DİLSİZ ŞEYTAN OLMAMAK İÇİN

 



Erdoğan 2018 yılı Mart ayında şunları söylemişti:

İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da aciz bunlar. İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi vardır. Siz İslam’ı 14 -15 asır önceki hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız. Onun için de bugün İslam’ın uygulanması yer, zaman ölçüsüyle değişiyor. Şimdi birçok hocaefendi beni tefe koyup çalacak o ayrı mesele. Rabbim bizi tefe koymasın.”

Bunun ardından bir başka konuşmasında şunları söylemişti:

Değişimi inkar etmek kafasını kuma gömen devekuşu misali kendi kendini kandırmak demektir. Değişmeyecek olan kurallar, ilkeler de vardır. İslam'ın son din olduğu asla değişmeyecek bir hakikattir. Bununla kimse oynayamaz. Dinimiz İslam ve kitabımız Kuran-ı Kerim kıyamete kadar caridir. Kıyamete kadar gelecek olan tüm toplumlar karşısında söyleyecek sözü olduğu anlamına gelir. Kitabımız Kuran'ın her zaman söyleyecek sözü var. Ama bunlardan hareketle yapılan içtihadlar ve geliştirilen kurallar uygulamadaki karşılıkları zamana şartlara göre değişecektir. Zamanın değişmesi ile ahkâmın da değişeceği inkar edilemez. Kurallar bunlar. Uygulamaya ilişkin kuralları içinde bulunduğumuz şartlara göre yenilemezsek sadece kendi kendimizi kandırmış oluruz. 

Birilerinin çıkıp hayatın gerçekleriyle ilgisi olmayan sözler edip kafaları karıştırması yanlıştır. Kimse bizim dinimize fatura kesme hakkına sahip değildir. En çarpıcı örnekleri de son günlerde kadınlar konusunda yaşandı. Sadece ilmî bir zeminde teorik konunun tartışması olacak konuların toplum önünde alelade konuşulmasını içerikten öte yöntem olarak da doğru bulmuyoruz.

Bu konularda konuşma yetkisi benim değil. Ben Diyanet İşleri Başkanı değilim. Bir Müslüman olarak sorumluluğu olan bir insan olarak dinime getirilen bu zafiyete de tahammülümüz yok. Bildiğimizi, inanmadığımızı söylemek durumundayız. 

Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir. 

Biz bir dinde reform aramıyoruz. Böyle bir derdimiz de yok. Haddimize mi? Asla. Ama önüne gelen böyle çıkıp da kadınlarla ilgili genç yaşlı bunlarla ilgili ileri geri konuşmalarının İslam'a getirdiği lekeyi, gölgeyi görmemezlikten gelemez. 

Türkiye'de din eğitim ve öğretiminin sağlıklı temel üzerinde yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Diyanet İşleri Başkanlığımız, ilahiyatçılarımız meydanı FETÖ gibi alçaklara bıraktılar. Toplum bu hale geldi. Bu bize örnek olamayacak da hangisi bize örnek olacak? El Kaide, DEAŞ, Boko Haram gibi terör örgütleri, İslam'ın öğretilmesi konusundaki eksikliği kullanarak ortaya çıkmış ve palazlanmıştır. Dünkü konuşmadan sonra birileri sosyal medyada konuşmaya başladılar. Siz bu fakiri korkutamayacaksınız, hak neyse onu söylemeye devam edeceğim. 

Kuran'ın ve İslam'ın hükümlerini sağa sola evirip çevirmeye hakkınız yok. Dinimize fatura kestirmeye hakkınız yok. Bu örgütlerin arkasında falanca, filanca var demek derdimize derman olmaya yetmiyor.

Biz AK Parti olarak Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olarak sözüm şudur; kucaklayıcı olacağız. Dinimize gölge, leke düşürmek isteyenlere asla fırsat vermeyeceğiz. Sosyal medyada, şurada, burada saldıranlar olacak, unutmayın eğer haksızlık karşısında susarsanız dilsiz şeytan olursunuz. 

*

Bu sözler ilk anda tümüyle makul gibi görünüyor, fakat, değil.

Bir defa, “uygulamaya ilişkin kuralları içinde bulunduğumuz şartlara göre yenileme” diye bir ölçüt getirmek usul açısından yanlıştır. Temelden yanlıştır.

Değiştirilebilecek şartlar vardır, değiştirilemeyecek şartlar vardır.. 

