BATILILARIN İCAT ETTİĞİ (İSLAMCI OLMAYAN) SİYASAL'SIZ "GERÇEK İSLAM"

 


Siyasal İslam’dan söz edenler, “Siyasal olmayan bir İslam”ın varlığını kabul ettirmek için bu kavramı “icat” etmiş durumdalar.

“İcat” yapan kendileri, fakat İslamcı diye adlandırdıkları kitleyi “icat yapmak”la suçluyorlar.

Eric Hobsbawm’ın geleneğin icadından (invention of tradition) söz etmesinden beri bu icat kavramı sosyal bilimciler arasında moda olmuş durumda. İslamcılık eleştirmenleri de bu kavramı tepe tepe kullanıyorlar.

Mesela Bassam Tibi..

*

Bu şahıs, Islamism and Islam adlı kitabında İslamcılar’ın İslam tarihine ve İslam’ın geçmişteki ihtişamına dönüş çağrısı yaptıklarını, fakat dönmek için aradıkları devletin “icat edilmiş (yani uydurulmuş) gelenek” olduğunu iddia ediyor. Ona göre, tahayyül edilen “Tanrı’nın yönetimi” İslam tarihinde hiçbir zaman var olmadı. O yüzden İslamcılık İslam’ın yeniden dirilişinin habercisi değildir, icat edilip uydurulmuş olan geleneğin bir yeniden icadıdır.

Peki nasıl yeniden icadıdır?

Ona göre, İslamcıların gelenek icadının ilk adımını İslam’ın “din ve devlet”, yani bir devlet düzeni içeren bir din olarak anlaşılması çabası oluşturuyor. Oysa “devlet” (dawla, state) kelimesi Kur’an ve Sünnet’te geçmemektedir. Bu durum “İslam nizamı/düzeni” (nizam al-Islami) ve “İslamî hükümet/yönetim” (hukuma Islamiyya) terimleri için de geçerlidir. Aynı durum Şeriat hukuku (shari’a law) için de geçerlidir. Kur’an’da bu kelime (Şeriat) sadece bir kez geçmektedir (Casiye, 45/18). Sözlük anlamı itibariyle de “suya giden/götüren yol” demektir, örtük anlamı ise “doğru yol”dur.

Bundan hareketle Bassam, İslamcıların Şeriat geleneğini Kur’an’da yer almayan bir şekilde yorumladıklarını öne sürüyor. Onlar burada durmamış, cihad kavramını da yeniden kurgulamışlardır. Kur’an’da anlatılan klasik cihadın modern cihadizme evrilmesi sürecini başlatan da Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) teşkilatının kurucusu Hasan el-Benna’dır. Bassam’a göre, cihadizm, dünya düzeninin “yeniden icat edilen” Şeriat’in ilkelerine göre kurulması sürecinin bir aracı durumundadır.

Yine ona göre, Şeriat hukuku üç farklı anlama sahiptir. Birincisi yazılı temel kaynaklardan çıkarılan anlamdır. Bu anlam çerçevesinde şeriat, ahlâkî gelişim kılavuzu niteliğini taşımaktadır. İkincisi, sekizinci yüzyılın (700’lü yılların) başındaki İslamî yasa geleneğinin ortaya koyduğu anlamdır. Bu anlamıyla şeriat medenî hukuka ve mezheb kurallarına karşılık gelmektedir. Üçüncüsü ise İslamcılık bağlamında ortaya çıkan anlamdır. Bu anlamdaki şeriat, bir devlet hukuku ve ulusal anayasa iddiası durumundadır. Bassam’a göre bu, İslam’da daha önce görülmemiş birşeydir ve o nedenle de tam olarak “gelenek icadı” kabul edilmelidir.

Özetle Bassam, İslamcılığın “geleneğe” dayanmadığını, yani ksüz olduğunu ve “gerçek (authentic) İslam” olmadığını iddia etmektedir. (Marko Vekovic, “Islamism and Islam”, Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 440-2.)

*

İmdi, Bassam’ın laflarına bir de tersinden bakalım.. Doğrulama yapmak için sağdan sola saymayı bırakıp bir de soldan sağa doğru sayalım.

Bu akademik casusun (psikolojik savaşın akademik süvarisinin) zırvalarının doğru kabul edilebilmesi için öncelikle tarihte İslam devleti diye birşeyin mevcut olmadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Buna göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin meydana getirdiği oluşum bir devlet değildi.

Valiler atıyordu, cizye vergisi alıyordu, zekâtların toplanma ve dağıtılma işi için vazifeliler tayin ediyordu, suçluları (Şeriat’e göre) cezalandırıyordu, Bizans’a karşı seferler düzenliyordu, Arap kabilelerini İslam’a davet ediyor ve kabul etmeyenlerin üzerine ordu gönderiyordu, fakat bir devlet kurmamıştı.

