BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

 



Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey‘i tanıtmaya lüzum yok.

Bilenler biliyor.

Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi‘nin Sultan Vahidüddin’e tavsiyesi ile Âyân Meclisi âzâsı olmuştur.

Merhum fakih ve müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaefendiye Hak Dini Kur’an Dili tefsirini yazdıran Cumhuriyet hükümeti de onun değerini takdir ettiği için Sahîh-i Buharî’yi şerh etme işini ona havale etmiştir.

1934 yılında vefat ettiğinde, merhum Elmalılı hocaefendi, ağlayarak onun hakkında şunu söylemiştir:

“Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik âlim Ahmed Naîm idi. Naîm’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince pek sarsıldım, adeta can evimden vuruldum.”

Namaz sırasında secde halinde vefat eden Ahmed Naim Bey, şimdi Edirnekapı Şehitliği’nde merhum Elmalılı ile yan yana yatıyor.

*

Babanzade Ahmed Naim Bey’in İslam’da Dava-yı Kavmiyyet (İslam’da Irkçılık/Milliyetçilik Davası) başlıklı bir eseri mevcut.

Milliyetçilik meselesi, Türkçülük ekseninde inceleniyor.

Türkçüleri “Halis Türkçüler” ve “İslamcı Türkçüler” olarak ikiye ayırıyor.

Halis Türkçüleri konuşulmaya değer muhataplar olarak görmüyor.

İslamcı Türkçülere ise aynen şöyle sesleniyor:

“O halde cem-i zıddeyn (iki zıddı birleştirme) hayal-i hamından (ham hayalinden) vazgeçiniz de, her şeyden evvel şu çifte mefkureyi (ülküyü, ideali, gayeyi) atınız. Mantıkî bir hareket olmak üzere, ya açıktan açığa, müfrit (aşırı) arkadaşlarınız gibi ‘Halis Türkçü’ olunuz -ki bunu size tavsiye etmek asla hatır ve hayalimden geçmez- yahut dobra dobra İslamcı olunuz! Zira ân-ı vâhidde (tek bir anda) hem livaü’l-hamd-i İslam (İslam’ın hamd sancağı), hem de liva-yı cahiliyyet (İslam öncesi küfür bayrağı) altında bulunmak muhaldir (imkânsızdır).”

(Ahmed Naîm, İslam’da Dava-yı Kavmiyyet, İstanbul: Sebîlürreşad Kütübhanesi Neşriyatı, s. 16-7.)

İlmi, irfanı ve fazileti malum olan Babanzade Ahmed Naim Bey böyle diyor.

Bu ifadeler çerçevesinde düşünülürse, müslüman olmak, İslamcı olmaktır; İslamcı olmak da müslüman olmak.

İkisi aynı şeydir.

İslamcı olmayan, müslüman da değildir.

“İslamcı değilim” diyen, “Müslüman değilim” demiş olur.

Hatta, hem Türkçü, hem de müslüman olduğunu söyleyen biri, iki zıddı bir araya getirmeye çalışmış olur.

Su ile ateş bir arada olabilir mi?!

*

Müslüman ancak İslamcı olabilir, başka bir şeyci olamaz. (Evet bir müslüman Nurcu filan olduğunu söyleyebilir, fakat bu aynı zamanda İslamcı olduğunu söylemesi anlamına gelir, açıkça söylemese de onu tazammun eder. İslamcı olmadığını söylemesi durumunda ise Nurculuğu beş para etmez.)

Türk bir müslüman, evet Türk olabilir, Türk’tür, fakat Türkçü olamaz.

Türklüğüne kimse bir şey diyemez, fakat Türk-çü olduğunu söylediğinde, İslamcılık yerine Türkçülük diye bir dünya görüşü benimsemiş olacağı için, müslümanlığını bir tarafa atmış olur.

Çünkü müslüman, ancak İslamcı olabilir. Atatürkçü, milliyetçi, ülkücü, (İslam’dan başka bir şey ise) Millî Görüşçü vs. olamaz.

Babanzade Ahmed Naim Bey’in belirttiği gibi, İslamcılığın zıddı küfürdür, cahiliyyet (küfür düzeni) taraftarlığıdır.

Evet, küfür! Ne sandınız!

İnsan hem müslüman olacak, hem de İslamcı olmayacak.. Bu imkânsızdır, muhaldir..

Yukarıda Babanzade Ahmed Naim Bey’in Türkçülere “Dobra dobra İslamcı olun!” diye seslenmiş olduğunu aktarmıştık.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İslâmcılık” maddesinde konuyu II. Meşrutiyet dönemindeki tezahürleri çerçevesinde ele alan Azmi Özcan şunu söylüyor:

İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan “Üç Cereyan” başlıklı makalelerinde geçmektedir. Daha sonra Babanzâde Ahmed Naim, 1914’te Sebîlürreşâdda yayımladığı “İslâm’da Da‘vâ-yı Kavmiyyet” başlıklı makalesinde (sy. 293, 10 Nisan 1330) bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûpta kullanmıştır. 

Babanzade’nin söz konubu makalesi sonra kitap olarak da basıldı.

Makalede “bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûp” diye bir şey yok.

