İSVEÇLİ GÂVUR KİTAB’IN SAYFALARINI, TARİHSELCİ İSE MESAJINI YAKMAYA ÇALIŞIYOR

 







Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) anlamına gelir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu tanımlar yer alıyor:

Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir.

Taahhüd ve müteahhid, ahid kelimesiyle aynı kökten türemiştir.

Akid (sözleşme) kelimesi de benzer bir anlama sahip.. Nitekim Mecelle’de akid kelimesi tanımlanırken “taahhüd” kelimesi kullanılmış bulunuyor (madde 103):

“Tarafeynin (iki tarafın) bir hususu iltizam (lazım/gerekli sayma) ve taahhüd etmeleridir ki îcâb (vacib/zorunlu kılma) ve (îcâb’ı) kabul (razı olup onaylama) irtibatından ibarettir.”

*

Evet, Şeriat, Allahu Teala ile kulları arasındaki bir ahid (antlaşma) ya da akid (sözleşme) anlamına gelir.

Dinin tamamlanması (Maide, 5/3) demek, sözleşmenin tamamlanıp mühürlenmesi ve imzalanması demektir.

Sözleşme (Şeriat) tamamlandığı için Allahu Teala yeni emirler vermez, yeni yükümlülükler getirmez.

Mesela namaz 10 vakit olarak yeniden düzenlenmez.

Zekât oranı kırkta bir'den onda bir'e çıkarılmaz.

Hac ömürde bir defa farz olmaktan çıkarılıp (ulaşımın kolaylaşması vs. gibi etkenlerden dolayı) 5-10 senede bir tekrarlanan bir farz ibadet haline getirilmez.

Oruç, obezite yayıldığı için senede bir ay yerine iki üç ay farz hale gelmez. 

İslam’ın şartları beşken sekize, 10’a çıkarılmaz.

Emirler olduğu gibi kalır..

*

Allahu Teala nasıl emirlerde değişiklik yapmıyorsa, devletlerin yeni vergiler vs. ihdas etmeleri gibi yeni yükümlülükler getirmiyorsa, sözleşme maddelerini değiştirmiyorsa, kullar da sözleşme maddeleriyle (Şeriat hükümleriyle) oynayamazlar, dinlerini "oyun ve eğlence" edinemezler (En'âm, 6/70).

Sözleşmelerde iki tarafın da "sözünde durması" önem taşır, ahde vefa tek taraflı olmaz.

Mesela bir kira sözleşmesini düşünelim.. 

Kiraya veren, sözleşmeye riayet ediyor, şöyle demiyor: "Anlaşmaya göre ayda 10 bin lira ödeyecektiniz. Üç aydır ödemeyi bu miktarda yapıyorsunuz. Fakat ülkenin ekonomik durumu değişti, enflasyon canavarı paranın alım gücünü yiyor, o yüzden bu ay 15, gelecek ay 20 bin lira istiyorum, ondan sonraki ay ise 30 bin olacak, daha sonra da şartlara göre bir rakam söylerim." 

Buna karşılık kiracı şöyle diyor: "Bu sözleşme maddeleri çok önemli değil yav, bunları o kadar kafaya takmayalım, bunlar tarihsel şeyler, gelip geçici. Lafza takılmayalım, önemli olan sözleşmenin ruhu.. Duruma göre güncelleme yapmamız lazım. Ben bu ay 10 değil sekiz bin lira veririm, gelecek ay hiç ödeme yapmam, ondan sonraki ay ise para yerine sana zeytinyağı veririm. Çünkü ben zeytinyağı üreticisiyim, bende zeytinyağı bol. Sana nakit veremem, arabamı yenilemek için nakite ihtiyacım var. Hadi gene iyisin, para değer kaybeder, zeytinyağı kaybetmez, bu kıyağımı da unutma!" 

Böyle birşey olabilir mi?!

