TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN “RUH”U: İBAHÎLİK




Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığını, en önce İngilizler’in etkisi altındaki Hindistan ve Mısır’da ortaya çıktığını biliyoruz.

Aynı şekilde Rusya’nın etkisi altındaki iç Asya beldelerinde de (Musa Carullah gibi) “yenilikçi/ceditçi” tiplerin türediği biliniyor.

Osmanlı’da ise, meydan boş olmadığı, gerçek ulemanın eli kolu devlet tarafından bağlanmadığı, baskı altına alınmadıkları ve yenilikçilerin önüne imkân halıları serilmediği için, böylesi arayışlar sergileyen tipler sivrilemediler.

Onların türemesine uygun bataklığın oluşması için öncelikle medreselerin ve onları destekleyen vakıfların kapatılması, güçlü âlimlerin yetişmesine imkân veren kurumsal yapıların köküne kibrit suyu dökülmesi, kalan son ulemanın da ellerine bukağı vurulması, ağızlarının bantlanması, ayaklarına karpuz büyüklüğünde demir gülleler takılması gerekiyordu.

İşte ancak ondan sonradır ki, Osmanlı mehterinin afakı inleten haşmetli enstrümanlarının susturulduğu boğucu sessizlik ortamında, kaşar Yaşar Nuri ve Mustafa Yoztürk gibi çapsız klarnetçi ve darbukacıların gülünç zımbırtılarının sesinin duyulmasına imkân veren bir boşluk meydana getirilebildi.

Şimdi birtakım soytarılar bu boşluğu gönüllerince tepe tepe kullanıyor, yurt sathında tepiniyorlar.

Öyle ki, Nasrettin Hoca’nın taşların bağlanması, köpeklerin salıverilmesi fıkrasını hatırlatacak şekilde, İslam’ın ulemadan istediği gerçek “bağımsızlık” tavrını (devletçilik yapmamak, iktidar sahiplerine karşı dalkavukluk sergilememek, meddahlığa yeltenmemek, onların önünde eğilmemek, gerektiğinde uyarmak, kâfirlere meyletmemek, Kitap ve Sünnet ne diyorsa onu dillendirmek, hakkı söyleme konusunda insanların kınamasını veya övgüsünü dikkate almamak gibi tutumları) sergileyenler, bugün bile devletluların doğrudan ya da dolaylı baskılarına maruz kalmakta, "İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerekir. 14 yüzyıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz. O hükümler bin 400 yıl öncesinde kaldı" diyebilen zalim yöneticilerin baskısıyla yüzleşmek zorunda kalmaktadırlar.

Buna karşılık, İsveçli gâvurun Kur’an yakmasından farksız bir cinayeti işleyerek Kur’an’ın tamamının Allah kelamı olamayacağını söyleyebilen Mustafa Yoztürk gibi tipler açıkça ve dolaylı biçimde desteklenmekte, hatta zırvaları yüzünden tepki aldıklarında üzülmesinler diye Ankara’daki ihtişamlı binalardan onlara telefon edilip teselli edilebilmektedirler.

Evet, tarihselcilik unvanlı zırvaların seslendirilmesi Hindistan’da başladı, fakat orada güçlü âlimler mevcut olduğu için hakettikleri cevabı hemen aldılar.

Onlara cevap verenlerden merhum Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyordu:

İnsanlardan bazıları şer’î hükümler içün kendi yanlarından ilel-i ğâiyye [gaye durumundaki nedenler; makasıdın/maksatların/amaçların neden teşkil etmesi] uydurmakta, sonra da hükümlerin var olup olmaması hususunda o [kendi kafalarından belirlerdikleri] illetlere [nedenlere] dayandıklarını zannetmektedirler.

O yüzden bu iddiâ gereğince hakkında nass [anlamı açık ayet ve hadis] gelmiş olan hükümlerde tasarruflarda bulunmaktadırlar. Öyle ki, insanlardan bazısından abdestin gayesinin temizlik olduğunu işittik. Bu gayenin abdest almadan da hâsıl olacağını, bu yüzden abdest almaya asla hâcet kalmayacağını zannetmişler ve abdestsiz namaz kılmaya başlamışlardır.

Bazıları da namazı, ondaki maksadı ahlâkı güzelleştirmek olarak sebeplendirmelerinden [ve kendilerinin zaten temiz kalpli ve güzel ahlâklı olduklarını düşünmelerinden] dolayı terk etmişlerdir.