Nerden biliyormuşuz?

Şurdan biliyormuşuz: Kur’an’da devlet kelimesi geçmiyormuş. 

(Aslında geçiyor da, bugünkü anlamda değil.)

*

Kur'an'da devlet kelimesinin geçmesi gerekmiyor, o zaten baştan sona devleti anlatıyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin devleti anlatması gerekmiyordu, onun kendisi zaten devletti.

Onun hayatı devlet.. 

Konuşurken devlet başkanı sıfatıyla konuşuyordu.. "Konuşan devlet" durumundaydı.

Onun eylem ve söylemleri o günün siyasetiydi.

O, bir mağaraya çekilip filozofluk adına devlet hakkında lüzumsuz edebiyat yapan biri değildi.. Bizzat devletin kendisiydi.. 

Hayatı baştan sona siyasetti..

O güne ait "siyasal" olan ne varsa hepsi onun eseriydi.

İslam devletini görmek istiyorsan, gökteki yıldızları sayar gibi Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellemin sözlerinde devlet kelimesini arama budalalığı yapmayacaksın, hayatına bakacaksın.

Siyasal İslam (İslam'ın siyaseti) var mı yok mu diye merak ediyorsan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hayat hikâyesini otur oku.

O zaman göreceksin ki, onun hayatı tamamen siyasettir. Baştan sona.. 

Ve o, devletin ta kendisidir.

Bazı kafadan sorunlu çok bilmişlerin kimi zaman "İslam'ı sözlerinle anlatma, davranışlarınla anlat, vaizlik yapma, hayatınla örnek ol" gibisinden edebiyat yaptıklarına, tavsiyelerini uygulayıp susarak örnek olmak yerine akıldanelik sergilediklerine şahit olunur. 

İşte bunu Peygamber Efendimiz sallalllahu aleyhi ve sellem yapmıştır.

Hayatı siyasettir. Kendisi devlettir.

İslam'ın siyasetini ve devletini başka nerede arıyorsun bastonsuz kör?

*

Bir devletin devlet olduğunun anlaşılması için illa da devlet kelimesinin kullanılması şart mıdır?

Mesela sen, senin insan olduğunun anlaşılması için birisiyle tanışırken önce “Ben, bir insanım, hayvan ya da cansız eşya değilim” diye mi söze başlıyorsun?!

Senin insan olduğun gözünden kulağından, kaşından burnundan anlaşılmaz mı? İlla da alnına “Bu bir insandır” tabelasının asılması mı gerekiyor?

*

Evet, devlet kelimesi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

Hatta Kanunî bile “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” derken devlet kelimesini bugünkü anlamında kullanmaz, bununla bir kişinin “şahsî statü”sünü, devletlû olmasını kasteder. 

Aklı başında bir adam “Bütün bir Osmanlı Devleti, benim hayatımın yanında bir hiçtir, hatta sağlıklı bir nefesim için bile feda olsun!” diyebilir mi?! Sonuçta adam bir karış toprak için başını ortaya koyarak savaş meydanına gidiyor.

Evet, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında devlet kelimesi bugünkü anlamda kullanılmıyordu, fakat devlet egemenliğini ifade eden “mülk” kelimesi kullanımdaydı.

Kur'an'da da melik (mülk sahibi, hükümdar) kelimesi geçer. 

Onun için Hz. Ömer r. a., “el-Adlu esasu’l-mulk” demiştir: Adalet mülkün temelidir.

Yani “Adalet, devletin temelidir”. (Cahil siyasetçilerimizin Hz. Ali’ye isnad ederek söyledikleri “Devletin dini adalettir” safsatasının aslı yoktur, devletin temeli adalettir. Madem ki devletin dininin olmasını kabul ediyorsunuz, o halde dini doğrudan İslam olsun. Çünkü İslam’sız adalet mümkün değildir.)

“Adalet mülkün temelidir” sözünde geçen mülk, arsa tarla değildir, devlettir.

Bassam adlı akademik soytarının birinci çarpıtma ve palavrası bu..

*

İkincisi, şeriat kelimesi evet Kur’an’da sadece bir ayette geçer, fakat “şera’a” (Şeriat kıldı) şeklinde de yer alır (Şura, 42/13). Yine “Şeriat kıldılar” demek olan “şera’û” da mevcuttur (Şura, 42/13).

Kur’an’daki emir ve yasakların hepsi şeriattir. Her emir ve yasakla birlikte bunun şeriat demek olduğunun ayrıca söylenmesi mi gerekir?!

Mesela Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında anayasa kelimesi kaç defa geçiyor?

Her sayfada, “Unutmayın, bu okuduğunuz metin anayasadır. Şimdi anayasanın yeni bir maddesini okuyacaksınız” mı deniliyor?!

