İSLAM’I GÜNCELLEME LAFININ TERCÜMESİ İSLAM’I LAİKLEŞTİRME, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) HATIRI İÇİN İSLAM'IN İÇİNİ BOŞALTMADIR

 







Evet, İslam'ı güncelleme meraklılarının derdi İslam'ı laikleştirme, laikliğin (siyasal dinsizliğin) emrine vermeden ibarettir.

Laik rejimler tarafından kullanılıp istismar edilmesini sağlamaktır. 

Din istismarını laik devletin tekeline vermektir.

Tarihsellik edebiyatçılarının derdi de bundan başkası değil.

"İslam'ın ruhu" safsatasıyla ortaya çıkanlar da aynı durumdadır.

*

Tarihsellik edebiyatı yapan ilahiyatçı soytarılara hukuk fakültelerinde bazı dersleri alıp "hukuk formasyonu" edinmeleri şartı getirmek, bunu yapmayanları diplomasız göndermek yerinde olur.

Çağdaşlığı, Batı düşüncesini, modern beşerî hukuku çok önemsiyorlar ya, gidip çağdaş hukuk (yasal düzenlemeler) açısından "ruh" nedir, öğrensinler.

Bu soytarıların pîri, akıl hocası, feyz aldıkları baş sahtekârın adı, Fazlur Rahman..

Onun Cambridge Üniversitesi tarafından yayınlanan İslam adlı kitabını tercüme etmiş bulunan Mehmet Dağ ile Prof. Mehmet Aydın, yazdıkları giriş ya da sunuşta şunu söylüyorlar:

“Acaba el kesme, hırsızlığın önlenmesi için yegane tedbir midir, yoksa bu hükmün güttüğü gayeyi gerçekleştirmek için başka tedbirler de düşünülebilir mi? Başka bir deyişle, el kesme cezasını belli bir toplumsal yapının şartları içinde öngörülen bir tedbir şeklinde düşünür, burada lafzın değil de güdülen amacın ezeli geçerliliğini öne sürer ve bu anlayış içinde yasama faaliyetine koyulursak, İslam’ın dışına çıkmış sayılır mıyız?” Fazlur Rahman’a göre bu sorunun cevabı hayırdır. 

Yani hırsızlığın cezasını (ve benzer hükümleri) güncelleyeyip değiştirebiliriz.

*

Batılı hukukçular, Fazlur Rahman’ın amaç (maksad) dediği şeye “ruh” adını vermektedirler. 

Onlara göre, yasaların ruhundan söz ederek yargıca cezanın şekli ile ilgili takdir yetkisi vermek, yargıç sayısınca ayrı ceza şekli meydana getirmektir. 

Batı’da bu noktaya ilk işaret eden Montesquieu oldu. 

Konuyu en geniş şekli ile ele alan kişi ise, 1764’te “Suçlar ve Cezalar” adlı önemsenen eserini yazan İtalyan hukukçu Cesar Beccaria’dır. 

Ona göre, hakimler kanunları “yorumlama” hakkına sahip değillerdir.

Lafzı ne diyorsa ona uymak zorundalar. 

Beccaria, “Asıl olan kanunun ‘ruh’una nüfuz etmektir” şeklindeki genel bir aksiyomdan daha tehlikeli hiçbir şey olamayacağını söylemektedir.

Evet, tehlikeli..

İbrahim Kalın efendi, eğer anlarsan, “İslam’ın ruhu” safsatasının durumu da budur işte..

*

Söz konusu düşünce neden tehlikelidir?

Beccaria’nın ifadesiyle şundan: “Kanunun ‘ruh’u düşüncesi, kanunların fikir sellerine terkine yol açar”. 

Beccaria, “Her insanın kendine has bir görüş tarzı vardır” der, Hatta aynı adam, aynı şeyi ayrı ayrı zamanlarda başka başka şekillerde görüyor. Böyle olunca, bir ‘kanunun ruhu’, hakimin doğru veya hatalı mantık mülahazalarına bağlı kalacaktır.”

Anladın mı İbrahim!

Bu yüzden, ne kadar mantıksız, yersiz ve yetersiz görünürse görünsün, kanunun “lafz”ına bağlılık zorunlu görülmüştür. 

Halbuki neticede modern hukuk beşerîdir, ilahî değil.

Kul yapısıdır.

*

Bizim güncellemeci modernistlerimiz ise, ilahî yasalar hakkında lafza bağlılığı gereksiz görmekte, beşerin, algıladığı “ruh”a (uyduruk "İslam'ın ruhu"na) göre seçeceği ceza şeklini savunmaktadırlar.

Bu lafız-maksad göz boyamacılığının, Kur’an‘ın lafız bakımından korunmuş olmasından ileri geldiği açıktır.

Haham ve papazlar Tevrat ile İncil‘i lafız bakımından tahrif edebilmişlerdi. Onların İslam dünyasındaki izleyicileri ise, lafzı değiştiremedikleri için, kafalarına göre ruhlar ("İslam'ın ruhu") icat edip, ayetleri yorum düzeyinde tahrif etme çabası içindedirler.

Bazıları da, İmam Şatıbî ve İmam Gazzalî gibi alimlerin dile getirdikleri makasıd-ı şerîa(t) (Şeriat'in gayeleri) meselesini istismar edip çarpıtıyorlar.

*

Meselenin başka yönleri de var. 

Farklı bir toplumsal yapının hükmü değiştireceğini neye dayanarak söyleyebiliriz

İnsanoğlunun nasıl biyolojik yapısında bir değişme yoksa, psikolojik yapısında da yoktur. 

Hırsızlığın engellenmesinde düşünülecek olan konu toplumsal yapı değil, insan tekinin psikolojik yapısıdır. 