Bunun anlamı sözleşme şartlarının çiğnenmesidir. Kiraya veren mahkemeye gider, ve sözleşmede belirtilen meblağ kiracıdan bir şekilde tahsil edilir. Ve böyle bir kiracı eninde sonunda kapının önüne konulur, tard edilip kovulur.

Kiraya veren devletse, o zaman kiracıya “Sen kime maval okuyorsun, herkese lo lo da bize de mi lo lo, devlete de mi lo lo?!” derler.

Ya da kiraya veren mafyaysa, seyreyle sen gümbürtüyü..

Sözleşme sözleşmedir, iki tarafın da başta ne konuşulmuşsa ona riayet etmesi gerekir.

Allahu Teala şartlar değişti diye yeni peygamber ve kitap göndermiyor, mükellefiyetlerde bir fazlalaştırma, artırma yapmıyor, fakat bizim beyzadeler sözleşme şartlarını (Şeriat hükümlerini) kendi zevk ü sefa ve keyiflerine göre değiştiriyorlar.

İşte dini oyun ve eğlence edinmek budur.

Fakat nasıl elektrikle oyun oynamaya gelmezse bu da öyledir.. Hatta daha fazla öyledir. Çarpılırsın..

"O hâlde dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve dünya hayâtı kendilerini aldatan kimseleri bırak; hem onunla (o Kur'ân ile) nasîhat et ki, kimse kazandığı (günahlar) yüzünden helâke düşürülmesin; (Ki) ona Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefâatçi vardır. (Öyle ki) her tür fidyeyi fedâ edecek bile olsa, ondan alınmaz. İşte onlar, kazandıkları yüzünden helâke düşürülmüş kimselerdir. İnkâr etmekte olduklarından dolayı, onlar için kaynar sudan bir içecek ve  elemli bir azab vardır." (En'âm, 6/70)

*

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Ahid" maddesinde şu bilgiler veriliyor:

Ahd, masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, tâlimat vermek; söz vermek” mânalarına geldiği gibi, isim olarak, “emir, tâlimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına da gelir. ... İttifak hükümlerini (Tanrı ile İsrâiloğulları arasında yapılan ahdin hükümleri) ihtiva ettiği için, yahudi ve hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atîk [Tevrat] ve Ahd-i Cedîd [İncil] denilmiş, ...

İslâmiyet’e göre Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır. Yahudi ve hıristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır. Allah, İsrâiloğulları’ndan, namaz kılıp zekât vereceklerine, peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına (faizsiz borç vereceklerine; bk. el-Mâide 5/12), Allah’tan başkasına tapmayacaklarına, anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (bk. el-Bakara 2/83), birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine, birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (bk. el-Bakara 2/84-85) dair söz almıştır. Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir (bk. el-Bakara 2/100; el-Mâide 5/13). Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır (bk. Tâhâ 20/86). Çünkü yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur (bk. el-Bakara 2/100). Allah, hıristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır (bk. el-Mâide 5/14). Bütün önceki ümmetlerden ahid alınmış olmasına rağmen, Hz. Muhammed’den ümmeti adına bir ahid alınmamıştır. Ancak Peygamber’e baş eğip tâbi olanlar övülmüş, sözünden dönenlerse yerilmiştir (bk. el-Feth 48/10).

İkinci paragrafın ilk cümlesi ile son cümleleri çelişkili.. 

Son cümlede sözü edilen "sözünden dönme" olayı da, bir "sözleşme" (söz verme) olmadan mevzubahis olamaz.. 

