TARİHSELCİLİĞİN "EN KARA" YERLİ VE MİLLİ ZOMBİLERİ






Merhum Tehanevî şu tespiti yapıyor:

İyice düşünüldükten sonra ortaya çıkan bir hakîkat vardır. O da şudur: Hikmet ve maslahatların uydurulması [kafadan icat edilmesi] –ki [böylece] onların [amel ve ibadetlerin] tamamı [ahirete yönelik ibadet olmaktan çıkıp] dünyevî işlere dönüşmektedir– perde gerisinden, âhiretin maksûd olduğunu [dolaylı biçimde] inkâr demektir.

Evet, böyledir. Dinin dünyevî/seküler hale getirilmesidir.

Laikleştirilmesidir.

Tahrif edilmesidir.

Hikmet, maksad ve maslahat icat edip hükümleri güncellemek de tahrif değilse, tahrif nasıl birşeydir?

Tahrif daha başka nasıl olabilir ki?!

Daha ötesi açıkça inkârdır.

İçindeki inkârı dışına vurmaktan kaçınanların yapacağı şey ise, “Ben aslında karşı değilim ki, emrin maksad, hikmet ve maslahatlarını dikkate alarak güncelleme yapıyorum, emrin ruhuna uygun hareket ediyorum” demek olacaktır.

Fakat tarihselci pırasasör Mustafa Öztürk’ün yaptığı gibi kendi samimi eş dost çevresi içinde inkârını açığa vuracaktır.

Ancak Mustafa’nın biraz naif ve kırılgan olduğu görülüyor. Çabuk inciniyor ve paniğe kapılıyor.

Dava arkadaşı ve yoldaşı kaşar pırasasör Ömer Özsoy gibi derisi kalın vurdumduymaz bir hacıyatmaz değil.

*

Zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı (sonradan başkan olan) Mehmet Görmez ve profesör arkadaşları Ömer Özsoy, İlhami Güler, Burhanettin Tatar, Mustafa Öztürk ve Yasin Aktay’ın katılımıyla, Almanya-Frankfurt’ta 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında “İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kur’an” konulu bir sempozyum gerçekleştiriliyor.

Yaklaşık 15 yıl önce..

Açılışta (ismiyle müsemma) Görmez de bir konuşma yapıyor.

Ve orada Ömer Özsoy’un sempozyum için yumurtladığı tarihsel yumurtalar, değil Müslümanları, Yahudileri ve Hristiyanları bile şaşkına çeviriyor.

Şöyle diyor:

Anlaşılan, Hz. Muhammed Kur’ân’ı yazılı hale getirmeyi kendi ödevi olarak görmedi. Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu. Aksine Allah, insanlarla olan esnek iletişimini korumak için Kur’ân metninin yazıya dökülmesine karşıydı.

Tanrı gerçekten yazılı bir metin mi istiyordu, yoksa inananlarla olan esnek iletişimini korumak için tam tersini mi? …. Bir araya toplanan farklı metinlerin ne zaman bir sistematiğe döküldüğü de Müslüman araştırmacılar ile Batılı İslam bilimciler arasında tartışmalı. Birçok Batılı bilim insanına göre bu işlem, Müslümanlar arasındaki genel kanının aksine, çok daha sonraları yapıldı. Kuran’ı yorumlama ihtiyacı Peygamber’in vefatının ardından, yani ikinci kuşakta ortaya çıktı.

Kuran’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10’u, Kur’an’ın âyetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor. Dolayısıyla Kur’an ne ebediyen geçerli, ne de evrensel bir kitaptır.

Adamda az biraz akıl, çorbadaki tuz kabilinden bir parçacık tutarlılık, bir tutamcık ilim haysiyeti olsa, “Ben tarihselci bir adamım, Kur’an’ın bir kitap şeklinde bir araya getirilmemiş olmasını ebedî geçerliliğe sahip bir hüküm değil, tarihsel (belli bir tarihle sınırlı) durum olarak kabul etmeliyim” demesi gerekir, ama nerde?

Bu zekâsı sekiz yaşında patinaj yapıp kalmış suratsız, şayet dokuz yaş zekâsına sahip olmayı başarabilseydi, şunu akıl edecekti:

Tamamlanmamış, nüzul sürecinin devam etmesiyle ayetleri çoğalan ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayatta olduğu sürece de son noktası konulmuş sayılamayacak bir kitabın o gün için yazılı hale getirilmesi beklenemezdi.

Bu “iletişim” dehası ilahiyatçı bir de Allahu Teala’ya “esnek iletişim” atfediyor. Ne demekse?

*

Ayrıca, kendisine vahiy gelmiş gibi şu hükmü veriyor: “Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu.”

Allah gerçekte yazılı bir metin istemiyordu, fakat ashab bunu anlayamadı, çünkü Ömer Özsoy aralarında yoktu.

