ÇAĞDAŞ DEVLET, İŞKENCE, VE GÜNCELLENMESİ İSTENEN İSLAM’A (ŞERİAT’E) GÖRE İŞKENCENİN HÜKMÜ

 




Bazıları, İslam’ın güncellenmesi gerektiği kanaatinde..

Onlara göre, bin 400 sene önceki hükümler bugün uygulanamaz.

Uygulanamayacak hükümler neler olabilir?

Bunlardan biri, mesela, işkence yasağı olabilir mi?

Birileri, "İşkence yasağı ile devlet mi yönetilir?!" diye düşünüyor olabilirler mi?

“Ortaçağ’ın Medine’si nerde, Cumhuriyet Türkiyesi’nin mesela Diyarbakır Hapishanesi’ndeki 12 Eylül aydınlığı nerde?” diye kendilerince kıyaslama yapıyor olabilirler mi?

*

İslam’ı güncellemek isteyenlerin güncellenmesini istedikleri hususlardan biri, Kur’an’daki kısas hükmü gibi görünüyor.

Adam öldüren, öldürülür..

Döven, dövülür.

Allahu Teala, “Kısasta hayat vardır…” (Bakara, 2/179) buyuruyor.

Güncellemeciler şöyle düşünüyor olabilirler mi: “Gönlünce adam öldüremezsen, yakalanınca da (Apo örneğinde olduğu gibi) gidip hapishanede milletin kesesinden beslenemezsen, buna hayat mı denir?!”

*

Güncellenmesi istenen bir başka husus, muhtemelen, hırsızın elinin kesilmesi..

Tabiî hırsızın elinin kesilmesinin şartları var..

Birincisi, çalınan nesne tam koruma altında olmalı.. Kilitsiz, muhafazasız ortalığa bırakılmamalı.

İkincisi, en az bir altın değerinde olmalı.. (Bugün için 7 bin küsur lira..) 

Ekmek çaldı, bahçeden elma çaldı, marketten bisküi çaldı diye adamın eli kesilmez.

Güncellemeciler şöyle düşünüyor olabilirler mi: “Karnım acıktı diye niye elmas yüzük çalamayacak mışım ki? Çalabilmeliyim, yakalanırsam da paşa paşa hapis yatıp millet kesesinden beslenmeliyim.”

*

Güncellemecilerin kabul edemeyecekleri hükümlerden birinin recm cezası olduğunu tahmin etmek zor değil.

Bekârlar böyle bir suç işlediğinde recm edilmezler. Bunun için evlilik yaşamış olmak gerekiyor.

Burada da dört adil şahidin tanıklığına ihtiyaç var.

Adil olmaları, hem sabıkasız olmaları, hem de toplum tarafından dürüst ve şerefli olduklarının bilinmesi, iftira atmaları ve yalan söylemeleri beklenmeyecek karakterde insan olmaları anlamına geliyor. 

Haramları aşikâre işlediği, yalan söylemekten ve günah işlemekten çekinmediği bilinen kişilerden dört değil 4 bin 444 kişi bile şahitlik yapsa kaale alınmıyor. (Mesela bugünün siyasetçilerinin neredeyse hepsi "siyaset icabı" yalan söylemekte oldukları için şahitlikleri kabul olunamaz.)

Ayrıca, böylesi namuslu, yalansız dolansız, günahlardan kaçındıkları herkesçe bilinen dört şahid günümüzde bir dava için (zor ama) bulundu diyelim, suçlanan kişileri iş üstünde, tam muamele halindeyken görmüş olmaları da şart. 

“İşte bir odaya kapandılar, yarım saat sonra çıktılar” denildiğinde, şahitlik için bu, yeterli olmuyor. 

Böylesi durumlarda daha ötesi için çıkarımda bulunarak şahitlik yapılamıyor.

Dört tane muteber ve saygın insanın huzurunda "Bakın biz neler yapıyoruz neler" dercesine böylesi işleri yapan kaç kişi çıkar bilemem, fakat çıkması durumunda Şeriat, şayet evlilik yaşamış iseler, bunların recmedilmesini emrediyor.