Aynı maddede şunlar da söyleniyor:

... Bu ahid, genellikle emir veya tâlimat verme şeklinde açıklanmıştır. Yine Kur’an’da Allah’la kulları arasındaki bir ahidleşmeden de bahsedilmiş (bk. Yâsîn 36/60) ve Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmiştir (bk. en-Nahl 16/91). Allah’la yaptıkları muahedeye sadık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmiş (bk. el-Feth 48/10), ahdini yerine getirmeyenler bozguncu olarak nitelendirilmiş (bk. el-Bakara 2/27) ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların âhirette hiçbir nasip alamayacakları haber verilmiştir (bk. Âl-i İmrân 3/77). “Siz bana verdiğiniz ahde sadık kalın ki ben de size verdiğim ahdi ifa edeyim” (el-Bakara 2/40) meâlindeki âyet değişik şekillerde tefsir edilmiştir. Bir yoruma göre âyette geçen birinci ahid, Allah’ın kullarına olan emir, yasak ve tavsiyeleri, ikinci ahid ise Allah’ın kullarına vaad ettiği af ve mükâfatıdır. Diğer bir görüşe göre birinci ahid Allah’ın ahdi, yani kulları üzerindeki hakkı, ikinci ahid de kulların rableri üzerindeki haklarıdır. ... Semavî dinler Allah’la kulları arasında var olduğuna inanılan bir ahidleşmeye dayanır. Hz. Peygamber dua ederken, “Allahım! Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadakat gösteriyorum” (Buhârî, “Daʿavât”, 16; Tirmizî, “Daʿavât”, 15) der ve kendini O’na karşı daima sorumlu hissederdi. ...

Sûfîler, ilâhî ve beşerî ahidlere sadakati tasavvufun esası olarak görmüşlerdir. Hatta Bündâr b. Hüseyin’e göre, tasavvuf ahde vefadan ibarettir. Onlar, insanın, “Allah için şunu yapacağım” diye zihninden geçireceği bir fikrin bile bağlı kalınması gereken bir ahid olduğu görüşündedirler. Zihinden geçen şeylere akid, dille ifade edilenlere ahid denir; her ikisini de ahid bilip bağlı kalmak gerekir. Şeriat nasıl din ise ahde vefa da dindir. Allah’ın ahdine bağlılık göstermeyenler şeriatın âdâbına da riayet etmezler. ...

Kur’an’da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil, bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek suretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur’an’a göre ahde vefa, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan müminin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur’an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine ahde vefâ veya ahde riayet denir ki her iki tabir de Kur’an’dan alınmıştır (bk. el-Bakara 2/177; el-Mü’minûn 23/8). “Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan ahde vefa veya kısaca vefâ, İslâm ahlâkının en önemli prensiplerinden biridir. Ahlâkçılara göre ahde vefayı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.


DEVLETTE DEVAMLILIK ESAS DA, ŞERİAT’TE DEĞİL Mİ?! LAİK DEVLETİN HAKKI BEKA, ŞERİAT'INKİ VEDA MI?!

 




Bir devlet başkanını düşünelim..

Emri altındakilere devlet başkanı sıfatıyla yasal bir emir verdiğinde, onlar bunu yapmak zorundadırlar.

Aynı şekilde bütün vatandaşları ilgilendiren bir kanun çıkardığında veya kararname yayınladığında da bu herkesi bağlar.

Ama aynı devlet başkanı vatandaşlardan birinin işyerine gidip “Niye bu işi yapıyorsun, bu işi bırak, başka iş yap!” diye akıl verdiğinde o, bunu yapmak zorunda değildir. 

İsterse saygı duyduğu ya da “Bu işin içinde bir iş olabilir” diye düşündüğü için yapabilir. Veya kulak ardı eder.

Buradaki serbestlikten hareketle vatandaşların devlet başkanının hiçbir emrine itaat etmekle yükümlü olmadıkları sonucuna varılamaz.

Yetkili olduğu konularda devlet başkanı sıfatıyla verdiği emirler herkesi bağlar.

Kendisi başka bir emir vermediği veya başka biri onun yerine geçip yeni devlet başkanı olarak başka bir emir vermediği sürece onlar yürürlükte kalır.

O yüzden birçoklarının “Devlette devamlılık/süreklilik esastır” dediklerine şahit olunmaktadır.