Bu “içindeki çocuğu öldürmemiş” zekâ küpünün dünyaya gelmesi için bin 400 yıl geçmesi gerekiyordu.

İslam dünyası için ne büyük kayıp, ne hazin bir trajedi, ne acı bir eksiklik!

İşte, Ömer Özsoy aralarında olmadığı için Hz. Ebubekir döneminde ashab, Hz. Ömer’in (Hattaboğlu Ömer’in) teklifiyle Kur’an’ı “bütüncül yazılı metin” haline getirmeye başlamışlar.

Halbuki Allah, Ömer Özsoy’un bildirdiğine göre, bunu istemiyordu.

Allahım, bu da Ömer (Ömer Özsoy), o da Ömer (Hattaboğlu Ömer), fakat aralarında ne kadar büyük fark var!..

Sen, Ömer Özsoy gibi büyük bir değeri Türkiye Cumhuriyeti’nin en kara Ankara Ekolü vasıtasıyla bize lütfettiğin için ne kadar sevinsek azdır. (Tarihselci modernistlerin bakış açısına göre durum bu.)

Allahu Teala’nın neyi isteyip istemediğini sadece Hattaboğlu Ömer değil, rasulü (elçisi) Hz. Muhammed salllallahu aleyhi ve sellem bile anlayamamış.

Çünkü, vahiy kâtiplerine ayetleri yazdırmış.

Ömer Özsoy’un o gün yaşamamış olmasının yol açtığı faciayı görüyor musunuz!

O gün yaşamamış olduğu için bu ümmet neler kaybetmiş neler..

Ömer Özsoy o gün yaşayıp Peygamber Efendimiz sallalhu aleyhi ve sellemi irşad etmeli, “Ne yapıyorsun Muhammed, Allah yazılı bir metin istemiyor” demeliydi. (Tarihselci kafaya göre böyle.)

*

İşte, bizim köylü Mehmet Ağa’nın yük taşımaya yarar eşek kafalı biri diye ahırına bağlamayacağı, varlığını bu dünya için tümden zarar sayacağı böyle bir adam, Ankara İlahiyat’ta öğrencilere İslam’ı öğretiyor.

Hayır, ülkemiz tımarhane değil, sadece sirk.

*

Ömer’in tarihe bakışı yepyeni, bu noktada dayandığı bir gelenek, bir manevî soy yok, dolayısıyla Özsoy olan soyadının Özsoysuz yapılmasını alnının akıyla hak ediyor.

Bu Özsoysuz’un bir diğer cılk yumurtası şu:

Bir araya toplanan farklı metinlerin ne zaman bir sistematiğe döküldüğü de Müslüman araştırmacılar ile Batılı İslam bilimciler arasında tartışmalı.

Tartışmalı; üzerinde ittifak yok.

Çünkü Batılılar, Müslümanlara bilmedikleri Müslümanlığı öğretmeye koyulmuşlar:

Birçok Batılı bilim insanına göre bu işlem, Müslümanlar arasındaki genel kanının aksine, çok daha sonraları yapıldı.

Peki Özsoysuz hangi tarafta yer alıyor?

Müslümanlar'ın mı yanında, yoksa Batılı hristiyanların mı?

Nedense bunu söylemiyor.

Fakat, "Bakın benden duymuş olmayın, Batılılar böyle diyor ey Müslümanlar, haberiniz olsun ha!.. Durum bildiğiniz gibi değil" demeyi, Batılı'nın iddilarının distribütörü, propagandisti ve reklamcısı olarak hizmette bulunmayı da ihmal etmiyor.

*

Özsoysuz’un bir diğer yumurtası:

Kuran’ı yorumlama ihtiyacı Peygamber’in vefatının ardından, yani ikinci kuşakta ortaya çıktı.

Daha birinci kuşak nedir, ikinci kuşak nedir, bunu bile bilmeyen, öğrenememiş bir adama ilahiyatta prof. unvanı veren eğitim sisteminin içine sadece Melih Gökçek mi tükürmek ister, bilmiyorum.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde İslam’ın henüz 22 yıllık (Güneş takvimine göre 22 yıl) bir mazisi vardı.

İlk 10 yılda müslüman olanların sayısı çok az. Son 10 yılda müslümanlar çoğalmaya başladı. Asıl büyük kitle ise son birkaç yılda müslüman oldu.

Dolayısıyla Peygamber Efendimiz s.a.s. vefat ettiğinde birinci kuşak olduğu gibi duruyordu.

*

Yorumlama ihtiyacına gelince..

Kur’an nazil olurken olayların gelişimine göre küçük parçalar halinde geliyordu.

Ashab, ayetlerin hangi olaylar üzerine, kimin hangi lafından veya davranışından dolayı indiğini, hangi manaya geldiğini gayet iyi biliyordu.

Ayrıca Peygamber Efendimiz s.a.s.'in uygulaması da onların meseleleri daha iyi kavramalarını sağlıyordu.