*

Bu akademik soytarı bir de şeriat kelimesinin sözlük anlamını diline dolamış. Lütfedip örtük anlamdan da söz ediyor.

Burada önemli olan kelimenin sözlük anlamı değildir, terim/ıstılah anlamıdır.

Mesela “anayasa" (ana yasa) dediğimizde, ana kelimesini sözlük anlamıyla alamazsınız. Bir yasanın ana olması, o yasanın canlı olması ve doğurup çocuk sahibi olması anlamına gelmez.

Bir de baba yasa aramak gerekmez.

*

Akademik soytarının numaralarından biri de şeriati “ahlâk”a indirgeme şeklinde kendisini gösteriyor.

Batılılar (ve Batı’yı taklit eden halkı müslüman kendisi laik/dinsiz devletler) böyle bir İslam istiyorlar: Sadece ahlâkî öğütler içeren bir din. 

Bunun ötesinde devlete müdahale etmeyen, etliye sütlüye karışmayan bir din.

Yani insanlar acı çektiğinde afyon olarak kullanılabilecek uyuşturucu benzeri bir din.

Bunların ahlâktan anladığı da ahlâksızlıklara göz yumulmasından, dalkavukluktan, tabasbus ve riyadan ibarettir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem "güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir" ve "onun ahlâkı Kur'an'dı":

"Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara sert davran! Onların varacağı yer Cehennem'dir. Ve o ne kötü varılacak yerdir!" (Tevbe, 9/73)

İşte Peygamber s.a.s.'in tamamlamak için gönderildiği güzel ahlâk budur.

Ahlâksızlıklar ve ahlâksızlara yönelik pasif destekçilik ve onlar karşısındaki mıymıntı dalkavukluk güzel ahlâk değildir, şahsiyetsizlik, rezillik, kepazelik ve şerefsizliktir.

*

Bassam gibi tipler, tam da İslamcılığa ve İslamcılara izafe ettikleri şeyi yapmakta, bir “gerçek İslam” icat etmektedirler.. İcat..

Ve bu (icat edilmiş, uydurulmuş) gerçek (otantik) İslam adına İslamcıları İslam’dan aforoz ediyorlar.

Malum, yahudiler ve hristiyanlar bir dinin nasıl tahrif edileceği, nasıl bozulacağı, sonra da dinin aslına sadık kalanların nasıl aforoz edilecekleri konusunda binlerce yıllık bir tecrübeye sahipler.

Bu işte ustalaşmış durumdalar.. Bildikleri numaraların haddi hesabı yok.

Bu tercrübelerini şimdi Siyasal İslam ve İslamcılık kavramları çerçevesinde İslam için maharetle hayata geçiriyorlar.

Ellerinde yeterli insan kaynağı var.. Bassam gibi Batılıların sofralarındaki yemek artıklarına alışmış kemik yalayıcısı satılmış tiplerin sayısı az değil.

Müslümanların yaşadıkları topraklarda da zaten Bassam gibilerin ürettikleri hurafeleri ezberleyip aynen tekrarlamak suretiyle “aydın/entel bilim adamı, sosyolog, siyaset bilimci” vs. olmaya can atan satılık tipler gayet bol.

*

Evet, Bassam gibiler aslında “icat edilmiş bir İslam”ın propagandasını yapıyorlar.

Yahudilik ve Hristiyanlık gibi köklerinden koparılıp tahrif edilmiş bir İslam..

İslamî gelenek diye anlattıkları şey de “icat edilmiş gelenek”..

Fakat, yavuz hırsız ev sahibini bastırır fehvasınca, kendi yaptıkları "icat" şeytanlığını İslamcılar dedikleri kitleye atfediyorlar.

Akıllarınca İslam'ı Müslümanlar'dan çalıyorlar.

*

Bassam gibi müslüman kökenli satılmış tipler "avcı kekliği" durumundalar.

Avcılar, diğer keklikleri avlamak için bazı keklikleri muhafaza edip beslerler. Çünkü cins, cinsi çeker.

Bazen de bu iş için kuş maketleri kullanılır. 

Ve avcılar da kuş sesi çıkarır, kuş sesi taklidi yaparlar.

Ama bunların hiçbiri, avcı kuşlarının yerini tutamaz.

Kuşların aldanıp bu tuzaklara düşmeleri normaldir.

Fakat, Müslümanlar'ın Bassam türü avcı kekliklerine aldanmaları normal karşılanamaz.

Bir müslüman kuş beyinli olamaz.

Ve bir müminde birazcık firaset bulunmalıdır.


BÜTÜN BUNLAR VARKEN HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ YAPAMAM!

 

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Bülent Orakoğlu'nun bugünkü yazısı Yazıcıoğlu suikasti ile ilgili.