*

Şeriat’te de devamlılık esastır.

Yukarıda anlattığımız olguya benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı emirleri ve sözleri peygamberlik vazifesi kapsamında söylenmişken, bazıları peygamberlik göreviyle ilgisizdir.

Said Ramazan el-Bûtî’nin şu ifadeleri meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

Resulullah s.a.v, [Bedir Savaşı’nda] konakladığı yerin durumu hakkında Habbab bin Münzir ile arasında geçen konuşma (gördüğüm gibi, o isnadı sahih bir hadîstir) bize gösteriyor ki, Resulullah’ın tasarruflarının hepsi teşrî [kanun koyma, şer’î hüküm koyma] nev’inden değildir. Aksine Resulullah da birçok zamanlarda herkesin düşündüğü gibi düşünen, akıl yürüten bir beşer olması hasebiyle, birtakım tasarruflarda bulunur. Şüphesiz ki, biz bu gibi tasarruflarında ona uymakla yükümlü değiliz. Bu savaşta kendisinin seçtiği yere konaklaması da bu tür bir tasarruftur…. Resulullah’ın [bu tür] siyaset-i şer’iyye grubuna giren tasarrufları çoktur. Resulullah’ın yaptığı bu tasarruflar kendisinin Allah’tan aldıklarını tebliğ eden bir peygamber olması cihetinden değil de, imam ve devlet başkanı olması yönündendir. Onun askerî tedbirleri, [kavimleri tarafından sözleri dinlenen kabile reislerine] bağış ve ihsanları da çoktur. Bu konunun, enine boyuna açıklamasını fukaha yapmıştır. Onları burada sayıp dökmeye imkân yoktur.

(Said Ramazan el-Bûtî, Peygamber Efendimiz ve Hayat – Fıkhu’s-Siyre, çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, t.y., s. 243.)

Evet, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in savaşlarda komutan sıfatıyla takip ettiği strateji ve taktik, aldığı tedbirler, şer’î hüküm değildir.

Bunlar hakkında karar verdiğinde o sırada ona itaat vaciptir, fakat o strateji ve taktiğin, genel bir şer’î emir niteliği taşımadığı için, başka savaşlarda aynen taklit edilmesi gerekmez.

Bundan hareketle Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin her emrinin ve sözünün böyle tarihsel olduğu, genel ve ebedî bir geçerliliğinin bulunmadığı söylenemez.

Tam aksine, şer’î hüküm olarak bildirdiği hususlar Kıyamet’e kadar geçerlidir. 

Başka peygamber ve kitap gelmeyeceği için ilelebet payidar olacaklardır.

*

Tarihselciler işte bu noktada farklı iddialarla ortaya çıkıyorlar.

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bu konuda şunları söylüyor:

Onlar peygamberlik hükümlerini sadece âhiret işleriyle alâkalı olan şeyler olarak kabûl etmişler ve dünya işlerinin peygamberlikle hiçbir alâkasının olmadığını iddiâ etmişlerdir.

Böylece kendilerini bu sahada din boyunduruğudan kurtulmuş kimseler yapmışlardır. Hâlbuki nasslar, bütün açıklığı ile bunu yalanlamaktadır.

Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ne mü’min bir erkek, ne de mü’mine bir kadın için Allah ve Resûlü bir şeyi hükmettiği zaman işlerinde hiçbir muhayyerlik hakkı yoktur.” (Ahzab, 33/36)

Bu âyetin iniş sebebi, sadece ve sadece dünyalık bir iştir [ahiretle ilgili bir konu değildir].

Hakkında meselenin karışık hâle geldiği [hurma ağaçlarını] aşılama hadîsine gelince, onda, re’y [kişisel görüş] ve meşveret [danışma] ile olan birşeyin kayıtlandırılması vardır.

Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem’in [karşılıklı görüş alışverişi ve danışma olmayıp da] şer’an [yasa koyma niteliğinde] verdiği hüküm [ictihad niteliği taşısa, yani son tahlilde zan bile olsa] böyle değildir [Ki peygamberlerin içtihadında hata olması durumunda mutlaka vahiyle düzeltilirler].

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat, hurma ağaçlarının aşılanması meselesinin anlaşılması için bir not eklemiş bulunuyor.

Şöyle: 

Aşılama hadisi, Müslim rahimehullâhın Sahîh’inde (4/1838) Hadîs No: 2362’de Hazreti Âişe radıyellâhu anhâdan yaptığı şu rivâyettir:

Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem aşı yapmakta olan bir topluluğa uğradı ve buyurdu: “Yapmasanız elbette elverişli olur.” (Râvî şöyle) dedi: Bunun üzerine, kuruduğu zaman kabuk hâline gelen kalitesiz ekşi hurmalar meydana geldi. Sonra [Resulullah s.a.s.] onlara uğradı ve şöyle buyurdu: “Hurma ağaçlarınıza ne oldu?” Onlar da “Siz şöyle şöyle dediniz” dediler. O da; “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” buyurdu.

Bu hadîste anlatılmak istenen [şey] birçok insanlara karışık hâle geldi ve Nebî sallellâhu aleyhi ve selleme sadece hâlis ibâdetlerle alâkalı husûslarda uymanın vâcib olduğunu, muâmelâtta (yani insanlar arası münâsebetlerde) -Allah korusun- uymanın vâcib olmadığını zannettiler.

Hâlbuki aleyhissalâtü vesselâm her bir işte uyulmak ve itâat edilmek üzere gönderilmiştir. Bu işler ister dünya, ister âhiret işleri olsun. Çünki İslâm kâmil bir dindir. İbâdetlerden, muâmelelerden, siyâsetten, iktisattan olan hayatın bütün kesimlerinde O nun yönlendirmeleri ve irşâdları vardır.

Dinin devletten ayrılması [laiklik] ise İslâm’la hiçbir alâkası olmayan bir şeydir.

İş bunlara konu ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâmın “Dünyanızın işini siz daha iyi bilirsiniz” sözü yüzünden karışık gelmiştir. Biz bu hadîs üzerinde bütün [rivayet] tarîkleriyle düşünecek olursak, onun sahîh olan murâdı açıkça ortaya çıkacaktır. İşte ben size hadîsi bütün uzunluğuyla naklediyorum:

Mûsâ İbnu Talha babasından şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem ile ben, hurma ağaçlarının üzerindeki bir topluluğa uğradık. “Bunlar ne yapıyorlar?” buyurdu. Onlar da “Hurmayı aşılıyorlar, erkeği dişiye koyuyorlar, böylece aşılama oluyor” dediler. Bunun üzerine Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: Zannetmem bu bir şey kazandırsın.” (Râvî şöyle) dedi: Bu onlara haber verildi ve bu yüzden aşılamayı terk ettiler. Resûlüllah sallellâhu aleyhi ve selleme bu haber verilince şöyle buyurdu: “Eğer bu onlara fayda verirse yapsınlar onu, ama şübhesiz ki ben sadece bir zanda bulundum. O bakımdan beni zandan dolayı sorgulayıp suçlamayınız. Lâkin ben size Allah’tan bir şey aktardığım zaman onu alınız. Şübhe yok ki, ben, Allah azze ve celle’ye karşı asla yalan söylemem.” (Sahîh-i Müslim, H: 2361)

Bu hadîsten Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onlara kesin bir emir vermediğini, ancak, sadece bir görüş bildirdiğini anladık. Çünki o “Zannetmem ki, bu bir şey kazandırsın” buyurdu.