Toplumsal yapının değişmesi, zaman ve mekânın (tarih ve coğrafyanın) farklılığı suçları ortadan kaldırmıyorsa, hırsızlık olayları (ve diğer suçlar) yine yaşanıyorsa, bu değişiklik neyi ifade eder?! 

Toplumsal yapılar değiştiği halde neden nesli tükenen tek bir suça rastlanmıyor? 

Kaldı ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. döneminde Medine’nin toplumsal yapısı ile bedevîlerinki farklı değil miydi?! 

Doğulu mecusi İran ile Batılı Roma'nın varisi hristiyan Bizans’ın toplumsal yapıları da farklılık göstermiyor muydu?!

*

Bütün bunlar bir yana, Fazlur Rahman’ın serdettiği başka görüşler, onun hırsızlık hakkındaki yorumlarını geçersiz ve gereksiz hale getirmektedir

Söz konusu saçmalar koleksiyonu kitabında şöyle diyor:

“Sahabeden Ebu Zerr’in Peygamber’den şöyle bir hadis rivayet ettiği söylenmektedir: ‘Allah’tan başka ilah yoktur (ve Muhammed Allah’ın resulüdür) diyen Cennet’e gider.’ Sahabenin ‘zina eden ve hırsızlık yapan bir kimsenin de Cennet’e girip giremeyeceğini’ sorması üzerine Peygamber’in ‘Evet’ diye cevap verdiği söylenir. Böyle bir hadîsi Peygamber’e kadar götürmek mümkün değildir, çünkü Kur’an, büyük bir ısrarla ve sürekli olarak imanla ameli birlikte zikretmektedir.”

Bu durumda Fazlur Rahman’ın, hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili konularda yeni hükümler icat etmek için acele etmemesi gerekirdi. 

Çünkü müminler hırsızlık yapmayacağına (ve başka suçlar işlemeyeceğine) göre, müminler için düzenlenmiş cezalara da ihtiyaç yoktur. 

Bir mümin suç işlediğinde, Fazlur Rahman gibi düşünülürse, aslında ortada tek bir suç vardır: İmanı kaldırıp atma, yani küfür

Artık o bir mümin olarak yargılanamaz. 

Kuşkusuz bütün bunlar saçmalıktan ibaret. Fazlur Rahman’ın Ehl-i Sünnet imamlarına muhalefet etme saikiyle Kur’an’ı Haricîler gibi yorumladığı, akılda onlarla ortak olduğu, onlardan daha akıllı olmadığı açık.

*

Burada bir parantez açalım.

Ehl-i Sünnet’e göre iman, kalple samimi tasdik ve dille takiyyesiz ikrardan ibarettir. 

Amel, imanın şartı değildir, kemaline işaret eder.

Nitekim Allahu Teala iman ile salih ameli ayrı ayrı zikretmektedir. Yani iman başka, salih amel başkadır.

Kalbiyle inanan, ve bunu da diliyle ifade eden, küfür sözler söylemeyen, küfre düşürecek amellerden kaçınan kişi mümindir.

Böyle biri, amelsizliğinden, yani günahından dolayı tekfir edilemez, onun kâfir olduğu söylenemez.

Tarihselci modernistlerin pîri Fazlur Rahman’a göre ise, amelsiz ve günahkâr adam kâfirdir. Kur’an’dan bunu anlıyormuş.

Bu Ehl-i Sünnet’in değil Haricîlerin itikadıdır. 

Kısacası, Fazlur Rahman, bizim yerli ve millilerden daha az soytarı değil. 

Soytarılıkta, kafası karışıklıkta, çelişki ve tutarsızlıkta onları geçmekle birlikte, ahmaklıkta onlara yetişemiyor.

Çünkü, bizim “taklid” düşmanı, sözde eleştirellik meraklısı, aklı kullanma tutkunu yerli milli beyinsizler, sorgulamadan Fazlur Rahman’ın peşine düşerek farkında olmadan modernist Hıristiyan ilahiyatçıları taklid eden “mahi”lerdir, derya içre olup deryadan habersiz mahiler. 

(İbrahim Lavaş/Maraş gibi farkında olarak taklid edenler hariç; onlar hangi deryada yemlendiklerini bilen açıkgöz balıklar.) 

*

Batı’da Tevrat ve İncil‘e tarihî tenkid (tarihsel eleştiri / historical critical) metodu ışığında yaklaşma eğilimi özellikle Evrim Teorisi’nin etkisiyle başladı. 

Çünkü geçen yüzyıllarda Batı toplumlarında doğa bilimlerine karşı sınırsız bir güven vardı. (Yirminci Yüzyıl’da bilim ve bilgi felsefeleri alanındaki tartışmalarla bu güven sarsıldı, postmodernizme giden yol açıldı.)

Bu güven, teknolojik alandaki somut başarı ve ilerlemeden besleniyordu. 

Doğa bilimleri kapsamında düşünülen Darwin’in Evrim Teorisi, Batılı insanın dinî inançlarını şüpheli hale getirmişti. 

Bu gelişmenin etkisiyle dinî-tarihselci okul/ekol, doğa bilimleri ile din arasındaki uçurumu kapatmak üzere kolları sıvadı. 

Amacı, tarihî tenkid (tarihsel/tarihselci eleştiri / historical critical) yöntemi vasıtasıyla Kutsal Kitap (Kitab-ı Mukaddes) “dil”inin “anlam“ını yeniden keşfetmekti.

İnsanın ve yerkürenin yaratılışı hakkındaki (doğa bilimleriyle çelişen) bilgiler ve tarihî olaylar, Kutsal Kitab’ın “lafz“ının kesin anlamında “tarih” olarak anlaşılmamalıydı. 

Aksine onlar birbirini geçersiz hale getirmeyen çok sayıda yorumlar olarak anlaşılabilirdi ve anlaşılmalıydı.

