LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SİYASETİN ALTINCI KOLU: TARİHSELCİ İLAHİYATÇILAR

 



Nasıl oryantalistler (şarkiyatçılar, İslamologlar) sömürgeciliğin/emperyalizmin keşiş ve keşif kolu ise, yerli-milli tarihselci ilahiyatçılar da İslam dünyasındaki laikçi zorbalığın altıncı koludur.

Görevleri müslümanlar arasında bozgunculuk yapmak, kafaları karıştırmak, direniş ruhunu öldürmek, cepheyi içerden çökertmektir.

Bunlar devrimci ve değişim yanlısıdırlar.. Fakat değişim taleplerinin ve devrimciliklerinin nesnesi mevcut düzen ya da rejim değildir..

Onlar İslam’a karşı devrimci, laik (siyasal dinsiz) düzen karşısında ise sadık bende ve köle ruhlu dalkavuklardır.

Onlar, İslam’ın hükümleri karşısında değişim yanlısı, yenilikçi ve güncellemeci, laiklik (siyasal dinsizlik) karşısında ise “Hikmet buyurdu efendilerimiz”cilerdir.

Nasıl laiklik (siyasal dinsizlik) bize Batı’dan gelmiştiyse (İngiliz oyunuysa), laikliğin öncü birlikleri olan tarihselcilerin tarih sahnesinde arz-ı endam etmesini sağlayanlar da İngilizler’di.

Sömürgeleştirdikleri Hindistan’da bu tür sözde müslüman adamları yetiştirmişler ve medrese ulemasının karşısına dikmişlerdi.

Ulema, istemeyerek de olsa, bu din bağına dadanmış sırtlanlara zaman ayırmak ve cevap vermek zorunda kaldı.

İşte onlara cevap verenlerden biri Allame Eşref Ali Tehanevî idi.

*

Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında bunlar hakkında şunu söylüyor:

…  Onlar insanlar arası münâsebetlerin ve siyâset işlerinin dinden ve Şerîat’ten olduğuna inanmamaktadırlar.

Aksine onları [siyaseti] zamanla alâkalı [tarihsel, zamana göre değişebilen, güncellenebilen] görüş ve [insanların kendilerinin belirledikleri] maslahatlara [salahat, iyilik, uygunluk, yarayışlılık] dayalı kabûl etmektedirler. … O kadar ki, onlar bu esâsa dayalı olarak fâizin helâl kılınmasına teşebbüs etmişler ve âlimlere bunu söylemektedirler. Onların bu görüşlerini âlimler reddettikleri için onlara kızmaktadırlar. Onları ilericiliğin ve yükselmenin [kalkınmanın] düşmanı olmakla suçlamaktadırlar.

Evet, Hindistan’daki tarihselci ve güncellemeciler işi bu noktaya kadar vardırmışlar.

Tehanevî cevabına, tarihselcilere usûl (yöntem) dersi vererek başlıyor.

Birşeyin dinden olup olmadığına neye göre karar vereceğiz, kıstasımız/ölçütümüz ne olacak sorusunu gündeme getiriyor ve şunu söylüyor:

Şurasını bilmelisin: Evvelâ bir şeyin Şerîat’a ve dine dahil olup olmamasının bağlı olduğu noktanın [esasın, ilkenin, etkenin, illetin] tesbît edilmesi gerekir ki, onun üzerine kolaylıkla hüküm bina etme imkânı bulalım. … [Fıkıh usûlüne, İslam hukuku metodolojisine göre] bunun illetinin tahkîki [tahkîk-i menatı], tek bir şey olup o da ecir ve sevâbla vaad, ikâb ve azâbla tehdîddir.

Evet, ölçü bundan ibarettir.

Bir hususta sevap vaadi ya da ceza tehdidi varsa, o, dindendir.

Mesela namaz böyledir.

Fakat sevap vaadi ya da ceza tehdidi yoksa, o, dinî bir mesele değildir. 

Mesela uyumak gibi. Uyudun şu kadar sevap var, uyumadın, şöyle bir ceza var diye birşey yok.

Yahut elma yersen sevap, armut yersen günah diye birşey yok. İşte bu ikisi arasında tercih yapmak da dinî bir mesele değildir. İstersen hiçbirine de dönüp bakmazsın.

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bundan sonra biz Kur’ân ve Sünnete bakar ve o ikisini dikkatlice okursak, bu işlerde [siyasî konularda] vaad ve tehdîdi buluruz. Ve bize bununla bu muâmelelerin ve siyâsî işlerin tamamının dinden olduğu tahakkuk edecektir. Ve onların Şerîatımızdan [dinden] bir parça olduğu husûsunda hiçbir şüphe kalmayacaktır.

Mesela Allahu Teala, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” (Maide, 5/44) buyuruyor.

Kâfir olmak ise, Cehennem’de ebedî yanmak, hiç çıkmamak için tapu senedi almak anlamına geliyor.

Fasıklık ve zalimlik de aynı şekilde “Ben cezalandırılmak istiyorum, belamı arıyorum” demek oluyor.

Dolayısıyla, Allah’ın indirdiği ile hükmetmek, yani İslam devletini kurmak ve Şeriat’le hükmetmek dinin bir parçası demek oluyor.

Elinizde imkân olduğu ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğine inandığınız halde bu yönde bir çaba sarfetmemeniz, yani devletin Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olması için adım atmamanız, en azından bu bilincin geliştirilmesi için gayret sarfetmemeniz, Allahu Teala'nın razı olduğu ve izin verdiği bir tutum değil. 

Tam aksine, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetleri gereği, zalim ve fasık olmanız, zalimlerin ve fasıkların hak ettiği cezaya uğramayı kabul etmeniz anlamına geliyor.

Eğer bir yandan müslümanlık davası güderken diğer yandan "din dili"ni güzelleştirme adına Şeriat’i uygulayan bir İslam devleti olmak gerekmediğini (yani Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin lüzumsuz bir iş olduğunu) savunursanız, ya da böylesi bir dili onaylar ve bu dili kullananlar hesabına, onları uyaranlara çemkirirseniz, o zaman da 44’üncü ayet mucibince kâfir oluyor ve ahirette “süreli” ceza yerine “müebbet” cezayı kabul etmiş oluyorsunuz.

