2009 YILI: ÖLÜMÜN CESUR KÖRFEZİ



Gazete, “Ümit Özdağ, Erdoğan bombasını patlattı” diyor.

Haberin başlığı şöyle: “Ümit Özdağ, Erdoğan bombasını patlattı: İlk defa açıklıyorum”.

Doğrudur.

Şahsen ben de ilk defa öyle bir açıklamaya rastlıyorum.

Ancak, bu akıllı geçinen şahıs, açıklamasıyla, kendisinin MİT’in adamı olduğunu bangır bangır ilan ettiğinin farkında değil.

“Şeçaat arzederken merd-i Kıptî…” hesabı kendisini ele veriyor, haberi yok.

*

Bu işler böyledir..

Şair, İhtirâz-ı ta'neden kalmakdadır âhım nihân / Bir hakîkat kalmasın âlemde Allahım nihân” (Kötülenmekten kaçınmak için âhımı gizliyorum / Dünyada hiçbir gerçek gizli kalmasın Allahım) diyor da, aslında görmek isteyenler için âlemde hangi hakikat gizli ki?!..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir kul, bir gizli iş yaparsa, Allah (z. c. hz.) ona öyle bir elbise giydirir ki, o iş hayırlı ise o da hayırlı, şerli ise şerlidir (dışına yansır).” (Râmûz el-Ehâdîs, 370/13)

“En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun,

“Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”

*

Önce, Millî Gazete’nin ilgili haberini okuyalım:

Ümit Özdağ, partisinin Ankara’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi'nde gündeme dair açıklamalarda bulunurken bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili çok ciddi bir iddia ortaya attı. …

Ümit Özdağ partisinin kongresinde daha önce hiç açıklanmamış bir husus diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu2009 yılından itibaren bildiğini buna rağmen beraber çalışma yaptığını belirtti.

"ERDOĞAN FETÖ'YÜ 2009 YILINDAN BERİ BİLİYOR"

Ümit Özdağ bunu Türkiye’de birkaç kişi biliyor diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilgili “Sizinle çok önemli bir şey konuşacağım. Hiç açıklanmamış bir husus. Bunu bütün Türkiye'de birkaç kişi biliyor... 2009'dan itibaren Recep Tayyip Erdoğan, FETÖ'nün bir casusluk örgütü olduğunu biliyordu." İfadelerini kullandı.

Erdoğan’ın FETÖ’yü yıllar önce bildiğini yaşandığı iddia edilen bir olayla anlatan Özdağ “2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: “Bunlar casus” diye konuştu.

"MADEM FETÖ'YÜ BİLİYORDUN..."

Erdoğan’ın FETÖ’nün yılar önce bilmesine rağmen beraber iş yapması hakkında da sert sözler kullanan Özdağ "Madem casus olduklarını biliyordun, neden 2010’da referanduma bunlarla gittin? Neden FETÖ’cü generallerin casus olduğunu bile bile atadın? Şimdi Erdoğan merak edecek bunu Özdağ’a kim söyledi diye… Eniştem söylemedi emin ol!” dedi.

*

Eniştesi de söylemiş olabilirdi.

Çünkü bu Ümit Özdağ, 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından Muzaffer Özdağ’ın oğludur.

Bu tip adamlar için devletin stratejik kurumları “aile şirketi” gibidir.

Mesela Kenan Evren’in damadı MİT’çiydi.

Bunlar çocuklarını MİT’e, TSK’ya ve özellikle de Dışişleri Bakanlığı’na (devlet kesesinden dünyayı gezsin, bilgisi görgüsü artsın, keyfine baksın, millete tepeden bakabilsin diye) yerleştirirler.

Devletin imkânlarıyla bol maaşlı “vatanseverlikçilik” oynar, kendilerinin “devletin gerçek sahipleri” olduğunu düşünürler,

Çocukları buralarda birbirleriyle tanıştıkları için aralarında evlilikler filan da olur, böylece akrabalık halkası genişler. 

Önemli kurumlarda “enişte”leri de bulunur.

*

Sonra da, putlaştırdıkları Selanikli Mustafa Atatürk'ün mirası "(İslam Şeriati'ni düşman ilan eden) Batı'dan ithal laikliğe (siyasal dinsizliğe)" iman etmeyen, sahip olduğu din ve vicdan hürriyetini kullanma konusunda "laik efendiler"in vesayeti altına girmeyi reddeden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür vatandaşların Şeriatçılığına savaş açarlar.

Onları insandan saymaz, köpek gibi zehirleyerek veya tırlarla ezerek yok etmenin hayalini kurarlar. 

Bu "efendi"lere göre, o "düşman"lar ancak, (siyasal dinsizliğin temel ilkesi olan) "Bütün inançlar saygındır (Sadece İslam değil, küfür de saygındır; saygınlık bakımından Allah'a kulluk ile Şeytan'a tapma arasında fark yoktur)" şeklindeki "siyasal dinsizlik amentüsü"nü ezberleyip tekrarlamayı kabul ederlerse "zehirlenme korkusu olmadan" yaşama hakkına sahip olmalıdırlar.

Yine onlara göre, laiklik (siyasal dinsizlik) gereği Allahu Teala'ya saygı "ortak değer" değildir, fakat putları Selanikli, saygı gösterilmesi gereken "ortak değer"dir.

Mevzubahis olan putları (ve herkesi zorla "ortak" ettikleri "değer"leri ya da "hurafe"leri) ise, artık "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" olma, önemsiz teferruattır.