O günün gündemini, inen o ayetler belirliyordu. Herkes onları konuşuyordu.

Bugünün siyasetçilerinin konuşmalarının halk tarafından ilgiyle takip edilmesi gibi..

Mesela Erdoğan birşey söylediğinde, insanlar onu söylemesine sebep olan etkenleri biliyorlar, dolayısıyla meramını anlamakta zorlanmıyorlar.

Fakat bundan 150 yıl sonra bir kimse, Erdoğan'ın bundan bir hafta önce Akparti grubunda yaptığı konuşmayı okuduğunda, onun neyi niçin dediğini, hangi lafıyla kime çaktığını, kimlere mavi boncuk dağıttığını tam anlayamayacaktır.

Birşeyleri anlayacaktır ama herşeyi değil.

Onun böylesi konuşmalarını sadece Erdoğan’ın siyasî hayatı konusunda uzmanlaşmış, kendilerini neredeyse bütünüyle onun iktidar döneminin inceleme ve araştırmasına vermiş olan kişiler tam olarak çözümleyebileceklerdir.

*

Kur’an için de durum buydu..

Ashab, Kur’an’ın mesajını rahatça anlayabiliyordu.

Fakat, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefatının üzerinden uzun zaman geçince, ve ashab da vefat edince, insanlar Kur’an’daki bazı ifadeleri anlamakta, çözmekte kısmen zorlanmaya başladılar.

Bunu tam başarabilenler ancak kendilerini tamamen bu işe vakfetmiş olan kişilerdi. Ve sayıları azdı.

Ve insanlar kafalarına takılan birşey olunca gidip onlara soruyorlardı.

Sonradan bu ihtiyaca cevap vermek üzere tefsir kitapları telif olundu.

Ancak, Kur'an ile Erdoğan gibilerin konuşmaları aynı kefeye konulamaz.

Erdoğan, "o gün ya da o an için" konuşur, sözleri tarihseldir, değerlendirmeleri genelde bu güne ve bu coğrafyaya özgüdür, sınırlarını da Atatürk'ün temelini attığı rejim belirlemektedir. 

Allah'ın kelamı ve hükümleri ise öyle değildir.

Allahu Teala kimsenin hatırı için hüküm indirmez, oy almak için popülizm yapmaz, "siyaset icabı" "esneklik" göstermez.

O "esnek", dönek, yamuk, kıvırtan iletişim, zamane siyasetçilerinde ve Ömer Özsoysuz gibi akademikimsi "sözde bilim" rakkaselerinde olur.

*

Evet, Kur'an ile Erdoğan gibilerin konuşmaları aynı kefeye konulamaz.

Erdoğan bir gün Fethullah için hasret türküleri söyler, ertesi gün yüzüne tükürür, Allahu Teala ise herkes hakkında değişmeyecek (kesinleşmiş hükmü) bildirir.

Erdoğan bir gün Esed ile ailece samimi pozlar verir, ertesi gün ağzına gelen hakareti sıralar, daha ertesi gün yumuşar, onun hakkındaki sözleri birbirini tutmaz, Allahu Teala'nın ise mesela Yahudiler ve Hristiyanlar hakkındaki beyanı Kıyamet'e kadar geçerlidir, değişmez.

Erdoğan "Gazze'ye gittim, gidiyorum, gideceğim" der, gitmez, Allahu Teala ise, "Bizansİran karşısında yenildi, fakat üç ila dokuz yıl arasındaki bir süre içerisinde tekrar savaşacaklar ve bu defa galip gelecekler" diye haber verir, öyle de olur.

Çünkü Erdoğan gelecek hakkında tahminde bulunur, Allahu Teala ise geleceği takdir eder, tamamen bilir.

Erdoğan "Enflasyon düştü, düşecek" der, düşmez, Allahu Teala ise Fetih Suresi'nde olduğu gibi müminleri "yakın bir fetih" ile müjdeler ve o gerçekleşir.

Kısacası, Allahu Teala'nın kelamı, sözleri; sadece indiği zamanın, coğrafyanın, o günün insanlarının, o gün gerçekleşen olayların bilgisini vermez, onları vesile yaparak Kıyamet'e kadarki insanlık durumlarının haritasını çıkarır.

O, zamana adanmış zamane sözleri değildir, her devrin geçerli sözüdür.

Eğer Kur'an bugün için geçerli olmasaydı, Allahu Teala haşa tanrılıktan emekli olmadığına göre yeni peygamber ve kitap gönderirdi. Kur'an son kitap, Peygamber Efendimiz s.a.s. de son peygamber olmazdı.

Bunlar Allahu Teala'yı galiba ilhamı tükendiği, nefesi kesildiği, kalemi köreldiği, şevkini yitirdiği, motivasyonu kalmadığı, çaptan düştüğü, müşteri bulamadığı için yeni kitap yazamayan edebiyatçılar gibi zannediyorlar.