Azmi Özcan meseleyi yanlış anlamış.

Nedeni de, merhum Babanzade’nin kitabındaki “dobra dobra İslamcı” ifadesinden sonra gelen 1 no.lu dipnot (s. 16). Şöyle:

Bu “” edatının “Türk” ile “İslâm” kelimelerine iltihâkı (eklenmesi) ne kadar fena oluyor! Ben burada bir mana-yı tasannu (yapmacık/zorlama mana) istişmâm ediyorum (seziyorum). Bu nispeti kendilerine şiar edinenler bence yanlış isim intihâb etmişler. Zira Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz. O kısaca Türktür, Araptır. “İslâmcı”nın da müslüman demek olmadığı lügat-i Türkiyye (Türk dili) ile ednâ mümâresesi (az da olsa aşinalığı) olanlarca malumdur.

Merhum Babanzade “Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz” derken, Türk kelimesinin muadili, eş anlamlısı olarak Türkçü denilemez demek istiyor. Yoksa, Türk, Türkçü olur, gözümüzün önünde örnekleri var. Aynı şekilde İslamcı da dilin yapısı gereği müslüman kelimesinin birebir eş anlamlısı değildir.

Meseleye böyle bakarsanız bu tür adlandırmalar yanlış hale gelir. Mesela demir ile demirci, sanayi ile sanayici aynı şey değildir. Demir, hiçbir zaman demirci olamaz, sanayi de hiçbir zaman sanayici haline gelemez. Türk de bu anlamda Türkçü olamaz.

Bununla birlikte, burada Babanzade İslamcı kelimesini tam da müslüman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıyor. Ve bundan rahatsız, çünkü bunu dil açısından yapay ve zorlama bir işlem, bir çarpıtma olarak görüyor.

*

Ancak, Türkçü ile İslamcı kelimeleri arasında uçurum denilebilecek cesamette büyük bir fark bulunduğunu unutmamak gerekiyor. 

Çünkü Türk kelimesi, insan teklerine karşılık gelir. Mesela Ali, Veli, Hasan, Hüseyin Türk’tür. Türkçülük yapan, Alicilik, Velicilik yapmış, şahısları “dava” haline getirmiş olur. Tabiî ki burada Türk, tek bir bireye karşılık gelmiyor, birden fazla (Artık ne kadarsa?) bireyi ifade ediyor. Ancak, nitelik/keyfiyet bakımından bir farklılık yok, farklılık nicelik/kemiyet sahasında kalıyor. Yani Türkçü olmada işin özü şahısçılıktan, şahısperetlikten, şahsa taparlıktan ibaret.

Şahsa taparlık, şahıs yüceltmeciliği tek bir kişiyi değil de bir “kişiler toplamı”nı hedef aldığında daha masum ya da daha makul hale gelmez.

Bu tür ırkçılıklar, dolaylı olarak bir “kendi kendini yüceltme, kendinde bir üstünlük görme” işlevi de görür. Türk olmak önemli ve yüce birşeydir, kendisi de Türktür, o halde kendisi de önemli ve yücedir. Böylece kişi, kendisinde fiilen bulduğu değersizliğin hissettirdiği acıları, kendisinin de mensubu bulunduğu bir topluluğa atfettiği mevhum (kuruntu kabilinden) bir önemlilik uyuşturucusu ile bastırır.

*

Buna karşılık İslam, Türk kelimesinin aksine, bir şahsı ya da şahıslar topluluğunu ifade etmez. O, ilkeler toplamıdır. Dolayısıyla İslamcı olduğunu söylemek, İslam adı verilen ilkelere bağlılık anlamına gelir, müslüman şahıslara değil. Çünkü İslamcılık, müslümancılık değildir.

Bundan dolayı İslamcılık ile Türkçülük (Kürtçülük, Arapçılık vs.) aynı kefeye konulamaz. İlki müslümanlıktır, ikincisi ise putperestlikten bir şube.

O yüzden merhum Babanzade, Türkçülüğü İslam’ın zıddı olan ve onunla asla bağdaşmayacak olan “cahiliyyet” davası olarak mahkum ediyor, layık olduğu yere koyuyor.

*

Azmi Özcan’ın  “İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan ‘Üç Cereyan’ başlıklı makalelerinde geçmektedir” şeklindeki ifadesi ise muhtemelen doğru.

Kime sorsanız Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Türk adlı gazetede yayınlattığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesinde İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük cereyanlarını bahis konusu yaptığını söyler. Fakat, makalede İslamcılık tabiri geçmez. Bununla birlikte, anlattığı şey İslamcılık’tır, çünkü sorunların çözüm adresi olarak İslam’ı gösterdiğinizde İslamcılık yapmış olursunuz.

Günümüzde küresel küfür sistemi ve onun İslam ülkelerindeki yerli ve milli acentaları İslamcılık yapılmasını, yani sorunların çözümü olarak İslam’ın gösterilmesini istemiyorlar.

Mesela Türkiye’de bu, Anayasa ve yasa hükümleriyle yasaklanmış durumda.

Böylesi bir çözüm arayışı onlara göre “din istismarı” demek oluyor. Bu şekilde yaftalayıp mahkum ediyorlar. Yani İslam’a hürriyet hakkı tanınmıyor.