Şartlar değişmez esas, değiştirilmemesi gereken sabite, İslam’ın hükümleri ise onlara endeksli belirsiz kurallar olamaz.

Böyle indî ve keyfî bir ölçüt getirdiğinizde herkes “içinde bulunduğu şartlar”ı bahane ederek herşeye bir kulp takabilir. Takar.

*

Bir başka indî ve keyfî ölçüt, “hayatın gerçekleri”..

Bu söz de Atatürk’ün “Biz, ilhamlarımızı gökten ve gâipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz” lafını hatırlatıyor. (Ki bu söz, “dilsiz şeytan” konumuna düşmemek için belirtelim, İslam açısından küfrün ta kendisidir.) 

Senin hayatın benim için niye ölçüt olsun ki?!.. Eşek arısının da bir hayatı var, pislik yiyen domuzun da, ceset arayan akbabaların ve leş kargalarının da..

Herkesin hayatının gerçekleri kendi mizac ve karakterine göre..

*

Değişmeyecek olan kurallar, ilkeler, sadece İslam'ın son din oluşu mudur?!.

Sonra, İslam’ın bütün hükümleri zaman ve zemine göre değişir mi?! Değişmeyecek olanlar yok mu?!

Herşey içtihat konusu mudur?!

İçtihadın yasak olduğu konular yok mudur?!

Mecelle’de niçin “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur” denilmiştir?

Allahu Teala, Tevrat’ın akabinde İncil’i, onun da ardından Kur’an’ı indirmişken, Hz. Musa’nın ardından pekçok peygamberi, Hz. İsa’yı ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’i göndermişken, Yahudiler (zina yapanın recmi konusunda kendileri için güncelleme yapsın diye) Tevrat’ın hükmünü bırakıp Rasulullah s.a.s.’e gelip fetva istediklerinde niçin onlar hakkında şu ayet-i kerime indirilmişti:

İçinde Allah'ın hükmü (recim emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar (da) sonra bunun ardından (senin Tevrat’taki emrin uygulanması yönündeki hükmünden) yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir. (Maide, 5/43)

*

İşte bu ayet-i kerime bütün tarihselci soytarıların, modernist şarlatanların başına balyoz gibi inmekte, belini kırmaktadır.

Tevrat ineli 2 bin sene olmuş, yeni kitaplar ve peygamberler gelmiş, fakat Allahu Teala, o Yahudilerden Tevrat’taki hükmün aynen uygulanmasını istiyor.

Şimdi biz Müslümanlar da şartlar şurtlar, hayatın gerçekleri kem küm diyerek, “Kur’an ineli bin 400 sene oldu, şartlar değişti, değişim inkâr edilemez” şeklinde zırvalar üreterek Kur’an’daki ahkâma sırt mı çevireceğiz?!

Değişim inkâr olunamaz diyerek Kur’an’daki hükümleri mi inkâr edeceğiz?!

Yahudiler gibi mi olacağız, yahudileşecek miyiz?!

Allahu Teala’nın kitabındaki hükümleri bırakıp zamandır, zemindir diye işkembesinden fetva veren zamaneperestlerin güncellemelerine mi tabi olacağız?!

*

Evet, Erdoğan’ın Kuran'ın ve İslam'ın hükümlerini şartlar şurtlar, hayatın gerçekleri filan diyerek sağa sola evirip çevirmeye hakkı yok.

Hiçbirimizin yok.

Bunun Erdoğan’a söylenmesi gerekiyor.

*

Erdoğan gibi konuşalım.. 

Din İşleri Yüksek Kurulu’nun, Diyanet İşleri Başkanı’nın alanı boş bırakmaması lazım. 

İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise siyasetçilere karşı sesleri ya hiç çıkmıyor ya da duyulmuyor. 

Ya da korkuyorlar.

Niye korkuyorsun?

Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir.

Hiç kimsenin dinimizi böyle şartlar şurtlar, hayatın gerçekleri filan diyerek karikatürize etmeye hakkı yoktur!

Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir. 

Kuran'ın ve İslam'ın hükümlerini sağa sola evirip çevirmeye hakkınız yok!

Dinimize fatura kestirmeye hakkınız yok!

Dinimize gölge, leke düşürmek isteyenlere asla fırsat verilmemelidir.

Unutmayın, eğer haksızlık karşısında susarsanız dilsiz şeytan olursunuz. 

