir.

“Fatih İstanbul’u fethederken ben orada değildim ki” demek gibi birşeydir. İstanbul’u Fatih’in fethettiğini bilmen için, o sırada Fatih’in yanında mı bulunmuş olman gerekiyor?!

(Süleyman) Kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: "Hüd-hüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?"

"Ya bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirecek, ya da onu şiddetli bir azaba uğratacağım, yahut boğazlıyacağım!"

Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: "Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru bir haber getirdim.

"Gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım."

"Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp Güneş'e secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için hidayete giremiyorlar."

"Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmezler."

"(Halbuki) O büyük Arş'ın sahibi olan Allah'tan başka tapılacak yoktur."

(Neml, 27/20-26)

*

Resulullah s.a.s. vahyi alırken yanında bulunanlardan da iman etmeyenler vardı.

Aslında, iman, salt vahyin gelişini müşahede ile de ilgili değildir. Peygamberler de, kendilerine gelen vahyin gerçekten Allahu Teala’dan geldiğine, cinlerin bir oyunu ya da bir tür halüsinasyon vs. olmadığına inanma imtihanı ile yüzyüzeydiler.

Onun için, “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de ” (Bakara, 2/285) buyuruluyor.

Daha bunu bile anlamamış, anlayamamış, öğrenememiş bir ilahiyatçıya neyi nasıl anlatacaksınız?

Evet, bu şahıs, sözlerini şöyle sürdürüyor: 

“İman da zaten güven duygusudur. Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum.”

A “ilahiyatbank“ın azgelişmiş zekâlı antipatik tosuncuğu, sen aslında Resulullah’ın doğru söylediğine değil, Resulullah’ın doğru söylediğini sana söylemiş olanlara itimat ediyorsun.

Hatırlasana, “Resulullah doğruları söylerken sen yanında değildin, ispatı yok ki”.

Sen Hz. Ebubekir r. a. gibi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’le aynı şehirde yaşamış, onun en samimi arkadaşı olarak hep yanında bulunmuş, onun da ilk seni imana davet edeceği kadar güvenini kazanmış biri değilsin ki!..

Konuşmasına bakarsan vatandaş sanki Hz. Ebubekir..

Böylece, Mustafa’nın imanı, kendi sözleri çerçevesinde, ispatı olmayan, hurafecilikten farkı kalmayan bir vehim ve “Çiftlik Bank güveni”ne dönüşüyor.

Uymuş kalabalığa, inanmış..

Bir, Mutezile‘nin ilk dönemlerindeki alimlerinin seviyesine bakın, bir de bu ahir zaman “akılcı” akılsızların laubaliliğine..

O Mutezile âlimleri, bütün hatalarına rağmen, bu Kâğıthane Deresi çukurlarının yanında Himalayalar gibi duruyor.

*

Ki, Mutezile âlimleri, Mustafa’nın anlattığı türden “taklidî iman“ın geçerli olmadığını, imanın mutlaka aklî ve naklî delile ve tahkike (ilmî/aklî inceleme ve araştırmaya) dayalı olması gerektiğini söylemişlerdir.

Böyle “Uydum kalabalığa güvendim, Çiftlik Bank tosuncuğu hiç de sahtekâr gibi görünmüyor” tarzı bir “güven” komedyası ile Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem’e olan akıl eksenli imanı bir tutan anlayışsızlığa prim vermemişlerdir.

Bazen saflıktan başka bir anlama gelmeyecek olan güven nerde, sorgulayan akıl eksenli iman nerde!..

Mutezile böylesi güven eksenli taklidî imanı geçersiz sayar.. Ehl-i Sünnet uleması ise, taklidî iman sahibini tekfir etmemiş, ancak, araştırmayı terk ettiği, aklî ve naklî delilleri öğrenmediği için günahkâr olduğunu söylemişlerdir.

Bu ilahiyatbank tosuncuğuna göre ise, ortada araştırılıp öğrenilecek bir aklî ve naklî delil bile bulunmuyor. 

“İspatı yok ki” diyor.

Evet, aynen böyle diyor.