Ancak, bunu yeterli görmüyorlar. Meseleyi kökten halletmek için, İslamcılık kelimesini de mezara gömmek istiyorlar.

Kaleyi içterden işgal” için de, dindar bilinen kesimdeki ajanlarını kullanıyor, onların sözde İslam adına İslamcılığa sövmesini sağlıyorlar.

Akla sığar bir rezalet değil, fakat aynen vaki..

*

İslamcılığın en şedit düşmanı müteveffa Mehmed Şevket Eygi ise (Ki İçişleri eski Bakanı Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin onun devletin ajanı olduğunu açıklamıştı), “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek, Babanzade Ahmed Naim Bey’in hak dediği davayı sapıklık olarak adlandırıyordu.

Hakkı batıl olarak gösteriyordu.

Mehmed Şevket Eygi’ye o günlerde tevbe etmesini tavsiye etmiştik, tevbesiz gitti.

Bu alçaklığı bilerek yapıyorduysa, o tutumuyla küfre düşüyordu.

Bilmeyerek yapıyorduysa, bir görüşe göre küfre düşüyor, bir görüşe göre de düşmüyordu.

*

Ancak, genel kültür adına Uzak Doğu’nun bilmem neresindeki çay türlerini bile inceleyebilen bir adamın böyle önemli bir mevzudaki cehaleti ne kadar mazeret teşkil ederdi; tartışılabilir.

Cahil midir, tecahül-i arifane sanatını icra ederek muhataplarıyla dalgasını mı geçiyordur, kestirmek zordur.

Ahmed Naim Bey’in bu ifadelerini okuduktan sonra, cahillik mazereti de kalmıyordu.

(Ki onun aktardığımız ifadeleri kendi yayınevi tarafından yayınlanmış kitapta yer alıyor. Evet, sözlük anlamı açısından İslamcı ile müslüman kelimeleri birbiriyle tam olarak örtüşmüyor, fakat bir terim/ıstılah olarak İslamcılık, müslüman olmanın bir şartı ya da gereği durumundadır. Geçmişte ulemanın “İslam ile iman, müslüman ile mümin aynı şeydir” demiş ve bunu akaid kitaplarına yazmış olmaları sebepsiz değildir.)

*

Bu din, kimsenin oyuncağı değildir!

İcazetsiz cahil cühela müçtehitliğe kalkışmamalı, “rejimin hassasiyetlerine endeksli” fetvalarla milleti sapıklığa sürüklememelidir.

Mehmet Şevket Eygi gibiler, küfür cephesiyle birlikte İslamcılık düşmanlığı yapmak yerine, hiç değilse susmalıydılar.

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek küfür söz söylemek yerine, hiç değilse, “Bu konuda konuşmaya bilgimiz yetmiyor, bilmiyoruz” diyebilmeliydiler.

Bu olgunluğu (ya da dindarlığı) gösteremediler..


"DAVUNCU BİZE BUHRAN İMİŞ" KONUŞUYOR: BİZİ SALÇA YAPARLAR!

 




Önceki yazıda Bülend Tokgöz'ün Gençliğimi Şahitliğe Çağırıyorum adlı kitabını konu edinmiş ve hapse girmesine neden olan yasadışı gizli örgütünden söz etmiştik.

Örgüt işini Tokgöz'ün aklına düşüren kişi, teşbihte hata olmaz derler, "eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme" taktiğini uygulayan "Davuncu Bize Buhran İmiş"..

Tokgöz onu böyle adlandırıyor.

Bunu yapmış ve tereyağından kıl çeker gibi ustaca kenara çekilmiş.. Dağın başında kartopunu yuvarlamış, oluşan çığın seyrine koyulmuş.

Şöyle de diyebiliriz: Yola koyuluyoruz demiş, arabayı hazırlatmış, depoyu benzinle doldurtmuş, kontağı açıp arabayı çalışır hale getirmiş, ve yolculuktan vazgeçmiş.

Tahmin edilebileceği gibi, "Davuncu Bize Buhran İmiş" adlandırması, Niyazî-i Mısrî rh. a.'in "Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş" mısraından mülhem..

Buhran, muhtemelen Burhan. Davuncu da, Kavuncu. Ancak, kastedilen kişinin Burhan Kavuncu olduğunu ancak Bülend Tokgöz teyit edebilir. 

Biz sadece benzerlik var diyebiliyoruz.

*

Eski ülkücü Buhran Davuncu'nun yaptığı şeye gelince..

Tokgöz'ün yazdıklarına bakıldığında, çoğunlukla İrancılık ve bazen de Kürtçülük anlamına gelen söylemleri İslamcılık adına seslendirmek suretiyle, İslamcı olmaya yatkın ülkücüleri ürkütme işini hakkıyla başarmış olduğu kanaati insanda uyanıyor.

Bu yüzden Tokgöz, onun derin devletin adamı olduğundan şüphelenmiş. Fakat, kızlarından birini bir Şiî ile evlendirmesi ve Sünnî İsmailağa cemaatinden birileri hakkında "köpekler" diye konuşması, şüphelerinin yön değiştirmesine yol açmış. Akla ilk gelen İran ajanlığı ihtimalinin daha makul olduğunu düşünmüş.