Böylece, tarihî tenkidçi Kutsal Kitap yorumu, yeni doğa bilimi anlayışıyla Kutsal Kitap arasında (görünüşte) bir uzlaşma sağlanmasının önünü açtı. Böyle inanıyor, daha doğrusu buna inanmak istiyorlardı. 

Bundan böyle bu ikisi birbirine hiç aykırı düşmeyebilirdi. Bütün yapılması gereken, Kutsal Kitap lafızlarının kesin bilgi içermediğini, çok sayıda yoruma imkân veren mecazlar içerdiğini kabul etmekti.

*

Tarihsel eleştiri” yöntemi köken itibariyle Spinoza’ya dayanıyor.

Spinoza, İncil’in her ayrıntısının Tanrı’ya dayanmadığını kabul ettiği için (Ki, tahrif edildiği için durum budur) böylesi bir yaklaşımı benimsemişti. (Yani prof. unvanlı pırasasör Mustafa Öztürk soytarısı, Kur'an'daki her ayetin Allah tarafından indirilmiş olamayacağını söylerken ilhamını Spinoza geleneğinden alıyor.)

Spinoza'ya göre, İncil’i okurken daima, yazılmış bulunduğu dönemin şartlarını akılda tutmalıydık. (Böylece, tahrif ameliyesini onaylamış oluyordu.)

Onun ardından İngiliz filozof Collins de “eleştirel” yöntemi benimsemiş, daha sonra bu, Batılı ilahiyatçılar arasında bir modaya dönüşmüştür.

Ardından da bu hayalet Türkiye'de, şişeden çıkan cin gibi maddeten ve manen "en kara" Ankara Ekolü olarak kendisini göstermiştir.

Sorun şurada ki, bir akılsızın şişenin kapağını açarak serbest bıraktığı bu (hristiyan mezarlığından kopup gelmiş) en kara ucube hortlağı kırk akıllı şişeye tekrar sokamıyor.

* * *

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

(https://archive.org/details/texts?tab=collection&query=%22seyfi+say%22)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ajan Dindarlığının Kodları: Anti-İslamcılık, Pseudo-Hilafetçilik

Ajanın Din Mühendisliği: Laiklikle Vaftiz Edilmiş Müslümanlık

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Bilim ve Metafizik

Cemaat Küresel İslam Devletidir

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Darulhikme Tartışmaları

Dinlerarası Diyalogtan İslam-Darwinizm Diyaloğuna

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

 Eski Yunan’dan Kalan Gericilik: Demokrasi

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Fethullahcı Zihniyetin Tenkidi

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Kader Risalesi

Kadın, Erkek, ve Toplumsal Cinsiyet

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Laik Düzen Tekfirciliği

Laik Rejimlerde İslami Hareket -Yöntem Tartışması

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

MİT’in Frankeştayn’ı FETÖ

Ortadoğu’nun Pusulasız ve Rotasız Gemisi

Proje Adam ve Madamlar

Ruyet-i Hilal Risalesi

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Sünnet’e Karşı Metin Tenkidi Şarlatanlığı -Hilafet Hadîsleri Örneği-

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Şahsiyet Ne Yana Düşer Usta, Dış Politika Ne Yana?

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

Türk Siyasetinin Üç Hali: Katı (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Zamanın İmamı Meselesi ve Şiîleşen Tarikatçılar


ERDOĞAN'I, YANDAŞLARINI, VE (ZİHNİYET BAKIMINDAN ONU MUMLA ARATACAK) MUHALİFLERİNİ İKAZ

 






Büyük İslam âlimi Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En'âm Suresi'nin 136'ncı ayetini açıklarken şöyle demektedir:


… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada), biri amele (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. 

Buradan ne anlıyoruz?

Şunları:

Birincisi, Allahu Teala'yı birleyen, O'na şirk koşmayan muvahhid bir mümin esas itibariyle Allah'tan başka hakem (hüküm veren) tanımaz.

Yani Allahu Teala'nın hükmünü bildirdiği bir konuda "Yok güncellemeydi, yok İslam'ın ruhuydu, yok şuydu, yok buydu" diyerek laga luga ve ukalalık, haddini bilmezlik yapmaz. 

(Hz. Ali r. a.. döneminde Haricîler önce onu hakem olayını kabule zorlamışlar, sonra da "Hakem ancak Allah'tır, sen bu konuda hakem kabul ederek küfre düştün" diyerek başkaldırmışlardı. Hz. Ali de "Hak bir sözle batılı kast ediyorlar" demişti. Allahu Teala, Talut örneğinde olduğu gibi "Falan kişi halife olacaktır" diye bir hüküm indirmemiş bulunduğu için, bunların söyledikleri, ahmaklığın daniskası oluyordu.)

İkincisi, Allahu Teala'yı birleyen, O'na şirk koşmayan muvahhid bir mümin Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımaz.

Tanırsa, Allahu Teala'ya şirk koşmuş olur. Bu, muvahhid (Allah'ı birleyen) bir mümin olmaktan çıkıp müşrik olması demektir.

İnsanlar, mesela "Arabalar yolun solundan değil sağından gitsinler, kırmızı ışık yanınca dursunlar, memurlar filanca saatte mesaiye başlasınlar, ehliyet almayan araba kullanamasın" filan gibi hüküm verebilir, kurallar koyabilirler, fakat, Allahu Teala'nın (Kur'an'la ya da peygamberi Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirilmiş olan) hükümleri söz konusu olduğunda, başka bir hüküm veremezler.

Bunu yaparlarsa, muvahhid bir mümin olmaktan çıkar, kendilerini müslüman zannetseler bile bir müşrik olurlar. 

Ahirette, karaladıkları imtihan kâğıdının üstüne kocaman bir sıfır yazılmış olduğunu görürler.