*

Hayır, böylelerinin kâfir olduklarını ben söylemiyorum, neyin küfür olduğuna karar vermek benim haddim değil.. 

Onların kâfir olduğunu dinin sahibi olan Allahu Teala bildiriyor.

Allahu Teala’nın kâfir dediklerine müslüman demek de aynı şekilde haddim değil.

(Mesele burada bir tartışmada üstün gelip gelmeme meselesi değil.. İnsanın aklını başına alıp ahiretini kurtarmayı düşünmesi gerekir. Mesele futbol maçı gibi birşey olsa ha üstün gelmişsin, ha yenilmişsin, çok mu önemli!)

*

Merhum Tehanevî, tarihselci güncellemeciler için şunu da söylüyor:

… İslâm’a nasîhat [İslam’a karşı hayırhahlık, iyiliğini isteme] iddiâsında bulunan bazı kimseler bunu âdet hâline getirdiler. Öyle ki, [Şeriat hükümlerine] i’tirâzı kabûl etmekteler ve i’tirâz edilen hükmü “hükümler fihristi”nden çıkarmakta ve onun yerine değiştirilmiş [yeni] bir hüküm yerleştirmektedirler [İslam’ı heva ve heveslerine, kişisel veya grupsal/ulusal nefsanî çıkarlarına göre güncellemektedirler]. Ve onların i’tirâzlarına karşı delîl talep etmenin edebsizlik olduğunu zannetmektedirler.

Bu güncelleme meraklısı tarihselciler delil bahsine hiç girmemektedirler, çünkü delilleri mevcut değildir.

Delil diye, onların uydurdukları delilsiz varsayımlara/faraziyelere, aksiyom ya da postüla/postülat gibi inanmamızı istiyorlar.

Faraziyelerinin ilkini ise şu oluşturuyor: Allah, evrensel (her çağda ve her coğrafyada geçerli) hüküm indirmiş olamaz. Allah, ancak tarihsel (belirli bir tarihe ve coğrafyaya has) hüküm indirebilir.

Bu varsayım, aslında bir başka varsayımdan besleniyor: O da, Allahu Teala’nın haşa kemal sıfatlarla muttasıf olmayan, geleceği bilmeyen, sadece yaşanan anın şartlarına göre hüküm indirebilen cahil bir tanrı olması.

Üçüncü bir varsayım ise şu: İnsanın, emir ve yasakların makasıdına (maksatlarına), hikmetlerine ve maslahatına Allahu Teala kadar vakıf olabilmesi, bu noktada Allahu Teala’dan bir farkının bulunmaması, bu hususta O’nun dengi olması.

Şurası açık ki: Allahu Teala’nın koyduğu bir hükmü “makasıd, hikmet ve maslahat” gerekçesiyle değiştirebilmek için, o makasıd, hikmet ve maslahata Allahu Teala kadar yetkin biçimde vakıf olmak gerekir.

Fakat, mesele bununla bitmiyor. Dördüncü bir varsayım daha mevcut.. 

O da şu: İnsanın, maslahat, makasıd ve hikmetleri gözönünde tutarak Allahu Teala kadar isabetli hükümler verebilmesi.. Allahu Teala’ya bu hususta da denk olması, ve bunun sonucu olarak hüküm koymada O’na ortak olması.

Son iki varsayım insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesidir:

“Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde (korumak ve savunmak için) onun vekâletini sen üstlenecek misin?” (Furkan, 25/43)

*

Evet, tarihselci zihniyetin temelini, bu varsayımlar (küfür olan hurafeler) oluşturuyor.

Fakat bunların birer aksiyom (doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hüküm) ya da postüla gibi kabul edilmesini istiyor, öyle bir eda ile konuşuyorlar.

(Aksiyomlar, insan aklı açısından doğruluğu açık, ispat gerektirmeyen hükümlerdir. Mesela, bir bütünün parçasının bütünün kendisinden daha büyük olamaması hükmü bir aksiyomdur. Dört sayısının üçten büyük olması da böyledir. Böylesi hükümler ispatlanmaya çalışılmaz, tam aksine, bu tür aksiyomlar, bütün ispat çabalarının temelini oluşturur. Bunlara itiraz eden bir kimseye karşı ispat çabası içine girmezsiniz, zaten ispat da edemezsiniz, karşınızdakinin ya tımarhanelik bir deli ya da sizinle kafa bulan aşağılık bir ahlâksız olduğunu düşünmekten başka yapabileceğiniz birşey yoktur. Postülalar ise, aksiyom gibi doğruluğu kendiliğinden belli hükümler olmasalar da, akl-ı selim ve vicdan sahibi insanların itiraz etmeyeceği doğrulardır. Mesela, adaletin iyi bir haslet olması gibi. Bununla birlikte, “sosyal Darwinist”lerle aynı kafada olan Eski Yunan’ın sofistleri, demagoji ve mugalata yaparak, adalet kavramının, zayıfların güçlülere karşı icat ettikleri bir savunma mekanizması olduğunu iddia edebilmişlerdir.)

Evet, tarihselcilerin iddialarını savunmak için ortaya sürebilecekleri herhangi bir delilleri mevcut değil.

Onlar sadece, içyüzü katkısız ve katıksız küfürden ibaret olan varsayımlara dayanıyorlar.

*

Makasıd, hikmet ve maslahat anlayışları da temelden bozuk.

Öyle ki, maslahat addettikleri birçok husus gerçekte mefsedet (fesat ve bozgunculuk)..

Hikmet saydıkları şeyler, eblehlik ve budalalık..

Makasıd-ı Şerîa(t) anlayışları da tahribat-ı Şerîat.. 

Mesela, dinin korunması gayesi en başta gelirken, canın korunması gayesini ilk sıraya alabiliyorlar. 

İkincisi, dinin korunması ed-Dîn’in yani İslam’ın korunması demekken, onu laik (bir tek müslümana rahat vermeyen, camide hutbede bile her ayeti okutmayan) din ve vicdan hürriyeti illüzyonu ve safsatası olarak gösteriyorlar.  