Ancak, bunlar, kesin bir kanaate varmak için yeterli doneler değil, başka açıklamaları olabilir. Kızının gönlü bir Şiî'ye düştüğünde ve bunda ısrar ettiğinde bu devirde yapabileceği çok fazla birşey olmaz, istemese bile, daha büyük bir rezalet yaşanmasın diye razı olmuş görünür. Ayrıca, bu piyasada bir Şiî'nin gerçekten Şiî olup olmadığından da her zaman emin olunamaz. (Davuncu'nun İrancılığı ister gerçek ister sahte olsun, olayı "el-Cezâu min cinsi'l-'amel" [Karşılık, işin cinsinden olur] fehvasınca "kaderin adaleti" olarak yorumlamak da belki mümkündür.)

İsmailağacılara olan nefreti de onların Sünnî olmalarından değil, salt sarık cübbe meraklarından ve tarikatçılıklarından kaynaklanıyor olabilir. 

*

Bir süre Ankara'da öğrencilik yapmış, ardından Bosna ve Afganistan cephelerinde bulunmuş olan yazar, daha sonra İstanbul Siyasal'da okumaya başlamıştır. Kaldığı yer ise Buhran Davuncu'nun vakfıdır.

Bir gün şöyle bir şey yaşanır. Yazardan dinleyelim:

Bandırma'ya hapishane ziyaretine gidiyorduk. 

İkimizin de ilk seferiydi bu. [Hapis yatmakta olan] Nurunettin Şirinşiî'nin [Bu isim de Selam gazetesini çıkaran ve 28 Şubat dönemininde gürültüye neden olan Sincan'daki meşhur Kudüs gecesini düzenleyenlerden Nurettin Şirin'i hatırlatıyor] yüzü suyu hürmetine şöyle bir uğramış olacaktı.

Arabasını sürerken havalı bir güneş gözlüğü taktı, .... Sonra torpidodan bir Marlboro Light paketi çıkardı, ... Hapishane yolunda bu bana çok irkiltici geldi. ... Birazdan yapacağı teklif karşısında ikircikli kalmamın en son sebebi buydu.

- Haci, sana ne zamandır söylemeyi düşündüğüm bir şey vardı. Senin kuşağından tanıdığım tüm gençlik içinde senin kadar güvenilir, kaliteli birine rastlamadım. Seni övmek için söylemiyorum, bir tespit olarak söylüyorum. Zekân, cesaretin, heyecanın, bir önderde olması gereken çok şeye sahipsin, bu kuşağa önderlik edebilirsin. Senden çok umutluyum kardeşim. İlişkimizi daha tanımlı hâle getirelim. Vakfın başına geç. Sen idare et. Platformda bizi sen temsil et. Sana maaş bağlayalım, bir kız bulalım evlendirelim, ev kuralım. Sana bizim sahip çıkmamız lazım, senin vakfa sahip çıkman lazım. Ne dersin? (s. 339-40)

Teklif güzeldir, fakat yazar, hiç düşünmeden geri çevirir. 28 Şubat'ın tanklı toplu günlerinin, yani "zamanın ruhu"na uygun bir cevap verir:

- Allah razı olsun abi. Ben başka şeyler düşünüyorum. Vakıf, Platform, bunlar için adam bulunur ama şu zalimlere hak ettikleri cevabı verecek kimse çıkmayacak mı? Ben bunu yapabileceğimi sanıyorum. Ben ancak bunu yapabileceğimi sanıyorum. Savaşmak istiyorum. Bu zalimlerin kanını dökmeden hayatımı tamamlamak istemiyorum. Birkaç yıl üniversite mücadelesi içinde gözükeceğim ama silahlı mücadele için altyapı oluşturacağım. Yapabilirsem büyük bir iki icraat yapıp bu zalimlerin kurşunlarıyla ölmek istiyorum. Bunları sizinle beraberken yapmayacağım, başınıza dert açmayacağım, fakat dürüstlük adına söylüyorum, niyetim bu. Bir iki yıl bu mücadeleyi erteleyebilirim ama sonunda bir yerden başlayacağım. Teklifiniz için teşekkürler. Silahlı mücadele. Benim tercihim bu. (s. 341)

Davuncu, "Çok yanlış bir tercih" diye cevap verir. (s. 342)

Bir süre sonra yazar, vakıftan ayrılır.

Ve Davuncu, o yanlış tercihi kendisi teklif olarak ona götürür. 

Daha önce "Başınıza dert açmayacağım" diyen yazar da, dert isteyen bu adamın teklifini geri çevirmez.