Bu noktada güncellemeciler şöyle düşünüyor olabilirler mi: “Gönlümüz istediği zaman, Zsa Zsa Gabor gibi evli bir kadınla zina yapan ulu önderimiz Atatürk gibi zina yapamadıktan sonra hayatın tadı mı olur! Tı, bu İslam güncellenmeli! Güncelleyemiyorsan da laik olmalısın, İslam'ın hükümleri asla uygulanmamalı. Fakat gönül huzuruyla zina yapılabilmesi için, uygulanmayan hükümler bile değiştirilip güncelleme yapılmalı.”

*

Liste uzatılabilir..

"Dolçe vita" meraklısı güncellemecilerin dertlerini, sıkıntılarını anlayabiliyoruz.

Ancak, dünyada güncellemek suretiyle kafalarına göre yamuk yumuk bir İslam üretebilseler de, Allahu Teala’nın ahiretteki muamelesini kafalarına göre güncelleme şansları yok.

*

Güncelleme konusuna işkence örneği ile başlamıştık.

Said Ramazan el-Bûtî şunları söylüyor:

Suçla ittiham olunanın, bazı yollarla işkenceye tabi tutulması itirafı temin için, caiz midir?

Bazı zevat, Hz. Ali’nin (r.a.) o kadına söylediğinden bu hükmü çıkartmışlardır: “Ya mektubu çıkarırsın, yoksa elbiseni soyacağım!”…. Hani, Hayber Gazvesi sonunda Resulullah (s.a.v.) Huyey b. Ahtab’ın amcasına, “Huyey’in Benî Nadîr’den getirdiği Mesk’i [altınla doldurulmuş deri torba] ne yaptınız?” diye sormuştu…. Bunun üzerine onu Zübeyr’e gönderdi, o da biraz sıkıştırınca adam: “Ben Huyey’i şu harabelerde dolaşırken görmüştüm” dedi….

Gerçek ise şudur: Dört büyük imam, ve alimlerin ve araştırmacıların (muhakkiklerin) çoğunluğuna göre; şer’î ölçülerle, yeter delille suç isbat edilmeden, sanığa (suçla ittiham edilen kimseye) işkence yapılamaz. İkrar etsin diye böyle bir uygulama caiz değildir. Çünkü suç isbat edilmedikçe sanık, suçsuz kabul edilir. Hâtıb’ın Mekke’ye gönderdiği kadın olayına ve Hz. Ali’nin (r.a.) onu tehdidine gelince; şu iki sebebe bağlı olarak bir delil teşkil etmez.

Birincisi: Bu kadın sırf bir itham altında değildi [suçu sabitti]…. onu peygamberlerin en büyüğü ve insanların en doğru sözlüsü Muhammed s.a.s. haber vermişti. Bu ise, ikrardan ve senedden (delilden) de kesindir. Şimdi biz, masum olmayan (günah işlemekten korunmamış) insanların zan ve şüphesine dayalı ittihamla nasıl kıyaslarız bunu? Bu kadının durumu için söylediğimiz, Huyey b. Ahtab’ın amcası için de aynen geçerlidir.

İkinci olarak da: Mektubu bulmak için elbisesini soymak, işkence ve hapis gibi değildir…. Mektubun onda olduğu kesin olunca, artık onu bulmak için elbisesini soyup aramaktan başka yol yoktur…. Zübeyr’in, Huyey bin Ahtab’ın amcasına işkence uyguladığı meselesine gelince; … bu bir harb durumudur…. harb hali, pek tabiî müslümanların birbirine karşı [ve aralarındaki münafıklara karşı] uygulamasında mesned olamaz, kıyas kabil değildir.

… Sehnun’un el-Müdevvenetü’l-Kübra‘sında İmam Malik (rh. a.)’ten şu nakil var:

“Bir kimse bir suçu, tehdit, zincire (kelepçeye) vurma, korkutma, dövme veya hapsetmeyi müteakip ikrar etse had vurulur mu? [Şeriat‘in emrettiği cezalar uygulanır mı?]” dedim. İmam, Tehdit sonucunda ikrar eden (itirafta bulunan) afvedilir dedi. “Zaten korkutma, bağlama, hapsetme ve dövme dediğin … tehdittir …” buyurdu.

Yine ravî (sözleri aktaran) der ki:

“Peki tehdit veya dayakla ikrar eder, katilliği veya çaldığını ortaya çıkarırsa, gerçek böylece ortaya çıktığı halde yine had uygulanır mı [Katillik için kısasla öldürme, hırsızlık için el kesme]?” dedim. Dedi ki: “Ben ancak ve ancak, tam emniyet içinde korkusuzca ikrar edene ceza uygularım. Aksi halde uygulayamam!”