Yunus Emre "İlim, ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Ya nice okumaktır" derken öfkelendiği okumuş bir nadanı hedef almış olabilir, fakat mesajı bugünkü nadanlar için de geçerlidir.

Allahu Teala'yı Yunus Emre kadar bile her çağa hitap edecek düzeyde "hakîm" bilmeyen bir tarihselciliği benimseyen kişi "zihinsel engelli" değilse, su katılmamış bir sapıktır.

*

Gelelim Özsoysuz’un son cümlelerine:

Kur'an’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10’u, Kur’an’ın âyetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor. Dolayısıyla Kur’an ne ebediyen geçerli, ne de evrensel bir kitaptır.

Papaz zangoçluğuna özendiği anlaşılan bu azgelişmiş akademikimsinin yüzde 10’la neleri kastettiği belirsizse de itikatla ilgili ayetler olduğunu düşünebiliriz.

Kur’an’ın yüzde 90’ı tarihsel bağlamda yorum gerektiriyormuş.

Yani, o tarihe ve coğrafyaya özgü sözler olarak kabul edilmeliymiş.

Dolayısıyla, Kur’an’ın bize hitap eden kısmı sadece 60 sayfası..

Geriye kalan 540 sayfa o dönemin Arab’ı için.. Her devrin Arab'ı için bile değil.

Böylece Özsoysuz, Kur'an için "Evrensel değil" hükmünü veriyor.. Yani bütün zamanlara ve bütün coğrafyalara hitap etmiyor.

Geçerliliği de yok.. Nazil olduğu zamanki Arap için geçerliliği varmış, onlar ölünce geçerlilik de onlarla birlikte ölmüş.

Özsoysuz'un soysuz kanaati böyle.

Bugün elinize bir kitap alsanız, sadece onda birinin size hitap ettiğini, onda dokuzunun ise lüzumsuz şeyler anlattığını görseniz ne yaparsınız?

"Yüzde 80-90’ı, hatta yüzde 100’ü geçerli bilgilerden oluşan bu kadar kitap dururken yüzde 10’u değer taşıyan bir kitabı ne yapayım, bir gram şeker için keçiboynuzunun bu kadar samanını niçin çiğneyeyim" demeniz mümkün. 

İşte Ömer Özsoysuz’un söylemek istediği fakat söyleyemediği, “Anlarsınız ya!” makamından sağ kulağını sol eliyle tutarak verdiği örtük mesaj bu.

*

Evet, bunları 2008 senesinde söylemiş.

Fakat, o tarihten altı, günümüzden 21 yıl önce karın ağrısını daha açık dile getirmiş..

2002 yılında Diyanet tarafından düzenlenen bir sempozyumda daha büyük bir yumurta ile ilahiyat çiftliğinin ürün kataloğunu zenginleştirmiş:

Kur’an-ı Kerim’in muhteva itibariyle tamamen ilâhî, dolayısıyla tamamen dînî bir metin gibi, bir bütünlük gibi algılanmasının o denli isabetli olmadığı kanaatindeyim.”

Tamamen ilahî (tanrısal) olmaması, tamamının Allahu Teala tarafından indirilmemiş olması anlamına geliyor.

Uydurulmuş..

Bunu Tevrat ya da İncil için demiyor, Kur'an için diyor.

Müslümanlardan kitaplarının intikamını almak isteyen bir yahudi ya da hristiyan gibi konuşuyor. (Eski hristiyan ve yahudilerden samimi biçimde müslüman olan pekçok kimse var, fakat münafıklık yapan sülaleler de yok değil. Bu Özsoysuz'un kökenini merak etmediğimi söylersem yalan söylemiş olurum.)

Özsoysuz'un aktardığımız lafının İslam itikadı açısından hükmü şundan ibaret: Katkısız ve katıksız, saf, süzme, en hakiki küfür.

*

Ali Eren hocanın yazdığına göre, Ömer Özsoysuz’un bu laflarının yer aldığı kitap, sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Mehmet Görmez’in Diyanet’te dinî yayınlardan sorumlu başkan yardımcısı olduğu dönemde kurum tarafından yayınlanmış.

Bu Görmez’in (Bizim oralarda görmezlere kör diyorlar) bir lafı, Ömer Özsoysuz’dan fazla bir farkının bulunmadığını gösteriyor.

Kur’an’ın, kanun metni gibi okunmayıp, ondan sadece ilkeleri çağa taşımak”tan söz etmiş.

Kel başa şimşir tarak olacak değil ya, laik (siyasal dinsiz) bir devletin Diyanet İşleri Başkanlığı makamına da böylesi yakışır.

*

Bir önceki yazıda, tarihselcilerin Şeriat’i (İslam’ın hükümlerini) yok saydıklarını, Kur’an’ın mesajını sadece (nasıl ve ne şekilde anlaşılıp uygulanacağına insanın kendisinin karar vereceği) ahlâkî ilkelere indirgediklerini dile getirmiştik.