Okuyalım:

Davuncu Bize Buhran İmiş ile çok seyrek görüşüyordum. Bu görüşmelerimizden birinde beni dışarı çıkararak çok hassas bazı şöyleri konuşmak üzere kendisiyle akşam buluşmamı istedi. Arabada çıktık dolaştık, arabada da dinlenme ihtimali sabebiyle mevzunun çevresinde dolaştık, sonra Balat'ta sahile park edip yayan konuşmaya başladık. O güne kadar kendisini hiç bu kadar ciddi, tedbirli ve tedirgin görmemiştim:

- Bir yerden benimle temas kurdular. Neresi olduğunu söylemeyecektim ama nasıl olsa sen anlayacaksın. İran'dan... Bana şu mesajı verdiler. Şayet darbeye karşı silahlı bir direniş başlatmayı düşünürseniz sizi desteklemeye hazırız!.. Para, silah, eğitim! Hiçbir sorunumuz olmayacak. Ben, arkadaşlarla konuşayım size dönerim, dedim. Düşündüğüm kişi sensin. Zaten senin bu yönde hazırlıkların var, kur altyapını, başla. Sen yürüt, biz de içinde olacağız ama pratiğin başında sen ol. Sen çekip çevir. Hedefleri, yapılanmayı zaman içinde konuşur, netleştiririz. Ne diyorsun? Prensipte ne diyorsun? (s. 350)

Yazar yine hiç düşünmeden cevap verir. "Evet" der:

- Burada evet diye bağırmamak için kendimi zor tutuyorum. ... Birkaç ayda eyleme hazır birkaç hücre teşkil edebiliriz. Darbeyi geriletip devrim yapacak değiliz ama Türkiye İslamî hareketine yepyeni bir sayfa ekleyebiliriz. ... İşin içinde sizin de bulunmanızı böyle bir ilişkide sigorta olarak görüyorum. Siz olduğunuz için İran'la ilişkilerimizin de sağlıklı ve güvenilir bir zeminde ilerleyeceğine inanıyorum. Ben lehte oy kullanırım fakat konuyu kardeşlere götürmeliyim. Açık konuşayım kardeşler bu teklifi kabul etmeyecek olurlarsa onlardan ayrılır, kabul edenlerle birlikte gelirim. 

- Beni arkadaşlarınla görüştürebilir misin?

- Elbette. Zaten bir kısmını tanıyorsunuz. 

- Görüştür, birlikte konuşalım.

- Tamam abi, istediğiniz gün ve saatte biz hazır olacağız.

- Şunu bil Haci, kalleş bir savaş olacak, çok kalleş! (s. 351)

*

Yazar, Davuncu'nun kendisini (Süleyman Soylu'nun tabiriyle) "keklediğinin" farkında değildir, kitabın sonraki sayfalarından anlaşıldığı kadarıyla hiçbir zaman da anlayamamıştır.

Bu da, Davuncu'nun becerisi.. İşin ustasıymış.

İran'ın böyle bir teklifte bulunmuş olması mümkün değildir. Bunun sebebi de İranlılar'ın pîr ü pak, hile ve hudayla işleri olmayan ahiret adamları olmaları değildir, böyle bir teşebbüsün kendilerine hiçbir faydasının olmayacağını bilecek kadar açıkgöz ve kurnaz olmalarıdır.

Yazarın Davuncu ile silah arkadaşlarını "görüştüreceği" mübarek gün gelir.

Okuyalım:

Büyük gün geldi.

Arkadaşımı ve beni Aksaray'da bir sokaktan aldı. Ümraniye'ye, Heyhat Hançerci'nin evine gittiğimizde akşamdı. Oda boydan boya sofraya çevrilmişti, ... Davuncu Bize Buhran İmiş'in karnı tok gibiydi, gözü de toktu. Tutuktu. ... Bir türlü mevzuya girmiyordu. ... Son saate kadar mevzudan kaçtı. Kaçmayı bıraktığında ise şunu dedi, sadece şunu:

- Bizi salça yaparlar! (s. 152)

Davuncu, vazgeçmiştir. 

Fakat vazgeçmiş olduğunu taa Ümraniye'ye gitmeden, yazarın arkadaşlarının karşısında kendisini mahcup duruma düşürmeden bildirmesi mümkünken bunu yapmamış, gidip hepsiyle tek tek tanışmıştır.

Aslında bu tutumuyla yazarı, arkadaşlarının önünde salçaya çevirmiştir, ya da belki turşu ya da hoşaf. 

O vazgeçmiştir, fakat yazar vazgeçmeyecektir:

Bunun bir çeşit örgüt kurma veya örgüte alma imtihanlarından veya ritüellerinden biri olduğunu bile düşündüm. Korkutarak reaksiyonumuzu ölçmüş olabilirdi. Tam olarak ne dediğini anlamak için peşinden gitmeliydim. Ertesi gün işyerine gittim. Gayetle güzel karşıladı. vereceği habere beni alıştırmak için herhalde, önden bir yemek söyledi. ... Birazdan köfteler kursağımda salça konserveleri gibi sarkacaktı:

- Haci, sana bir şey söyleyeceğim ama bir tek şartla: Soru sormayacaksın!.. Kabul ediyor musun? Rica ederim soru sorma! Ha?

- Abi, söz vermesem olmaz mı?

- Haci, biz arkadaşlarla istişare ettik, şeye karar verdik, bu işe girmemeye karar verdik. (s. 353)

Olayı provokasyon ve manipülasyon kavramlarıyla açıklamaya gönlü elvermeyenler "kelebek etkisi" kavramıyla da idare edebilirler.