*

Konuya dönelim..

Görüldüğü gibi Özdağ, “Eniştem söylemedi, emin ol!” diyor.

Emin olduk..

Peki sen bunu nerden biliyorsun?

Bunu Türkiye’de birkaç kişi biliyor”, ve, biri sensin?

Nasıl oluyor da oluyor bu?

Ve senin (camide hutbe sırasında yaptığın Atatürk’lü şovun gibi) densiz operasyonlarının “yabancı” bir istihbarat servisinin operasyonu olmadığını da biliyoruz.

Bunu sana yaptıranların “enişten” olmadığının farkındayız.

Bu densizlikleri sana, “Türkiye’de birkaç kişinin bilebileceği” şeyleri bildirenler mi yaptırıyor?

*

Sonra da aynı adamlar, senin gibileri bahane ederek gözü açılmadık sığırcık yavrusu durumundaki saf (ve de sapına kadar ürkek, sizin karşınızda tirtir titreyen) Diyanet bürokrasisini uyarıyorlar mı:  

“Hocam, toplumsal barış için bazı şeyleri yapmamız lazım.. Adamın yaptığını görüyorsunuz. Siz de bu tür tepkileri dikkate alırsınız artık.. Bu kadarcık fedakârlığı yapmalısınız.. Millî birlik ve beraberlik, kem küm, vatan kurtaran Hasan, mevzubahis olan vatan putuysa İslam da teferruattır, ham hum, gırrr..”

*

Özdağ’ın laflarına gelelim:

“2009’da Erdoğan’ın önüne Türkiye’de bir yabancı servisin yaptığı istihbarat operasyonunun dosyası Türk istihbaratçılar tarafından götürüldü. Bu operasyonda FETÖ’nün nasıl aktif rol aldığını anlayınca Erdoğan, Başbakanlık’ta odasında dosyayı fırlattı ve şöyle dedi: “Bunlar casus”.

Dosyayı önüne, bu lafı söyletmek için koymuşlar: “Bunlar casus.”

İmdi, bu adamların yabancı istihbarat servisleriyle işbirliği halinde olduğunu anlamak için zahmet edip bu tür dosyaları okumaya gerek yoktu.

Yabancı ülkelerde açtıkları okulların CIA’e hizmet ettiğini herkes biliyordu.

Mesela merhum Kadir Mısıroğlu yazıp durmuştu. [Ancak kusuru büyüktü, Erdoğan'ın eniştesi olma onuruna erişememişti.]

*

Gel gör ki, yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’deki işbirlikçileri, ortakları sadece FETÖ değildi.

MİT de ortaklarıydı. 

Hatta MİT, FETÖ'den da fazla ortaktı, "stratejik ortak".. 

Resmen "müttefik"ti, "stratejik müttefik".. 

Prof. Fahrettin AltunSabah gazetesinde yayınlanan "Bu nasıl milli istihbarat?" başlıklı yazısında, MİT eski Müsteşarı (Başkanı) Korgeneral M. Fuat Doğu'nun şu sözünü aktarmıştı: 

"Ben MİT müsteşarlığı yapmadım, CIA'in şube müdürlüğünü yaptım. Bir CIA yetkilisi gelse, beni Sinop'a götür dese onu oraya götürmekle memurum."

Buradan anlaşılıyor ki MİT'in tarihi utandırıcı ve karanlık.. 

Irz düşmanı namussuz ve pezevenklerden müteşekkil CIA'in (hadi uşağı demeyelim) acentası ya da şubesi gibi çalışmışlar.. 

Alınlarındaki bu leke tarih sayfalarına kömür karasıyla yazılmış.

Herhalde onlardan, Sinop gibi illere yaptıkları yolculuklar sırasında birşeyler öğrenmişlerdir.. 

Kıratın yanında duran ya huyundan, ya suyundan..

CIA'den pezevenklik, namussuzluk, gâvur uşaklığı ve ırz düşmanlığı dışında ne öğrenilir, ben bilmiyorum.

[CIA'den namussuzluk dersleri almaları İslam Şeriati'ne aykırıdır, fakat Atatürkçülükleriyle çelişmez.. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin (resmen değilse bile fiilen) putumsusu olan Selanikli Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa'ya "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız" demiş bulunuyor.)

*

Evet, ortaklık sadece Amerikan "efendi"lerin Sinop gibi illere götürülüp yedirilip içirilmesiyle sınırlı olsaydı fazla dert etmeye gerek yoktu.

Kötü olan şu ki, beraber operasyonlar (namussuzluklar) yapıyorlardı.

Hem de bu devletin anayasal hükümetine (ve dolayısıyla millete) karşı.

Nitekim, Erbakan-Çiller Hükümeti’nin yıkılmasını sağlayanlar MİT’çiler ile (onların destek verdikleri, hatta gaza getirdikleri) birtakım subaylardı.

Buna karar verenler ise Amerikan Dışişleri binasının bilmem kaçıncı katının sakinleri ile (Bakınız: Cengiz Çandar’ın Cem Küçük tarafından alıntılanan eski yazıları) İsrail devletinin yetkilileriydi.

Bu yabancı güçlerin Türkiye’deki aparatları (uşakları, yamakları) ise (Amerikalılar'ın "özel şoförlüğü"nü yapmaya alışmış, alıştırılmış) MİT’çiler ile darbeci subaylardı..