*

İmdi, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” şeklindeki mantıksız sözün sorgulanmadan tekrarlandığı bir ülkede “Mevzubahis olan yüce yaratıcımız Allahu Teala’nın emriyse gerisi teferruattır” diyemeyen insanlara müslüman denilebilir mi?!

Sözümüze bir örnek üzerinden devam edelim..

Üstün zekâ sahibi, askerî bilgisi eşsiz, strateji ve taktik ustası, savaş sanatında dahi, geçmişi şanlı zaferlerle dolu bir komutanı ve askerlerini düşünelim..

Bazı askerler, komutanlarının değerine inandıkları için, onun emirlerine harfiyen riayet ediyorlar.

Bazıları ise, “Bu emirlerin hikmeti nedir, bunlardan maksat ne olabilir?” diyerek kendilerince felsefe yapıyorlar, sonra bazı emirler için, “Bu emirler dün verilmişti, dünün şartlarına göre söylenmiş şeyler, artık tarihte kaldılar, bugün durum değişti, ayrıca bulunduğumuz araziyi de biz görüyoruz, komutan buraya hiç gelmedi, o yüzden emirleri kendi aklımız ve bilgimizle güncelleyelim” diyorlar.

Değiştiriyorlar. 

Kendi kafalarına göre hareket ediyorlar.

Askerlerden hangileri isabetli ve usule uygun, hikmetlice davranıyor olabilirler?

Emre harfiyen riayet edenler mi, yoksa bu hikmet meraklısı ukala işgüzarlar mı?

(Geçmişte ve günümüzdeki genel geçer askerlik anlayışına gelince.. Askerin itaati için komutanın üstün vasıflara sahip olması gerekmiyor. Ast, üstten daha bilgili, yetenekli ve zeki olsa bile, mutlak itaat isteniyor.)

Dini bir oyun ve eğlence haline getiren tarihselci soytarıların zanlarının aksine, Allahu Teala eratın komutanından daha az önemli, din de, askerlikten daha az ciddi bir konu değildir:

"Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve dünya hayâtı onları aldattı! Bu günleriyle karşılaşmayı nasıl unuttular ve âyetlerimizi bilerek nasıl inkâr ettilerse, artık biz de onları bugün öyle unutacağız! Şüphesiz onlara, îmân edecek bir topluluğa bir hidâyet ve bir rahmet olarak bir ilim üzere genişçe açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'raf, 7/52-3)

Allahu Teala "Şeriat'i değiştir, güncelle!" demiyor, "Ona uy!" diye emrediyor:

"Sonra seni emirde/iş'te bir şerîat üzere kıldık. Sen ona tabi ol, bilgisizlerin nefsanî arzularına uyma!" (Casiye, 45/18)

Şeriat hükümlerini tarihsel kabul edip güncellemek makul, meşru ve kabul edilebilir bir davranış olsaydı, Tevrat'taki (zina ile ilgili) recm emrini güncelletmek için Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e başvuran Medineli yahudileri Allahu Teala paylamaz ve bu taleplerinin imansızlık olduğunu bildirmezdi: 

"İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, seni nasıl hakem yapıyorlar, sonra bunun ardından (senin Tevrat'taki hükmü hatırlatman üzerine) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir." (Maide, 5/43)

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir" hükmü işte bu ayeti takip eden ayette geçiyor.

Tarihselci soytarılar bu ümmetin yahudileri kabul edilebilirler, aynı kafadalar. Onlar da iman etmemişlerdir.

Merhum Tehanevî şöyle diyor:

Burada aslolan, [Şeriat'e ait] hükümler karşısında hiçbir kimsenin görüşünün bulunamayacağı, hiçbir kimsenin [itaat ve uygulama için makasıd, hikmet, maslahat türünden] sırları araştırmakta [ve ulaştığı sonuca göre itaat etmekte ya da itaat etmeyip kendi kafasına göre değişiklik yapmakta] serbest olamayacağıdır. Şâyet, [vahiyde, onu] zihinlerin anlayışına yaklaştırmak maksadıyla bir işe dâir hikmet yâhud sır zikredilirse bu mahza bir teberru’ [bağış ve ihsan] olup gerçekte [bildirimi] zorunlu değildir. Fakat insanlar, hikmet, maslahat ve sırları içeren bu gibi hususları [böylesi açıklamaları], zevklerindeki [mizaclarındaki] ve tabiatlarındaki bozukluk yüzünden çok kıymetli i’tikâd etmektedirler.

*

Tarihselcilerin güncellemecilikleri (Ki tarihselcilik safsatasını, güncellemecilik binasına tırmanmak için merdiven olarak kullanıyorlar; tarihselcilik araç, güncelleme/tahrif ise amaçtır), delile dayanmaktan ve aklı kullanmaktan değil, heva ve hevese, nefsanî arzulara tabi olmalarından, kendilerini kullanan güç ve otorite sahiplerine yaranmaya ve onların gözüne girmeye çalışmalarından kaynaklanıyor.

Merhum Tehanevî bu noktaya şöyle değiniyor:

Bütün bu bozuklukların temeli dünya sevgisi ve ehl-i dünyaya kuyruk sallamaktır. … Ehl-i dünya efendilerini ve büyüklerini râzı etmek için.

Bunların i’tirâzlarını kabûl eden, Şeriat hükümlerini değiştiren ve onlarda diledikleri gibi tasarrufta bulunan kimseler, şâyet bugünkü efendileri başka bir usûlü kabûl ederlerse, geçmiş görüşlerini elbette terk edecekler ve şu anda kabul etmekte oldukları esâsların yanlış olduklarını söyleyeceklerdir.

Onlardaki yöneliş ve niyetin kıblesi ehl-i dünyayı râzı etmektir.

Gemilerde namaz kılanın geminin döndüğü tarafa dönmesi gibi, efendilerinin rızâsı ne yanda olursa o tarafa dönmektedirler.