(M. Said Ramazan el-BûtiPeygamber Efendimiz ve Hayat (Fıkhu’s-Siyre), çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, tarih yok, s. 404-6.)

*

Şeriat, laik yasalardan daha özgürlükçü, daha insanî ve daha merhametlidir.

Çünkü çağdaş zulüm düzenlerinin aksine, güçlülerin ve servet sahiplerinin (özgürlük edebiyatının ardına saklanmış) hadsizliklerine, azgınlıklarına ve zulümlerine karşı mağdurları ve zayıfları korur, güvence altına alır.

Büyük balıkların ağlarını yırtıp geçtiği, küçük balıkların ise takılıp telef olduğu laik yasaların ise çok kere suçun mağdurlarını değil suçluları koruyup kolladığını, onların paçayı yırtmaları için cezalarda boşluklar bıraktığını görüyor, biliyoruz. 


MUTLAK GÜÇ, MUTLAK YOZLAŞMA; MUTLAK LAİK DEMOKRASİ, MUTLAK ŞİRK

 







“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka (mutlaken, mutlak biçimde) yozlaştırır.” (Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely.)

Lord Acton’a ait olan bu sözü çok kimse bilir.

İnsanlara fazla güç vermeye gelmez, hele mutlak (kayıt ve şart getirilmemiş) güç vermeye hiç gelmez.

Güç, mutlaka sınırlandırılmalıdır.

Peki, kim sınırlandıracaktır?

Neyin sınır olacağına kim karar verecektir?

*

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek mutlak gücü (Ki mutlak güç, kayıtsız şartsız güçtür) millete verdiğinizde milletin kendisi yozlaşmayacak mıdır?

Lord Acton’un formülüne göre mutlaka yozlaşacaktır. 

Zaten yoz değilse tabiî..

Ancak, meşhur hukukçu Duguit’nin millet iradesi hakkında söyledikleri dikkate alınırsa, aslında bu adı var kendi yok iradenin, milleti temsil etme palavrasıyla ortaya çıkma şansına sahip olmuş bireylerin mutlak gücü için bir kamuflaj, paravana ya da meşrulaştırma aracı işlevi gördüğünü kabul etmek gerekir.

Gücü bir şekilde (hile ya da zor ile, yahut hem hile hem de zorla) ele geçiren bir kimse, önce kendisini millet iradesinin sözcüsü ilan edebilir, sonra da kendi bendelerini göstermelik seçimlerle milletin temsilcisi yapabilir, ve bu sözde millet temsilcileri de onu tekrar millet adına yetkili hale getirebilirler.

*

Atatürk, kendisini siyaset icabı takiyye yapmak zorunda hissetmeyip açık konuştuğu zamanlardan birinde aynen şunu demiştir:

“Hakimiyet (egemenlik) ve saltanat (sulta) hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle (görüş alışverişiyle, fikir teatisiyle), münakaşa (tartışma) ile verilmez. Hakimiyet, saltanat; kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

Atatürk saçmalamış diyenler çıkabilir, fakat ben öyle demiyorum.

Demek ki Atatürk’e göre hayatta en hakiki mürşit ilim değil, kuvvet, kudret ve zormuş.

Demek ki, egemenliği kimse millete ilim icabıdır, hukuk gereğidir, "demokrasinin cumhuriyetin faziletine katkısıdır" diye vermezmiş.

Demek ki, hakimiyet milletin değilmiş, kuvvet, kudret ve zorla alıp da kaçanınmış.

Atatürk kuvvet, kudret ve zor’a hileyi de eklese "eyiymiş", fakat nasılsa aklına gelmemiş.

Ya da bilerek söylememiştir.

*

Atatürk, önceleri işi hile ile götürürken, bu konuşmasıyla zor’a başvurmuş, kişisel hakimiyet arzusunu onaylamayanları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek tehdit etmişti.

Ne için?

Sözde milletin hakimiyeti için!

İşte bu da, işin hile yanıydı, zor’a eşlik eden hile..

Çünkü, tehdit ettiği kişiler milletvekilleriydi, millet iradesini temsil ediyorlardı.

O milletvekillerini tehdit etmek, millet hakimiyetini tanımamaktı.

Diktatörlüktü.