*

Malumunuz, darbeciler başarılı olurlarsa “vatan kurtaran Hasan” olarak vatanseverlik nutukları atarlar, başarısız olunca da Talat Aydemir gibi, darağacının yağlı ipini, vatan haini damgası eşliğinde öperler.

Erbakan Hükümeti, yabancıların içerideki casuslarıyla ve uşaklarıyla başedebilseydi, onları yargılar, layık oldukları damgayı suratlarına basardı.

Öyle olmadı, Erbakan’ı siyasî ölü haline getiren o işbirlikçi casuslar millete karşı “vatanseverlik” artistliği yapmaya devam ettiler.

*

2009 yılı önemli bir yıl..

O yıl, FETÖ’nün kalemi kırılmış.. 

Ama kalemi kırılan sadece o değil.

Bir başka isim daha var: Muhsin Yazıcıoğlu..

Aynı yılın ortalarında bu satırların yazarı da zehirlendi. Ölümden döndü.

Çünkü, siyaset arenası, cemaatler, tarikatlar, siyasî gruplar filan yeniden dizayn ediliyordu, ve İskenderpaşa Cemaati ekseninde yapılan yeni düzenlemelerin selameti için bu satırların yazarının da ortadan kaldırılması gerekiyordu.

*

Birkaç gün önce yayınladığım bir yazıda, daha önce de dile getirdiğim bir gerçeği tekrar hatırlatmış, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocaya MİT’çilerin yaptığı “işbirliği” teklifini yazmıştım.

Esad Efendi, vefatından beş ay kadar önce Hicaz’da hac sırasında cemaate, MİT’çilerin kendisine işbirliği teklifinde bulunduklarını, fakat kabul etmediğini açıklamış bulunuyordu.

Ben bunu, teklif sanki Hicaz’da yapılmış gibi anlamıştım. Fakat, birkaç gün önce konuyu tekrar yazdıktan sonra, Esad Efendi’nin beyanını yanlış yorumlamış olabileceğimi düşündüm.

Belki de söz konusu işbirliği teklifi Hicaz’da değil, hacca gelmeden önce Avrupa’da yapılmıştı.

*

Almanya’nın Osnabrück şehrinde yaşayan (İstanbul Siyasal’dan sınıf arkadaşım) Hacı Murat, 2016 yılında beni ziyaret etmişti.

Ondan önceki son görüşmemiz 18 yıl evvel olmuştu.

Bana söylediğine göre, Esad Efendi, Almanya’da cemaatten bir topluluğun (Ki Avustralya Brisbane’dan Mehmet Ali Torlak da oradaymış) huzurunda kendisine, benim için, “Onu tanıyor musun?” diye bir soru yöneltmişti.

“Çok iyi tanıyorum” diye cevap vermiş bulunuyordu.

Çok iyi tanıyordu, çünkü, öğrenciliğimiz sırasında bir yıl boyunca aynı evde kalmıştık.

Esad Efendi, “Çok iyi tanıyorsan o zaman onu sen daha iyi anlarsın” demiş bulunuyordu.

Sonra da, hem ona, hem de oradaki diğerlerine, “Onu buraya ne yapıp yapıp bir şekilde getirebilir misiniz?” diye sormuştu.

Aynı soruyu birkaç defa tekrarlamıştı.

Sonra da şu açıklamayı yapmıştı: “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum. Çünkü her zaman MİT bunun karşısına çıkıyor. Bunun canından endişe ediyorum.”

*

Ben de o tarihten iki buçuk – üç yıl öncesinde canımdan endişe etmeye başlamıştım.

Bunun nedeni, gördüğüm bazı rüyalar ve o rüyalarla ilişkili biçimde yaşadığım bazı olağan dışı durumlardı.

Bununla birlikte, Esad Efendi’nin Almanya’da cemaate bunları söylediği sırada canım aklıma bile gelmiyordu. Kafamı kurcalayan mesele sadece geçim derdiydi.

Parasızdım ve borçluydum. Elimizde satıp paraya çevirebileceğimiz bir mücevherat (bir yüzük, bir küpe vs.) bile yoktu.

Evde altı küçük çocuk vardı ve ben işsizdim, iş bulamıyordum,.

Artık hayatımdan endişe etmiyordum, MİT’in umurunda olacağımı da sanmıyordum, cemaatin yayın organlarının genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü ve yazarlığı gibi bir vasfım kalmamıştı çünkü.

Ancak, Esad Efendi'nin o son haccından bir ya da iki ay önce İsveç’teyken Rafet Candemir’e telefon edip Hocaefendi’ye selam ve hürmetlerimi söylemesini istediğimde, telefonu o almıştı.

Esad Efendi’nin o sırada Candemir’in yanında olacağını tahmin etmemiştim.

Bana, benimle görüşmek istediğini, İsveç’e gelmemi söylemişti.

*

Beni neden taa İsveç'e çağırıyordu, bu bana tuhaf gelmişti.

Oğlu Nureddin’in bir iki kez aleyhimde konuştuğunu duymuştum. Acaba nedeni bu olabilir miydi?

Aklıma gelen tek açıklama buydu.. Herhalde beni babasına şikâyet etmişti, o da işin aslını öğrenmek istiyordu.

Şimdi anlıyorum ki gerçek neden bu değildi..

Benim hayatımdan endişeliydi, ve beni bir şekilde Türkiye dışına çıkarmak istiyordu.

Vize alamadığım için değil, sigortasız olmamdan dolayı vize başvurusu bile yapamadığım için İsveç’e gidemedim.