*

Müşrikler Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme şöyle demişlerdi: "Bize başka bir Kur'an getir, ya da bu getirdiğin Kur'an'da biraz değişiklik yap, güncelle."

Peygamber Efendimiz s.a.s. şöyle cevap vermedi: "Olabilir, mümkün.. Ancak biraz zaman geçmesi gerekiyor.. Ya da başka bir ülkede, değişik bir coğrafyada yaşasaydınız olabilirdi.. Çünkü Kur'an evrensel değil, tarihsel, belli bir zaman ve mekânla kayıtlı.. Şimdilik bekleyin, zaman içinde ben bazı değişiklikler yapabilirim. Hikmet ve maslahat neyi gerektiriyorsa birşeyler yaparız.. Sıkıntı yok, siz canınızı sıkmayın, bir çaresi bulunur. Değişiklik şart. Güncelleme şart."

Böyle cevap vermedi, ayeti okudu:

“Ve onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, bize kavuşmayı beklemeyenler, ‘Bundan başka bir Kur'ân getir veya bunu değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir! Ben ancak bana vahyolunana tâbi olurum! Şübhesiz ki ben, Rabbime isyân ettiğim takdirde, büyük bir günün azâbından korkarım!” (Yunus, 10/15)

Eğer tarihselci güncellemecilik caiz olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e “Onu kendiliğimden değiştirmem, benim için olmayacak şeydir” demesi emredilmezdi.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in bile değiştiremeyeceği emir ve yasakları, birilerinin torpili ve iltimasıyla üniversitelerde bir post kapan, orada öğürerek saçmasapan, orijinal olduğu yerde doğru olmayan, doğru olduğu yerde de orijinal olmayan, okunmaya değmez lüzumsuz gevezelikten mamul tezimsi ve makalemsiler kusan boş kafalı akademikimsi soytarılar nasıl değiştirebilirler?!

Evet, tarihselcilik ve güncellemecilik, ayet-i kerimede belirtilen şekilde Allahu Teala'ya isyandır ve sonu büyük bir azaptır.

Tarihselciler, suratlarındaki nursuzluğun da gösterdiği gibi, güncellemeden kaçınan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in değil, güncelleme isteyen Mekkeli müşriklerin takipçisidirler.

O müşrikler için de, bu soytarılar için de (tevbe etmezlerse) büyük bir günün azabı vardır.

"İşte onlar, hidâyet mukabilinde dalâleti, bağışlanmaya karşılık azâbı satın alanlardır. Onlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!" (Bakara, 2/175)


KİBAR İSMAİL'İN NÜMUNE-İ İMTİSAL NEZİH VE SOSYETİK "DİN DİLİ" VE ÖRNEK ALDIĞI İDEAL HOCASI

 


Yeni Şafak gazetesinin Buckingham Sarayı'nda dünyaya gelip büyümüş, sonra Türkiye'de yaşamaya karar vermiş bir şehirli gibi ahkâm kesen kibar yazarı İsmail Kılıçarslan'ın bugünkü (21 Ocak 2023 tarihli) yazısının başlığı şöyle: "Din dilinin yarasaları".

İsmail, gazetedeki karalamalarına destek ya da tepki gelmemesinden şikâyetçi..

Yazılarının muhataplarının "Türkiye’deki din dilini bu hale getiren bedeviler" olduğunu söylüyor. 

O bedeviler, yazıda isimlerini görmeyince, “Oh, demek ki beni kastetmiyor” diyorlarmış.. 

Böyle diyor.. Bedevîlerin zihinlerini uzaktan okuyabilme gibi bir becerisi var.

Ancak, bu bedevîlere sövüp saymaktan, küfretmekten artık yorulmuş, o yüzden şöyle diyor:

"İmajları dışında hiçbir şeyi önemsemeyen bu bedevilerin oluşturduğu bu leş atmosfer benim açımdan da uzunca bir süre bir suskunluk biçimine dönüşsün istiyorum bu yazının ardından."

Anlaşılan bu bedevîler o eski bedevîlerden biraz farklı.. 

Dertleri imaj.. 

Bunlar modern bedevîler.. Modernleşmişler.. İmaj çağında yaşadıklarının farkındalar. Çağı yakalamışlar.

O kadar yakalamışlar ki, tek dertleri imaj.. Başka da birşeyi önemsedikleri yok..

En önemli dert imaj olunca insan ne yapar?.. 

Devir neyi gerektiriyorsa onu yapar, yükselen trendlerin peşine düşer gider..

Mesela Taliban gibi dünyaya şunu demez: "Bizi nasıl gördüğünüz umurumuzda bile değil.. Biz, size kendimizi beğendirmek için Batılılaşacak, laikleşecek, sizi taklit eden maymunlara dönüşecek, bunun için İslam'ı güncelleme maskaralıklarına kalkışacak adamlar değiliz. Varsın sizin gözünüzdeki imajımız kötü olsun." 

Evet, bu Türkiye tipi bedevîlerin tek dertleri imajmış..

İsmail'in kimleri kastettiğini tam anlayamasam da, tarifine uyan tiplerin kimler olabileceği konusunda acizane bir fikrim var.

*

Adam "din dili"nden bahsediyor ve kullandığı dil bu: Bedevîler, yarasalar, leş..

"Bu bedeviler din dilini bir kakafoniye, bir çöplüğe, bir cızırtıya çevirdiler" diyor.

Bu dili kullanıyorsan, "din dili" edebiyatı yapmayacaksın, yok illa da yapacaksan, o zaman bedevîler, yarasalar, leş, kakafoni, çöplük gibi kelimelerden uzak duracaksın.

Sana "lan" diye hitap edene komiklik olsun diye "Lan deme lan!" demen anlayışla karşılanabilir de, bunu ne yaptığının ve nasıl konuştuğunun farkında olmadan söylüyorsan, bir de arkasından "Biraz medeniyet öğren leş bedevi, dilini düzelt lütfen lan yarasa!" diye nezaket dersi veriyorsan, durumun pek iyi değil demektir.

"Din dili" konulu bir yazıdaki üslup bu mu olmalıdır?!.