İşte, Görmez körün söylediği de bu..

Facia şu ki, sakalı kendisinden daha müslüman olan bu müseccel kör, bu ülkede Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı.

Bunların “ilkeler”i de aslında Kur’an’dan alınıyor değil. Öyle diyorlar ama, öye değil.

Önce Batılılar’dan evrensel sıfatını başına ekledikleri ilkeleri alıyor, sonra da bunların Kur’an’dan çıkarılan ilkeler olduğunu ileri sürüyorlar.

Daha açık sözlüleri, Kur’an’dan almadıklarının itirafı anlamına gelecek şekilde “Kur’an’ın ahlâkî idealden taviz verdiğini” söylüyorlar.

Fazlur Rahman münafığının yaptığı gibi.

Boynuz kulağı geçermiş, yerli ve milli sapıkların, küfür ve sapıklık yarışında hayli mesafe katetmiş, yer yer Fazlur Rahman’ı geçmiş oldukları görülüyor.


TARİHSELCİLİK KATKISIZ VE KATIKSIZ KÜFÜRDÜR.. İCTİHAD DEĞİL İNKÂRDIR.. İŞTE İTİRAFLARI

 





Bir önceki yazıda, büyük alim Eşref Ali et-Tehanevî’nin (Tanevî) (1863-1943), bir konferansından alıntı yapmıştık.

Kaldığımız yerden devam edelim.

Tehanevî’nin (Türkçe tercümesi Guraba Mecmuası’nda yayınlanan konferansında geçen) ifadeleri şöyleydi:

Bu mevzûda birtakım kimseler hatâya düşmüşler ve hükümlere maksad ve hedef olarak i’tikâd etmemişler, aksine kendi görüşlerine göre her bir hükmü belli bir hikmete [makasıd-ı şerîa bağlamında maksada] bağlamışlar ve bu hikmetleri temel hedef olarak kabûl etmişler, o iddiâ edilen hikmetleri [zanlarınca] başka yollarla [hükümlerdeki güncellemelerle] elde etmek sûretiyle şu hükümlere [Şeriat hükümlerine] kendilerini muhtâc saymamışlar ve hükümleri kökünden iptal etmişlerdir. 

Tarihselcilik mezhebini benimseyen yahudi-hristiyan taklitçisi yerli milli modernist ilahiyatçıların yapmak istedikleri şey budur.

Bazıları da özellikle İmam Şatıbî‘ye referansta bulunarak “makasıd-ı Şerîa(t)” (Şeriat’in gayeleri) kavramının ardına saklanıyor, bu makasıd meselesini istismar ediyorlar.

Gerçekte İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat‘ı ile el-İ’tisam‘ı onların bozuk inançlarını destekleyecek herhangi birşey içermemektedir.

Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bunlar, namazı ahlâk ve nefsi terbiye etmek, abdesti temizlik, orucu hayvânî güçlerin dengelendirilmesi, zekâtı ilerleme ve kalkınma vesîlelerini elde edemeyen [yoksul] kimselere yardımcı olmak, haccı medenîlerin bir araya gelmesi, … Kur’ân okumayı ma’nâları bilmek, duâyı nefis huzûru ve tesellisi, “Allah’ın kelimesini [sözünü] yükseltme”yi [îlâ-yı kelimetillah] emniyet ve hürriyetin te’mini hikmetlerine bağlamışlar ve bunları o ibâdetlerin maslahatları ve hikmetleri olarak kabûl etmişlerdir.

maslahatlara ihtiyâç kalmayınca, yâhud onları başka sebeb ve yollarla elde edince [elde ettiklerini düşününce] hükümleri [Şeriat’i] ortadan kaldırmışlardır. Nefis, şu maslahatların meydana gelmesini bekleme husûsunda bir genişlik bulunca onları [hükümleri, emir ve yasakları] tamamıyla terk etmiştir….

Tehanevî bu şekilde durum tesbiti yaptıktan sonra değerlendirme ve tenkid faslına geçiyor.

Şöyle diyor:

… re’y [kişisel görüş] ile illet yani hükmün dayandığı temel sebep beyân etmekte birçok zararlar vardır.

Onlardan bir tanesi; hükümlerde değiştirme yapmak ve tasarrufta bulunmaktır [güncelleme].

Nitekim insanlardan bazısı kurbanlarda bunu işlemişler ve şöyle demişlerdir: “Kurban kesmekten maksad sadece infaktır [geçim yardımı]. O zaman [İslam’ın ilk döneminde] infaka davarlarla ihtiyâc hâsıl olduğundan dolayı hayvanları kesmekle emrolundular. Fakat günümüzde insanlar paraya ihtiyâc duymaktadırlar. Dolayısıyla hükmün değiştirilmesi gerekir. [Kurban keseceğine para yardımı yap.]”