Oruç, zekât ve hac emirlerinin çoğunda işte böyle değiştirmeler yapmışlar ve tasarruflarda bulunmuşlardır.

Yine fâiz ve tasvir/resim yapmak ve fotoğraf çekmek gibi yasaklarda aynı şekilde (zaruret ölçüsünü aşan) değiştirmeler ve tasarruflarda bulunmuşlar, Şerîat’ın tamamını iptal etmişlerdir.

Peki bu yeni yaklaşımın fıkhî-itikadî hükmü nedir?

Merhum Tehanevî, yukarıdaki sözlerinin hemen akabinde bu soruya cevap olacak bir cümle kurmuş bulunuyor:

Bu, açık bir dinden çıkıştır.

Üstelik bu iddiânın [mantık ilmi çerçevesindeki akıl yürütüşe temel olan] mukaddimelerinin [öncül durumundaki iddiaların/varsayımların] tamamı bâtıl olup, onlara dâir hiçbir delîl mevcûd değildir.

Bu hükümlerden birçoğunun meşrû [şeriat hükmü] kılınmasının sırf taabbud [kulluk] olma imkânı yok mudur? Bunların emre uymak ve mükellefin imtihan edilmesi ve sınanmasından başka hiçbir gayesinin bulunmaması mümkün değil midir?!

Evet, merhum Tehanevî “Bu, açık bir dinden çıkıştır” diyerek bu adamları tekfir etmektedir.

Tekfir etmekte, yani dinden çıkarak kâfir olduklarını söylemektedir.

Bunu söyleyen zat ne Selefî gruptan, ne de Vehhabî..

Yüzlerce cilt kitap yazmış meşhur bir Hanefî-Matüridî âlimi..

Ömrü İslamî ilimleri okutmakla geçmiş bir medrese hocası, bir müderris..

Aynı zamanda Nakşbendî tarikatı şeyhi..

Merhum, eleştirilerini şöyle sürdürüyor:

Sonra, onların yanında [ellerinde], şer’î hükümleri bağlamış oldukları bu illetlerin sadece şu kasdedilen gayeler oldukları, onlardan başka illetlerin ve gayelerin bulunmadıklarına dâir hiçbir delîl yoktur.

Mümkündür ki, onların gayeleri, hükümlere âit türlü sûretlere terettüb eden husûsî eserler (etkenler) olabilir. Nitekim [şunun gibi ki] ilaçların bazısı [farklı] hâsselere tesîr edicidir [bilinen ve bilinmeyen başka etkileri vardır].

Sonra mümkündür ki, (şer’î bir hüküm içün) idrâk ve anlayışları çerçevesinde bir adam bir illet, başkası da başka bir illet getirir. O hâlde birisinin diğerine üstün kılınmasının [ve tercih edilmesinin] sebebi nedir? O takdîrde “İki şey çeliştiğinde [birbirlerini yok edecek şekilde zıt olduklarında ikisi de] düşerler” kâidesince iki illet de düşer [Eksi, artıyı götürür, ortada bir şey kalmaz.]. İkisinin de [kesin illet olmaktan çıkıp] düşmesiyle, hükümlerin aslı [illetlerin iptaliyle birlikte] ortadan kalkar. Bir dini kendisine din edinen akıllı bir kimse hiç bunu söyler mi?!

Mesela bir kimse abdestin hikmet ve maksadının temizlik olduğunu ileri sürerken bir başkası asıl maksadın suyun vücuda temasıyla insanda bir dinçlik ve uyanıklık halinin oluşması olduğunu iddia edebilir. Sonra da böylesi kişiler hem temiz hem de dinç olduklarını düşünerek abdest almalarının gerekmediği sonucuna varabilirler.

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu yanlışın doğurduğu [başka] yanlışlardan birisi de şudur: İnsanlardan bazısı bu illetleri … fer’î [amelle, uygulamayla ilgili] hükümlerin isbâtı [ortaya konulması] için zikrederler. Bunda büyük bir zarar vardır. Çünkü bu illetler takdîrîdirler [itibarîdir, kesinlik taşımaz, zanna dayanır]. Bu yüzden bunlardan birinde en küçük bir karışıklık ve şüphe vâki olursa, hükmün aslı bozulur. Bu da şer’î hükümlerin iptali için muhâlif olan kimselere geniş bir sahanın açılmasıdır.

Açık olan şeylerdendir ki, şer’î hükümler ilâhî kanunlardan ibârettirler. Kanunların ise [uyma hususunda] hikmetleri ve sırları araştırılmaz.