Orakoğlu sıradan biri değil. 

Emniyet İstihbarat Daire başkanlığı yapmış tecrübeli bir isim.

Yazısının başlığı şöyle: "EGM’den ByLock kayıtlarında Muhsin Yazıcıoğlu’nun aranmasını kim, neden istedi?"

Yazısının bir bölümü şu cümleyle başlıyor:

‘Silahlı terör örgütü adına suç işleme, yalan tanıklık, iftira, suç uydurma, suçu ve suçluyu övme’ suçlarından sabıkası bulunan BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan en başından beri olayın suikast olduğuna inandığını ifade etti.

Adam yalan tanıklık, iftira, suç uydurma gibi suçlardan sabıkalıysa, bunun ifadelerine nasıl güveneceksiniz?

Birileri buna, "Şu yönde ifade ver, karşılığında da şunu al" dediğinde, bunu hemen yapacak bir adam.

Her neyse.. Orakoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

Zira Önalan’a göre Yazıcıoğlu’nun düşürülen helikopterin başında iken görüntüsünü izlemişti. Görüntüleri merhum gazeteci Alper Apak’ın kendisine izlettiğini iddia eden Önalan; “Alper ile bir karayolunda buluştuk. Araç içerisinde bana 10-15 saniyelik görüntü izletti. Görüntüde helikopter düşmüş, 3 parkalı adam helikoptere doğru gidiyor, Muhsin Başkan’ın sırtı dönük yeni kalkmış gibi, arkasından biri de bunu kameraya çekiyor. O zaman Mustafa Destici’yi aradım o da ‘Bu işlere savcılık bakıyor’ dedi. 

Adamın şahidi bir ölü (Alper Apak.. Yazının ilerleyen paragraflarında soyadı Akpak'a dönüşecektir).. Savcılık istiyorsa artık öbür dünyaya bir yazı yazarak soruşturmayı derinleştirebilir.

Ancak bu Önalan, önce tek kişiden bahsederken, ardından "izlettiler" diyerek tanıkların sayısını çoğaltıyor.

Dolayısıyla, ondan, sadece ölen Alper Apak'ın değil, diğerlerinin de isimlerinin istenmesi gerekir.

Okuyalım:

Görüntünün devamı ya da öncesi olabilir. Uzun görüntüden bana bir kesit izlettiler. O gün bana bunu izlettiler ama başka bir amaçları var mıydı bilmiyorum. 

Niye başka birine değil de sana izlettiler? Senin özelliğin ne?

Kimler izletti? 

Yazıya dönelim:

Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım. Avukat arkadaşlarla görüşüp savcılığa anlatmaya karar verdik. O zaman Malatya Savcılığı’na gidip ifade verdik. Savcılığa ifade verdikten sonra Alper Akpak ile görüşüp görüntüleri rica ettik, o da ‘Bana bir hafta süre verin’ dedikten sonra Kasımpaşa’da öldürüldü. 

Böyle birşey için bir hafta süre istenir mi?

Bu tür görüntülerin nakli bir tuşa bakıyor.

Bu, Amerika'dan gelecek bir kargo mu ki bir hafta süre istiyor?

Diyelim ki sendeki kayıt silindi, birilerinden isteyeceksin, ya da izin alacaksın, o zaman da isteyeceğin süre en fazla bir gün olabilir.

*

Adam suç makinası, yalancı, fakat aynı zamanda sorumluluk duygusuna sahip örnek bir vatandaş. "Tabii bütün bunlar varken hiçbir şey yokmuş gibi yapamazdım" diyor.

Adamdaki sorumluluk bilinci göz yaşartıcı boyutlarda.

Ancak, tuhaflık şurada: Madem Malatya Savcılığı'na gidip ifade verdin, Savcılık bu Alper'i zaten ifadeye çağırır. Ondan görüntüleri ister. Sen niye görüntüleri istiyorsun? Sen savcı mısın?

Sonra, böyle bir durumda, o Alper'in öldürülmesinin, senin yalancı şahitliğinin, yalan beyanının ortaya çıkmasını engellemeye yönelik olmadığından da emin olunamaz.

*

Her neyse, bu tecrübeli yalancı şahidin laflarına (yani Orakoğlu'nun yazısına) dönelim:

Biz savcılığa ifade verdikten birkaç gün sonra Alper Akpak öldürülüyor. Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum. Alper’in kaynağı babası. Babası, normal bir gazeteci değildi. Çok değişik iltisaklı ilişkileri olan bir kişiydi" dedi.

Derler ki, "Yalancının çok güçlü bir hafızasının olması gerekir". 

Yoksa, "Nasıl bir yalan uydurmuştum" diye düşünürken ipin ucunu kaçırabilir.