Yani tahkîkî iman diye birşey yokmuş..

Kendisi delilsiz, ispatsız olarak güveniyormuş.. Peygamber Efendimiz salllallahu aleyhi ve sellem'in güvenilir olduğunu söyleyenlere güveniyor.. Hepsi bu.. İmanının bütün dayanağı bundan ibaret..

Taklidin dibini bulmuş..

Herkesin de böyle olduğunu iddia ediyor..

Çünkü bunun zekâ seviyesi, aklî melekeleri ve ilmî kapasitesi çerçevesinde olay "ispat"sız..

Seviye bu.. Altı yaşındaki bir çocuğa da geometri teoremlerini ezberletebilirsiniz, fakat zekâsı o teoremleri ispatlamaya yetmez. Ancak, büyüklerine güvendiği için kendisine söylenenlerin doğru olduğuna, "aklı"nı devreye koymadan inanır.

*

Evet, imanın güven duygusuyla da bir ilişkisi vardır. Fakat o güvenin de aklî bir temeli mevcuttur:

O güven, körü körüne bir “Çiftlik Bank güveni” değildir: 

“Yine şöyle derler: Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık.” (Mülk, 67/19)

İman, son tahlilde bir “aklını kullanma” olayıdır.

Çünkü, imanın başı, temeli, Allahu Teala’ya olan imandır. Bu da, tamamen akılla ilgili bir meseledir.

Allahu Teala’nın varlığına, Hz. Peygamber s.a.s.’e duyulan güven (daha doğrusu, Resulullah s.a.s.’in doğru söylediğini bize rivayet etmiş olan ravîlerin doğru söylediklerine olan itimat/güven) sayesinde iman eden bir adamın imanı olabilir, fakat sağlam ve olgun bir aklının bulunduğunu kabul etmek mümkün olur mu, orası tartışılır.

*

İlahiyatbank tosuncuğu, güven harikası Mustafa’nın sözlerinin devamına gelelim: 

“Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. ‘Beni satmayacak, yolda bırakmayacak’ diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.”

Buyur burdan yak!..

Vatandaş hem “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diye düşündüğü için itimat ediyormuş, hem de hesap yapmıyormuş, içten pazarlıklı değilmiş.

“Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diye düşünmek hesap yapmak değilse, içten pazarlıklı olmak değilse, hesap yapmak, içten pazarlıklı olmak nasıl birşeydir?

İlahiyatbank tosuncuğunun kendisinden ve ne söylediğinden bile haberi yok. Zekâ yaşı altıda kalmış, yedi olamamış.. 

Yunus Emre’nin “Sen kendini bilmezsin” dediği tipler, işte bunlar..

Ne kadar da çoklar!

*

Adamın bütün söylediği üç tane cümle.. Sonuncusu, ilk ikisini yalanlıyor.

Böyle mantıksız, kendi kendisini çürüten lafları sanki dinî ilimlerde çığır açıyormuş, büyük keşiflere imza atıyormuş gibi muazzam ve muhteşem bir özgüvenle, göğsünü gere gere söyleyebilmesi için insandaki IQ denen şeyin kaç olması gerekir, bilmiyorum.

Fakat bu “tosuncuk” IQ’su, mevcut ilahiyatlarda prof. olmayı, bu ülkenin TV ekranlarında artistlik yapmayı, gazete ve dergilerde kalem oynatmayı garanti ediyor.

“Güncellenmiş akılsızlığın son kalesi” ülkemin hal-i pür melâli..

Ve bir başka prof. da, böylesi saçmalıklar için, bozacının şahidi şıracı hesabı, “Öztürk’ü bu en ucuz yolla bertaraf edenlerse onun ortaya attığı sorulara makul cevap veya düşünce üretebiliyorlar mı? Üretemiyorlar tabii” diyebiliyor.

Yukarıda değindiğimiz saçmalıkları söyleyen mi daha acınacak durumdadır, yoksa böylesi bir “zekâ”yı yere göğe sığdıramayan, arkasında duran adamlar mı?


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...