DİNDE REFORMDAN GÜNCELLEMEYE: TÜRKİYE VE MISIR ÖRNEKLERİ

 










Mısır’ın Amerikan uşağı başkanı Sisi ile ABD’nin stratejik müttefiki Türkiye’nin başkanı Erdoğan’ın, İslam’ın güncellenmesi konusunda benzer acılar yaşadıkları, ızdıraplarının paralel olduğu görülüyor.

Bununla birlikte Sisi’nin, İslam nokta-i nazarından, (Mısır'daki iç dinamiklerin, halkın İslam anlayışının etkisiyle) Erdoğan’dan daha iyi bir noktada durduğu söylenebilir.

Çünkü Sisi, Erdoğan’ın aksine Şeriat’in kanun olarak uygulanmasına itiraz etmiyor. “Şeriat’i bir kenara atalım, laiklik (siyasal dinsizlik) olsun” demiyor.

“Şeriat elbette uygulanmalı, fakat yorumunda güncellemeye gitmeliyiz” diyor.

Erdoğan da İslam’ın güncellenmesinden söz ediyor da, o, “Güncellenmiş İslam, laiklikten daha iyidir, laikliği atalım, Türkiye İslam (Şeriat) devleti olsun, fakat bu İslam, güncellenmiş bir İslam olmalıdır” gibi bir şey de demiyor.

Laikliğine dokundurmuyor.. 

“İslam devlete karışmasın, fakat biz devletlular İslam’a karışalım, güncelletelim, bizim arzumuz doğrultusunda güncellensin” anlamına gelen birşeyler söylüyor.

*

Mısır'a gelelim..

Yeni Şafak gazetesi yazarı Taha Kılınç 28 Kasım 2018 tarihli “Nassı sopayla terbiye etmek” başlıklı yazısında Mısır’daki tartışmalara ilişkin olarak şunları dile getirmişti:

“Kanunlarla şeriat arasında bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Oysa kanunlar da şeriatın bağrından doğmuştur. Bir din adamı, kendi asrının bütün temel meseleleriyle ilgili malumat sahibi olmalıdır. İslâm’ın emirlerini yorumlarken, geniş bir bilgiyle ve ufukla bakmalı, açıklamalarını da buna göre yapmalıdır.

“Âdetler ve yerel gelenekler üzerine bina edilen hadis-i şerifler, zamanın değişmesiyle değişime uğrarlar. Örneğin, Peygamberimiz günümüzde ve aramızda yaşıyor olsaydı, verdiği bazı hükümleri değiştirirdi. Peygamberimizin bazı konulardaki hükümleri, tamamen kendi yaşadığı zamana uygundur ve o zamanla ilgilidir. Ganimet konusunu buna misal gösterebiliriz. Peygamberimiz ‘devlet başkanı ve ordu komutanı’ sıfatıyla, kendi dönemine uygun hükümler getirmiştir. Bugün ise, devlet yönetimlerinin ve orduların kendilerine has kanunları ve kuralları vardır.

“Zamanın ve şartların değişmesi nedeniyle, hadis-i şeriflerin tamamını alıp uygulamaya koymak yerine, günümüze ve insanların maslahatına uygun olan hadisleri almalıyız. Bugün aşırı gruplar, hadisleri bağlamından kopararak genellemekte, kendi ideolojilerine hizmet eder hale getirmekte ve birçok suça imza atmaktadır. İslâm, onların bu yaptıklarından uzaktır ve berîdir.”

Bu sözler, Mısır Vakıflar [bizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın küçük çapta muadili] Bakanı Muhammed Muhtar Cumua’ya ait. Geçtiğimiz hafta, uydudan yayın yapan Mihver isimli televizyon kanalında canlı yayına bağlanan Cumua, “İslâm’ın yeniden yorumlanması ve din dilinin yenilenmesi” talebini defaatle dile getiren Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’ye katıldığını belirterek, “hadislerin ayıklanması”na dair düşüncelerini televizyon ekranından milyonlarla paylaştı.

Bakan Cumua’nın “Hadislerin hepsini kabul etmemize gerek yok, günümüze uygun olanları seçmeliyiz” spotuyla manşetlere tırmanan açıklaması, Mısır’da hem Cumhurbaşkanı Sisi’nin hem de ülke basınının aylardır sürdürdüğü bir polemikle eş zamanlı olarak sahneye çıktı. Şimdiye kadar en az sekiz ayrı konuşmasında “din dilinin yenilenmesi mecburiyeti”nden söz eden Sisi’ye ilaveten, Mısır gazete ve televizyonlarında, elimizdeki hadis kaynaklarının sıhhat derecesi ve hadislerin modern hayatımızı ne kadar bağladığı ve ilgilendirdiğine dair tartışmalar yapılıyor. Bakan Cumua, söz konusu beyanıyla, mevzuya en üst düzeyde ve “ilgili alanda icranın başı” sıfatıyla iştirak etmiş oldu.