Davuncu vazgeçebilirdi, fakat, karla kaplı dağın zirvesinden yuvarladığı kartopu durmayıp yuvarlanacaktı. 

Ne de olsa kontağı çevirip motoru çalıştırmıştır, onun açısından artık kenara çekilmemesi için bir neden kalmamıştır.

Yazar, Davuncu'nun aklına düşürdüğü karpuz kabuğuna basıp arkadaşlarıyla birlikte salça olacaktır. 

Buhranlı kelebeğin kanat çırparak yaptığı dans, onların hayatında fırtınalara yol açacak, yıllarca kendilerine gelemeyeceklerdir.

*

Yazarın bunları yaşadığı sıralarda, bu satırların yazarı da, bir pazar sabahı, Ümraniye Ahlâk, Çevre ve Kültür Derneği'ne konuşma yapmak için davet edilmişti.

İskenderpaşa Cemaati bağlantılı dernekte kahvaltının ardından yaptığım konuşmayı dinleyenlerden biri, taa Avrupa yakasından, Bayrampaşa'dan sabahın köründe kalkıp gelmiş bulunuyordu. Yanında da sekiz on yaşlarındaki çocuğu vardı.

Hakyol Vakfı'yla temasta olduğunu sonradan öğrenecğim bu şahısla ilk defa karşılaşmıştım, fakat son olmayacaktı. Bir akşam hemşerim Dr. Selahattin Semiz'in evinde de görecektim. 

Şahıs, arabasıyla beni evime bırakmayı teklif etmişti.

Kısa yolculuğumuz sırasında, hiç de bir esnaftan beklenmeyecek laflar söylemiş bulunuyordu. Müslümanlar 28 Şubat zulmüne silahla karşı koymalıydılar, kendisi buna hazırdı, silah para vs. de sağlayabilirdi, ben de hazır mıydım?

Kim bilir kaç heyecanlı müslümanı bu şekilde aldatmış, avlamışlardı..

*

O şahsa evet deseydim, eminim ki Davuncu'nun yaptığından daha fazlasını yapar, bana silah da getirir, adam da bulur, para da verirdi. 

Getirdiği adamlar, muhtemelen "İslamcı" teröristler (Hizbullahçılar, İbda-C'ciler vs.) olurdu. 

Bir şekilde enselenmiş, "İşlediğiniz suçlar en az 15 yıl yatmanızı sağlar, fakat Seyfi Say'ın yanına gidip örgütüne katılır, onun aklı bir karış havada bir terörist olarak hapse girmesini ve rezil olmasını sağlarsanız, bir - bir buçuk yıl hapisle dosyanızı kapatırız" gibisinden bir pazarlıkla ikna edilen teröristler..

Ve, tam da silahlar ile kadro biraraya gelip iş uçuk kaçık planlar yapma aşamasına varınca, Bayrampaşalı esnaf kardeşimiz hiç şüphesiz bana şunu söylerdi: 

- Ben bu işte yokum. Bizi salça yaparlar!


İSLAMCILIK, DEVLET, REJİM, MİT




Bir önceki yazıda, Yahya Konuk takma adıyla yayınlattığı Bosna'dan Afganistan'a Cihadın Mahrem Hikayesi adlı kitabıyla tanınan Bülend Tokgöz'ün Gençliğimi Şahitliğe Çağırıyorum (İstanbul: Ark Kitapları, 2016) adlı kitabında dile getirdiği "İslamcılıktan kopuş" gerekçesini tartışma konusu yapmıştık.

Yazarın fikirleri, yaşamış olduğu hayatı gibi dağınık ve düzensiz. Çelişki ve tutarsızlıklarla dolu. Bununla birlikte kitabı düzenli sayılır, iyi bir anlatıcı. 

"Allah Teâlâ'ya ihanet edebilirim, ettim de, ..., ama milletime hıyanet edemez, onun hukukunu ihlal edemezdim" demiş olduğunu (s. 24) bir önceki yazıda aktarmıştık.

Kitabın ilerleyen sayfalarında ise şöyle diyor:

"Benim sıdkım [sadakatim, bağlılığım] mihraklara, mahfillere, kudret sahiplerine, şeyhlere, isimlere, şunlara bunlara değil, önce rabbim olan Allah Azze ve Celle'ye sonra da dediğim gibi ümmetime ve insanlığa idi." (s. 361)

Böylece, kitabın sayfaları ilerlerken sadakatinin adresi de millet olmaktan çıkıyor ümmet haline geliyordu. Hatta bütün bir insanlık.. Bu durumda vatanın yerini de herhalde bu ümmete "mescid kılınmış olan yeryüzü", "Allah'ın geniş olan arz'ı" alıyor olmalıydı. 