*

Üçüncüsü, laiklik (siyasal dinsizlik) mevzubahis olduğunda muvahhid (Allah'ı birleyen, O'na ortak koşmayan) bir müminin kendisine soracağı soru şudur: Allahu Teala'nın bu konudaki hükmü nedir?

Bu noktada T. C. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın (Allah'ın bu konudaki hükmünü merak etmeden, kendiliğinden) şöyle bir hüküm verdiğini görüyoruz: "İnsanlar laik olmaz, fakat devlet laik olur, olabilir, dinen mahzuru yoktur." 

İmdi, Allahu Teala'nın, devletin laik (siyasal dinsiz, dinler arasında tarafsız) olabileceğine dair bir hükmü var mıdır?

Böyle olması için Allahu Teala'nın devlet yönetimini ilgilendiren hususlarda hiçbir emir vermemiş olması gerekir. 

Böyle midir?!..

*

Rasulullah s.a.s., ashabına, tarım/ziraat konusunda, "Dünya işlerini siz benden daha iyi bilirsiniz" buyurmuştu. 

Dünya işleri dediği şey, devlet işleri değildi, kişisel meselelerdi. 

İşte bu anlamda laiklik İslam'da belki vardır. Yani insanlar dünyevî gündelik işlerinde, geçim meşgalelerinde kendi hallerine bırakılırlar.

Ağacını aşılayıp aşılamayacağına kişinin kendisi karar verir. Allahu Teala, "Ağaçlarınızı aşılamanız farzdır, aşılamayı geciktirirseniz kefareti şudur" diye bir hüküm indirmemiştir.

Ama, Rasulullah s.a.s. devlete ilişkin hususlarda, "Bunları siz benden daha iyi bilirsiniz" demiş değildir.

Mesela Mekke'de hırsızlık yaptığı anlaşılan asil/soylu bir kadın için birileri şefaatte bulunduklarında şöyle dememiştir: "Devlete ait üç erk/kuvvet vardır: Yasama (yasa koyma), yürütme (hükümet), yargı (mahkemeler). İmdi, bu kadına ne yapılacağı konusu, yasama bağlamında devlete ait bir konu, İslam ise bireylere karışır, devlete karışmaz, dolayısıyla bu hırsızlık olayı hakkında laik bir hüküm vermemiz lazım, laik demokrasiyi hayata geçirip bu konuda referanduma gidelim, halkın çoğunluğu ne derse onu yapalım.. Ayrıca, yargı da devlete ait bir iştir, burada da laiklik olsun, biz Kur'an'dan hüküm aramayalım. O kadını yakalayıp mahkeme huzuruna getirmek de yürütme (hükümet etme) ile ilgili bir husus, bu da laiklik kapsamında İslam'ın ilgilenmediği birşey, devlet işi. Dinle devlet işleri ayrıdır. Böyle devlet işleriyle beni meşgul etmeyin."

Böyle mi demişti Peygamber Efendimiz s.a.s.?!

*

İslam'da laiklik kişisel düzeyde vardır, devlet düzeyinde yoktur. Gayrimüslimler, müslüman olmaya zorlanamazlar.

Fakat onlara, müslüman olmadıkları, "Allah'ın hükümlerine, Rasulü'nün ilke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarına" yemin etmedikleri sürece "velayet/velîlik" (hükmetme, yönetme yetkisi) verilmez. Yani devlet İslam devleti olmak zorundadır.

Erdoğan ise bunu tersine çeviriyor, kişisel düzeyde müslümanlık, devlet düzeyinde laiklik istiyor.

Bu kadarcık hakkı bana Almanya da, ABD de, İngiltere de, Rusya da, İngiltere de, Brezilya da, Yunanistan da tanıyor. Sonuçta bu devletler "din devleti" değil, laik devlet biliniyor.

*

Erdoğan, Suudi Arabistan'ın el-Arabiya kanalının Şubat 2017’de kendisiyle gerçekleştirdiği mülakatta şöyle demişti:


... Bize de tabii geçmiş yıllarda laikliği, ladinilik diye, dinsizlik diye anlattılar. Ama biz şu anda partimizdeki tanımına bunu koyduk, dedik ki: Laiklik devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede olmasıdır ve bu inanç gruplarının inancını güvence altına almasıdır. … Demek ki 'Onlarla istişare edin' hükmünü çok daha geniş ele almamız lazım, istişarelerimizi genişletmemiz lazım. Tabii ki düşüncelerimizi de güncellememiz gerekiyor.

Sözünü edip güncellemeye tabi tuttuğu istişare emri, Uhud Savaşı'ndan sonra inen şu ayet-i kerimede geçiyor:


"Allah'dan bir rahmet iledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Hâlbuki kaba, katı kalbli olsaydın, elbette etrâfından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için mağfiret dile ve (hakkında vahiy gelmeyen bir) iş husûsunda onlarla müşavere et! Fakat karar verdiğinde, artık Allah'a tevekkül et! Muhakkak ki Allah, tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmran, 3/159)

Burada sözü edilen kişiler ashab.. Hem de savaşa katılan, İslam için cihad eden ashab.. 

Erdoğan'ın "Çok daha geniş ele almamız lazım" derken kastının ise, sadece müslümanlarla değil, kâfirlerle de (ateist, yahudi, hristiyan, budist vs.) müşaverede bulunulması (yani laik demokrasinin hayata geçirilmesi) olduğu anlaşılıyor.

Güncellemesi böyle bir güncelleme.. 

Allahu Teala (haşa) işi bilememiş, emri eksik vermiş, neyse ki müctehid Erdoğan gelmiş, eksik ya da hatalı olanı düzeltmeye koyulmuş. 

*

Lafları böyle.. 

Pratiğe baktığımızda ise, etrafında istişarede bulunduğu (sözünü sakınmayan, hakkı söyleyen) bir tane bile gerçek âlim bulunmadığını görüyoruz. 