***

(…) Usul âlimleri, Hz. Peygamber’in söz ve davranışlarından bazılarının kendi dönemiyle ilgili olduğunu, örnekleriyle izah etmişlerdir. Kitaplarımızda, konunun ayrıntıları bütün açıklığıyla mevcuttur. Dolayısıyla, tutarlılık çerçevesinden çıkmamak için, usul üzere bir üslup tutturmak şarttır. Muhammed Muhtar Cumua’nın sözlerini bu çerçevede ele almak ise oldukça zor görünüyor. Mısır gibi bir ülkede, görevi “dinî nasları devlet sopasıyla terbiye etmek” olarak konumlanmış bir bakanlığın başındaki zat, “güncel olmayan hadisleri almak zorunda değiliz” dediğinde, bunun bambaşka bir anlama geleceği gayet açık.

Dahası, Bakan Cumua’nın “Peygamberimizin bazı konularda verdiği hükümler”, “adetler ve yerel gelenekler üzerine bina edilen hadis-i şerifler”, “o zamanın ve şartların ürünü kararlar” olarak yorumladığı şeylerin ne olduğu açık değil. Zaten, “metnin dilini güncellemek” bağlamındaki bütün tartışmaların bam teli de burası. Bu güncelleme neye ve kime göre yapılacak? “O zamanda geçerliydi” denilerek rafa kaldırılacak “bazı” hükümlerin neler olduğu, hangi kıstaslar çerçevesinde belirlenecek? “Bu zamana uygun değil” sonucuna varılacak hükümlerin yerine ne koyulacak? Tüm bunlar yapılırken ortaya çıkan “yeni şey”in İslâm’ın kendisine ve ana metinlerine ne derecede uygun olduğu kim tarafından ve nasıl denetlenecek?.. Sorular uzayıp gidiyor…

***

Mısır’da devletin her katmanının içine dâhil olduğu bu tartışma, İslâm dünyası olarak yeni bir sürece girmekte olduğumuzun işareti aslında. “Siyasal İslâm” yaftasıyla İslâm’ın toplumsal hayata, aileye, kişinin hak ve görevlerine, hukuka, ekonomiye, dış politikaya, uluslararası ilişkilere vb. getirdiği ölçülerin toptan iptaline çalışılan, metinlerdeki hükümlerin tartıştırılarak gündemden düşürüldüğü, “İslâm’ın bu konudaki ölçüsü budur” diye ağzını açmaya yeltenenlerin linç edildiği, fırtınalı ve bol zâyiatlı bir süreç…

Bu yolun bizi nereye çıkaracağını şimdiden kestirmek güç. Beliren alametlere bakılırsa, istikamet, istikbal ve menzil hakkında endişelenmemek ise imkânsız.

*

Taha Kılınç’in dikkat çektiği gibi, mesele gelip “Siyasal İslam”da düğümleniyor.

Türkiye Cumhuriyeti laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu için, İslam’ın siyasetiyle (Siyasal İslam’la) arasına mesafe koymuş durumda.

Hem anayasasının, hem de diğer yasalarının İslam’sız ve laik (siyasal dinsiz) olmasını gerekli görüyor.

Diğer yandan, derin yapıların, rejimi koruma ve kollama babından nüfuz/tesir/etki ajanları kullanarak Müslüman camianın zihniyetini “içeriden” dönüştürme faaliyeti yürütmüş olduğu da biliniyor.

Bu tesir ajanlarından biri, eski Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi, Mehmet Şevket Eygi adlı kırmızı takkeli şahıstı.

Bu şahıs, Millî Gazete’de İslamcılık ve Siyasal İslam hakkında yenilir yutulur olmayan zırvalar yazmayı hiç bırakmadı.

İslamcı ya da Siyasal İslamcı bilinen kişileri tekfir anlamına gelen cümleler kurdu.

Mesela şunu yazabildi: “İslam başka şey, siyasal İslam başka şeydir. İslam bir vadide, siyasal İslam başka bir vadide.”

Bu sahtekâr şahıs, bir yandan da ucundan kıyısından Kemalizm, laiklik vs. eleştirisi yapıyordu. Ancak bu, İslamcılık düşmanlığını yedirmek için oltaya takılmış yemdi.