Durum şu: Olaya böyle makasıd, maslahat ve hikmet kavramlarıyla bakılınca ve bireylerin aklı bunları tüm boyutlarıyla anlama ve onların gerçekleşmesini sağlayacak başka yollar bulma konusunda yeterli görülünce geriye “hukukî düzenleme” diye birşey kalmıyor.. 

Herşey “ahlâkî” öğüt ya da ilkelere dönüşüyor.

“Dürüst ol, temiz ol, haksızlık yapma, yardımsever ol, topluma karşı sorumluluklarını yerine getir, bilgini artır, nefsine hakim ol, ahlâkını güzelleştir, terbiyeli ol, adil ol!” denilmiş gibi oluyor.

Peki bunları sağlayacak davranış biçimleri nelerdir, mesela yardımseverliğin dozu, ölçüsü, edebi erkânı nedir?

Cevap şu oluyor: “Ona kendin karar ver, aklını kullanıp zaman ve zemine göre yol yordam bul ve onu yap.”

Böylece olay sübjektif/öznel/indî hale geliyor.

Daha doğrusu nefsanî..

İşte bu, insanın heva ve hevesine tabi olmasıdır.

*

Böylesi bir durumda mesela bir zengin, "Fakirlere zekât vermek onları tembelliğe ve asalaklığa alıştırmaktır. Asıl yardım, onlara, herkes için ancak kendi emeğinin ve çalışmasının karşılığının bulunduğu bilincini kazandırmak, kendi gerçeğiyle yüzleşmesini sağlamaktır. Zekât, bu yüzleşmeye engel olur" diye demagoji yapabilir. 

O yüzden, insan için, içi boş maslahat, maksad ve hikmet edebiyatı yeterli olmaz.

Bazı konularda yoruma ve edebiyata kapalı, kesin, itiraz kabul etmeyen, tartışılamaz, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" ilahî emirlere ihtiyaç vardır. 

"Hayır, insan aklı herşeyi tartışabilir" diyen tarihselci yalancı pehlivanlar, naylon arslanlar ve üfürükten kaplanlar, istiyorlarsa bu laik (siyasal dinsiz) düzenin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî dayatmalarını "akıl, hikmet ve maslahat" adına tartışabilirler.

Ancak, tartışma bu vadiye gelince, laik efendileri karşısında onların, sahiplerinin ayakkabılarını yalayan uyuz köpekleri hatırlatan bir omurgasızlık ya da sürüngenlik sergiledikleri görülüyor.

Hatta o uyuz köpekler, "Çok şükür ki bu tarihselciler kadar düşmedik" diyor olabilirler.

*

Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

… Bir kimse [mesela] namazın rekatlarındaki hikmeti zikretmeye muktedir olabilir mi? Şâyet akıl bu işleri üstlenebilecek olsaydı, peygamber gönderilmesine elbette ihtiyâç duyulmazdı. Bilhassa her bir asırda ve mekânda akıl ve hikmet sâhibi [insanlar, peygamberler mevcut olmasa da] bulunmuştur. [Dolayısıyla peygamberlere, kitaplara, spesifik emir ve yasaklara gerek kalmamaktadır; akıl ve hikmet sahibi kişiler bunları zaten bulacaktır.]

Böylece din, tamamen dünyevî/seküler birşeye dönüşmektedir.

Bu, dolaylı olarak dinin lüzumsuz birşey olduğunu, indirilmiş kitaplara ve gönderilmiş peygamberlere gerek olmadığını savunmaktır.

Çünkü ahlâkî ilkeler konusunda insanların uzlaşması zor birşey değildir, kolayca uzlaşırlar.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, kiminle konuşursanız konuşun, temiz olmasa bile temizlikten yana olduğunu görürsünüz, kimse temizlik karşıtlığı yapmaz.

Ancak, neyin temizlik olduğu, temizliğin nasıl sağlanacağı, nelerin temizleyici kabul edileceği konusunda insanlar arasında yüzde yüz nisbetinde uzlaşma sağlanması mümkün değildir.

Öyle ki, insanlar arasından köpeğiyle aynı kaptan yemek yiyip bunu temizliğe aykırı saymayan da çıkar, kapı kollarını bile mendille açan da.

İşte burada insan aklı yeterli olsaydı, insanların “Aklın yolu birdir” diyerek ittifak etmeleri gerekirdi.

Oysa onlar, sadece “Temizlik iyidir” hükmünde ittifak edebilirler, neyin temizlik olduğu ya da temizliğin nasıl sağlanacağı konusunda hiçbir zaman salt akılla aynı anlayışı benimseyemezler.

*

Böylesi bir durumda ihtilaf eden tarafların hepsinin haklı olması mümkün değildir.

Ancak, hepsi birden haksız olabilirler, bu mümkündür. 

Yani ihtilaf edenlerin, kendi kafalarından bir temizlik anlayışı geliştirenlerin hepsi de gerçek temizliği anlamamış olabilirler.

İşte burada vahyin (kitapların ve peygamberlerin) yol göstericiliğine ihtiyaç vardır.