Onlara parmak sallıyor, "Bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar ya da çok farklı bir dünyada yaşıyorlar. Çünkü İslam'ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar" diyor.

Aşağılıyor. Katılığın destanını yazıyor.

Bunların yaşadığı "asır", hükmünü vermiş zaten. Ayrıca İslam'ın hükmünü beklemeye gerek var mı?! Acizler işte, n'olacak!

Böyle bir kafanın istişaresinden ne hayır gelir!

Tabiî ki müşavere işini "geniş ele alacak", acizler yerine muktedirleri seçecektir.

Nitekim Temmuz 2016'da Mehmet Barlas'ın oğlu Cemil, televizyon ekranında Can Ataklı'ya şöyle demişti:


"Türkiye'yi Tayyip Erdoğan yönetiyor sen de alış buna bir sorun yok. Türkiye'yi Tayyip Erdoğan temsil ediyor. O ne derse o oluyor Türkiye adına. Biz söylüyoruz ama ona, kendi kafasına göre yapmıyor."

*

İslam'ın (Kur'an'da geçen) "kısas" emrini alalım..

Eğer laiklik İslam açısından makbul birşeyse, bu kısas emrini devlet yapmayacak, bireyler kendileri icra edecekler demektir.

Çünkü devlet müslüman olmaz, laik olur, dinler arasında tarafsız kalır.

Müslüman bireyler şöyle deme durumundalar: "Allah, bunu devlete değil, bize emretti, çünkü devletin laikliği esastır, İslam devleti diye birşey olmaz. O halde gidip şunu öldürmeli, kısası uygulamalıyım, aksi takdirde bir farzı çiğnemiş olurum. Herşey devletten beklenmez. Allah'ın emrini yerine getirmek devlete değil, müslüman bireylere düşüyor. Ne yapalım, iş başa düştü."

Böyle saçmalık olabilir mi?!

Ondan sanra da bu kafa, kendisini çok akıllı zannederek İslam'ı güncellemeden bahsediyor.

Demagoji, büyük laflar ve hitabet sanatıyla cahil kitlelerin gözünü boyamak mümkün de, buna Allahu Teala razı olur mu?!..

*

Merhum Elmalılı rh. a. sözlerini şöyle sürdürüyor:


İnanç (itikad, akaid) bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. 

Olayın bir inanç (zihniyet) boyutu var, bir de amel (uygulama).

Bir insan, Allahu Teala'nın emir ve yasaklarını geçersiz ve önemsiz görürse, kabul etmezse, kâfir olur. Kabul etmekle birlikte riayet etmezse, günahkâr bir müslümandır.

Bu noktada "müşriklerin uyruğu altında" olup olmama, önemli hale gelmektedir.

Uyrukluk meselesi, doğrudan devlet meselesi.

Eğer devlet müşriklerin (Allahu Teala'ya ortak koşanların, başka şahısları O'na denk tutup o şahısların ilke ve inkılaplarını yüceltenlerin) elindeyse ve bir müslüman da bu tür adamların "değiştirilemez" diyerek hüküm koyup borularını öttürdükleri o devletin "uyruğu" olma durumundaysa, söz konusu müslüman, merhum büyük âlim Elmalılı Hoca'nın (Ki Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de onun için "büyük alim" diyor) açıkladığı şekilde inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten kurtulamaz.

Bu, böyledir.

"He yav, böyle ne güzel, burada İslam'a bir aykırılık yok, böyle laik bir düzen de İslam'a uyar, hatta daha uygundur, keşke Taliban da böyle olsa, laikliği benimsese" derse bir müslüman, inanç (itikat) bakımından müşrik hale gelmiş, İslam'ı terk etmiş olur.

Şayet, "Ben bir müslümanım, bunları onaylamıyorum, fakat yaşadığım bu ülkede birşeyleri değiştirmek benim elimde değil, başım belaya girmesin diye laik düzenin istediklerini yapıyorum. Bu ülkenin mazisinde neler var neler, şapka denilen üç kuruşluk bez parçası için adam asanların hüküm sürmüş olduğu bir tımarhaneydi burası, aman başıma birşey gelmesin" derse, bu durumda itikadını kurtarırsa da (Ki bu az birşey değildir, büyük şeydir) amel bakımından şirke düşmekten kurtulamamaktadır.

İşte bizim büyük bahtsızlığımız, büyük felaketimiz budur.

Yüzyıllık trajedimiz.

*

Merhum Hoca'nın sözlerinin devamı şöyle:


Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı (uyum göstermesi) amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara [müşriklere, bunlar devlet büyüğüdür diye] itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

 


HRİSTİYAN YA DA ATEİST BATILININ HAYAT TARZINI "İSLAM'IN RUHU" SOSUYLA YEDİRMEK, LAİK (SİYASAL DİNSİZ) ZİHNİYETİ "ŞEHİRLİ (MEDİNELİ/MEDENÎ, UYGAR) İSLAM"" ETİKETİYLE YUTTURMAK

 



Prof. Yasin Aktay’ın Yeni Şafak’ta yazdığına göre, Diyanet İşleri eski başkanı Prof. Mehmet Görmezmakasıt çalışmaları” yapıyormuş.

Ayrıntıya girmemiş, dolayısıyla yeni makasıd mı keşfetmeye çalışıyormuş, onu öğrenemiyoruz.

Makasıddan (maksatlardan) kasıt, dinin gayeleri..

Bilindiği gibi ulema dinin (Şeriat’in) beş temel gayesinin bulunduğunu söylemektedirler: Dini, canı, malı, nesli ve aklı koruma.

*

Dini korumadan maksad, ed-Dîn’i, yani Allah indinde makbul olan dini korumaktır. Küfür olan inançlar buna dahil değildir.

Canı koruma, Allahu Teala’nın izin verdiği durumlar dışında (müslüman olsun, kâfir olsun) hiçbir insanın hayatına son verilememesini ifade eder.