O son haccının ardından Esad Efendi, ABD’deki cemaat mensuplarına beni Amerika’ya yerleştirme emrini vermiş bulunuyordu.

Yine sigortasızdım, fakat başlangıç için ABD’ye geçici olarak dil kursu için gidecekmişim gibi adımlar atılmış, dil kursuna kaydım yapılmış, bir ABD vatandaşı tarafından da resmen ülkeye davet edilmiştim.

Esad Efendi’nin ABD’de cemaat faaliyeti yürütmemi istediğini düşünüyordum, fakat aslında benim öldürüleceğim endişesi taşıyordu.

Benim bundan haberim yoktu.

*

ABD’nin İstanbul Konsolosluğu’nun vize başvurum için verdiği randevu tarihinden iki hafta önce Esad Efendi Avustralya’da öldü.

Öldürüldü.

Ve Amerikan Konsolosluğu vize başvurumu reddetti.

Esad Efendi’nin “varisi” Nureddin de, cemaat mensuplarına, benim ABD’ye gitmem yönünde başka bir teşebbüste bulunmamaları için emir verdi.

ABD'ye bizzat giderek.

Onun, benim hayatım hakkında bir endişesi yoktu.

*

2016 yılı sonbaharında Hacı Murat bana haber verinceye kadar, Esad Efendi’nin hayatımdan endişe etmiş olabileceği hiç aklıma gelmemişti.

O tarihten on yıl önce, 2006 senesi başlarında, bir akşam Zinde Derneği’ndeki bir toplantıya davet edilmiş bulunuyordum.

Mehmet Emin Çınar’ın başkanlık ettiği toplantıya İsmail Durak Ünlü, İbrahim İlhan, Kemal Ataman, Necmi Sarıyer ve Mahmut Akbal gibi isimler katılmış bulunuyordu.

Gündem maddelerinden biri, Sağlık Bakanlığı’nda hıfzısıhha ile ilgili bir kurumda çalışmış olan ve kuş gribi krizi yüzünden istifası istenmiş bulunan bir tıp doçentinin meselesiydi. Söz konusu doçent de oradaydı.

Necmi orada, 28 Şubat Süreci’nde iki kişinin hayatî tehlike yaşamış bulunduğunu, bunların da Esad Efendi ile ben olduğumuzu söylemişti. 

Sözleri beni şaşırtmıştı.

Sanırım Esad Efendi’nin Almanya’daki açıklamasını birçok kişi biliyordu, fakat bana söyleyen yoktu.

*

Hacı Murat’ın sözleri üzerinde uzun uzun düşünmüştüm.

Bunu Esad Efendi’nin bir kerameti olarak yorumlamıştım.

Durumumla ilgili rüyalar görmüş ya da hatiften bir ses duyma gibi bir yolla bilgilendirilmiş olabilirdi.

Fakat, birkaç gün önce, MİT’çilerin ona yapmış oldukları işbirliği teklifini tekrar yazdıktan sonra konu üzerinde yine düşününce bakış açımda değişiklik oldu.

Tabiri caizse, Hacı Murat’ın sözleri “asıl anlamını kavradı”. Kavrar gibi oldu..

Esad Efendi’yle görüşen MİT’çiler, ona şu türden şeyler söylemiş olabilirler miydi: 

“Sizden istediğimiz şunlar şunlar.. Bir de Seyfi Say gibi radikalleri yayın organlarınızın başına geçirmeyecek, onlara yazı yazdırmayacak, radyonuzda konuşturmayacak, daha önce yaptığınız gibi Avustralya ve Almanya gibi ülkelere gönderip cemaatinize seminer ve konferanslar verdirmeyeceksiniz. Şeriatçılık yaparak cemaatinizi radikalleştiren Seyfi'yi değil, tasavvufun güzel ahlâk demek olduğunu anlatan filanları öne çıkaracaksınız. Bu Seyfi’yi pasifize edecek, dışlayacaksınız. Sağduyu gazetesindeki yazılarıyla zaten haddi aşmıştı. Ona bugüne kadar dokunmadık, fakat bundan sonra müsade etmeyeceğiz, bizimle şaka olmaz.” 

Esad Efendi’ye, “Sözün tamamı ahmağa söylenir, bu adamının kalemi kırılmıştır, öyle veya böyle susturulacaktır” mesajını verdiklerini düşünebilir miydik?

*

Ve Esad Efendi, kendi hayatının tehlikede olduğunu bildiği için Türkiye’ye dönmüyordu.

Beni de Türkiye’den çıkarmaya çalışıyordu.

*

2009 yılı bir dönüm noktasıydı.

Yazıcıoğlu öldürüldü.

Ve ben zehirlendim.

Ve 11 yıl sonra...

2020 yılının Ekim ayında bir akşam bana seslenildiğini duyduğumda kendime gelmiş, kendimi bir yatakta yatıyor bulmuştum.

Etrafımda çocuklarımdan ikisi ile beyaz elbiseli birilerini görmüştüm. Bunlar, sağlıkçılardı.

Fakat ben neredeydim?

Doktor hanım bana, “Seyfi Bey, nerede olduğunu biliyor musun?” diye sormuştu.

Bilmiyordum.

Bir hastane olduğunu anlamıştım, ama hangi hastane?..

Çocuklarımı tanımıştım, fakat birçok şeyi hatırlayamıyordum.