Nitekem, beşerin kendi kafasının ürünü olan laik kanunlara bile, gaye ve hikmetleri anlaşıldığı için değil, salt kanun oldukları için itaat edilir.

Merhumu dinlemeye devam edelim:

Hiç kimsenin şu [ilahî] kanunları kaldırıp başka bir kanunu getirmek, yâhud onları değiştirmek, veyâhud da onları iddiâ edilen şu sırlar ve illetlerin temeli üzerine bırakmak [başka sır, hikmet ve maksatlarının bulunmadığını iddia etmek] serbestîsi yoktur. Zîrâ bu serbestî [hak] sadece Şerîat’i koyana [Allahu Teala’ya] âittir. 

Mesela, Türkiye’de kanun yapma yetkisi TBMM’ye, Meclis’e aittir. Herhangi bir şahıs “Kanunun gözettiği gaye için şöylesi daha uygundur” diyerek farklı davranamaz, kendiliğinden farklı bir kanun/kural ihdas edemez. Ederse “yetki gasbı” içine girip kendisini TBMM konumuna çıkarmış olur.

Bu da “hükümeti ve devleti tanımama” olması itibariyle devlete karşı işlenmiş bir suç kabul edilir.

Böylelerine “Devlet, şerik kabul etmez. Paralel devlet olmaya kalkışmanız affedilmez bir suçtur, vatana ihanettir” denilir. Analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilir.

Nitekim FETÖ’cü denilen kitleye, bunu bile yapmadıkları, sadece kendi aralarında (ucu yurtdışına uzanan) paralel bir emir-komuta zinciri oluşturdukları için ihanet damgası vuruldu. Öyle ki, birçok kişinin bu şekilde “kanun ve devlet tanımaz” olduğu sabit olmasa bile, FETÖ’cülerle bir şekilde bir bağlantısının bulunması (iltisaklı olması, mesela telefonunda bylock programının bulunması, veya parasını Bank Asya’da tutmuş olması) “devletçilik tekfiri”ne tabi tutulması için yeterli oldu.

*

Bu noktada akla, içtihat sırasında illetlerin aranması (tahkîk-i menat) konusu gelebilir.

Merhum Tehanevî bu konuda şunları söylüyor:

Müctehidlerin bazı hükümleri belli temel sebeplere bağlamasına da hiç kimse aldanmasın.

Çünki hükmün, hakkında susulan [Kur’an ve Sünnet’te hükmü belirtilmeyen] meselelere de geçirilmesine ihtiyâc vardı. Üstelik onlar [müctehidler] ilimde mütehassıs ve mâhir kimselerdi. [Yine de tespitleri zannî kalmakta, kesinlik kazanmamaktadır, içtihat farklılıklarının nedeni budur].

Ancak bizim mevzumuza gelince burada iki iş de mevcûd değildir.

Yani, birincisi, Allahu Teala’nın hikmetsiz ve boş emir vermeyeceğine iman etmişsen, tutup kendi yarım aklınla hikmet ve maksat icat etmene gerek yoktur. Yeni bir hüküm aramıyoruz ki hikmeti illa da arayıp bulmaya ihtiyacımız olsun.

Eğer işin hikmetini tam olarak anlayacak olsaydın, ve sende isabetli hüküm verme melekesi bulunsaydı, zaten dönüp dolaşıp tekrar Allahu Teala’nın vermiş olduğu emir noktasına gelecektin.

İkinci olarak, sen tarihselci bir sığır olduğun için, zaten bu emirlerin hikmetini ve maksadını tam anlamayı sağlayacak kafa da, hüküm vermeni sağlayacak ehliyet de sende mevcut değildir.

*

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat şöyle bir not düşmüş:

Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.

Yani böylesi akılsızlar, hikmet (maksat, maslahat) ile illeti ayıramamakta, fıkıh usulünü (İslam hukuku metodolojisini) hiç mi hiç bilmemektedirler.

Bir hükmün illetini ancak şârî’nin (şeriat koyucunun, yasa yapıcı makamın) belirleyebileceğini anlayamamaktadırlar. Böylece, hikmeti anlamaları durumunda (Ki bu kendilerinin zannı) hükümleri (kanunları) istedikleri gibi değiştirebileceklerini, güncelleme yapabileceklerini ileri sürme hadsizliği sergilemektedirler. 

Oysa, insanlar emrin hikmetini doğru tespit etseler ve bazen o emrin ifası sırasında hikmetin ortaya çıkmadığını (trafik lambası örneğinde olduğu gibi) görseler bile, yine de o emre uymak zorundadırlar.