Ancak, yalancılar genelde bir iki dakika önce söylediklerini bile unutmaya meyillidirler.

Bu kıdemli yalancı Emrullah'ın durumu da aynı.

Lafının başında "Bana izlettiler" diyor, burada ise "Alper görüntüyü başka kişilere gösterdi mi bilmiyorum" diye konuşuyor.

Başka bir çelişki daha sergiliyor. Alper'in kaynağı babasıymış. O halde, babasının izlemiş olması gerekiyor. 

Çünkü kaynak o.

*

Orakoğlu'nun yazısının devamı şöyle:

YAZICIOĞLU SUİKASTI BYLOCK KAYITLARINDA; ÖRGÜT İMAMLARI ARASINDAKİ İTİRAFLAR

2009’da Muhsin Yazıcıoğlu’nun içerisinde bulunduğu helikopterin kırıma uğraması sonucu Yazıcıoğlu ve 5 kişinin hayatını kaybettiği olay, FETÖ’nün gizli haberleşme ağı ByLock’ta çıkan örgüt imamları arasındaki yazışmalarla da yeni bir boyut kazandı. Yazıcıoğlu suikastı ByLock konuşmalarına yansıyordu. FETÖ’nün ByLock konuşmaları şöyle: “Elazığ İl İmamı Mehmet D. “Benim başıma Yazıcıoğlu hadisesi gelince, hemen İzmir’e gittim. Barbaros abiyle görüştüm. O büyüğümüzle görüştü. İstanbul’da heyet toplandı. Öğlen El Aziz’e geldim noktayı koyduk. Tereyağından kıl çeker gibi iş halloldu. Amerika’ya gittiğimde büyüğümüz, ‘sürecin en sıkıntılı hadisesiydi’ dedi. Doğru yerle istişare. Bizim abilere kalsak ne var ki dedi bazıları. Hızlı hareket edilemedi bana göre.”

Adam, "başına Yazıcıoğlu hadisesinin gelmesinden" söz ediyor. Böyle bir hadisede etkin olan, "özne" konumunda bulunan bir adam böyle bir cümle kurmaz. 

Bununla birlikte yapılması gereken şey basit: Bu Mehmet D.'yi, Barbaros abisini, İstanbul'daki heyetin mensuplarını tespit eder, hepsini sorgularsınız. "Bu adamın başına ne geldi, size neyi sordu, mesele nasıl tereyağından kıl çeker gibi halloldu, anlatım bakalım" denilir.

Bunu yapmayıp "Böyle bir yazışma var" diyerek konuyu kapatmak, meseleyi örtbas etmeye çalışmak anlamına gelir.

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı şöyle:

Yaklaşık 15 saat süren duruşma sonunda mahkeme heyeti; Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na müzekkere yazılarak ByLock yazışmalarında Muhsin Yazıcıoğlu adının geçip geçmediğinin sorgulanmasının istenmesine, var ise buna ilişkin belgelerin bir suretinin talep edilmesine karar vererek duruşmayı erteledi. Yazıcıoğlu suikastı ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Tecrübeli bir emniyetçiye, bir istihbaratçıya yakışmayacak bir laf: Yazıcıoğlu suikasti ancak bu kadar itiraf edilir ne dersiniz?

Adam belki de bir iftiraya uğrayacaktı da ondan tereyağından kıl çeker gibi kurtuldu, nerden biliyorsun?

*

Orakoğlu'nun yazısını okumaya devam edelim:

“MAHKEME GÜNÜNE KADAR BAŞIMA BİR ŞEY GELİRSE BİLİN Kİ BU BİR SUİKASTTIR”

Bu sözler Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın koruması Erol Yıldız’a ait. Türk Polis Teşkilatı’nda PM olarak görev yapan Yıldız Kahramanmaraş 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin 19 sanığın yargılandığı davada 23 Mayıs’ta üç polisle birlikte tanık olarak ifade verecekti. Ancak PM Erol Yıldız 17 Mayıs’ta ifade veremeden mahkemeden 5 gün önce kendi arabasının altında kalarak şüpheli bir şekilde kaza süsü verilmiş bir cinayete mi kurban gitmişti? Zira Büyük Birlik Partisi’nin MYK üyesi Ali Karahasanoğlu’nu hem dün hem de ondan önceki gün, bugün kaza ile öldüğü söylenen Erol Yıldız (bizce şehittir) arayarak “Mahkeme gününe kadar başıma bir şey gelirse bilin ki bu bir suikasttır. Çünkü Muhsin Başkan’ın şehit olduğu gün helikoptere binmeden önce son görüştüğü kişi Ünal Kurt isminde FETÖ’den yargılanan kişinin Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği bir dosya ile ilgili şahitlik yapacağım’’ dediği iddia edilmişti.