Allahu Teala, insanların akıl yürüterek bulabilecekleri ve ihtilafa düşseler bile bunun önem arzetmeyeceği durumlar hakkında genelde hüküm indirmemiştir.

Bunlarda insanlar serbesttir. Fakat (mesela miras taksimi gibi çok kavga ve ihtilaflara neden olan) bazı konularda verilecek hükmü insanlara bırakmamıştır.

Bazı konularda ise Allahu Teala, işin esası ve özü noktasında değil fakat ayrıntıda ihtilafa düşmelerine izin vermiştir.

İctihadî konular böyledir. 

Mesela abdesti bozan durumlar konusunda (Hanefî ve Şafiîler arasında olduğu gibi) küçük ihtilaflar vardır, fakat namaz için abdestin farz olması, abdestin mesela süt veya şarapla değil de suyla alınması, belli azaların yıkanması gibi hususlarda (işin esasında) ihtilaf yoktur.

Böylesi durumlarda her ne kadar ihtilaf eden taraflardan sadece biri isabet ediyor olsa da, hatalı tarafların görüşleri de reddedilmemektedir.

Ancak, bu, söz konusu (görünüşe göre isabetli olması da muhtemel) hatalı görüşlerin, salt “akla” dayanmamasına, Kitap ve Sünnet’in yorumlarından bir yorum olmalarına, Kitap ve Sünnet’ten bir dayanaklarının, bir temellerinin bulunmasına bağlıdır.

*

Buna karşılık, Fazlur Rahman gibi tarihselci modernistler mesela hırsızlığın cezasını bildiren ayet gibi ayetler söz konusu olduğunda, o ayetlere sırt çevirmekte, kaldırıp atmaktadırlar.

Burada hırsızın bir şekilde cezalandırılması gerektiğini kabul etmeleri, Kur’an’ın hükmünü kabul etmeleri anlamına gelmez, çünkü bu cezalandırmanın yapılması gerektiği zaten bütün insanlar tarafından kabul edilen birşeydir.

“Olsun, hırsızlık iyi birşeydir, mesela gelip benim eşyalarımı alıp götürsünler” diyene rastlayamazsınız.

Tarihselci modernistler bu noktada Kur’an’a değil, insanların ortak kabulüne, (hiçbir toplumun itiraz etmediği, insanlığın "ortak aklı"nın ürünü) evrensel bir ahlâkî ilkeye dayanmaktadırlar.

Bir budist Japon, mecusi İranlı, putperest vahşi, ilkel Afrikalı, göçebe yörük ya da kızılderili için de hırsızlık cezayı gerektiren bir suçtur.

Bu noktada Kur’an’ı inkâr etmiş olmak için “Hırsızlık caiz olmalıdır” diyecek halleri yok, onun cezayı gerektirdiğini zaten inkâr edemezler.

İnkâr edebilecekleri şey sadece hırsızlığın cezasına (cezanın şekline) ilişkin Kur’an hükmüdür.

*

Ve bunu büyük bir aşk, şevk ve gayretle, kusursuz bir biçimde yapmaktadırlar.

Hal böyleyken “Ama onlar da hırsızlığın cezalandırılması gerektiğini kabul ediyorlar, Kur’an ayetinin ruhuna karşı çıkmıyorlar” diye bir itirazda bulunulmasının bir anlamı yoktur.

Çünkü bu kadarını müslümanıyla, gâvuruyla herkes kabul ediyor. Hatta hırsız çeteleri bile birbirlerinden çalmayı cezalandırılması gereken bir eylem olarak görürler.

Kur’an’ın (hırsızlık örneğindeki gibi) açık bir hükmü konusunda insanın kendisini iptal edip değiştirme konumunda görmesi; tanrılık taslaması, kendi şahsını haşa Allahu Teala’ya ortak hale getirmesi anlamına gelir.

Küfrün daniskasıdır.

*

Evet, insanlar, ahlâkî ilkeler konusunda, bunlar soyut fikirler olarak kaldıkları sürece ittifak edip uzlaşırlar.

Herkes temizlikten, dürüstlükten, adaletten vs. yanadır da, “Temizlik nedir, dürüstlük nedir, adalet nedir, bunlar nasıl sağlanır?” diye, tartışma müşahhas/somut alana kaydırıldığında anlaşmazlık başgösterir.

Ve insanlar birbirlerine itiraz etmeye başlarlar.

Hatta iş kavgaya kadar varır.

Makasıd, hikmet, maslahat edebiyatı yapan modernist tarihselci soytarılık meraklıları bunun istisnası değil.

Hatta daha beter durumdalar.