Ki bunu, Atatürk’ün baş dalkavuklarından Falih Rıfkı Atay bile Çankaya'sında itiraf etmektedir.

*

Evet, şahıslara fazla güç vermeye gelmez.

Millet iradesi masalıyla kendi diktatörlüklerini ya da oligarşik hakimiyetlerini tesis edebilirler.

Millet bir diktatörden kurtuldum derken diğerinin eline düşebilir.

Yöneticilerin sözde millet adına yasa yaptıkları her yerde kanunlar ve hukuk, nalıncı keseri gibi güç sahiplerine hizmet etmeye başlar.

Millet de, “Ne yapalım, bu yapılanlarda hukuken yanlış bir şey yok, herşey kitabına uydurulmuş” demek zorunda kalır.

*

Ancak kişilerin el uzatamadıkları sabit (insan eliyle değiştirilemeyen) bir “adil yasalar manzumesi” bulunduğu zaman insanlar, pozitif (mevcut olan) hukuku, o ideal (olması gereken) hukuk ile karşılaştırma ve sorgulama imkânına kavuşurlar. 

(Bu yüzden, hukuk felsefesi üzerinde kafa yoranlar adalet nosyonunu temel alarak bir "tabiî/doğal hukuk" düşüncesi geliştirmişlerdir. Ancak içeriği belirsizdir, bir heyuladır. Tek sevabı, pozitif hukuku sorgulamayı sağlayan felsefî bir zemin oluşturmasıdır.)

İşte o, insanların değiştiremeyecekleri hukuk düzeni ilahî yasalardır, İslam Şeriatı’dır.

O yüzden, bu laik devlette bile, en laik kafalı adam bile, mevcut yasalar adına iktidarı veya muhalefeti eleştirmekle yetinmiyor, “Siz haram yiyorsunuz, kul hakkına giriyorsunuz” filan diyerek (adını söylemeden) Şeriat’e atıfta bulunmak zorunda kalıyor.

*

Yazıya Lord Acton’un sözüyle başlamıştık.

Onun, (hareket noktası ve fikirlerinin özü itibariyle) İslam dünyasındaki Şeriatçılarla (İslamcılarla) paralel bir noktada durduğu görülüyor.

Şu söz ona ait:

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Yine şu söz de Lord Acton’a ait (Özgürlük Yazıları, derleyen: Coşkun Can Aktan ve İ. Yaşar Vural, İstanbul: Çizgi Kitabevi, 2003):

“Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır. Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. Dinî hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezîleşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezî güçlerinin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler. Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin efendisi olmak iddiasındadır. Dünyadaki eski egemenler; dalkavuk ve hilekâr olan, ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de TANRI’YA AİT OLAN ŞEYLERİN KENDİLERİNE VERİLDİĞİ yeni egemenlerle yer değiştirdiler. Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır.”


"GÜNCELLEMECİ" İLAHİYAT ŞOVMENİNİN "AÇIK BÜFE" MEZHEBİ

 



Cumhuriyet gazetesi, ülkemizin ilahiyat sirkinin yeni yetme şovmenlerinden biriyle röportaj yapmış.

Odatv de hemen alıntılamış.

Objektife pişmiş kelle gibi sırıtan bu şovmenin adı İbrahim. Soyadı lavaş vezninde Maraş.. (Maraş gibi kahramanlıkla özdeş bir ismi hak etmiyor.)

Kendisi küçük, aklı zayıf mı zayıf, fakat unvanı büyük: Prof..

Adamın laflarına, akademik çalışmalarına bakıyorsunuz, buna kaliteli bir lisenin diplomasının bile fazla geleceği kanaatine varıyorsunuz.

*

Bu sırıtkan şovmen, söz konusu röportajda "Osmanlı son dönemindeki medrese artık kokuşmuş bir yapıdaydı" diyor.

Kokuşmuşmuş..

Kokuşmuş olan sen misin yoksa medrese mi?.. O koku, senin dimağından, içinde bulunduğun akademikimsi yapıdan geliyor olabilir mi?..

Osmanlı medresesi son döneminde bile Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Zahidü'l-Kevserî, Bediüzzaman, Ömer Nasuhi Bilmen, Babanzade Ahmed Naim, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır gibi dünya çapında dev âlimler yetiştirdi..

Bana medrese sonrası dönemde yetişmiş bunlar çapında bir ilim adamı göster, gösterebiliyorsan!