Bir FETÖ'cünün Yazıcıoğlu'na dosya verecek olması cinayeti onların işlemiş olduğunu göstermez. Tam aksine, birileri FETÖ'cülerin Yazıcıoğlu'na bir dosya verecek olmasından rahatsız olabilirler.

Ayrıca, böylesi bir dosya, sıradan bir dosya da olamaz.

Muhtemeldir ki, FETÖ'cüler, o dosyanın, bazı kritik konularda Yazıcıoğlu'nun kararlarını etkileyeceğini düşünmüşlerdir.

Böyle bir dosya, ve böyle bir dosyanın içeriği, FETÖ için değil, FETÖ'ye karşı olanlar için rahatsızlık kaynağı olabilir.

*

Yazıya dönelim:

FETÖ’cü Ünal Kurt’un daha önce yargılandığı anlaşıldığından yakalanması ve şehit Muhsin Yazıcıoğlu’na vereceği dosyanın elde edilerek içeriğinin önlenmesi önemli görünüyor sanırım. 

Evet, bu önemli.

Yazar "içeriğinin önlenmesi" diyor, fakat kastı "öğrenilmesi" olmalı.

Ancak, "içeriği önlenebilir" de.. Çünkü söz konusu dosya, birilerini rahatsız edecek türdense, Ünal Kurt'un konuşması şu veya bu şekilde engellenebilir mi diye düşünmek de mümkündür. 

Akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım: Adam ya hiç bulunmaz, ya konuşmamaya veya yanlış bilgi vermeye ikna edilir. Veya belki de "temizlenir", nerden nasıl bilebilirsiniz?. 

Ancak, faraziyeler üzerinden hüküm vermek doğru olmaz.

*

Orakoğlu'nun yazısına dönelim:

Yine gazeteci Alper Akpak’ın savcılığa gittikten sonra öldürüldüğü güne kadar HTS kayıtlarının tespiti BBP eski MKYK üyesi Emrullah Önalan’ın doğru söyleyip söylemediğini ortaya çıkaracak, doğru söylüyorsa gazeteci cinayeti ve Yazıcıoğlu suikastı ile ilgili bize kamuoyuna henüz yansımamış önemli ipuçları verebilecektir sanırım. İnşallah!

Burada Emniyetçi bilgi ve tecrübesi konuşuyor.

Diyelim ki bu Emrullah doğru söylüyor, böyle bir kaydı izledi.. Bu kayıtlar ölen Alper'in eline nasıl ulaşmış olabilir?

Senaryoya göre, görüntüleri kaydeden kişinin ve parkalıların FETÖ'cü olması gerekiyor. Ve bunlar, kaydettikleri görüntüleri belgesel seyrettirir gibi sağa sola dağıtan tipler. Alper'in babasına da "Sen gazetecisin, gazeteciler böyle şeylere meraklıdır, buyur al sana görüntü" diyorlar. O da oğluna veriyor. Oğlu da, Emrullah Önalan'a gösteriyor. 

Doğruysa, böyle..

Yalansa, önümüze şu soru geliyor: Bir insan yalan olduğunu bile bile kalkıp taa Malatya'ya gidip böyle bir ifadeyi niçin verir? Ne karşılığında? 

Bunu bir hobi olarak beleşten yapıyorsa bayağı masraflı ve zahmetli bir hobi.. 

Yok bunu bir meslek, bir gelir kapısı olarak görüyorsa, onu kimler niçin böyle konuşturuyor olabilirler?

*

Ancak, altı yıl önce, 28 Eylül 2016 tarihinde Milliyet gazetesinde konu çok farklı bir biçimde yer almış:

Milliyet'te yer alan habere göre, Önalan, 13 Haziran 2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesinde, şunları söyledi:

"Yazıcıoğlu vefat ettikten sonra İstanbul'da Ahmet Akbak adlı bir devlet görevlisi ile tanışmıştım. Büyükçekmece’de bir kafede fotoğraf göstermişti. Fotoğrafta düşen helikopterin başında kar maskeli 3 kişi görünüyordu. Bu karenin olayın akabinde çekildiği izlenimi edindim. Hatta helikopterin yanında karlar arasında cesetler olduğunu sandığım bir görüntü hatırlıyorum. Bana bu fotoğrafı gösteren kişi 'Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim' dedi. Bu kişinin ifadesinin alınmasını istiyorum. Beni onunla buluşturan Adil Hortooğlu’dur."

"BİRKAÇ SANİYEYDİ"

Önalan, 24 Mayıs 2013’te Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci kez ifade verdi. Önalan, bu kez, "2013 Nisan sonunda Hortooğlu, Beylikdüzü tarafında bana cep telefonu olmayan ancak elektronik bir cihazdan görüntü izletti. Birkaç saniyeydi. Rahmetli genel başkana doğru arkalarından çekim yapılır vaziyette görülen 3 kişinin başkanımıza yürüdüklerini gördüm. Çekim yapan kişinin de bu şahısların arkadaşlarından biri olup arkadaşlarından habersiz çekim yaptığını anladım" dedi.