Bu nokta laik devletler açısından “devletin otoritesinin tanınması” ve kamu düzeninin sağlanması bağlamında önem taşır.

Din söz konusu olduğunda ise bu gibi hususların yanı sıra Allahu Teala’ya isyan etmeme, günah işlememe hassasiyeti devreye girer.

Bir şahıs böylesi durumlarda kendi kafasına göre hüküm verirse heva ve hevesine uymuş, Allahu Teala’ya isyan etmiş olur.

Üstelik Allahu Teala kullarını, “hikmet”lerin varlığı ve yokluğu (ya da anlaşılıp anlaşılmaması) ile de imtihan edebilir.

Bir insan meseleyi böyle salt maslahat/mefsedet ve makasıd (maksatlar) ya da hikmet eksenli olarak ele alırsa, hem hiçbir emri yerine getirmemek, hem de (içki, kumar, faiz, zina gibi) her yasağı çiğnemek için bir bahane bulmakta çok fazla zorlanmaz.

*

Tarihselcilik usulsüzlüğünün ve güncellemecilik omurgasızlık, ilkesizlik, enaniyet, nefsaniyet, hazcılık, pragmatizm, kıblesizlik ve kaypaklığının insanları getireceği nokta da işte burasıdır.

Güncellemeci tarihselciliğin varacağı son durak ibahîlikten (herşeyi helal, caiz ve mübah görmekten) ibarettir.

Siz bu tarihselci ve güncellemecilerin “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde şu şu hususlardaki serbestî caiz görülüyordu, ama bugünün bozuk ve karışık şartlarında, fitne fesat ortamında bunun hükmü değişiyor olabilir, birtakım mahzurlar var gibi görünüyor, dolayısıyla bundan sakınılması iyi olur, ihtiyat iyidir, makasıd ve hikmet bunu gerektiriyor” dediklerine şahit oldunuz mu?!

Bunların otobanı tek yönlü işliyor, gidiş-geliş diye iki yön yok.. Sadece gidiş var.

Tek istikamet ibahîlik..


TARİHSELCİLERİN KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI DALAVERESİ

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında “Allah’ın kitâbı ile alâkalı olarak iki büyük yanlış ortaya çıkmıştır” diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor:

Birincisi: Dînin hükümlerinin Kur’ân’a hasredilmesi. [Kur’an Müslümanlığı iddiası] Bunun gâyesi ve hedefi Şerîat’ın diğer kalan asıllarını inkâr etmektir….

Diğer asıllar, bilindiği gibi üç tanedir:

Birincisi Resulullah s.a.s.’in sünneti, ikincisi ümmet âlimlerinin icması (oybirliği, ittifakı,) ve üçüncüsü de müçtehid imamların Kur’an ve Sünnet’in genel ilkeleri ve spesifik hükümlerinden hareketle yeni meseleler hakkında vardıkları sonuçlar (kıyas-ı fukaha).

Kur’an Müslümanlığı iddiasıyla ortaya çıkanlar bunu Kur’an’a olan düşkünlük ve saygılarından dolayı yapmıyorlar. Tam aksine, gayeleri, Kur’an hükümlerini belirsiz, muğlak, anlaşılmaz ve uygulanamaz hale getirmekten ibaret.. (Mesela, Bedir, Uhud ve Hendek Savaşları, Hudeybiye Antlaşması gibi olayların tarihi salt Kur'an ayetlerinden hareketle yazılamaz. Burada hadîs rivayetleri devreye girmektedir. Zeyd bin Harise r. a. hakkındaki bilgimiz hadis rivayetleri olmaksızın salt onun adının geçtiği ayete inhisar ettirilemez.)

Ayetler hakkında “tarihsel” (indirildiği zaman ve mekâna, tarih ve coğrafyaya, topluma özgü) diyebilmek için, öncelikle Sünnet, icma ve kıyası/içtihadı (mezhepleri) reddetmeleri gerekiyor.

Bu, anayasacılık yaparak kanun, tüzük ve yönetmeliklere karşı çıkmak, onları geçersiz saymak gibi birşeydir.

Kanunlar, tüzükler ve yönetmeliklerin bulunmadığı veya geçerli sayılmadığı bir yerde anayasa boşlukta kalır, uygulanamaz.

*

Tarihselcilik, Allahu Teala’yı salt belirli bir zaman diliminin, sınırlı bir coğrafyanın ve (şu anda hayatta olmayan, mezarlıklarda bulunan) geçmişte yaşamış bir toplumun tanrısı haline getirmek anlamına gelmektedir.