Buna bağlı olarak İslamcılığı da tüyleri yolunmuş kanadı kırık bir kuş misali kör topal, ağır aksak da olsa geri dönüyor:

... Benim İslamcılarla derdim İslamcılık sebebiyledir, İslamcılıkla derdim de ana başlıklar halinde bunlardır. Yoksa dışarıdan bakıldığında, ben kendim öyle tarif etmesem de, beğensek de beğenmesek de hâlâ İslamcıyız.... (s. 362)

*

Yazar maceralı bir hayat yaşamış.. Bosna'dan Afganistan'a kadar farklı yerlerde silahlı çatışma ya da cihadın içinde bulunmuş, hem Ankara hem de İstanbul'da farklı "İslamcı" gruplarla teşrik-i mesaisi olmuş, 28 Şubat'ın ardından arkadaşlarıyla yasadışı bir örgüt kurmuş, buna bağlı olarak (Çeçenistan direnişini destekleme adına Türkiye’deki Rus temsilciliklerine yönelik) birtakım başarısız bombalama teşebbüslerinde bulunmuş, yakayı ele verip MİT'in sorgu odalarından ve Emniyet işkencehanelerinden geçmiş, bu arada hiç içine girmediği Fethullahçılarla da polis teşkilatında tanışmış, ve hapishanede gün saymış.. 

Çok okumuş, çok tartışmış, çok konuşmuş, çok dinlemiş.. "Çok yaşayan değil çok gezen bilir" hesabı farklı coğrafyalarda ve farklı mahfillerde gezip dolaştığı için bilmediğimiz pekçok malumat edinmiş. 

"Arayan Mevla'sını da, belasını da bulur" fehvasınca belaları genellikle kendisi davet etmiş ya da üzerine gitmiş. Bu yüzden de yaşamış olduğu birçok trajik ya da dramatik olay bir tür kara mizah görüntüsü veriyor. 

Bununla birlikte saf bir yanı bulunduğu için insan ona acımadan da edemiyor.

*

MİT'teki sorgusu sırasında ona söylenen bir sözü ilginç buldum: "Kim bilir belki sen de İsmet Özel gibi bir gün değişirsin, ha?" (s. 418)

Demek ki, İsmet'teki değişim(ler) hoşlandıkları birşeymiş.

Bir de, bir MİT'çiyle aralarında geçen şu konuşma:

- Ben aslında İstanbul'a üniversiteye geldiğimde eski çizgimden tamamen kopmuştum. Kitaplara kapanıp kendimi ilme verecektim ama bırakmadınız. Başörtüye, Kur'an eğitimine, İslam'ın tüm sembollerine fütursuzca saldırdınız. Bunlar işgal ordularının bile yapmakta zorlanacakları şeylerdi ama ısrarla yaptınız. En küçük bir muhalefet denememizi bile amansızca bastırdınız. Sayenizde ben yeniden eski çizgime döndüm, İslamcılaştım. Sebep sizsiniz.

- Biz? Biz kim?

- Rejim?

- Biz rejim değiliz ki.

- Nesiniz?

Rejim ayrı, Devlet ayrı.

- Ne ayrı, aynısınız işte!

- Hayır hayır. Bu tür şeyler olur, çok fazla abartma bunları, geçicidir, yarın başka şeyler olur. Devlet, başka. (s. 416-7)

*

Bu "devlet ayrı, rejim ayrı" hikâyesini Mehmet Şevket Eygi Millî Gazete'de yazıp duruyordu. 

"Devlet cevherdir, rejim arazdır" diyordu. (Mesela insanı cevher kabul edersek, gençliği arazdır. Gelip geçer.)

Aslında cevher ve araz kavramlarıyla düşünülürse, devletin de araz olduğunu söylemek gerekir, cevher ancak insanlar (halk, millet) olabilir. Devletler de "Bir varmış, bir yokmuş" hesabı gelip geçicidirler. Dünyada insanlıkla yaşıt devlet var mı?!

Fakat, insanlar da cevher sayılmazlar, çünkü kalıcı değildirler, geçip giderler. Mesela bu topraklarda şu anda, 1900 yılının insanlarından hiç kimse yaşamıyor. O günkü insanlarla bugünün insanları, o günün milletiyle bugünün milleti tamamen farklı. Aynı milletten söz etmemizin nedeni birtakım kurumların aynen devam ediyor oluşu, aynı dilin konuşulması.. 

Irmağa aynı ırmak deriz fakat akan su hiçbir zaman aynı su değildir. 

Evet, devlet itibarî bir kavramdır. Pratikte sadece insanlar vardır. Devlet, gerçekte yönetici zümre demektir (siyasetçiler ve bürokratlar). Devlet, sadece zihnimizde olan bir kavramdır, soyutlamadır. Bu yüzden, "Devlet ayrı, rejim ayrı" demek anlamsızdır. Devlet, rejimin ta kendisidir. 

Türkiye'de yaşanan şu: Devlet (yönetici zümre, siyasetçiler ve bürokratlar), rejimden daha hızlı değişiyor. "Mahkeme kadıya mülk değildir" fehvasınca gelen gidiyor.

Fakat onların zihniyet ve yönetim üslubundaki, yönetim anlayışındaki (rejimdeki) değişim çok çok yavaş. 

*

Kitaba dönelim..

Yazar, nasıl tutuklanndığını ve sorgulandığını ayrıntılı bir biçimde anlatıyor.

Arkadaşlarıyla bir yasadışı örgüt kurmuştur.. Adı büyük ve haşmetlidir, örgüt.. Ancak sayıları bir elin parmaklarını bulmamaktadır. Sağdan say dört kişi, soldan say yine aynı.