*

Dolayısıyla bu şovmen, medreselerin kapatılmasını olumlu bir gelişme olarak görüyor.

"... kurulan yeni devlette Atatürk’ün isabetle aldığı karardır tevhidi tedrisat" diyor.

Tevhid-i tedrisat, öğretimin birleştirilmesi/tekleştirilmesi demek oluyor.

Bundan da maksat, İslamî eğitim ve öğretimi yasaklamaktı.. Yapıldı.

Ancak doğuda medreseler, gayri resmî olarak (devlet tarafından desteklenmeden, engellenmeye çalışılarak, yeraltında) varlığını sürdürdü. 

Halil Günenç gibi değerli âlimler oralarda yetişti.

*

Bu acemi şovmen, Ankara İlahiyat'ta görev yaptığı için, kendi "cemaat"ini (grubunu, tarikatını, okulunu, ekolünü, çetesini, artık her neyse) övmekten, cemaatçilik (ekolcülük, okulculuk, grupçuluk, tarikatçılık, mezhepçilik) yapmaktan da geri kalmamış.

Sözleri şöyle:

Ankara Ekolü’nün temel özellikleri; ilmi objektiflik, bütün ilmi görüşlere yer vermesi, mezheplerüstü bir anlayışa sahip olması, akılcı, hayatla beraber giden bir din anlayışına sahip olması ve eleştirel ilmi bakışıdır. Bu bakış evrensel bir ilmi bakış olarak diğer İlahiyatlara da yansımıştır.

Objektifliği kendisinden menkul.

Kokuşmuş medreselerin aksine, vatandaşın nümune-i imtisal cemaati (ekolü, tarikatı) bütün ilmî görüşlere yer veriyormuş.

Oysa, asıl medreseler, bütün ilmî görüşlere yer veriyor, tenkid süzgecinden geçirip muarızlarının iddialarını cevaplandırıyorlardı. 

Bütün ilmî görüşlere yer vermek, hepsini onaylamayı gerektirmez.

*

Bu şovmenin ekol dediği cemaati (ya da tarikatı) aynı zamanda mezhepler üstü bir anlayışa sahipmiş, öyle diyor..

Mezhebli olmamaları anlamına geliyor bu. Mezhebli olmayı mezhepçilik olarak adlandırıyorlar.

Bu az gelişmiş zekâya "mezhepler üstü bir anlayış"ın da tanım gereği bir mezheb olacağını öğretmeyi sağlayacak pedagojik formasyona sahip olabilmek çok zor.

Adam daha mezhebin ne demek olduğundan habersiz, mezhepler üstü anlayıştan söz ediyor.

Bunun, bir siyasetçinin siyaset üstü bir anlayışla politika yapma iddiasında bulunması türünden bir saçmalık olacağını kavraması nasıl sağlanabilir, bilemiyorum.

Böylesi bir söylemin de, (geri zekâlılıktan ya da arsız kurnazlıktan kaynaklanan) "siyaset üstülüğü kendinden menkul" bir siyaset olacağını bir anlayabilse gerisi gelir de, anlayabilir mi?.

*

İmdi, dinî ilimler alanında her yaklaşım, ister özgün olsun ister olmasın, mezheb olmaktan kurtulamaz.

Adam ehl-i keyf ya, "açık büfe mezheb" istiyor, adına da "menüler üstü (abur cubur) yemek" gibi "mezhebler üstü anlayış" diyor. 

"Yaklaşım"ın özü şu: "Yok abi, bu sabah Hanefî mezhebini canım çekmedi, şuradan az pişmiş Bektaşîlik, biraz da az acılı Alevîlik alayım, yanında Batınîlik sosu da olursa iyi gider.. Hanbelîlik mi, aman aman kalsın, mideme oturur. İçecek olarak da evvela Atatürkçü yenilik alayım.."

Sözünü ettiğin o "mezhepler üstü anlayış" da bir mezheb oluyor taş kafa, yemek artıklarının döküldüğü çöp kovasındaki karman çorman karışım kabilinden ilkesiz, esassız, mantıksız, usulsüz "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" türünden bir mezheb.. 

Uyduruk bir batıl mezheb.. Heva ve heves mezhebi.