Yani, haşa emekli olmuş, devrini tamamlamış bir tanrı..

İnsanlar söz konusu olduğunda tarihselci yaklaşımın bir mantığının bulunduğunu söylemek mümkün olabilir, çünkü insanlar, zaman üstü ya da zamandan münezzeh varlıklar değiller..

Mesela Hammurabi’yi alalım.. Adam gerçekten de tarihsel, tarihte yitip kaybolmuş.. Ayrıca belirli bir mekânın/coğrafyanın adamı.. Mesela ışınlarıyla her tarafı kucaklayan, heryerde görünen, heryeri etkileyen Güneş gibi bir varlık değil. Oturduğunda kapladığı alan bir metrekare bile etmiyordu, bağırdığında ise sesi ancak 200 metre öteden duyulabiliyordu. Şimdi ise yerinde yeller esiyor.

Evet, insanlar için “Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın” diye şiirler yazılabiliyor, fakat tarihe gayet iyi sığıyorlar.

Ancak, tarihselci sığırlar, tarihselci olmayan bildiğimiz türden sığırların aksine, Allahu Teala’yı tarihe gömüp sığdırdıkları iddiasındalar.

Sığırlık dairesi içine sığmayı üstün bir liyakatle başarmış bulunuyorlar.

*

Tarihsellik, sosyal bilimlerin her alanında zaten kendiliğinden dikkate alınan bir durum.

Mesela Homeros, İlyada’sında belirli bir tarihi ve coğrafyayı, belirli insanları anlatma derdinde.. Anlatan da, anlatılan da tarihsel.. Bununla birlikte, Homeros'un anlatım tekniği, edebî sanatları kullanma tarzı; tarihseldir ya da o günkü Yunan toplumuna aittir denilerek bir tarafa atılmıyor.

Benzer şekilde siyaset bilim söz konusu olduğunda Eflatun’un, Hobbes’un, Machiavelli’in vs. yazdıkları için tarihseldir, geçersizdir, yazıldıkları dönemde kalmışlardır denilmiyor.

Askerlik mevzubahis olduğunda Sun Tzu için “Yazdıkları tarihsel şeyler, geçti gitti” denilmiyor.

İlkçağdan kalan eserler için “Bunlardaki sanat tarihsel, o toplum için ve de o zaman ve mekâna özgü bir sanat.. Bugün için bunların sanat değerinden söz edilemez” diyen yok..

Güncel siyasete gelelim..

Birileri ikide bir Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır” sözüne atıfta bulunuyorlar.

Kimse Atatürk’e “Yav kardeşim sen tarihsel bir adamsın, ölüp gittin, tarihte kaldın.. Tarihsel bir adam olarak gelecek hakkında konuşmak da ne oluyor?!” demiyor. Mezarının başındaki deftere "Atam izindeyiz, emanetin emin ellerde" diye yazıyorlar.

Atatürkçülerin Atatürk’e olan imanları kadar bile Allahu Teala’ya imanları olmadığı halde ilahiyatçı din bilgini kabul edilen tarihselci sığırlara ne demek gerekir bilmiyorum.

*

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

Birinci yanlışa [Kur’an Müslümanlığı aldatmacası] verilecek cevâb şudur:

Kalan asılların (sünnet, icmâ’ ve kıyâs’ın) hüccet oluşunu Kur’ân nassları göstermektedir, ki usûl (yöntem/metod) âlimleri onları doyurucu bir tafsîlatla zikretmişlerdir. 

Yani Kur’an‘ın bizzat kendisi Sünnet’in, icma’nın ve müctehid ictihadının kabulünü gerektirir.

Bu husus “fıkıh usulü” kitaplarında ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.

Tehanevî’nin dikkat çektiği bu hakikatten dolayı, diğer asılları reddeden sahte Kur’an müslümanlığı, esas itibariyle Kur’an’a aykırı bir müslümanlık iddiasıdır.

Daha doğrusu, yapılan şey, “Müslümanları Kur’an ile aldatma küfrü”dür.

*

Merhum Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu yanlıştan [Sadece Kur’ân‘a dayanma iddiasından] kaynaklanan bir [başka yanlış] husûs da şudur:

İnsanlardan kimileri bazı büyük günahları işlemek istemekte, bunlardan men edilince de bu husûsta özel olarak Kur’ân’dan yasak delîlini istemektedirler.

Nitekim sakal ve başka husûslar hakkında bu gibi suâller gazetelerde neşredilmektedir.