Başımda, 20 gün kesintisiz sürecek, beni uyutmayan bir ağrı vardı; sonra giderek hafifleyerek aylarca devam edecekti.

Yürüyemiyordum.

Gözlerime hakim olmakta zorlanıyordum, bu yüzden onları kendi hallerine bıraktığımda şaşı bakıyor, nesneleri çift görüyordum. 

Aynada kendimi gördüğümde ürkmüştüm, mezardan çıkmış gibiydim.

Oraya o akşam getirilmiş olduğumu düşünmüştüm, fakat üç gündür orada olduğumu, bilincimi kaybemiş halde yattığımı sonradan öğrenecektim.

Pandemi günleriydi, fakat yapılan testte bende covid’e rastlanmamıştı.

Kan değerlerim yaşam seviyesinin altına düşmüştü. Ölmem gerekiyordu, fakat ölmemiştim.

Filmin koptuğu anı hatırlıyordum, Cuma günü işten döndükten sonra, öğleyin de birşey yememiş olduğum halde iştahsızdım. Zorla birkaç lokma yedikten sonra bende şiddetli bir kusma hali başlamış, yediklerimi kusmuştum. Midem bomboş olduğu, birşey gelmediği halde kusma hali kesilmiyordu. İçim kalkmış, tekrar lavabonun başına gitmiştim. 

Sonrasını hatırlamıyordum. Çocuklarımın dediğine göre bir gürültü işitmişler, beni ağzımdan köpükler çıkar halde yerde baygın bulmuşlardı.  

*

Hastanede rahatsızlığımın nedenleri için uzun tetkikler yapıldı, ardından Acıbadem’de bir profesör çaba sarfetti, konulan teşhis aynıydı: 

Tanımsız.

Teşhis konulamamıştı.

Tıp, benim durumum karşısında acze düşmüştü.


İSLAMCILIK (SİYASAL İSLAM), İSLAM'IN KENDİSİDİR

 



Siyasal İslam'ı (İslamcılığı) öldürmeye çalışan iç ve dış tetikçi katiller sürüsünden söz ediyorduk.

Onlardan birinin Prof. Bassam Tibi olduğunu söylemiştik.

2012 yılında yayınladığı Islamism and Islam adlı kitabı üzerinde durmuş, kitabın tanıtımını yapan Vekovic'ten alıntılar yapmıştık. 

En son Vekovic'in şu cümlesini aktarmıştık: "Ya da başka bir deyişle, İslamcılık İslam'ın belirli/özel (specific) bir yorumudur, fakat İslam değildir." (s. 440)

Peki İslam nedir?

Buna verilecek her cevap, İslam'ın bir yorumu olacağı için, "İslam değildir" diye kenara atılacak birşey olma durumunda..

Dolayısıyla "İslam nedir?" sorusunun cevap kümesi, "boş küme" haline geliyor.

İşte, Batılılar'ın akademisyen görünümlü satılmış ajan uşaklarının Müslümanlar'ı getirmek istedikleri nokta bu: Aslında ortada İslam diye birşey yok. 

Hepsi, İslam'ın, İslam olmayan yorumundan ibaret. 

İslam, mevcut olmayan, anlatılamayacak, tebliğ edilemeyecek birşey.

*

Evet, İslamcılık (İslam) düşmanlarının zırvalarının özeti bundan ibaret.

Ülkemizdeki İslamcılık üzerine ahkâm kesen boş kafalıların (Ki birçoğu Batılı istihbarat teşkilatlarının yerli acentalarının adamıdırlar) laflarına bakınız, Bassam Tibi gibi satılmış ajanların yerli-milli kopyası olmaktan öteye gitmediklerini görürsünüz. 

Tumturaklı cümleler kurarlar, sahtekârlıkları ve kötü niyetleri ortaya çıkmasın diye lafı uzatır, döndürür dolaştırır, it oynamış yonca tarlası gibi karmakarışık ifadeler kullanırlar, fakat ana fikir şundan ibarettir: "İslamcılık İslam'ın yorumlarından bir yorumdur, fakat İslam değildir."

Böyle bir mantık(sızlık) ile, doğru yorum ile yanlış yorum arasındaki farkı ortadan kaldırmak isterler.

Bir şeyin yorumu, o şeyin kendisi değilse, yorumlardan hangisine yanlış ya da doğru diyebilirsiniz ki?!

Mesela, mahkemede kanun maddesini yorumlayarak hüküm veren bir hakimi alalım.. Her yorum, yorum olması bakımından eşit midir, bu yorumların doğru ve yanlış olanları yok mudur?!

"Usûl"e uygun olan ve olmayan yorumlar ayrımı yapılmayacak mıdır?

Usûle uygunluk ve usulsüzlük diye birşeyden söz edemeyecek miyiz?

*

İmdi, bazı kanun maddeleri vardır, ifade açık ve nettir, yorum gerektirmez.

Mesela, Anayasa'nın 2. maddesinde Türkiye devletinin başkentinin Ankara olduğu belirtilir. Bunun yorum gerektiren bir yanı yoktur. Bu noktada Anayasa'yı ya kabul edersiniz, ya da reddedersiniz. Yorumlayamazsınız.

Bunun Mecelle'deki ifadesi şöyledir: "Mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur."

İslam'ın bazı hükümleri böyledir. Bu tür hükümler söylendiğinde, "Bu, yorumdur, sadece seni bağlar" denilemez. Herkesi bağlar.