Başı sıkıştığında da, “Gençliğimde Mahir İz gibi zevatın yanına giderdim” gibi hikâyeler anlatıyordu.

General Pekin’in ifşaatı dikkate alınırsa, onların yanına ajan olarak gittiği kabul edilmelidir. (Bu tip ajanlar adamın yanına “Hocam, hocaefendi, zatıaliniz, değerli büyüğümüz, irşadınıza muhtacız, sizden feyz almak isteriz” bilmem ne oltalarıyla yanaşırlar.)

*

Batı günümüzde İslamcılıkla küresel çapta mücadele ediyor.

Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın mevcut olduğu Soğuk Savaş döneminde (1945-1990 arası) Batı için öncelikli tehdit komünizm yayılmacılığıydı.

1990’dan sonra NATO yeni tehdit olarak İslam’ı seçti.

Fakat, İslam dünyasını ürkütmemek ve Müslümanlar arasından işbirlikçiler edinmek için “Bizim düşmanımız İslamcılar (veya Siyasal İslamcılar), İslamcılık bir ideoloji; biz din olan İslam’a karşı değiliz” demeye başladılar.

Bu söylemi İslam dünyasındaki sosyolojik müslümanlar (nüfus cüzdanı müslümanları) ve laikler hemen benimsediler. Batı (emperyalist) işbirlikçiliği zaten genlerine işlemiş durumdaydı.

Böylece, Batı'nın muasır medeniyetinden aldıkları ilhamla dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı yapmaya başladılar.

Onları kuyruğuna takan Batı, İslamcıların karşısına, aslan postu giymiş kurt gibi dışı aslan (müslüman), içi kurt (Batıcı) yerli-milli işbirlikçiler sürmüş oluyordu.

Derenin ruhsuz, cansız ve akılsız taşları ile, derenin kuşlarını taş yağmuruna tutuyordu.

*

Böylesi bir vasatta türeyen dönek ya da itirafçı birileri “Ben İslamcıydım ama tövbe ettim, İslamcı değilim, müslümanım” ya da “Din-darım, din-ci değilim” demeye başladılar.

Laiklere ve ırkçılara şirin görünmek, onlardan aferin almak için..

Oysa milliyet-çi, Farsça “dar” ekini kullanıp (Ki bu ek, “sahip olmak” anlamına geliyor) “Ben milliyetçi değilim, milliyetdarım” demiyordu.

Solcu, “Ben solcu değilim, soldarım” demiyordu.

Türkçü, “Ben Türkçü değilim, Türkdarım” demiyordu.

Ülkücü, “Ben ülkücü değilim, ülküdarım” demiyordu.

Siyasetçi, “Ben siyasetçi değilim, siyasetdarım” demiyordu.

Sanatçı, "Ben sanatçı değilim, sanatdarım" demiyordu.

İlerici, “Ben ilerici değilim, ileridarım” demiyordu.

Atatürkçü, “Ben Atatürkçü değilim, Atatürkdarım” demiyordu.

*

Böylece, dincilik-dindarlık ve İslamcılık tabirleri üzerinden müslümanlığa savaş açıldı.

Sözde din ve dindarlık karşıtı değillerdi. Dincilik ve İslamcılık karşıtıydılar.

Oysa, dinci tabiri, dindar kelimesine göre daha edepli, ölçülü, alçakgönüllü, haddini bilir ve makuldü.

Çünkü dinci tabiri, bir aidiyet, bir mensubiyet, bir adanmışlık ifade ederken, dindar kelimesi “sahiplenme” ifade ediyordu.

Durum buyken, kelime oyunu sululuğundan başka sermayesi bulunmayan şarlatanlar “İslamcı değilim, İslam satmıyorum” diyebildiler.

Sanki tarihçi tarih, denizci deniz, bekçi bek, akıncı akın satıyordu.

Fakat bu “kıblesi seyyar” ideolojik kaçar göçerler aynı şeyi milliyetçiye, Atatürkçüye, solcuya, Türkçüye demiyorlardı.

*

Osmanlı’nın son döneminde İslamcılığın alternatifi olarak Batıcılık ve Türkçülük (arasıra da Osmanlıcılık) gösteriliyordu.

Daha önceleri İslamcılıktan bahsedilmiyordu, çünkü Batıcılık ve Türkçülük gibi akımlar mevcut değildi, dolayısıyla onlarla İslam adına mücadele etmek (onlara karşı İslamcılık, yani İslam taraftarlığı yapmak) gerekmiyordu.