Aynı şekilde, İslâm’a karşı inat [inkâr] içinde bulunanlardan birisi gelip dînî meselelerden bir meselenin [o meseledeki hükmün] isbâtını (ortaya konulmasını) hâssaten Kur’ân-ı Kerîm’le istemektedir. Zîrâ onlar bu isteğin sahîh olduğunu iddiâ etmektedirler ve şübhesiz ki, bunun isbâtı [hükmün Kur’an‘la bağlantısının kurulması] kendileri için gerekmektedir. İşte bunun için zorâkilikleri irtikâb etseler de, Kur’ân-ı Kerîm’den delîl aramaya teşebbüs etmektedirler. Kendi başlarına buna muktedir olamayınca da [bunu kendi bilgi ve akılları ile başaramayınca], buna dâir başka bir yerden değil de, sadece Kur’ân-ı Kerîm’den delîl getirmek hususunda âlimlere ısrâr etmektedirler. 

Bu tür insanlara cevap vermek zor değildir, fakat bu, “fıkıh usulü” bilgisi ve mantıklı düşünebilme becerisi gerektirir.

Ancak, birçok âlim zannedilen “din görevlisi” meselenin Kur’an‘la bağlantısını kuramayınca, “Ulema böyle demiş, fıkıh kitaplarına böyle yazılmıştır” demenin ötesinde makul ve mantıklı cevaplar veremeyince, hatta işi “İslam Kur’andan öğrenilmez, fıkıh kitaplarından öğrenilir, zaten sen Kur’an‘ı anlayamazsın, sadece ulemayı dinlemelisin” deme noktasına vardırınca, bunun da ötesine geçip “Akıl böylesi dinî konularda ölçü değildir, ulemaya kulak vereceksin” denilinceiş sarpa sarmaktadır.

Böylesi cahil dostlar, kurnaz düşmanlar için istismar ve aldatma vesilesi haline gelmektedir.  

*

Merhum Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu fer’î meselenin [hükmün], [teferruata ait, ikincil ve ayrıntı niteliğindeki hükmün] binasının temelinin bozukluğu [Kur’an‘a dayanmadığı, delil isteyen kişi açısından] sâbit olunca, [ona göre,] bu bozuk fer’î meselenin (hükmün) bozuk olan [Kur’an‘la, dinin esasıyla ilgisiz] bir şey üzerinde bina edildiği sâbit olmuş oluyor.

Bu noktada İslam’ı öğrenmek isteyen bazı gayrimüslimler bilgilerinin eksikliği nedeniyle mazur olsalar da, Kur’an‘ı bilme iddiasında olan ve fıkıh usulünü öğrenmiş olması gereken ilahiyatçılar mazur görülemezler.

Aynı şekilde yeterli düzeyde eğitim görmüş insanların da mantık yürüterek bu hususta doğru bir anlayış sahibi olmaları beklenir.

İslam söz konusu olduğunda sergilenen aptalca mantık hatalarına sıra dünyevî meseleler ve kurumlara gelince nedense rastlanmıyor.

Mesela bir devlet başkanı bir kimseyi bir bakanlığın başına getirdiğinde, o bakanın her yaptığı iş için devlet başkanından bir onay belgesi getirmesi istenmiyor. “Devlet başkanı devletçiliği” yapılmıyor. Bakanın emri, o alanda kendisine yetki verilmiş olduğu için, devlet başkanının emri gibi kabul ediliyor. 

Her ordunun sadece bir tane “başkomutan”ı bulunduğu halde alt düzeydeki komutanlara “Sen de kimsin, senin emirlerini geçerli kabul etmiyoruz, bize başkomutanın yazılı talimatını göster” denilerek itaatsizlik edilemiyor. “Başkomutan orduculuğu” yapmak, orduya ve başkomutana ihanetle eşdeğer kabul ediliyor.

İslam söz konusu olduğunda Allahu Teala’nın “Peygamber size neyi verdiyse onu alın; size neyi de yasakladıysa, ondan kaçının!” (Haşr, 59/7) emri bu meselenin anlaşılması için yeterli olduğu halde tarihselci sığırlar başka makamdan böğürebiliyorlar. 

Ulu’l-emre itaat ayeti de Müslümanların hem müslüman (kâfir olmayan ve Şeriat’i tatbik eden, Şeriat'e aykırı olmayan emirler veren) yöneticilerine hem de âlimlerine itaat etmeleri gerektiğini gösterdiği halde, bu noktada "Kur'an'dan bir ayeti eksiltmekle birşey kaybetmeyiz" diye düşünüyorlar. 