Mesela, Mehmet Dağ ile Mehmet AydınFazlur Rahman’dan tercüme ettikleri İslam adlı kitaba yazdıkları sunuş/girişte, bu münafık yazarın bir düşüncesini paylaşıyorlar. Ona göre, çok evlilik, kölelik vb. konularda Kur’an, “ahlakî ideal”den kısmî bir taviz vermiştirmiş. (s. xxx)

Yine Fazlur Rahman’a göre, “hiçbir kutsal metin anlama ve yorum süzgecinden geçmeden hayata tatbik edilemez ve hiçbir yorum ve anlam da mutlak olamaz”. (A.y.

Bu durumda Fazlur Rahman’ın yaptığı yorum da mutlak olamaz elbette. 

Fakat Batılıların zihniyetinin bekçi köpeği olmayı insanlık şeref ve haysiyetine üstün tutan bu satılmış tip, Allah’ı ahlâkî idealden taviz vermekle suçlama cinayetini işleyebilmektedir.

Mehmet Dağ ve Mehmet Aydın adlı, kendilerini kepaze budalalar listesine kaydettirmek için çırpınan tipler de bunu hikmetli bir sözmüş gibi (itiraz etmeden) nakledebiliyorlar. (Ki bu Mehmet Aydın adlı prof. unvanlı balon pırasasör, bir dönem Akparti’nin muteber adamıydı.) 

*

İşte bu taviz iddiası, Fazlur Rahman adlı gâvur beslemesinin, Kur’an‘ın bazı hükümlerinin mutlak olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını gösterir. 

Çünkü poligami ve kölelik konusunda Kur’an‘da mutlak bir anlam ve yorum meydana çıkmıyorsa, Fazlur Rahman’ın, Allah’ı (c.c.) ahlakî idealden taviz vermekle suçlamak yerine bir başka yorumu ortaya koyabilmesi gerekirdi.

Koyamadığı içindir ki, Kur’an’ın ilgili ayetlerinin anlamını (başka yorumlara imkân vermeyecek ölçüde) “kesin” kabul etmekte ve onların, kendisine göre süzgeçten geçirileceği “mutlak” (farklı biçimde yorumlanamayacak, kayıt ve şart altına alınamayacak) bir alan icad etmektedirAhlakî ideal.

Peki bu uyduruk ahlakî idealin gerçekten ideal olduğunun ve mutlak bir niteliğe sahip bulunduğunun delili nedir? 

Kur’an ve Sünnet nassları mı?

Değil, zaten Fazlur Rahman ahlakî ideali Kur’an ve Sünnet’ten çıkartıyor olsa, Kur’an’ı ahlakî idealden taviz vermekle suçlayamazdı. 

O halde Fazlur Rahman için ahlakî idealin tek kaynağı olabilir: Kendisi, kendi heva ve hevesi.

Daha doğrusu, taptığı, bir köpek gibi sadakatle hizmet etmek için kapılarında yaltaklandığı ateist-hristiyan kırması Batılının çağdaş (çağımıza özgü) sapık zihniyeti.

Adamın itaat ettiği tanrısı Allahu Teala değil, Batılı şeytanların izindeki nefsanî dürtüleri, heva ve hevesi..

Ve, ahlâkî ideal adını verdiği bu heva ve heves putunu mutlak kabul ediyor.

İşte Ankara Ekolü denilen "en kara", çapsız, üyelerini ilim zihniyeti açısından psikolojik yaşları 10'u geçmeyen taklitçilerin oluşturduğu "palyaçoluk namzetleri kumpanyası"nın, "aklı"na hayranlık duyup peşinden gittiği adam bu..

Bu küfrü açık münafık..

*

Ve burası, tarihselci modernistlerin Kur’an’ı inkâr eden kâfirler olarak arz-ı endam ettikleri, küfre düştükleri yerdir..

Onlardan bazısı, mesela prof. unvanlı pırasasörlerden Mustafa Öztürk ve Ömer Özsoy gibiler, Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmadıklarını açıkça söylerken, asıl büyük kitle, görünüşe göre, münafıklık yapmakta, gerçek inançlarını söylememektedirler. 

Çünkü, Mustafa Öztürk gibilerin yanında yer almaya devam etmekte, bir inilti, bir fısıltı, bir vızıltı kabilinden de olsa onlara itiraz etmemektedirler. "Sükut ikrardan gelir" kaziyesini hatırlatır şekilde susmaktadırlar.

Burada şunu da belirtelim: Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna inanmadıklarını söylemelerine rağmen Mustafa ile Ömer gibi "en kara"lıkta zirveyi yakalamış katran karası nursuz tiplerin küfre düşmeyeceğine inananlar da küfre düşerler.

Ayrıca, İslam’ı güncelleme, İslam’ın ruhu vs. edebiyatı yapan, zorda kalınca kıvıran birilerinin de perde arkasından bunlara destek vermekte olduklarının farkındayız.

Milletten tepki görmemek için mazruflarını saklıyor, medyadaki uşaklarına çemkirme vazifesi vermekle yetiniyorlar, kendileri saklanıyorlar.

Fakat Allahu Azîmüşşan ne yaptıklarını görüyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...