Kemal Atatürk (saltanatı kaldırmak suretiyle) Osmanlı Devleti’ni yıkınca Osmanlıcılık akımı kendiliğinden bitti.

Batıcılık ile Türkçülüğün izdivacından da Kemalizm doğdu.

Böylece geride iki akım kalmış oluyordu: İslamcılık ve Kemalizm.

Tek Parti rejimi, “cumhuriyet karşıtlığı ve irtica” olarak adlandırarak, İslamcılığa kendisini ifade imkânı tanımadı.

İslamcılığı yok etmeye çalıştı.

Bunun için açık savaş yürüttü, cepheden saldırdı. Fakat başarılı olamadı.

Günümüzde ise daha sofistike, rafine ve hileli yollar kullanılıyor.

“Madem yok olmuyor, ajanlar vasıtasıyla içeriden ele geçirip Yahudilik ve Hristiyanlık gibi tahrif edip dönüştürelim, yerli ve milli hale getirelim” deniliyor.

*

Bu iş için ajanlar, işbirlikçiliğe hazır dünyaperestler ve tuzağa düşürülüp şantaja maruz bırakılarak satın alınan kişiler kullanılıyor.

Sabık Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp” elemanı olduğunu açıkladığı Fethullah Gülen, bu “İslamcılığı içeriden bitirme” projesi çerçevesinde devletin kullandığı kişilerdendi.

Fethullah'ın bir "devlet projesi" olduğu; 1980'li yıllarda sanki yasaklıymış, aranıyormuş da bulunamıyormuş gibi gösterilmesi suretiyle gözlerden saklandı. Kamufle edildi.

Gülen, tam aradıkları evsafta biriydi, zeki, çevik-hareketli, ve aynı zamanda kendisi için birşey istemeyen, herhangi bir dünyalığa (bir eşe bile) sahip olmayacak ahlâkta bir adamdı.

Üstelik bilgiliydi, azimliydi, çalışkandı, yetenekliydi ve hitabeti kuvvetliydi. 

Böylece, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın "üzüm salkımı" metaforunun gerektirdiği bütün şartlar tamamlanmış oluyordu. 

Derin devletçiler (ya da devletin derinlikleri), Fethullah'ın elindeki üzüm salkımı haline gelmiş müslüman kitleyi, İslamî potansiyeli, onun eli vasıtasıyla istediği gibi kullanabilirdi.

Ancak, İslamcılığı içeriden baltalıyor ve bitiriyoruz diyerek çıkardıkları yangın az kalsın kendilerini de yakıyordu.

Çünkü CIA, emeklerinin ürünü Fethullah'ı ellerinden kapıp almış, o güne kadarki emeklerini çalmıştı. 

Eli böğründe kalan emekdarlar, öfkelerini Fethullah'ın salkımındaki üzüm tanelerinden çıkarmaya başladılar. 

Kırk yılda oluşturulmuş efsaneye göre "Hocaefendi", dünyalık hiçbir şeye malik değildi, insanlar tarafından yüceltilmeyi de umursamayacak kadar yüce bir ahlâka sahipti, dolayısıyla resmî muhasebe kayıtlarına göre bu süreçte ne birşey kazanmış, ne de kaybetmişti.

"Resmî bildirimlere" (inandırılmak istendiğimiz efsaneye) göre, kaybedenlerin sadece üzüm taneleri (ülkenin sosyal sermayesi ve insan kaynakları) olduğunu düşünmemiz gerekirdi.

Fethullah bumerangı, dönüp onu boşluğa savuranların kafasını yarmıştı.

*

Ancak, yaşananlardan ders alınmadı, ve bu İslam’la oynama çılgınlığı bitmiş değil.

Bu rejim varoldukça da bitmez.

İslam'ı devletçi, Atatürkçü, omurgasız ve laikliğe (siyasal dinsizliğe) endeksli hale getirme (güncelleme) projesinin yerli ve milli başka örgütlü sosyal ayakları halen aktif durumda, ihtiyaca göre yenileri de üretilir, üretiliyor.

Strateji aynıysa da taktik değişebiliyor.

Mesela "dinde re-form"un ("yeniden biçimlendirme"nin) adı değiştirilmiş, yerli ve milli hale getirilip "güncelleme"ye dönüştürülmüş durumda.

Fark şurada, reform yabancı bir kelime, güncelleme ise yerli ve milli.

Öz değişmiyor, değişen, söz.