*

Yasalar herkes için açık ve de Türkçe yazılmış olmakla birlikte nasıl kendilerini dünyanın en zekîsi zanneden insanlar bile hukukî konularda hukukçulara başvuruyor ve onlardan danışman olarak yararlanıyorlarsa, dinî konular söz konusu olduğunda ehliyetli âlimlerin durumu da budur.

İnsanlar illa da hukukçu danışmanlara başvurmak zorunda değillerdir, isterlerse kendileri zahmet edip hukuku öğrenebilir ve kendi göbeklerini kendileri kesebilirler, fakat bunu yapmıyor ya da yapamıyorlarsa, hukukçulara muhtaçtırlar. Dinî konularda da aynısı geçerlidir, “bilmeyenlerle bilenler bir olmaz”, bilenlerin sözüne itibar edilir, bilmeyenlere ise hadlerini bilip susmaları söylenir.

“… Eğer bilmiyorsanız o hâlde ehl-i zikre (iyi bilenlere) sorun!” (Nahl, 16/43)

*

Kur’an’la yetinmeye izin verilmiş olsaydı şayet, Peygamber s.a.s.’e itaat ve ondan birşeyler alınması, getirdiği yasaklara riayet edilmesi emredilmezdi.

Aynı şekilde,  “zikir ehli” olan ulemadan bilinmeyen şeylerin öğrenilmesi istenmezdi..

Tabiî ki Kur’an‘la açıkça çelişen ve uydurma oldukları anlaşılan hadîslerin (sözde sünnetin) durumu farklıdır. (Mesela “Zaman sana uymazsa sen zamana uy” ve “Vatan sevgisi imandandır” gibi uydurma hadislere itibar edilmez.)

Aynı şekilde âlim oldukları kabul edilen kişilerin yine Kur’an ve Sünnet’le açıkça çelişen ve onlarla telifi mümkün olmayan görüşlerine de değer verilmez.

Şayet ulemanın içtihadı başlı başına delil olsaydı, Kur’an ve Sünnet eksenli bir “kıyas”tan söz edilmezdi.

İşte bu noktada tarihselciler, “kıyas”ın eksenini Kur’an ve Sünnet olmaktan çıkarıyor, Batılılar’ın “evrensel” madalyasını taktıkları birtakım ilkeleri onların yerine oturtuyorlar.

Neden böyle yaptıkları sorulduğu zaman da, “Ne yapalım, Kur’an ve Sünnet tarihsel, tarihte kalmış” diyorlar.

Bu kıble devrimi ve değişimini sadece fer’î meselelerde (amele yönelik spesifik hükümlerde) değil, usul (yöntem, metod) alanında da yapıyorlar. Tarihselcilik safsatasının onların temel usul ilkesi olmasının nedeni bu.

*

Merhum Tehanevî şunu söylemektedir:

Evet, biz, dört delîlin (Kur’ân, Sünnet, icmâ’ ve kıyâs’ın) kuvvet bakımından müsâvî [eşit] olmayacağını kabûl ediyoruz. Fakat nasıl ki bu delîller arasında farklılık bulunursa, gösterdikleri şeyler [medluller] --yani onlarla sâbit olan hükümlerde de-- bu farklılık [kuvvet bakımından] bulunur.

Zîrâ onlardan bazıları sâbit oluş [delilin varlığı] ve ma’nâyı göstermek [delalet] bakımından kesin, bazıları sâbit oluş ve ma’nâyı göstermek bakımından zann bildiren, bazıları sâbit oluş bakımından kesinlik ve ma’nâyı göstermek bakımından da zann bildiren, bazıları da sâbit olma bakımından zann bildiren, manayı göstermek bakımından da kesin olan delîllerdir.

Ancak yaratılanlardan hiçbir kimsenin zanna dayalı hükümleri [hiç] kabûl etmemek hakkı yoktur 

Tabiî ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki açık emri ile bir müçtehidin içtihadı aynı kuvvete ve bağlayıcılığa sahip değildir.

Bir müçtehidin içtihadına (usule uygun) başka bir içtihatla itiraz edilebilir. Kur’an’daki emre ise itiraz edilemez.

Zanna dayalı hükümler (içtihatlar) arasından tercihte bulunmak mümkündür. Mezhep farklılığı bu anlama gelir. Fakat hiçbir mezhebi kabul etmeme diye birşey olmaz. Ancak, bir kimse içtihat seviyesine çıkmış ise durum değişir, kendi içtihadıyla amel edebilir. 