Sen Türk mahkemesinde yargılanırken, "Hâkim bey, ben 'kanunlar üstü hukuk' taraftarıyım; tamam benim yediğim halt Türkiye'de suç, fakat birçok ülkede değil, ben bu davada "yasalar üstü anlayış"la yargılanmak istiyorum. Beni 'yasalar üstü bir anlayış'la yargılayın lütfen, 'yasacı' bir anlayışla Türkiye'nin yasalarıyla yargılamayın" diyebiliyor musun?!

Dedin diyelim, ve de hâkimler senin için 'kanunlar üstü anlayış'la bir hüküm verdiler, yani bir nevi yasama faaliyetinde bulundular ('yasa yapıcı' gibi davrandılar), o hükmün kendisi, fiilen bir 'yasa' işlevi görmüş olmayacak mıdır, sakar kâşif?!

Yani "yasa üstü" davranmak için yukarıya, üste sıçrasalar bile tepe üstü düşüp tekrar yeni icat bir yasaya kafalarını toslamaları kaçınılmazdır. Yerçekimi burada da hükmünü icra ediyor.

Bunu bile anlayamayan bir akılsız akılcılık bize lâzım değil, almayalım, kalsın.

Mezhep üstücü anlayış diye işi divaneliğe vurduğunda, kendi mezhebini kendin icat etmiş olursun.. 

Kendi çakma mezhebini mezhep üstücü anlayış olarak pazarlamaya kalkışman ise ya aşırı kurnaz bir akademikimsi dolandırıcı ve yankesici olduğunu, ya da ancak Afrikalı maymunlarınkiyle yarışabilecek düzeyde kıt bir zekâya sahip bulunduğunu gösterir.

Böylesi bir akademikimsi şovmene kimsenin çıkıp, "Lan oğlum bak git, sen bu kafayla ilahiyatta bırak prof. unvanıyla hocalık yapmayı, öğrenci olmayı bile hak etmiyorsun" dememiş olması ne kadar acıdır!

*

"Hayatla beraber giden bir din anlayışı"ndan da söz ediyor bu beyni kokuşmuş şovmen..

Bu kafayla bir de  "İlahiyat dediğimizde işin içine felsefe, sosyoloji, psikoloji, pedagoji gibi modern bilimler de giriyor" diyor.

Senin okuduğun sosyolojinin içine Melih Gökçek bile tükürür. Daha normatif olan (hayata çekidüzen veren) ile olgusal olan (hayattan öğrenilen) arasındaki farkı bile kavrayamamışsan, okuduğun o sosyolojinin Lafonten masallarından farkı nedir?

Ha bir de "eleştirel ilmî bakış"tan söz ediyor.

Ne var ki, eleştirellik biçerdöveri, Atatürk, Cumhuriyet, Tevhid-i Tedrisat, modern okullar vs. söz konusu olduğunda, hurdacıların bile dönüp bakmaya tenezzül etmeyeceği bir paslı demir yığınına dönüşüyor.

Bu pas yığınının üstüne bir de "evrensel ilmî bakış" levhası dikiyor utanmadan.

Haklı!.. Ahmaklık da, utanmazlık da, arsızlık da, kepazelik de evrenseldir.

Hele de insanın aynadaki kendi yamuk görüntüsüne hayran olması, kendini övmeyi ilmî faaliyet zannetmesi.. Bu marazî gurur ve şuur, her çağın evrenseli..

*

Bu şahıs şunu da söylemiş:

2000’ler geldiğimizde İlahiyat Fakültelerinde binlerce yüksek lisans, doktora çalışmaları yapıldı, klasik kaynaklar neşredildi, tercüme edildi ve ciddi bir ilmi birikim oluştu.

Doğdudur, binlerce yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır.

Bunlar içinde değerli olanlar da kuşkusuz vardır.

Ancak, değer taşıyan pekçoğunun, o kokuşmuş denilen medreselerin ürünleri üzerine yapılanlar olduğu kesindir.

Bu İbrahim Lavaş'ın (yani Maraş'ımsının) yüksek lisans tezinin konusu da bir medreseli: Tokatlı Molla Lütfi.

Bir makale hacmini aşmayan bu zayıf tezde niye "kokuşmuş" medresenin bir mensubunun hayatını, eserlerini ve felsefesini konu edinmiş?

Klasik kaynakların yayınlanmasından da söz ediyor.

O klasik kaynaklar, medresenin değil de Tevhid-i Tedrisat'ın mı birikimi?