ERDOĞAN’IN OYUNU VE MÜSLÜMAN'IN RÜŞD ÇAĞI

 



Şurası kesin: Erdoğan kafa karıştırmayı çok iyi biliyor.

2017 yılında Külliye’deki 29 Ekim Resepsiyonu’nda şöyle demişti:

Milletimizle bir olup bu oyunu bozacağız. Karşımızdakiler demokrasi ile hareket ediyorlarsa demokrasi ile bozacağız. Bizim kitabımızda esaret yoktur. Bizim kitabımızda köle olmak yoktur, kula kul olmak yoktur. Bizde Hakk’a kul olmak vardır.

İlkin, “karşımızdakiler” diyor ve bununla başta ABD olmak üzere Batılı güçleri kast ediyor.

İkinci olarak, “demokrasi” vurgusu yapıyor.

Üçüncü olarak da kula kul olmamaktan, Hakk’a kul olmaktan söz ediyor.

Meselenin “demokrasi” faslına ve “karşındakine bu konuda ayak uydurma” bahsine dair söylenecek çok şey var, fakat geçelim..

Kula kul olmamaktan ve Hakk’a kul olmaktan bahsedelim.

*

Müslümanların (müslümanlığının şuurunda olan müslümanların) bütün demokrasi ve laiklik eleştirisinin temelinde işte bu hassasiyet yer alıyor: Kula kul olmamak, Hakk’a kul olmak.

Mesela, Said Ramazan el-Bûtî, Hakk’a kul olmanın anlamını Fıkhu’s-Siyre‘sinde şu şekilde özetliyor (çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Milli Gazete, s. 118):

Akıllı olarak rüşt çağına ulaşan hiçbir kadın veya erkek yoktur ki, Allah tarafından, kendi nefsinde İslam şeriatini, yaşadığı toplumda da İslam nizamını gerçekleştirmek için mükellef kılınmış olmasın.

Evet, Hakk’a kul olmanın anlamı budur.

Erdoğan’ın ise bunun tam tersini savunduğunu ve yaptığını görüyoruz.

“Karşısındakiler”in keyfi öyle istediğinde “demokrasi”ye razı..

İslam şeriatine/nizamına ise razı değil. Mısır’a, Tunus’a gidip “Şeriat’i boş verin, laiklik çok iyi” diyen o..

İslam açısından bu sözlerin anlamı şudur: Hakk’ı boş verin, kula kul olun!..

*

Bunun lamı cimi yoktur, mesele bu kadar açıktır.

Bu ifadelerimiz, kendilerini boş sözlerle aldatan, bir taraftan da çok iyi müslüman olmayı başardığını zannedenleri rahatsız edebilir.

Fakat, onların da bu gerçekleri en açık ve yalın biçimde duymaları gerekiyor.

İçi boş “kula kul olmama, Hakk’a kul olma” edebiyatının içyüzü, herkesin anlayacağı açıklıkta ortaya konulmalıdır.

Şunu unutmasınlar, bu uyarılar sadece bu dünyada kalmayacak; sadece bu dünya için yapılan birşey değildir.

İster kabul edin, ister etmeyin..

İster dinleyin, ister dinlemeyin..

Yarın kıyamet gününde, duymak istemediğiniz bu uyarılar sizin aleyhinize delil olacak.

*

Hem “kula kul olmama, Hakk’a kul olma” edebiyatı yapacak, bu edebiyattan nemalanacaksın, hem de laiklik havariliği yapacaksın, bu olmaz..

Bu durumda senin bu edebiyatın, laiklik propagandanı tabiri caizse “yutturmak” için aldatıcı tuzak vazifesi görmüş oluyor.

Senden kimse Türkiye’de şeriat ilan etmeni ya da şeriat savunuculuğu yapmanı beklemiyor, fakat kalkıp işgüzarlık yapıp taa Mısır ve Tunus’a gidip “Şeriat’e karşı laiklik” propagandası yapmamalıydın!..

Ülke içinde de zaten fiilen var olan laikliğin zihniyet düzeyinde benimsenmesi için uğraşmamalıydın, uğraşmamalısın!

*

Erdoğan zamanında “İslam’ın güncellenmesi”nden de söz etmişti.

Sonra da tecdidden (yenilemeden) vs. bahsederek lafı toparlamaya çalışmıştı.

Tecdid anlamında bir güncellemeyi Atatürk döneminde merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca yapmıştı.

Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Kur’an ayetlerinin güncele bakan yönlerine dikkat çekmişti.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen “haham ve rahiplerin rabler edinilmesi” olgusunun son dönemdeki karşılığının parlamentoların ve parlamenterlerin (milletvekillerinin) rabler haline getirilmesi olduğunu yazmıştı.

*

Diyanet İşleri Başkanlığı cuma hutbelerinde bu güncellemeye niye dikkat çekmiyor?

Dikkat edilsin, bu güncellemeyi merhum Elmalılı Hoca, İskilipli Atıf Hoca gibi ulemanın ipe gönderildiği dönemde yapmıştı.

 Merhum Elmalılı Hoca’nın ifadeleri (sadeleştirilmiş şekliyle) şöyle: 

31- “Allah’dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler”. Allah’ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar, Allah’ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah’ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar, “yapın” dediklerini de yapmadılar. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler.

Onlara, Allah’ın emirlerini uygulayan, O’nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz’etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular.

Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî’nin oğlu Adiy demiştir ki: “Resulullah’a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi’ni okuyordu, bana “ya Adiy şu boynundaki veseni (putu) at” buyurdu. Ben de çıkardım attım. “Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler.” anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: “Allah’ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?” Ben de “evet” dedim. “İşte bu onlara ibadettir.” buyurdu.

Rebi’ demiştir ki, “Bu rablık İsrailoğulları’nda nasıl idi?” diye Abdul’âli-ye’ye sordum. O da“Genellikle Allah’ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı.” dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.

Şu halde burada din âlimlerine, ulul’emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah’ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan “ahbar” ve “ruhban”a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, “min dunillah” olan, yani Allah’ın emrine ters düşen itaattir.

Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah’ın emridir. Ve Allah’ın emrine itaat de Allah’a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya değil “Allah’a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.” (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah’a ve Resulü’ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah’a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah’ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte Yaratıcı’ya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat Halık’a isyan bulunmamak şartıyla meşru olur.

İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, hakkın emrine uygun düşmesinde ve daima Allahın rızasını araştırmasında, hakkın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen Allah’ın hukukuna aykırı olan, Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu’l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: “Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı.” (Nisâ, 4/83), “Allah’ın kulları içinde O’ndan en çok korkanlar âlimlerdir.” (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve “Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız.” (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır.

Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak Hakk’ın kuludur. Delillerin ve Hakk’ın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah’ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır.

Ancak Allah’ın emirlerini gözardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vaz’ etme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir.

Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.

Maalesef Yahudiler ve Hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar (din bilginlerini) ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve Papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve Kitab’ın (İncil’in) kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te’vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) Rab edinilmelerine “klerikalizm” adı verilir.

Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)’ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir….

*

Günümüzde birçok ülkede parlamenterlerin gerçekte parti liderlerinin birer kuklası oldukları gözönüne alınırsa, doğrudan parti liderlerinin rabler haline getirilmekte olduklarını kabul etmek gerekir.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra Diyanet de söz konusu ayet-i kerimeyi bir cuma hutbesinde konu edinmiş, isim vermeden “The Cemaat”in Fethullah Gülen’i aynı şekilde rab edindiklerini ima etmişti.

Fethullahçılara böylesi bir uyarının yapılması gerekiyordu, fakat geç kalınmıştı. Ba'de harabi'l-Basra..

Bu uyarı beş yıl, 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl öncesinden yapılmalıydı. 

İşte o zaman bu uyarının gerçek bir değeri olurdu.

*

Fakat Diyanet, merhum Elmalılı Hoca’nın parlamenterlerin (laik siyasetçilerin) rab edinilmesi konusundaki uyarısını hiçbir hutbede dile getirmiş değil.

Bu uyarıyı da yapmadıkça, Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Bahçeli, Akşener vs. gibi liderlerin rab edinilmemesi gerektiği konusunda Müslümanları uyarmadıkça vazifesini yapmış olmaz.

Bu noktada, “Diyanet bunu nasıl yapsın, burası laik (siyasal dinsiz) bir ülke” denilecektir.

İşte bu da, Türkiye’de gerçek bir din ve vicdan hürriyetinin bulunmadığının kanıtıdır.

Rejimin işine gelmeyen İslamî hakikatler (iman hakikatleri) camide bile söylenememektedir.

Merhum Elmalılı Hoca gibi başının gitmesi tehlikesini umursamadan hakkı söyleyenlerin uyarıları ise, sınırlı sayıda insanın satın aldığı, satın alanlar içinden de ancak beş on kişinin okuduğu kitaplarda sır olarak kalmaktadır.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."