Bu vâkıayı Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhu efendimiz [de] rivâyet etti: Onun Müslim‘deki rivâyetinde şöyle bir ifâde gelmiştir: “Belki de siz böyle yapmazsanız sizin için daha hayırlı olur.” (Hadîs No:2362)

Müslim‘deki Âişe ve Enes radıyellâhu anhumâ hadîsinde de şöyle gelmiştir: “Siz yapmasaydınız elbette daha elverişli olurdu.”

İbnu Mâce rahimehullâh da Sünen‘inde (2471. hadîste) Âişe radıyellâhu anhâ seyyidemizden de rivâyet etmektedir ve onda şu ifâde bulunmaktadır: “Yapmasaydınız, elbette daha elverişli olurdu.”

Bu rivâyetlerden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin onları aşılamaktan kesin bir şekilde yasaklamadığını, ancak, bu husûstaki aşılamanın bir şey kazandırmayacağı, aksine bu işi yapmadan da ağacın meyve vermesinin mümkün olacağı zannını ifâde etmiştir. Sahâbe radıyellâhu anhum [bunu emir zannedip, bu yoldaki] emrine uymanın vâcib olduğu zannıyla Onun görüşüyle amel edince şöyle buyurdu: “Şübhesiz ki ben, ancak bir zanda bulundum. O hâlde beni zan sebebiyle hesaba çekip suçlamayınız; lâkin Allah teâlâdan size bir şey söylediğim zaman onu alınız.”

Bu manâyı Enes efendimiz şu sözüyle rivâyet etti: “Siz, dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” Âişe radıyellâhu anhâ da şu sözüyle rivâyet etti: “Sizin dünya işlerinizden bir şey olursa, bu sizin işiniz, ancak, dininizin bir işi olursa, bu da bana âit bir meseledir.” (İbnu Mâce : 2471)

İkrime, Rafi İbnu Hadîc radıyellâhu anhudan şu sözüyle bir rivâyette bulunmuştur. “Ben sadece bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız, ama [kişisel] reyimle bir şey emrettiğim zaman ben sadece bir beşerim.” İkrime [bu konuda] şöyle dedi: “Yâhut [Resulullah s.a.s.] buna benzer bir şey söyledi.”

Bu rivâyet yolları ve rivâyetlerle Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin “Siz dünyanızı en iyi bilensiniz” sözünün ancak hâlis tecrübeye dayanan işlerle alâkalı olduğu ve Şerîatin, hakkında helâllik veya haramlık hükmünü vermediği, aksine mübâh yaptığı meselelerle alâkalı olduğu ortaya çıkmaktadır.

Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu sözünden murâdı şudur: Bu işlerden birisi hakkında rey ve zannıyla belki de bu iş fayda verir, yâhud zarar verir demekle söylediği bir şeyin hükmü, teşrî [yasama, yasa koyma] hükmü değildir ki, ona [mutlaka] uymak lâzım gelsin. Çünkü (o) temelde (esas itibariyle) bir emir (ya da yasaklama) değildir (Aşılama yapmayın diye açık bir emir söz konusu değil).