İşte, İslamcılar'ın (Siyasal İslam taraftarlarının) savunduğu pekçok ilke bu durumdadır. Reddedenler Siyasal İslam'ı ya da İslamcılığı değil, İslam'ı reddediyorlar.

Fakat bunu açıkça ve mertçe söylemek yerine münafıklık yapıyorlar.

(Siyasal İslam'dan kastımız, İslam'ın siyasal nitelikteki ilke ve kurallarıdır, falanca laik/dinsiz devletin laik/dinsiz yasalarına göre siyaset yapma ve söylem geliştirme durumunda olan aciz ve zavallı hareketler değildir.)

*

Ancak, her kanun hükmü, başkentin Ankara olması gibi açık ve net olmaz.

Yorum gerekebilir.

Mesela mevcut Anayasa'nın 13'üncü maddesi böyledir:

"Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz."

Burada yorum, temel hak ve hürriyetlerden başlar.. 

Temel hak ve hürriyetlerin neler olduğu konusunda yorum farklılığı ortaya çıkabilir.

Bunların özlerinin ne olduğu da ayrı bir sorundur. 

Ayrıca, Anayasa'nın sözü ve ruhu meselesinde ruhtan ne anlamak gerektiği de tam anlamıyla yorum meselesidir. Sözü anladık, fakat ruh nedir?

Ayrıca, "ölçülülük ilkesi"nden neyi anlayacağız, bu da yoruma bağlıdır.

Evet, bütün bunlarda yorum devreye girer. 

*

Ancak, bu noktada bazı yorumlar doğru, tutarlı ve isabetli, bazıları da yanlış olacaktır.

Doğru olanlar, öncelikle Anayasa'nın sözüne (lafzına) uygun olacak, mantıkî tutarsızlık taşımayacak, hukuk bilginlerinin ve deneyimli hukukçuların önemli bir bölümünün onayını alacaktır.

Buna karşılık, bazı yorumların saçmalık olduğu söylenebilecektir.

Ayrıca, yorum sahiplerinin liyakat ve ehliyeti de sorgulanacaktır.

Böylesi bir madde hakkında Kırşehir'in Kaman ilçesindeki ilkokulu sekiz yılda torpille bitirmiş okuma özürlü bir bakkal yorum yaptığında, lafları mantıklı bile olsa, ona, "Sen önce adını doğru yazmayı öğren lütfen, ondan sonra gel!" denilecektir.

Böyle bir konuda ahkâm kesen kişinin hukukçu olması istenecektir.

Hek hukukçuya da söz hakkı tanınmayacaktır. Anayasa hukukçusu unvanı aranacaktır.

*

İşte, İslam'ın bazı hükümlerine ilişkin yorumların durumu da budur.

Mesela namazın beş vakit olduğu konusunda ihtilaf bulunmamaktadır. Yorum namına kimse farklı bir iddia ile ortaya çıkamaz. Bu yol, kapalıdır.

Ya da mesela öğle namazının farzının dört rekat olduğu konusunda ihtilafa rastlanmaz.

Fakat, büluğ yaşının kaç olduğu konusunda ihtilaf vardır. Bunun da nedeni, konu ile ilgili farklı hadîslerin mevcut olmasıdır.

Bunlar hakkrında müctehitler (uzman hukukçular) uzun uzadıya tartışmışlar ve bazı sonuçlara varmışlardır.

Bunlardan usule uygun olanlar yerleşik mezheplerin ictihatları olarak kabul görmüştür.

Usulsüz olanlar ise, usulsüzlüğü icat edenle birlikte başlamış ve bitmiştir. Ya da ulema tarafından "sapık mezhep" olarak mahkum edilmiştir.

*

İmdi, Basbam Tibi gibi İslam hukukçusu olmayan, Batı'nın seküler sosyal bilimleri adına konuşan satılmış ajanların "İslamcılık, İslam'ın yorumlarından bir yorumdur" herzesinin, İslam açısından hiçbir kıymeti bulanmamaktadır.

Böylesi ajanların yerli gölgelerinin ya da versiyonlarının onlardan çalınıp çırpılmış laflarının da zerre kadar kıymeti yoktur.

İslamcılık olarak savunulan birçok husus, yorum gerektirmeyen, ya kabul ya da reddedilecek hususlardır.

Bu noktada İslamcı olmadığını söyleyen aslında müslüman olmadığını ilan etmiş olmaktadır.

Yani kâfir olduğunu açığa vurmaktadır. Aynı zamanda müslüman olduğunu da söylüyorsa, münafıktır.

En iyi ihtimalle, Kamanlı bakkal örneğimizde olduğu gibi aptal bir zır cahildir. Haddini bilip susması gereken bir soytarıdır.

*

Ne yazık ki ülkemizde küfrün işbirlikçisi münafıkların da, aptal soytarıların da sayısı fazlalaşmış bulunmaktadır.


MUHSİN YAZICIOĞLU SUİKASTİ, MİT, EMNİYET İSTİHBARATI VE FETÖ


 





Selçuk Özdağ ile Veli Toprak‘ın kaleme aldığı Son Alperen - Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri” adlı kitap ilginç bilgiler içeriyor.

Kitaptan öğreniyoruz ki, Sivas eski milletvekili Mahmut Işık şöyle konuşmuş:

Meclis’te Muhsin beyle konuştum. Bolu Tüneli’nde bir minibüs sıkıştırmış. Zor kurtarmışlar, tünelin duvarına, bariyerlerine çarptırmak istemişler. “[Tekliflerini kabul etmediğim için] Beni öldürecekler. Bana [birilerini “vatan haini” diye] vur diyorlar, [ortalığı] karıştır diyorlar” dedi.