"BEN GÖRMEDİM AKPAK GÖRMÜŞ"

Önalan’ın görüntüleri birlikte izlediğini iddia ettiği Adil Hortooğlu ise 9 Ekim 2013’te "şüpheli" sıfatıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi. Yazıcıoğlu’nun kaza yerinde elleri havada dua eder gibi bir görüntüyü gazeteci Ahmet Akpak’tan duyduğunu, Akpak ile aralarında geçen konuşmayı Önalan’a aktardığını belirten Hortooğlu, ifadesinde şunları sıraladı:

"Önalan’ı Erzurum BBP Merkez İlçe Başkanı olduğu dönemde tanıdım. Ancak kendisinin beyanında belirttiği şekilde kendisine görüntü izlettiğim iddiası yalandırÇatalca’da çiftliği bulunan Ahmet Akpak beni ziyarete geldi. Bana görüntüler olduğunu ancak kendisinde olmadığını söyledi. Akpak ile aramdaki bu konuşmayı arkadaşım zannettiğim Önalan’a aktardım. Ancak ben bir görüntüyü bizzat görmedim. Sadece Akpak’ın bana söylediğini aktardım. Akpak, 2010 sonlarında vefat etti."

"BABA-OĞUL HAYATINI KAYBETTİ"

Yazıcıoğlu ailesi avukatlarından Selami Ekici görüntülerin elinde olduğu iddia edilen gazeteci Akpak ile oğlu Alper Akpak’ın kısa zaman aralıklarında yaşamlarını kaybettiğini belirterek, "Görüntülerin sahibi olduğu iddia edilen Ahmet Akpak’a ulaşmak istediğimizde 2010’da şeker komasından öldüğünü öğrendik. Alper Akpak’a ulaştık. Alper Akpak, babasının çeşitli yerlerde eşyalarının olduğunu söyleyip bir hafta süre istedi. Alper Akpak sonrasında telefonlarımıza çıkmayınca suç duyurusunda bulunduk. Akpak’ın ifadesine başvurulacağı sırada Kasımpaşa’da çıkan taraftar kavgasında öldürüldü" dedi.

Ahmet Akpak (Akbak), Alper Akpak'ın babası..

Hem devlet görevlisi, hem gazeteci, hem de çiftlik sahibi..

*

Nedim Şener'in Hürriyet'te yayınlanan 30 Aralık 2020 tarihli yazısı ise, Bülent Orakoğlu'nun habersiz olduğu bazı noktalara ışık tutuyor.

Birincisi, Yazıcıoğlu'na dosya vereceği söylenen Ünal Kurt, suikast davasında gizli tanık olmuş.

İkincisi, sözü edilen Mehmet D., Mehmet Durakoğlu..

Okuyalım:

Geçen 11 yılda göz göre göre “yargı suikastına” uğrayan Yazıcıoğlu dosyası hakkında şimdi beşinci dava açıldı. Kahramanmaraş 2. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 10 Nisan 2018 tarihinde takipsizlik kararını kaldırdığı 20 kişi ile ilgili dosya kapsamında açılan 17 sanıklı davanın, 11 Aralık 2020 tarihli iddianamesinde, sanıklar davayı takip edenler için tanıdık isimler. Göksun’da açılan davanın sanıklarından 7’si bu davada da sanık oldu. Bunlar, Kayseri İstihbarat Şube Müdürü Ali Orhan Dinçhelikopterden elektronik cihazları söken FETÖ’cü darbeci Davut Uçum ile Aydın Özsıcak ve bunların savunmasını üstlenen FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar. İddianamenin diğer sanıkları, FETÖ’cülerin amaçları doğrultusunda tanıklık yapan Ergenekon soruşturmasında yargılanan Erol Ölmez, soruşturmada daha önce gizli tanık olan Ünal Kurt, kod adı “Erzincan” olan Abdulvahap Güllü oldu. Ayrıca FETÖ’nün üst düzey yönetimiyle irtibatlı olan Mehmet Yaşar Durukan da sanıklar arasında. Sanıklar arasında, “Yazıcıoğlu ölmeden olay yerinde çekilmiş görüntülerini izledim” diye ifade veren BBP üyesi Emrullah Önalan, sahtecilikten kaydı olan gizli tanık Muharrem Tunç, daha önce tanık olan Erkin Çözeli de sanık oldu.