*

İsmail efendi yazısında basmakalıp bir ezberi tekrarlamaktan, çiğnenmekten yorulmuş bir sakızı devreye koymaktan da geri kalmamış.

Şöyle diyor:

"Herkesin sadece cevaplarla yetindiği, dahası herkesin herkese sadece cevapları aktardığı bu vasatta sorgulamanın, soru sorabiliyor olmanın cevabın kendisinden çok daha önemli olduğunu düşünüyorum." 

Bunu ilk düşünen İsmail değil.. 

Daha doğrusu, paraladığı edebiyat, düşünmekten değil, birilerinin yaldızlı fakat içi boş tekerlemelerini papağan gibi düşünmeden tekrarlamaktan kaynaklanıyor.

Önemli olan cevaptır, soru değil.. Cevabı olmayan sorular sormak da, cevap beklemeden sorularla ukalalık yapmak da, vaktini boşa geçirmek istemeyen insanların zaman ayırabileceği şeyler değil. 

Bu, bilgisizlikle malul ukalalık anlamına gelir.

Bazen de bu soru sorma tutkusunun ardındaki gaye sadece kafa karıştırmaktır.

Ya da, muhatabın cevap veremeyip küçük düşmesini sağlama dürtüsüdür.

Yani asıl saik kötü niyettir.

İnsanların anlayamayacağı sözler söylemek ve konulara girmek nasıl fitne çıkarmak demekse, cevaplanamayacak soruları gündeme getirmek de esas itibariyle fitnecilik ve bozgunculuktur.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çok soru sormayı niçin men etmiştir, düşünmek gerekir.

Akıllı insan ancak gerektiği zaman soru sorar. Ve cevap verebilecek kişiye.. Hikmet (her işi yerli yerince yapma hasleti) bunu gerektirir.

Soruyu herkes sorar da, cevap vermek, hele de doğru cevap vermek, herkesin harcı değildir..

Sınava giren öğrenciler, "Ya hocam, herkes cevap yazıyor, asıl mesele soru sormak, ben kâğıda sadece soru yazsam olur mu?" diyebilmeyi gerçekten çok isterlerdi.

*

İsmail efendi, Muhammed Yazıcı diye birini de imdadına çağırmış, ondan alıntı yapmış..

Varlığından onun yazısıyla haberdar olduğum bu şahıs genç bir hoca..

Arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği faaliyetler bana bir zamanların Darulhikme'sini hatırlattı.. 

Üslubu da Mustafa İslamoğlu'nu..

İsmail şöyle diyor: 

Kendisini övünce düşmanı artacağını bildiğim için övmeden, dümdüz anayım adını. Muhammed Yazıcı hoca, bence önemli tespitler içeren bir dizi tweet attı. Her harfine katıldığım bu tespitleri kayda geçirmek isterim: Bazı cemaatler, sosyal medyada fişleme ve linçleme işi gören paralı/imanlı fanatik trol üretim merkezine döndü. Öyle bir karanlığa büründüler ki yarasalar sardı ruhlarını. Işıktan kaçıyorlar, dünyanın renklerini göremiyor, sadece ‘hocalarından’ duyduklarıyla yön belirliyorlar. Çok acı. Öyle bir karanlık mağara ki bu, nerede yarasa varsa hepsini içine çekiyor ve barındırıyor. O çevre içinde yetişenler de kulağıyla/hocalarından işittikleriyle yön bulan, gözleri kör birer yarasaya dönüyor. Çoğu küçük yarasa türünün gözleri küçük ve pek gelişmemiştir. Görme keskinliği zayıftır ama hiçbir türü kör değildir. Yarasaların çoğu mezofik görme sahibidir yani düşük düzeyde ışığı algılayabilirler. Halbuki diğer memeliler renkleri görmelerini sağlayan fotopik görme yetisine sahiptirler. Adam hem kör hem sağır hem zeka kusurlu ama inanılmaz özgüven sahibi.

Kendi dışındaki hiçbir düşüncenin haklı olabileceği ihtimaline tahammülü yok.”

Demek ki, İsmail'in aradığı nezih din dili bu..

İmdi, birilerini eleştiriyorsan, dürüst insana yakışan, mertçe isim vermektir.

Kastettiğin cemaatler hangileri?.. Hocaları derken kimleri kastediyorsun?

Madem onlar kör yarasa denilecek kadar aşağılık adamlar, cemaatleri karanlık mağara kovukları, o zaman milletin bunlardan sakınması ve şerlerinden emin olması için doğrudan isim ver, "Sizin bu yaptıklarınız yanlış!" de!.

Zekâ kusurlu olduklarını düşünüyorsan, sözlerinden örnekler ver, kafalarının çalışmadığını belgele!..

Yapılan hata, sahiplenilerek uluorta yapıldığına göre, isimlerini uluorta söylersin, herkes de kimin haklı olduğunu görür.

Ortaya öyle belirsiz iddialar atarak kaçamak güreşmek, kaçıp yarasa gibi mağaraya gizlenmek; haklı olduğuna inanan insanların yapabileceği bir seviyesizlik değildir.

Eğer yaptığın hakaretleri muhataplarının hakettiğini düşünüyorsan, örnek verirsin, "Senin şu sözün tam da yarasalık" diye "sorgulanmaya, test edilmeye" açık bir ifade kullanırsın. 

Böyle "test edilmesi, yanlışlanması" mümkün olmayan, totolojik doğruluğa sahip kaypak ifadeler kullanma kurnazlığına tenezzül etmezsin.

*

Muhammed efendide açık konuşmayı sağlayacak yürek de, dürüstlük de, mertlik de, ahlâkî hassasiyet de, açıkça tartışmaya girecek ilmî yeterlilik de yok, öyle anlaşılıyor.

Sözlerinin çerçevelediği profil, tipik bir hinoğlu hin Mustafa İslamoğlu kopyası gibi duruyor.. 

Böyle gölgelerle savaşacak ki, sıkıştığında kıvırabilsin, ya da "Benim sizi kastettiğimi nerden biliyorsunuz, suizanda bulunmayın, lüzumsuz alınganlık yapmayın!" diyebilsin.