İmâm Nevevî rahimehullâh şöyle dedi: Âlimler şöyle söylemişlerdir; Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin re’y sözü, yani dünya ve maişet işinde teşrî [yasa yapma, Şeriat hükmü koyma] değil demektir. Ancak Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin ictihâdiyle ve şer’an re’yi ile olan bir şeyle amel etmek vâcibtir. [İctihad da son tahlilde zan ifade etmekte ve kişisel re’y durumunda bulunmakla birlikte teşrî anlamına geldiği ve emir niteliği taşıdığı için onunla amel vaciptir, yani farzdır.] Hurmanın aşılanması bu neviden değildir. … Bununla beraber İkrime re’y lafzını ancak “mânâyla rivâyet” olarak getirmiştir [Yani Resulullah’ın re’y (kişisel görüş) lafzını kullandığından emin değildir, sözünün o anlama geldiğini düşünmektedir]. Çünki hadîsin sonunda “İkrime şöyle dedi: Veya [Resulullah s.a.s.] bunun gibi [bir ifade kullandı]” ifâdesi yer almaktadır. İşte bu yüzden Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin sözünü kesin olarak haber vermedi [“Veya bunun gibi” dedi]. Ulemâ şöyle demişlerdir: Bu söz bir [kesinlik içeren] haber [verme] değil, ancak bir zandır. Nitekim bunu, bu rivâyetler de açıkladı. Şöyle dediler: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin dünya işlerindeki re’yi ve zannı başkalarınınki gibidir. Bu gibi şeylerin vâki olması imkânsız değildir. Bunda [Resulullah s.a.s. için] hiçbir noksanlık da yoktur. Bunun sebebi himmetlerinin âhirete ve âhiret marifetlerine taalluk etmesidir [Resulullah s.a.s.’in dünyevî sanatları bilmemesi bir kusur değildir, çünkü dikkatini bu konular üzerine yöneltmiyor]. (Şerh-i Nevevî alâ Sahîh-i Müslim, 2/264)

Bu bahsin hulâsası şudur: Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz” sözü ancak, helâlle, haramla ve kulların haklarıyla alâkası olmayan, hatta sırf tecrübeye dayalı --topraktan alınan mahsûlü çoğaltma, tarla ve ziraat usulleri, arazinin temizlenmesi ve hazırlanması yolları, hangi hayvan başkalarından daha çok binilmeye elverişlidir, falancanın hastalığı için hangi ilaç daha elverişlidir, beden için en fâideli olan hangi şeydir ve benzeri-- meseleler hakkındadır. Bütün bunlar peygamberliğin tebliği ile alâkalı olmayan şeylerdir. İşte bu yüzden Rasulullah aleyhissalâtü vesselâm efendimizin bu gibi işlerdeki sözleri zann ve re’y gibi olup, teşrî [kanun koyma, Şeriat hükmü getirme] değildir.

*

Daha önce başka bir yazımızda geçtiği gibi, bir hususun şer’î hüküm olmasının ölçütü, onunla ilgili bir sevap vaadinin ya da azap vaîdinin bulunmasıdır.

Kendisine sevap ve azap terettüb etmeyen şeyler şer’î hüküm kapsamına girmezler.

Söz konusu olayda da Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir sevap veya günahtan söz etmiyor, salt yapılan işlemin (aşılamanın), o işlemden (aşılamadan) umulan faydayı verip vermeyeceğine dair tahminini söylüyor.

Bunu yapmayın diye açık bir emir de vermiyor.

Dolayısıyla mesele şer’î bir hüküm olma vasfına haiz değil.

Ama mesela faiz, hırsızlık, zina, kumar, içki, cinayet vs. gibi konularda gelen nasslar böyle değildir. Onlar hem sübut hem de delalet bakımından kat’îdirler, yasaklama ve azap vaîdi içermektedirler.

Bunlara ilişkin emirler ilelebet geçerlilik taşıyan şer’î hükümlerdir. Tarihseldir denilerek görmezden gelinemezler.

Görmezden gelip inkâr edenler, yok sayanlar, tarihsel olmadıklarını, azabı yaşarken anlayacaklardır.


KENDİNİ GÜNCELLE, İSLAM’I DEĞİL!

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında sadece bildiğimiz türden modernist tarihselcilerin iddialarını değil, (Mecelle’de de yer alan) “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Mecelle'de bu ifadeyle neyin kastedildiği şârihler tarafından açıklanmış bulunuyor. Önceki yazılardan birinde bu konuya değinmiştik. Buradan güncellemecilere istedikleri türden bir "ekmek" maalmemnuniye çıkmıyor.

Merhum Tehanevî'nin konuyla ilgili sözleri şöyle:

(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler.

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

Cevâb: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.

İşte bu noktada tarihselciler ve benzerleri Allahu Teala’ya cehalet isnat etmektedirler.