Malı koruma, mülkiyet hakkının tanınmasını, insanların helal kazançlarına el konulmamasını, hırsızlık ve gasbın engellenmesini, ve faiz gibi uygulamalarla insanların sömürülmemesini tazammun eder.

Neslin korunması, zinanın engellenmesi ve nesebin nikâhla sahih biçimde devam etmesi anlamına gelmektedir.

Aklın korunması ise, alkol ve uyuşturucularla insan aklının dumura uğratılmasını engellemeyi gerektirmektedir.

*

Makasıd denilince ilk akla gelen isim İmam Şâtıbî, ve ilk akla gelen eser de onun el-Muvafakat (çev. Prof. Dr. Mehmet Erdoğan) adlı kitabı olmaktadır.

Bu kitabı Türkiye’de (mütercimi dışında) kaç kişi okumuştur bilmiyorum, fakat ona atıfta bulunan pekçok kişinin aslında onu okumamış oldukları, yazılarındaki saçmalıklardan anlaşılmaktadır.

Söz konusu kitabı baştan sona okuyan kişi, Şeriat’in değerini anlar, ve tarihselci modernist soytarıların hezeyanlarının sapıklıktan değilse devasız ahmaklıktan kaynaklandığını görür.

*

Mesela, İmam’ın şu ifadelerini okuyan bir kişi, edille-i şer’iyyeye “İslam’ın ruhu” adı altında bir beşincisini ekleyerek İslam’ı güncelleme küstahlığına kalkışan cahiller ile tarihselci modernist soytarıların kendi kafalarından ürettikleri uydurmaların dinde yerinin olmadığını öğrenmiş olur:

Bu ilimde [fıkıh usulünde] kullanılan mukaddimeler [öncüller, temel önermeler] ve kendisine dayanılan deliller mutlaka kesin olmak durumundadır. Çünkü, eğer bunlar zannî olurlarsa, o takdirde istenilen [onlardan çıkarılan] neticeler de kesinlik ifade etmezler [zannî kalırlar]. …

Bunlar [bu mukaddimeler] ya vâcib [zorunlu], caiz [mümkün] ve muhal [imkânsız] gibi üç hükümde ifâdesini bulan aklî mukaddimelerdir; ya da yine aynı şekilde bu üç hükme dönük bulunan örfî (âdete dayalı) [hayatın olağan akışına dayalı] mukaddimelerdir. Zira âdete dayalı olan delil ve mukaddimelerin de vâcib, caiz ve muhal olanları vardır.

Şu halde bu ilimde [fıkıh usulünde] söz konusu olan hükümler üçü aşmayacaktır: vâcib, caiz ve muhal [Yani fıkıh usulü çerçevesinde bazı şeyler için vacib, bazı şeyler için muhal, bazı şeyler de için de caiz hükmü verilebilecektir]. Bunlara vuku ve adem-i vuku [hakkında hüküm verilecek olan şeyin gerçekleşmiş olması veya olmaması] da ilâve edilebilir. … Bir şeyin sahih [doğru, geçerli] ya da gayr-i sahih [yanlış, geçersiz, batıl] olması ise ilk üç hükme yöneliktir [vuku bulup bulmamasına, vaki olup olmamasına değil].

Bir şeyin [amel açısından] farz, vâcib, mendûb, mübâh, mekruh ya da haram olması ise usûl meseleleri içerisinde yer almaz [Bu hükümler, usûl ilkelerinin cüz’i meselelere uygulanması ile ortaya çıkar]. Bunları da usûl meseleleri içerisinde zikredenler, ilimleri birbirlerine karıştırmaları sonucunda bu hatayı yapmaktadırlar.

Bilindiği gibi, tarihselci reformistler, kendi “akıl”larını kullanarak İslam’da güncelleme yapabileceklerini iddia etmektedirler.

Böylece, Kur’an’da belirtilen “akletmeyenler” taifesi içinde olduklarını ortaya koymaktadırlar.

Akılları yok değil, fakat kullanmıyorlar. Heva ve heveslerine tabi oluyor ve bunlara akıl adını verme sahtekârlığı yapıyorlar.

İslam’ı kendi kafalarına göre güncelleyebileceklerini, hükümleri değiştirebileceklerini ileri sürenlerin dalaletinden şüphe edilemez.

İmam Şâtıbî’nin şu sözlerini anlasalardı, böyle bir şeye yeltenemezlerdi:

Bu ilimde [fıkıh usulünde] aklî deliller kullanıldığı zaman mutlaka naklî deliller [Kur’an ve Sünnet] üzerine terkip edilmiş olarak, yahut onun tarîkini belirlemede veya menâtini (dayanağını, illetini) ortaya koymada ve buna benzer durumlarda
kullanılır, [Kur’an ve Sünnet’ten] bağımsız delîl olarak kullanılmaz. Çünkü yapılan iş, şer’î [Şeriat’le, hukuk sistemi ile ilgili] bir konuda düşünmek ve bir neticeye varmak için çalışmaktır; akıl ise şâri’ (hüküm vaz’ına salahiyetli [kanun koyucu, yasa yapıcı]) değildir.

Yani akıl (ve dolayısıyla o aklın sahibi olan insan), Allahu Teala tarafından vaz’ edilmiş (konulmuş) olan Şeriat’ın maksatlarını (makasıd-ı şerîa’yı) anlamaya çalışma ve şer’î delillerden çıkan sonuca göre hüküm verme konumundadır.

Yoksa, Kitap ve Sünnet'in açık bir biçimde bildirdiği konularda kendisi kanun/yasa vaz’ etme, vahiyden bağımsız olarak kendi başına yasama faaliyetinde bulunma, hüküm verme, şâri’ (şeriat/kanun koyucu) olarak hareket etme mevkîinde değildir. 