Hiçbir mezhebe tabi olmadığınız, kendiniz de içtihatta bulunamadığınızda, o konudaki asıl (yani ayet ya da hadîs) terk edilmiş olur.

Merhum Tehanevî şöyle demektedir:

Görülmez mi ki, yüksek mahkemenin kadı’sının [hâkiminin] bazen … [farklı davaları] kanun maddelerinden herhangi bir maddeye sokmak sûretiyle [ayrı olaylar hakkında] birçok hüküm verdiği olur. Öyleyse [hükme medar olan] madde kat’îdir [kanun maddesi varlığı/sübutu bakımından kesindir/kat’îdir, böyle bir kanun mevcuttur]. Ancak bu meselenin [dava konusunun] o husûsî maddeye sokulması ise [genellikle] zanna dayanır. Yani kadı’nın hükmünün sahîhliği [doğruluğu] kesin değildir [O yüzden ihtilaflar çıkar, temyiz vs. yoluna gidilir, ve bazen karar bozulur]. Nitekim [genellikle] bir madde, özel olarak şu [davada verilmiş şu] hüküm hakkında kesin olmaz [zan içerir]. O [madde] sadece var olması bakımından kesindir, ancak [görülen davada] ma’nâyı göstermesi [delalet] bakımından zann ifade eder. 

İşte bu örnekte kadı’nın (hâkimin) verdiği hüküm bir tür içtihattır. O konuda hiç içtihat yapılmazsa, yani hüküm verilmezse, kanun maddeleri uygulanmamış, terk edilmiş olacaktır.

Mezheplerin durumu da budur. “İslam’a tabi olmak, mezhebe tabi olmamak” diye bir şey olmaz. İslam’ı uyguladığınızda, o uygulama biçiminiz bir mezheb anlamına gelmektedir.

Uygulama diye bir şey bulunmazsa, o zaman mezheb diye bir şey de olmaz. Fakat ortada, uygulanan bir İslam da artık bırakılmamış olur.

Ancak bu, her uygulamanın “doğru” ve asla uygun olması (her mezhebin hak olması) anlamına da gelmez.

Müçtehitlerin dayandıkları genel ilkeler ile kıyasa konu yaptıkları nasslar sübut bakımından genellikle kesin olmakla birlikte, onların içtihatları zann ifade eder. Bir başka müçtehit farklı bir sonuca varabilir. Bunlardan biri tercih edilebilir, fakat bu, diğerinin artık tümden geçersiz hale gelmesi değildir. Bu yüzden “İçtihat, içtihadı nakzetmez” denilmiştir.

Ancak, usule aykırı, aslı tahrif edip bozma anlamına gelen çarpıtmalar geçerli değildir. Sapık bid'atçi mezhepler ve tarihselcilik gibi sapkın anlayışlar böyle doğmaktadır.

*

Tehanevî, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Velâkin aslının zannî olması esâsına dayalı olarak şu hükme boyun eğmeyen kimsenin âkıbeti malûmdur. [Devlete itaatsizlik nedeniyle ayrıca cezalandırılır]. 

Evet, kadı’nın (hâkimin) hükmü, temyiz makamı onaylasa bile zannî olmaktan kurtulamayabilir. Fakat buna rağmen uygulanır.

Hâkimin hükmü, bazen (zannî olmanın ötesinde) isabetsiz de olabilir. Ancak yine de, isabet etmiş gibi devletten maaş almaya devam eder. Nitekim birçok dava temyize gider ve kimi zaman hüküm değişir. Fakat hâkim bundan dolayı cezalandırılmaz, ona yaptığı “kamu hizmeti” mukabilinde yine bir ücret ödenir.

Müçtehitlerin içtihadı da böyledir, ehil oldukları ve içtihat şartlarını taşıdıkları için onlar yine dine hizmetleri nedeniyle sevap/ücret alırlar.

Müçtehit olmayanların onların içtihatlarına tabi olmaları gerekir. Mezhepler arasında tercih hakları varsa da mezhepleri toptan reddetme hakları yoktur.

Ancak bir kimse içtihat seviyesine çıkmışsa o artık (kamusal olmayan, icrasını İslam devletinin üstlenmeyeceği hususlarda) kendi içtihadıyla amel edebilir. (İçtihad ile kişisel re’yi ayırmaktan bile aciz bir sürü kişi kendisini müçtehid zannedebiliyor, o da ayrı mesele.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...