*

Şu laflar da onun:

Bu dönem, Türkiye’den Arap dünyasına çok sayıda lisansüstü öğrenci gönderildi. Önümüzdeki yıllarda onların dönmesiyle acıyı daha çok hissedeceğiz. Çünkü oradaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmadı. Eskiden yurt dışı dediğimizde ABD’ye Avrupa’ya gönderiyorduk. Arap ülkelerine de dil için elbette gönderelim, ama bilimsel metodoloji için Batı’ya göndermeliyiz, çünkü Batı bilimin merkezi. Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız.

Fakat bu şahıs, yüksek lisans tezi kadar zayıf olan doktora tezi için Batı'ya değil, doğuya, Asya'ya yönelmiş. 

Konusu İdil-Ural Türkleri'ndeki dinde yenilikçilik (güncellemecilik) hareketi..

Evet adam akılcı olduğunu söylüyor, fakat bir meziyeti daha var: Irkçı.. Kavmiyetçi..

Türk olursa al, Arap olursa at!

Mezhepler üstü olabiliyor, fakat ırklar üstü olamıyor. Orada yenilikçi kafanın sigortaları atıyor, devreler yanıyor.

Adamdaki "ilmî bakış"ın derinliğine bakın da gözünüz ilmî ciddiyet görsün: Arap dünyasındaki zihniyetle bizimki hiçbir zaman aynı olmamışmış.. 

Dolayısıyla şimdi de sırt çevirmeliymişiz.

Gözardı etme gerekçesi çok sağlam!

Adamdaki ilim zihniyetine bak da gözün ilim görsün vatandaş!

Şu objektiflikteki sıradışılığı, yenilikçiliği, bütün ilmî görüşlere yer vericiliği, hayatla beraber giden anlayışı görüyor musunuz!

Aynı zamanda akılcı da.. Nasıl olmasın ki, akılcılık bunun babasından kalmış genetik miras.

Doğrudur, bu kafanın zihniyeti, Arap dünyasındaki (Peygamber Efendimiz s.a.s. ve ashabı zamanındaki de dahil) zihniyetle hiçbir zaman aynı olamaz.

Bu zihniyet ancak papazların zihniyeti ile aynı olabilir.

*

Adamdaki mezhep üstücülüğün, her ilmî görüşe açıklığın su koyverdiği, kayış kopardığı yerlerden biri, şu cümlesinde ortaya çıkıyor:

Batı’daki mevcut zihniyeti tevarüs ederek özümseyip yeniden bizim zihnimizle üretmeden hiçbir şey yapamayız.

Zihniyeti alıyor ama, zihin yine aynı kalıyor. "Benim kafamı kesip çöpe atın, yerine bir Batılınınkini yerleştirin" demiyor.

Yenilikçiliği "Organ nakli babından beyin ve zihin nakli de yapalım" deme noktasına henüz ulaşmamış.

Sadece Batı'daki mevcut zihniyeti tevarüs etmekle yetiniyor.

Onu miras olarak alıyor.

Batılı bunun babası, bu da reşit olmamış çocuk, gözü açılmadık sığırcık yavrusu.. "Amca sana baba diyebilir miyim?" modunda peşinde dolanıyor.

Eleştirmeden, sorgulamadan, düşünmeden, teslimiyetle, taklitçilikle onun zihniyetini "tevarüs" ediyor.

Bir de tutup eleştirel düşünceden söz etmese de kendisini rezil kepaze etmese, kafasının bir buzağınınkinden bile daha az gelişmiş olduğunu ortaya koymasa sanki ölür!

*

Bu paspal "zihniyet"in zırvalarının yeri bir mizah dergisiyken, "bir bilim adamıyla röportaj" havasında bir gazetede yayınlanması da Türkiye'ye özgü bir garabet.

İbrahim Lavaş'ın (Maraş'ımsının) her mantıksızlığını ve komikliğini burada konu edinirsek bu yazı küçük bir kitapçık cesametine ulaşacak gibi görünüyor.

O yüzden röportaj adını verdikleri "zırvalar seçkisi"nin sırtına bu noktada tekmeyi indirip kendi yolumuza gidelim.

*

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Ru’yet-i Hilal Risalesi

Darulhikme Tartışmaları

Laik Düzen Tekfirciliği

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Bilim ve Metafizik

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

Proje Adam ve Madamlar

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Kader Risalesi

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

Türk Siyasetinin Üç Hali Katı: (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

*

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."