Fetullahçı Terör Örgütü’nün Yazıcıoğlu dosyasının aydınlatılması konusunda en önemli ifadeyi 8 Mayıs 2018  tarihinde itirafçı Abdullah Önder verdi. Bu ifade son iddianamede yer aldı. Önder ifadesinde, 2014 yılında FETÖ’nün Elazığ avukatlar sorumlusu olduğunu, aynı yıl özel yetkili mahkemelerin kapatılması sonrası Kahramanmaraş’a gelen Yazıcıoğlu dosyasında gizlilik kararının kalktığında FETÖ’cü askerler Davut Uçum ile Aydın Özsıcak’ın savunmasını FETÖ’cü avukat Mustafa Atalar’ın üstlendiğinin ortaya çıkmasının örgütte büyük bir kargaşaya yol açtığını söyledi.

Bunun üzerine, FETÖ’nün il imamı Mehmet Durakoğlu, Gaziantep il avukatlar sorumlusu Turan Canpolat, Gaziantep bölge avukat sorumlusu Kamil Bakum, Malatya dar bölge avukat sorumlusu Halil Kayış ve başka örgüt üyeleri ile toplantılar yaptıklarını söyledi. Önder ifadesinde, Mehmet Durakoğlu’nun, konunun Amerika’ya aktarıldığını, Fetullah Gülen’in olayın “bomba” olarak nitelendirdiğini ve “ortaya çıkarsa altından kalkamayacaklarını söylediğini” anlattı. Daha sonra konuyu sorduğunda, Durakoğlu’nun “İnşallah tereyağından kıl çeker gibi bu işi halledeceğiz” dediğini ifadesinde söyledi. Önder’in ifadesinde söyledikleri, yalnızca dosya hakkında verilen kararlarla değil, adı geçen FETÖ’cülerle ilgili yapılan HTS analiziyle de kanıtlandı. Ayrıca adı geçenlerin tamamının ByLock kullanıcısı olduğu ortaya çıktı. ByLock içeriklerinde de Yazıcıoğlu dosyasının nasıl karartıldığına dair ifadeler yer aldı.

Bu ifadeler, Orakoğlu'nun yazısında geçen tereyağı ve kıl hikayesine açıklık getiriyor.

Olayın gerisinde bir FETÖ itirafçısının beyanı var. FETÖ'cü Av. Abdullah Önder, itirafçı olmuş.

Ve, Yazıcıoğlu davasında yargılanan Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın avukatının FETÖ'cü olduğunu haber vermiş.

Ancak onların avukatlığını kendilerinden birinin üstlenmesi FETÖ'cülerin kararı değil, "Bu avukat üzerinden bizi zan altında bırakırlar" diye paniklemişler, olayı Fethullah'a kadar ulaştırmışlar.

Orakoğlu'nun yazısında geçtiğine göre, "bazı abiler", "Ne var ki?" demişler, olayın ciddiyetini anlamamışlar.

Fakat Fethullah işi ciddiye almış, bunun patlamaya hazır bir bomba olduğunu düşünmüş.

Söz konusu askerlerin avukatlığını üstlenen kişinin (askerlerin değil, avukatın) kendileriyle bağlantısının ortaya çıkması durumunda bunun altından kalkamayacaklarını söylemiş.

*

Bu gelişme, 2014'te olmuş.

O sırada Akparti Hükümeti ile FETÖ kanlı bıçaklı hale gelmiş bulunuyordu.

Erdoğan ile Fethullah birbirlerine ağza alınmayacak laflar söylüyorlar ve birbirlerinin açığını arıyorlardı.

Ancak, burada şöyle birşey var: 

Davut Uçum ile Aydın Özsıcak'ın elektronik cihazları sökmüş olmaları önemli değil. Onlar öyle bırakılacak değildi, eninde sonunda sökülecekti. 

Onları kimlere verdiler, akıbetleri ne oldu? Bunun için emir almışlar mıydı? Kim emir vermişti? 

Asıl bunlar önemli. 

*

Bu şahıslar FETÖ'nün talimatıyla suikastin karartılmasında rol aldılarsa, itirafçı olmamaları için FETÖ'nün onlara dolaylı yollardan da olsa sahip çıkması gerekirdi.

Ancak, eldeki verilere göre, onlara sahip çıkmak istemedikleri, kendileriyle bağlantılı birinin avukatlıklarını üstlenmesinden bile rahatsız oldukları ortaya çıkıyor.

Onların, "Örgüt bizi sattıysa biz de onları satarız, kendimizi kurtarmak için itirafçı oluruz" demeleri umurlarında bile değil.

Bu Davut Uçum ile Aydın Özsıcak davada kilit isim gibi görünüyor..

Gerçekten FETÖ'cüler mi, yoksa FETÖ'cü gibi mi gösteriliyorlar, orası bir muamma..

Davanın düğüm noktasını da sanırım elektronik cihazların akıbeti oluşturuyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...