Hukukun (hakların) çerçevesini ve sınırlarını insanlar değil Allahu Teala belirler.

Aksi takdirde, yasa koyma (vaz’ etme) pozisyonunda bulunan insanlar, diğer insanları kendilerine kul ve köle etmiş, onlara tanrılık/rablik taslamış olurlar.

Hukuku/şeriati vaz’ edenin Allahu Teala olması ise, insanların eşitliğinin sağlanması ve birbirlerinin kulu kölesi olma zilletinden kurtulup aziz olmaları, izzet sahibi olmaları demektir.

İmam sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu husus [insanın sırf kendi aklıyla yasa koyma, yasama faaliyetinde bulunma hakkının olmayışı] kelam ilmi (akâid) bahislerinde açıklanmış ve ortaya konulmuştur. 

Bu, salt amelî değil, itikadî bir meseledir.

İşte, laik veya dinsiz devletlerin yasalarının baskısı altında lafı eğip büken, hakkı açıkça söylemek yerine “Ne şiş yansın ne kebap!” fehvasınca “Anlarsın ya!” makamından muğlak ifadelerin ardına sığınan devlet memuru (devlete karşı sorumlu) “din görevlileri” ve ilahiyatçıların aksine Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi hür ve bağımsız ulemanın laikliğe razı olup kalben benimsemenin küfür olduğunu söylemelerinin nedeni budur.

İmam’ın sözlerine dönelim:

Durum böyle olunca, aslî kasıtla dayanılan şey, [sadece] şer’î deliller (edille-i şer’iyye) olacaktır. …

…, akıl [akıl sahibi insan] ancak şeriatin arkasından bakar [peşi sıra gitmek zorundadır]. Dolayısıyla usûlle ilgili delillerin incelenmesi sırasında bu noktanın akıldan çıkarılmaması gerekir. Ümmet, hatta sâir milletler, şeriatin [hukuk sistemlerinin] şu zarurî beş esasın korunması için konulmuş olduğunda ittifak etmişlerdir. Bunlar: din, nefis (can güvenliği), nesil, mal ve akıldır. Bütün ümmete [bütün müslümanlara] göre bunlar [bunların korunması], dinden olduğu zorunlu olarak bilinen şeylerdendir [Bunlar, makasıd-ı şerîa(t) durumundadır]. …

Şer’î deliller ise Kitap, Sünnet, icma (aynı devirde yaşamış ulemanın bir konuda ittifakı, görüş birliği) ve (Kitap ve Sünnet’ten hareketle yapılan) kıyastan ibarettir.

İslam’ın ruhu” diye beşinci bir delil söz konusu değildir.

Erbakan, (Süleyman Karagülle ve Arif Ersoy gibi isimlerin fikir babalığını yaptığı “adil düzen” teorisi çerçevesinde) bu beş esası “doğuştan gelen haklar” olarak adlandırıyordu, yani temel insan hakları ya da insanın insan olması hasebiyle sahip olduğu haklar. Ancak, konunun “adil düzen” teorisi çerçevesinde yorumlanışı bir laikleştirmeyi de içeriyordu. Fıkıh usulü çerçevesinde “dinin korunması”, ed-Din’in (İslam’ın, tevhid akidesinin) korunmasıyken, insanların hak dini benimsemelerinin önündeki bütün engellerin kaldırılmasıyken (ki bu da ancak İslam’ın hakim olmasıyla sağlanabilir) “adil düzen”de bu hedef laikliğe paralel bir “din hürriyeti” oluyordu.

İmam Şatıbî, eserinin başka bir yerinde, hemen hemen bütün toplumlarda bu beş esasın hepsinin veya çoğunun korunmasına çalışılmakla birlikte bunu sadece İslam Şeriati’nin tam ve eksiksiz biçimde sağlayabileceğini belirtmektedir.

Nitekim hemen her toplum, insanların can güvenliğini sağlamaya çalışır, fakat “kısas”ın yer bulmadığı bir hukuk sisteminin bunu yeterli düzeyde sağlaması imkânsızdır.

*

Mesela Türkiye'nin budalalarının kadın cinayetlerine karşı İstanbul Sözleşmesi'ni savundukları görülüyor. Sanki cinayet işlemeye karar veren adam, "Bu yaptığım İstanbul Sözleşmesi'ne aykırı, ayıp olur, yapmayayım" diyecek. Yaptığı iş mevcut kanunlar çerçevesinde de zaten suç ve adam cezaî yaptırımları umursamıyor. Şeriat'ın kısas hükmü uygulanmadıkça da bu böyle devam edecektir. Gel gör ki, bu budalalar taifesi (kendilerini potansiyel caniler ya da geleceğin canileri gibi görüyor olsalar gerek ki) Şeriat'in hükmüne de razı olmazlar.

Aynı şey nesil güvenliği (insanların nikâhla çoğalması) için de geçerlidir; bu ancak, İslam Şeriati’nin ilgili hükümlerinin hukuk sistemine ve toplumsal hayata hakim kılınmasıyla azami düzeyde sağlanabilir.

İnsan aklının korunması da ancak kesin bir alkol vs. yasağıyla mümkündür.

*

Öte yandan, bu beş esas arasında da bir önem sıralaması vardır; dinin (sahih itikadın, ed-Din'in, "Allah katında"ki dinin) korunması/korunabilmesi hedefi en önde gelir. 2000’li yıllarda Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde, hatalı olarak canı koruma hedefinin dini koruma hedefinden önce geldiğini yazabilmişti. 

Buna şaşırmamak gerekiyor, çünkü Türkiye’de nice zamandır, ulvî değerler için canını feda edebilme anlayışının yerini, dünya ve dünyalık için bütün manevî değerlerden vazgeçme ve hatta onları satma tavrı, “millî/ulusal karakter(sizlik)” katına yükseltilmiş bulunuyor.