Kastettiği kişiler gerçekten yanlış şeyler yapıyor olabilirler, bilemem, fakat kendisinin sosyal medyada sergilediği bu tavır, çok çirkin.

Hatta, durumu tasvir için çirkin kelimesi yetersiz kalıyor.

Asıl derdi de, "Niye o hocalarınızın peşinden gidiyorsunuz, bakın ben de hocayım, biraz da benim peşime takılın" mesajını dolaylı olarak vermekten ibaret gibi görünüyor.

Üslubu, tarzı ve şikâyetçi olup yakındığı şey, akla bunu getiriyor.

Böylesi "adam toplama meraklısı" tipler yola hep bu türden edebiyat dozu yüksek, ilmî değeri sıfır, muhtevası hakaretlerden ibaret ağlak ağıtlarla çıkarlar. 

Gökkubbe altında yeni birşey yok.


TARİHSELCİLİK VAMPİRİNİN TABUTU İÇİN BİRKAÇ ÇİVİ

 



Önceki yazılarda, merhum Allame Tehanevî'nin tarihselci papazlık stajerlerinin (papaz yamaklarının, hem de Körner gibilerinin de değil, en kötülerinin) zırvalarının sefaletini gösteren ifadelerine yer vermiştik.

Ancak merhum, tarihselci güncellemecilerin kafalarındaki arızaların cesametinin ve demagojik çarpıtmalar için fırsat kolladıklarının farkında olduğu için şu uyarıyı da yapıyor:

Hiç kimse bu açıklamalarımız sebebiyle Şerîat'ın ve hükümlerinin hikmetler ve sırlardan tecrit edilmiş (yalıtılmış, yoksun) olduğuna ve onlara ümmetin hakîmlerinin (bilgin ve bilgelerinin) muttalî olmadığına inandığımızı sakın zannetmesin.

Asla öyle değil!

Şüphesiz o hükümlerde sırlar ve hikmetler vardır. Ve onların bazılarına hikmet sâhibi kimseler muttalî olmuştur. …

Fakat Şerîat'e tutunmanın bağlı olduğu nokta bu bilgiler değildir.

Şöyle ki, onlar, (hikmet, maksat ve maslahat aranmadan) yerine getirilmesi vâcib olan şeylerdir. Her ne kadar … [amel edilirken] o maslahat ve hikmetlere vukûf bulunmasa da.

Modern hukukta ve devlet düzenlerinde de durum budur.

Tehanevî bu noktaya şöyle işaret ediyor:

İnsanlar tarafından yapılan hükümet kanunlarının hâline bakınız. Halk bu kanunlarla amel etmek için temel sebeb ve illetlerin ortaya çıkmasını [bunların kendileri tarafından anlaşılmasını] gözetlemezler [gözetleyemezler, anlasalar da anlamasalar da uymak zorundadırlar]. …

Mesela trafikteki hız sınırının hikmeti ya da maksadı, kazaların önlenmesidir.

Bununla birlikte bir adam şunu deme hakkına sahip değildir:

“Hız sınırından maksat ne, kazaların önlenmesi.. Ben ise şehirler arası yolda gidiyorum ve yol bomboş, ayrıca ben otomobil rallisi şampiyonuyum.. Bu işin kitabını yazdım. Zar zor ehliyet almış acemi çaylaklar ile benim gibi bir şampiyon sürücü bir midir?! Ben basar giderim.. Benim gibi bir şampiyon sürücünün acemi çaylaklarla bir tutulması, öküz arabası sürer gibi otomobil kullanması sürücülüğün makasıdına (maksatlarına), hikmetine ve ruhuna aykırıdır.. Sonra, at arabası gibi otomobil kullanmam da bu teknolojik icat ve yeniliğin ruhuna aykırıdır. O yüzden ben gaza basar giderim. Ayrıca insanların vakti değerlidir, benim gibi birinin yavaş araba kullanması maslahata aykırı. Üstelik yol da bomboş.. Bana hız yaptığımda ceza yazılması haksızlıktır.”

Modern devletlerde bu tür "güncelleme"lere izin veriliyor mu?!

*

Allahu Teala emirlerinden bazılarının bazı illet, hikmet ve maslahatlarını haber vermiştir.

Tehanevî şöyle diyor:

İllet ve maslahatlardan [ayet ve hadîslerde] zikredilen bazıları vardır ki, bu mahza [salt] bir teberrudur. 

Yani Allahu Teala’nın bir bağışı, mevhibesi ve lütfudur.

Yoksa Allahu Teala zaten hikmetsiz bir emir vermez. Fakat hikmeti açıklamak her zaman gerekmez. 

Bununla birlikte kullar her halükârda itaat etmek zorundadır.

Ve, Allahu Teala’ya gerçekten iman etmiş, O’nun kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu bilen, herşeyi hikmetle ve yerli yerince yarattığına inanan bir kimse, O’na itaat için, işin hikmetine vakıf olmayı beklemez.

*

Bu dünya hayatında bile, yönetilenlerin, insan olarak kendilerinden bir farkları ve üstünlükleri bulunmayan (hatta bazen kendilerinden daha değersiz olan) yönetenlerin emir ve kararlarının hikmet, maksat ve maslahatlarını sorgulamalarına her zaman izin verilmez.

Mesela bir komutan, emrindeki askere birşey emrettiğinde onun hikmetini açıklamak zorunda değildir. Bir bağış ve lütuf olarak bazen açıklayabilir.

Bu bile bazen, astları şımartma olarak görülerek tuhaf karşılanır.

Beşerî hukuk sistemlerinin kanunlarında da buna benzer bir durum söz konusudur.

Devletler bir kanun çıkardıkları zaman her maddesi için ayrıca “Bu maddenin hikmeti şudur, şu nedenle yazılmıştır, maksad şudur” diye açıklamada bulunmazlar.

Yahut bir kurum yönetmelik hazırladığında her cümle için bir hikmet ve maslahat göstermez.