Onlara göre Allahu Teala geleceği bilmez. Abdülaziz Bayındır (Hayındır daha çok yakışıyor) gibilerin böye dedikleri biliniyor.

Geleceği bilmeyince, geleceğin şartlarına göre hüküm indirmiş de olamaz.

Böylece, Allahu Teala’yı tanıyıp bilememiş oldukları ortaya çıkmaktadır. Marifetullahtan nasipsiz bu kişilerin Allahu Teala hakkındaki bu itikatları küfürdür.

Kur’an’ı hiç mi hiç anlamamış oldukları da buradan anlaşılmaktadır.

*

Akıllarını kullanamadıkları için, bunlara Kur’an’dan delil getirildiği zaman içlerinden bazıları şöyle demektedirler: Allah geleceği yazdıysa bilir, yazmadıysa bilmez.

Kehf Suresi’ni galiba hiç okumamışlar, ya da Kur'an'ı, ondan hiçbir şey anlamadan, zihinlerini hiç yormadan, düşünme zahmetine hiç katlanmadan okumayı çok iyi başarıyorlar. 

Kehf Suresi'nde, Allah katından kendisine ilim (ilm-i ledün) verilmiş olan bir zatın, bir erkek çocuğu durup dururken öldürdüğü, ve buna itiraz eden Hz. Musa a.s.'a, gerekçe olarak, büyüyünce azgın kâfirlerden olacağını, bunun da mümin anne ve babası için iyi olmayacağını söylediği aktarılmaktadır.

İmdi bu olayda Allahu Teala geleceği (çocuğun azgın bir kâfir olacağını, ve ebeveynini saptıracağını) yazmış olsaydı, bu durum gerçekleşirdi. Gerçekleşmediğine göre, yazmamış.. Fakat yazmadığı halde biliyor, ve Musa a.s.’ın yoldaşlık ettiği zata bunu bildiriyor.

Bir başka örnek: Allahu Teala, Hz. Nuh a.s.’a artık kavminden (o güne kadar iman edenler dışında) hiç kimsenin iman etmeyeceğini bildirmişti. İmdi, Allahu Teala bunu yazdıysa, onların kâfir olarak kalacak olmaları kendisinin böyle yazmasından kaynaklanıyorduysa, ve kâfir kalacaklarını salt kendisi böyle yazdığı için biliyorduysa, bu takdirde o kişileri zorla kâfir yapmış demektir. Bu da Allahu Teala'nın haşa zalim olması anlamına gelir. Çünkü onlar, ahirette ellerinde olmayan birşeyden dolayı cezalandırılmış oluyorlar. 

Halbuki Allahu Teala, geleceği, yazdığı için değil, ister yazsın ister yazmasın her halükârda bilir. Geleceği bilmesine bu şekilde kayıt ve şart getirilemez. 

Ve Allahu Teala zalim de değildir. Zalim olan insanlardır, kendi nefislerine zulmederler.

Tarihselcilerin mantık sefaleti bu örneklerden anlaşılabilir.

Şahsen tarihselci taifeden kafası çalışan ve mantıklı düşünebilen birine şimdiye kadar rastlamadım.

Ancak, her çağda insanların çoğunluğu batıla meyletmekte olageldikleri için bunlar kolayca müşteri bulabiliyorlar. 

Tencereler yuvarlanır kendilerine uyan kapakları bulurlar.

*

Konuya dönersek, şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [bir devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.

Mesela askerlik olayı pekçok genç için sıkıntılıdır. Fakat bunda toplumun maslahatı bulunduğu için vatandaşlardan bu, zorluğuna rağmen, talep edilir.

Kimse, "Bu kadar insanı askerlikle uğraştırmaya ne lüzum var, hani ne zaman savaş çıktı?! Üretim yaşındaki gençleri, dinamik nüfusu tüketici yapıyorsunuz, topluma yük oluyorlar" da demez.

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...