Karaman bizim sözümüze itibar etmez, fakat İmam Şatıbî’ye saygı duyar, ona gönderdiğimiz bir e-postada, İmam’ın el-Muvafakatta iki yerde aksini savunduğunu, dinin korunması esasını en başa aldığını belirtmiştik. Karaman, herhangi bir düzeltme yapmadı. Oysa, İmam’ın belirttiği gibi, cihad, dini koruma hedefi canı korumadan öncelikli olduğu için vardır, öyle olmasaydı cihad, canı tehlikeye attığı için, ehemmi mühim için harcamak olurdu.

*

Yine, Bakara Suresi’nde fitnenin (yani insanların açık veya dolaylı yollarla küfre ve şirke zorlanmalarının, hakkı tam bir hürriyetle eksiksiz bir biçimde benimseyip savunabilmelerinin engellenmesinin) katilden/öldürmeden daha kötü olduğunun belirtilmesi sebepsiz değildir. Bu engelleme bugün camide bile yapılmakta, hutbelerde, Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti gibi ayetler ve rejimin hoşuna gitmeyen hadîsler okunamamaktadır.

İnsanın öldürülmesi/katl salt bu sınırlı dünya hayatının kaybı demektir, ki bu er geç olacak birşeydir; küfür ve şirk ise ebedî/sonsuz felaket ve bedbahtlıktır.

İslam dışı rejimlerde “Mal canın yongasıdır” fehvasınca dinin bile değil, malın/vatanın/toprağın, maddî menfaatin, çıkarın, hele de ulusal sıfatını taşıyorsa, candan daha değerli kabul edildiği görülür; vatan/toprak için ölme keyfiyeti yüceltilir. “Kanımızın son damlasına kadar…”, “Toprak eğer uğrunda ölen varsa…” vs. edebiyatı bunun sonucudur.

Din, eğer uğrunda ölebiliyorsanız…” denilmez; o, önemsizdir.

Bununla birlikte böylesi rejimlerin İslam için değilse de kendi küfür ve şirklerinin bekası için (Ki buna bazen devletin bekası adını verirler) tehlikeli addettikleri kişileri kimi zaman “örtülü yöntemlerle” ortadan kaldırdıkları, canlarını aldıkları da olur. 

Bediüzzaman ve Es'ad Erbilî gibi zatların zehirlenmesinde olduğu gibi. 

Bu rejimlerin bendeleri, Allah yolunda ölmeyi değil, küfür ve şirk namına öldürmeyi seçmişlerdir.

*

Bununla birlikte, “Allah’ın hükümlerinin yürürlükte olmasına asla izin vermek istemedikleri ülkeleri için” ölenlerin, Allah yolunda ölenlere mahsus şehadet/şehitlik rütbesine sahip olduklarını ileri sürecek kadar da istismarcıdırlar.

Din istismarını da tekellerine almak istedikleri için bu noktada da “Devlet şerik kabul etmez” felsefesiyle, kendi laik (siyasal dinsiz) zihniyetleri çerçevesinde meşru kabul etmedikleri dinî hareketlere, onların çalışma tarzlarının Şeriat’e uygun olup olmadığına bakmaksızın din istismarı suçlamasını yöneltirler.

Onlara göre, kutsallık atfedilerek putlaştırılan devlet şerik kabul etmez, fakat teşrî (yasama, yasa yapma) hususunda Allahu Teala şerik kabul eder; kendileri bu konuda Allahu Teala’ya denktir, O’na ortaktır.

Hatta, Allahu Teala’ya kırıntı kabilinden bile bir ortaklık hakkı tanımazlar, teorik olarak uluslarının/milletlerinin (devletlerinin), pratikte ise politik ve bürokratik mutlu elitlerin “ortaksız” olduğunu ilan ederler, çünkü benimsedikleri laiklik (siyasal dinsizlik) bu anlama gelmektedir. 

Sonra da, utanmadan, yanar döner, omurgasız, bukalemunvari dindarlıkları ile övülmeyi beklerler.

*

İslam’ın anlaşılmasında yönteme gelince, İmam şunu demektedir:

…. usûl mutlak olarak delillerin ortaya koyduğu neticelerin istikrası neticesinde elde edilir; özel olarak teker teker ele alman delillerden alınmaz.

Doğal olarak, tarihsellik safsatasını bir usul ilkesi gibi yutturmaya çalışan modernist ve reformist soytarılar, bu konuda delil getirme zahmetine girmemektedirler.

Usulü (yani usulsüzlüğü) bizzat İbrahim Maraş (doğrusu Lavaş olmalı) adlı prof. unvanlı pırasasörün Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan röportajında söylediği gibi Batılılardan (yani papaz ve rahiplerden) “tevarüs” ediyorlar.

Yerli ve milli kabul ettikleri bir akıl hocaları daha var: Atatürk.. Ancak o da Batılılar’ın “çağdaş uygarlığı”nın (muasır medeniyetinin, medenîliğinin/medineliliğinin/şehirliliğinin) izinden gittiği için yolları yine aynı kapıya çıkıyor.

Böylelerinin Afganistan'a önerdikleri şehirlilik de (son tahlilde) Rasulullah s.a.s.'in Medine'sine özgü (Şeriat'in tavizsiz uygulandığı) bir şehir düzeni değil, İstanbul Sözleşmesi'ni icat eden Avrupa LGBT (Lut kavmi) şehirliliği. 

Laik (siyasal dinsiz) şehirlilik.

Bunların ağzından kimse mesela bir İstanbul Sözleşmesi aleyhinde iki çift lafı kerpetenle bile alamamışken, hatta onun beleş avukatlığına soyunmuş oldukları bilinirken, Taliban'a olanca gayz, kin ve öfke ile nefret kustukları, edeblerini takınıp susmaya bir türlü razı olmadıkları görülmektedir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...