(Demokrasilerde nice kanun, “Liderimizin kişisel menfaati bunu gerektiriyor, şu yasa yakını olan işadamlarının ceeplerinin hatırı için çıkarılmalı, filanca yasa gelecek seçimde oy alınabilmesi için gerekli, falanca yasa da muhaliflerimizin çanına ot tıkamak için lazım” denilerek çıkarılır. Gerçek maksatlar bunlar olduğu halde “Millî irade böyle istedi, kamu yararı bunu gerektiriyor, devletin bekası, yerlilik millilik, çağdaşlık, Atatürk’ün ilke ve inkılapları, ilerleme, kalkınma, vatanseverlik, ulusal çıkar, kem küm” türünden, siyasî iktidarın ideolojik eğilimine göre değişen uydurma hikmet, maslahat ve maksatlarla millet uyutulur.)

*

Allame Tehanevî şunu da diyor:

 [Kur’an ve Sünnet’te belirtilmeyen] Hikmet ve maslahatları anlamanın bazısı zanna dayalıdır (kesinliğinden, anlama çabasında isabet edilmiş olunduğundan emin olunamaz), bazısının hikmetine de [asla] muttalî olunamaz. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Görmez misin ki bir evin hizmetkârı, âilenin bazı işlerini ve maslahatlarını bilmez. Üstelik âilenin işlerini yöneten kimse onun gibi bir yaratılan kimsedir [kuldur]. [Hizmetkârın, evin sahibinin verdiği emirlerin hikmet ve maslahatlarını illa da anlaması ve bilmesi gerekmez, birçoğunu anlayabilse bile hepsini anlayamaz.] … Hâlbuki ikisinin (yaratılanla Yaratan’ın arasında) sonsuz bir fark vardır. [Allahu Teala’nın emir ve yasaklarının bütün hikmetlerini anlamaya ve bilmeye kulun kavrayışı yetmez. İnsanlar Einstein'ın izafiyet teorisini bile anlayamıyorlar.]

Bu açıklamamızdan hiç kimse zannetmesin ki, aklın temel sebeplerini kavrayamadığı hükümlerin akla ters düştüğünü söylüyoruz.

Aslâ! 

Akla ters düşmek başka, aklın bir şeyi anlamaması, kavrayamaması ise başka bir şeydir

*

Şeriat’te akla ters düşen birşeyin bulunması mümkün değildir.

Çünkü Şeriat, aklı da yaratan Allahu Teala'nın hükümleridir.

Allahu Teala nasıl vücut organlarımızı (gözümüzü, kulağımızı, ağzımızı, burnumuzu, dişlerimizi, ciğerimizi, midemizi, kalbimizi, beynimizi, sinir sistemimizi, kanımızı, damarlarımızı, iskeletimizi, omurgamızı), daha iyisi olamayacak şekilde en mükemmel biçimde yaratmışsa, toplum için koyduğu kurallar da, daha iyisi olamayacak şekilde mükemmeldir.

Şeriat'in durumu budur.

Akla ters düşen, Şeriat’le de çelişir.

Mesela içki kullanımı böyledir, akıllı insanın değil, nefsanî hazlarına esir düşmüş akılsız (aklını kullanmak istemeyen) kişinin savunabileceği birşeydir.

Hırsızın elinin kesilmesi de (Ki bunun belli şartları vardır, mesela ekmek çaldı diye insanın eli kesilmez) akla aykırı değildir. Bunda toplumun huzur ve selameti vardır, birçok insan değil hırsızları cezalandırmak, hırsızlık yapabilmek için başkalarını öldürebilmekte, bedenini yaralayabilmektedir. Kendilerini hırsız yerine koyarak, hırsıza empati yaparak bir iki hırsızın elinin derdine düşen insanlar, hırsızlık olayları yüzünden ölen ve yaralanan binlerce insanı görmüyorlar. Şeriat uygulandığında bir iki el kesilebilir, fakat onun korkusuyla yüzbinlerin canı ve malı emniyet altında olur.

Türkiye gibi ülkelerde insanlar Şeriat’in hükümlerini (Şeriat’te öngörülen cezaları) önemsemedikleri, laik kafayla düşündükleri halde her gün namus (ya da kıskançlık) cinayetleri işlenmektedir. Namus cinayetlerine bakınız, kaçı dinî hassasiyetlerden dolayı işleniyor?! Hiçbiri dersek yanılmış olmayız.. Bu, son tahlilde insan tekinin psikolojisiyle ilgili bir durum. Namus diye birşeyi umursamayan, evlenmeden birlikte yaşayan insanlar bile ya kıskançlıktan ya da terk edilmiş olmanın etkisiyle kavga ediyorlar, cinayetler yaşanıyor. Bazen de birileri, askıntı olan partnerinden kurtulmak için onu öldürüyor. Yahut tam tersi oluyor, "Bana yar olmuyorsan seni başkasına yar etmem" diyor.

Şeriat uygulandığı için değil, uygulanmadığı (ve kısas yapılmadığı) için, zamanımızda her gün pekçok insan öldürülmekte, linç edilmekte, dövülmekte, işkence görmekte, yaralanmakta, organlarını kaybetmekte ve sakat kalmaktadır.


E-KİTAP: ATATÜRKÇÜ TÜRK İSLAMI’NIN İNANÇ KODLARI -HARUN YAHYA (ADNAN OKTAR) ÖRNEĞİ-

 

https://www.academia.edu/95281718/Atat%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC_T%C3%BCrk_%C4%B0slam%C4%B1n%C4%B1n_%C4%B0nan%C3%A7_Kodlar%C4%B1_Harun_Yahya_Adnan_Oktar_%C3%96rne%C4%9Fi



 

ATATÜRKÇÜ TÜRK

İSLAMI’NIN İNANÇ KODLARI

-HARUN YAHYA (ADNAN OKTAR) ÖRNEĞİ-

  