Yazıcıoğlu'nu bu şekilde kullanmaya kimler yeltenebilir?

Cevap belli: Kendilerini devlet (derin devlet) olarak gören birileri.

FETÖ'cüler Yazıcıoğlu'na böyle birşeyi teklif etme cesaretini gösteremezler. 

Hatta akıllarından bile geçirmeye cesaret edemezler.

*

Aynı kitapta Avrupa Nizamı Alem Ocakları Kurucusu Zülfü Canpolat'ın sözleri de yer alıyor: 

Yurt dışına çıktım, firardım. Beni aradı, Almanya’da buluştuk. '13 defa suikast geçirdim’ dedi. ‘Komplo teorisi değilmiş, beni öldürmek istiyorlar. Allah’ın takdiri ve mukadderatından kaçmam, ben döneceğim Türkiye’ye’ dedi. Vedalaştık, 2.5 ay sonra şehadet şerbetini içti.”

Demek ki bu görüşme, kendisine "Türkiye'ye dönme, öldürüleceksin" diye haber gönderildiği sırada gerçekleşmiş.

Onu öldürmeye karar verenler, önce "manen öldürme" (manevî suikast, itibar suikasti) seçeneğini hayata geçirmek istemişler.

"Almanya'dan dönmesin, biz de arkasından 'paranoyak korkak' diyerek alay edelim, takipçilerinin gözünde zerre kadar kıymeti kalmasın, itibarını yerle bir edelim" demişler.

Yazıcıoğlu'nun sözüne güvendiği biri kanalıyla mesajlarını iletmişler.

İmdi, soru şu:

Said Sefa gibi siyasî hayatta bir ağırlığı olmayan, birileri tarafından lider olarak görülmeyen, sosyal bakımdan izole bir adamın susturulması için Türkiye'den gönderilen ekiplerden Kanada gizli servisi haberdar olabiliyor, ve onları sınırdan geri çevirebiliyor da (Türkiye'nin Kanada Büyükelçiliği'ndeki Türk istihbaratçıları, Kanada Hükümeti'ne bu iddiayı yalanlatmak için neyi bekliyorlar?), Yazıcıoğlu gibi Türk siyasetini derinden etkilemiş bir lider şahsiyete yönelik "kanlı" senaryolardan Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) ve Emniyet İstihbarat Dairesi'nin haberi nasıl olmuyor?

*

Bir zamanlar FETÖ, Türkiye'nin gülen yüzüydü.. FETÖ'cüler, dincilerin aksine, hoşgörülü aydın dindarlardı.

Fethullah Gülen de "Hocaefendi"ydi. Siyasetçilerin (Demirel, Erdoğan, Çiller, Türkeş, Ecevit) gözdesiydi.

Erbakan bile "iftar"ına davet etmiş, onu "tanıdığını" göstermişti, fakat "Hocaefendi", Erbakan'ın davetine icabet etmeye tenezzül etmemişti. Adamın havasından geçilmiyordu.

Ve "Hocaefendi"yi eleştirme cesareti gösteren "densiz"ler birkaç kişiden ibaretti: Kadir Mısıroğlu, Emin Çölaşan, Necip Hablemitoğlu, Hikmet Çetinkaya.. Aklımda iz bırakan başka isim yok.

Mısıroğlu "Hocaefendi"yi dinci olmadığı, diğerleri de dinci ile dindar arasında fark bulunmadığını düşündükleri için eleştiriyorlardı. 

*

ABD (CIA) Türkiye'deki kullanışlı aparatları bazı subaylar ve MİT'çiler eliyle Erbakan hareketini budayınca, önce Abdullah Öcalan'ı Türkiye'ye teslim etti, ardından da "Hocaefendi"yi Pensilvanya'ya taşıdı.

CIA'in emrindeki kullanışlı subaylar ve MİT'çiler, Erbakan'ı ezme hizmetlerinin karşılığı olarak CIA'in azat kabul etmez uşağı olma rütbesine terfi edeceklerini umarken, ABD'nin planının başka olduğunu fark ettiler. 

ABD, İslam'ı laikleştiren, İslamcılık yerine sözde İslam'ı temsil eden "dindar" bir Türkiye'nin Ortadoğu'ya ve diğer İslam ülkelerine örnek olmasını istiyordu. Bu yüzden, İslamcılığı terk edip "sade suya tirit müslüman" haline gelen dindarların önünü açacaktı. 

Bu, Türkiye'de, Erbakan'ı terk edip "Millî Görüş" gömleğini çıkaranlar ile "Hocaefendi" cemaatinin önünün açılması demek oluyordu.

Ancak, pabuçları dama atılan kullanışlı subaylar ile MİT'çiler buna fena bozuldular.

Bu yüzden, MGK'ya "sızmış" adamları vasıtasıyla "İrtica ölmedi ya Atatürk, dinciler kıtalar dolaşıyor, hatta Pensilvanya'ya yerleştiler" makamında şiirler okumaya başladılar. 

Bu arada, "Hocaefendi"nin bir numaralı düşmanı Necip Hablemitoğlu da öldürülmüştü.

Birilerini "Hocaefendi" tehlikesine karşı uyandırmak için gereken kan ve gözyaşı çeşmesi akmaya başlamıştı. 