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ 3

GİRİŞ: ATATÜRKÇÜ TÜRK İSLAMI’NIN HETERODOKS İTİKADI 6

ADNAN’DAN ESKİ YUNAN’A VE SOFİSTLERE SAYGI DURUŞU 21

MODERN BİLİM VE “BİLİMSEL GERÇEK” 24

İNSANIN ALGILARI, ZİHNİ VE KÂİNAT 28

AGNOSTİSİZM (BİLİNEMEZCİLİK / MUTLAK CEHALET) 30

rüyalar 35

KENDİNİ BİLMEK, KENDİ VARLIĞININ FARKINDA OLMAK 39

BERKELEY’DEN DESCARTES’E 42

THE MATRIX 52

İSLAM VE MATERYALİZM 55

imam-ı rabbanî ve ibn arabî 61

MADDE VE ALGI 69

İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİNİN (GİZLİ SERVİSLERİN) İBN ARABÎ’Sİ 72

ONTOLOJİ VE EPİSTEMOLOJİ 77

HAZCILIK VE HEDONİZM 81

EHL-İ SÜNNET 83

EK: İMAM MATÜRİDÎ’NİN SOFİZM TENKİDİ 87


ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Bir dönem Harun Yahya takma adıyla kitaplar yazmış olan Adnan Oktar, dolaylı biçimde İslamî kavramların içini ‘boşaltma’ faaliyeti yürütüyordu. 

Temel stratejisi şöyle özetlenebilir:

Görünüşte Ehl-i Sünnet itikadını savunuyormuş gibi yaparak İmam-ı Rabbanî ve Bediüzzaman gibi isimlerin ardına saklanmak, tasavvufa karşı aşırı bir hüsnüzanna sahip bulunan Türkiye insanının bu duyarlılığını İbn Arabî gibi isimleri kullanarak istismar etmek, Ehl-i Sünnet itikadının temel esaslarına, onları “materyalistler”e mal ederek savaş açmak.

Adnan Oktar’ın bir yandan düşünce alanında Ehl-i Sünnet itikadını dinamitleyip tahrip ederken, diğer yandan Darwin ve Masonluk düşmanlığı yapması, onun gerçek misyonunun fark edilmesine engel oldu.

Kendisini bu şekilde kamufle etti ya da meşrulaştırdı.

Bu arada Atatürkçülük ve devletçilik yapmayı da ihmal etmedi.

Atatürk hakkında kitaplar yazdı:

Samimi Bir Dindar: Atatürk,

Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi,

Atatürk Ansiklopedisi,

Atatürk’ü İyi Anlamak,

Atatürk ve Gençlik.

*

Daha sonra ise, “düşünce” alanındaki misyonunu tamamlamış olmanın rahatlığı ile, “kedi”leriyle birlikte “ahlâkî tahribat” alanında da icra-yı faaliyette bulundu.

Bunu gizli saklı yapsaydı, salt şehvetperestliğine bağlanabilirdi.

Fakat bunu milletin gözüne sokarak, davul zurnayla ilan ederek, “Duyduk duymadık demeyin” tellallığıyla duyurarak alâmeleinnas yapması, salt şehvetperestlikle izah edilebilecek bir şey değildi.

Böylece, Müslümanlardaki Evrim Teorisi karşıtlığını ve Masonluk konusundaki hassasiyeti değersizleştirmiş ve itibarsızlaştırmış oldu.

Bu arada “hoca”lık kavramı da bu değersizleştirmeden nasibini aldı. Çünkü yürüdüğü yola en başta uzun sakalı ve dindar görüntüsüyle çıkmış olan bu şahıs “Adnan Hoca”ydı, ve insanların imanını kurtarmak için evrim teorisiyle mücadele ediyordu.

(Birşeyi itibarsızlaştırmanın hileli kolay yollarından biri -ki bunu istihbarat örgütleri çok yaparlar-, onu yanlış adamlara savundurtmaktır. Ya da, savunan kişilerin yanlış adam olduğunu gösterecek şekilde tuzaklar kurup o kişileri itibarsızlaştırmaktır. Nitekim, 28 Şubat’ın Fadimeci Müslüm’ü, daha sonraki süreçte bile televizyon ekranlarına çıkartıldı ve ona Şeriatçılık yaptırıldı.)

Fakat, değersizleştirdiği şeyler bunlarla sınırlı değildi.. Ayrıca, Müslümanlardaki Mehdî inancı ya da beklentisini de kendisi üzerinden gülünç duruma düşürdü. Utanılacak bir şey haline getirdi.

Onun Mehdîliği, Hasan Mezarcı’nın (Şevki Yılmaz’ın beyanına göre hapiste birtakım kimyasallarla akıl hastası hale getirilmesi sonucu) kendisini Hz. İsa zannetmesi türünden insanın içini acıtan bir dram değildi.

Onunki, “Aha da işte sizin Mehdî’niz benim” diyerek alay edip dalga geçme türünden bir melodramdı.

Evet onunki, görünüşe göre, 1990’lı yıllarda “derin ürünMüslüm Gündüz’ün Aczmendilik diye bir prefabrik tarikat kurup şeyhlik taslaması ve “Sizin tarikatlarınız benim kurduğum tarikat gibi soytarılık mektebi, şeyhleriniz de işte benim gibi şarlatan” mesajını vererek Müslümanlarla ‘kafa bulması’ türünden bir oyundu.

*

Elinizdeki kitap, esas itibariyle, Adnan Oktar’ın Harun Yahya imzasıyla yayınlanmış olan Hayalin Diğer Adı: Madde kitabına karşı 13-14 yıl önce kaleme alınıp internet ortamında bir yazı dizisi şeklinde yayınlanmış bir reddiyedir.

Ona burada bir ‘giriş” eklemiş bulunuyoruz.

Maddî dünyayı hayal kabul eden Adnan, kitabında sofist şüphecilik (septisizm), agnostisizm (bilinemezcilik) ve İbn Arabîci vahdet-i vücutçuluğu mezcederek yeni bir terkip ortaya koyuyor, ve o karışımı ‘modern bilim’ kazanına batırıp çıkartıyor, üstüne de postmodernizm sosu dökerek Ehl-i Sünnet’e mal ediyordu.

Bu reddiye ile, Adnan’ın Ehl-i Sünnet istismarının maskesini düşürmeyi ve Ehl-i Sünnet itikadını savunmayı hedeflemiştik.

Okumakta olduğunuz kitabın hikâyesi bundan ibarettir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...