"Hocaefendi"nin şakirtleri, Hablemitoğlu cinayetinin "olağan şüpheliler"iydiler. 

Alınlarına silinmez mürekkeple "Hablemitoğlu'nun katilleri" yazısı nakşedilmişti. Silemiyorlardı.

*

Hablemitoğlu'nun gerçek katillerinin kimler olduğu ancak 20 yıl sonra ortaya çıkmaya başladı.

İstihbaratı gayet güçlü olan, devletin her tarafına adamları sızmış bulunan "Hocaefendi", Hablemitoğlu'nun öldürüleceği bilgisine önceden ulaşmamış olabilir miydi?

Bugünden bakıldığında cevap "Hayır" gibi görünüyor.

Muhtemelen, "Dinsizin hakkından imansız gelir.. Allah, iti ite kırdırıyor. Bırakalım gebersin" diye düşünmüştür.

Soru şu: Aynı şey, Yazıcıoğlu suikasti için de geçerli olabilir mi?

Yazıcıoğlu'nın "Hocaefendi"cilerle arası iyi değildi.

Onlara sert davranıyordu.

Mesela, Avustralya'da Esad Efendi ile birliktelerken Zaman gazetesi muhabirinin kendilerine karşı sergilediği tavırdan rahatsız olduğu için onun elindeki kayıtlara arkadaşları vasıtasıyla el koydurttuğu, çok sert konuştuğu biliniyor. 

Onlara karşı tavrı böyleydi.

İmdi, baştaki soruya dönelim: Yazıcıoğlu'nun öldürülmek istendiği, dolaylı biçimde tehdit edilerek Almanya'ya ihraç edilmeye çalışıldığı MİT ile Emniyet İstahbaratı'nın (ve "Hocaefendi"nin Emniyet'teki şakirtlerinin) gözünden kaçabilir mi?

"Hocaefendi"nin adamları bunu hocalarına müjdelememiş olabilirler mi?

Böylesi bir durumda, "Yazıcıoğlu Türkiye'ye döndü, öldürülecek" denildiğinde "Hocaefendi"nin tepkisi ne olabilir? 

"Dinsizin hakkından imansız gelir.. Allah, iti ite kırdırıyor. Bırakalım gebersin" diye düşünmüş olabilir mi?

*

İlginç olan nokta şu ki, daha sonraki süreçte Erdoğancılar Fethullah'ın, Fethullahçılar da Erdoğan'ın böyle bir tavır sergilediğini iddia ettiler.

Fethullahçılar'a göre, Erdoğan, Yazıcıoğlu'nun öldürülmesini isteyenlerin "Devletin bekası için bu gerekli" şeklindeki "olağanüstü" ikna edici argümanları yüzünden bu "infaz"a onay vermişti. Zaten ecdadımız, devletin kutsal bekası için oğlunu, kardeşini, hatta babasını bile öldürmüyor muydu?

Erdoğancılar'a göreyse, Fethullah, Yazıcıoğlu'nun ölümünden birkaç gün sonra, "Aldanırsanız böyle kurban gidersiniz. Bir perşembe günü akşamı vefat edersiniz, bir cuma günü cenazenize ulaşırlar" diye konuşmuştu. 

Demek ki olayı sevinçle karşılamıştı. 

O halde, bu cinayeti adamlarına işletmiş olduğunu, arkasında onun bulunduğunu düşünebilirdik. 

(Fethullah başka cinayetler işletmiş olabilir, bilemem, fakat Yazıcıoğlu'nu öldürten o olsaydı böyle konuşmazdı. Katiller cinayeti aşikâre işlediklerinde övünür ve bununla başkalarına gözdağı verirler, gizli işlediklerinde ise maktul için herkesten fazla gözyaşı dökerler: "Gettiii, gettiii, höngürt, buna yürek mi dayanir!..")

*

Burada mesele şu: Bir cinayeti sizin işlememiş olmanız, eğer cinayetin işleneceğinden haberdarsanız, sizi sorumluluktan kurtarabilir mi?

Bilginiz varsa, sorumlusunuzdur. O bilginiz sizi sorumlu hale getirir.

Mesela Fethullah, Erdoğan'ın daha partisini kurma aşamasındayken bir "bal tuzağı"na çekilmek istendiğini haber aldığını ve hemen telefon edip uyardığını söylemişti.

Bunu yapmasaydı, vebalde kalırdı. 

Öldürülecek kişiler için de aynı durum söz konusudur.

Bir insan haksız yere öldürüldüğünde oraya Allahu Teala'nın laneti iner. 

Engelleyecek gücü olduğu halde bunu seyredenler de o lanetin kapsamına girerler.

Hadîs-i şerîf şöyle:

“Haksız yere bir adam öldürülürken hiçbiriniz (engellemeye gücü yetmiyorsa) orada durmasın. Çünkü lanet, orada durup da öldürülen kimseyi savunmayan kişinin üstüne iner. Bir adam haksız yere dövülürken, sizden biri orada durmasın. Çünkü lanet orada durup da dövülen kimseyi savunmayan kişinin üstüne iner.” (Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)

*

Sonradan Fethullahçılar, Yazıcıoğlu cinayeti ile ilişkili gösterilmişlerdiyse, nedenlerinden biri, işte bu lanetin onları da kuşatmış olmasındandır.

Katillerle ve işkencecilerle aynı kurumlarda çalışan, onlarla aynı yerde duran "karınca incitmez lanetli (melun) dindar"lara duyurulur.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...