Başlangıçta bir eylem nedeniyle iki kişi tutuklanmışlardır, yazar, arkadaşının kendisini ele vermiş olduğunu düşünür. Arkadaşı ise ona, “Beni tutukladıklarında herşeyi biliyorlardı, seni ele veren ben değildim” der.

Okuyalım:

Dört kişi, dört kişilik deliğe tıkılmış on kişinin yanına sokuşturulduğumuzda dünyaları yıkılmış, kara bahtlarına lanet okuyan insanlar değildik. … Sevkimiz yapılana kadar bu fare deliğinde nöbetleşe uyuyacak, bize ayrılan bir ranzadan ibaret hayat sahamızda başımıza gelen şeyi yorumlamaya çalışacaktık.

Koğuşun televizyonundaki bir görüntü en büyük sualimize bence yeteri kadar net bir cevap veriyordu. İran Reisicumhuru Hatemî, Rusya’ya tarihî bir ziyaret gerçekleştiriyor, Putin’le milyar dolarlık anlaşmalar imzalıyor, iki ülke adına yeni bir paktın temellerini atıyordu. Biz işte bu yüzden yakalanmıştık. Bu ittifakı sabote etmek için. Rus hedeflerini İran’dan aldıkları talim ve talimatla vuran bir İslamcı hücre düşünsene. İran-Rus yakınlaşmasını MİT bundan daha iyi sabote edecek kaç vesile daha bulabilirdi? Her şeyi bozmaya yetmezdi ama düşmanlarının karşılıklı güvenlerini ne kadar bozabilirse o bir kazanımdı.

MİT, bizi buna yarayacak ifadeler vermemiz için almıştı. Zillettin’in ifadeleri İran istihbaratından ders aldığı kabulünü içermesi hasebiyle bu işe zaten biçilmiş kaftandı. Ne var ki senaryonun vuruculuğu için benim en azından oyuncu kadrosu içinde olmam şarttı. Bu bakımdan MİT beni ajanlaştırmak, pasifize etmek veya başka bir maksat için değil, doğrudan kodese tıkmak için yakalamıştı. İstenen ifadeleri vereyim veya vermeyeyim, şöyle böyle İrancı bir arka planı olan grubun Rus hedeflerine saldırmış olması gerçeği az buçuk da olsa işlerine yarayacaktı. …

Bütün bunlardan emin olarak böyle bir zamanlamayla bu operasyonu yapmaları için ellerinde çok güçlü istihbaratın olması gerekirdi. Nitekim Zillettin kendisine olan güvenimi geri toplamak için tekrar be tekrar aynı şeyi söylüyordu:

- Valla abi, ekmek Kur’an çarpsın, beni aldıkları gün her şeyi biliyorlardı. Masanın üzerindeki dosyayı net gördüm, üzerinde senin ve kardeşinin resmi vardı. Daha ilk gün. Bana ilk günden seninle ilgili sorular sordular. Her şeyi biliyorlardı. Nereden biliyorlardı, bilmiyorum. Beni daha ziyade Hizbullah ve İran’la ilgili sorguladılar. Sizi ben yakalatmadım, hepimizi başka biri yakalattı. Ama kim?..

… Biri işimizi önceden vermişti. MİT’le iş pişiren biri çıramızı yakmıştı. (…)

Küçük örgütümüzde büyük bir yılgınlık ve paranoya baş göstermişti. Bizim kadar küçük ve gizli bir yapıya bile sızmış idiyseler, onlardan habersiz hiç bir şeycik olamazdı, olmuyordu. Silahlı örgütlerin alayı sakalı ele vermişti, hepsi onların kontrolleri altında idi. Onların kontrolünden uzak durmak istiyorsan silahtan uzak durmalıydın. Ne şeytanı gör ne Lahavle çek!..

Bu komplocu zihne belki başka tür bir komplocu zihinle karşılık veriyordum ama bunun bugün de doğru olduğuna kailim. Diyordum ki: Evet, silahlı yapılara sızmaya çalışıyorlar, silahsız yapılara ise sızmışlar. Gizli örgütlere sızmakta bu kadar beceriklilerse, ki öyleler, açık yapılarda vaziyet nasıldır? Devlet kumarı sevmez. Oynayacak olduğunda masaya koyduğu kendi bekası olmaz. Bizim gibileri kontrol etmek ister, vakıfları, dernekleri ise mutlaka kontrol eder. …

Seneler boyunca bizi yakalatan casusun kim olabileceği üzerinde düşündüm durdum. Cevabı tam on iki sene sonra buldum. Beni bu delikte ziyarete gelen tek arkadaşım, casus işte oydu. Kardeşimle gelmişti, günün anlam ve önemine uygun bir kostüm seçmiş, yeşil bir parka giymişti, mazgaldan peşi sıra bakarken dünyada en sevdiğim insanın o olduğunu düşünmüştüm. Keşke oğlum ölmese idi de dışarıda onun yanında büyüse, onun gibi biri olsa idi.. Casus oydu. (s. 455-7)

VATANSEVER OLDUĞU İÇİN İSLAMCILIĞI BIRAKMIŞMIŞ

 





Müstear bir adla (Yahya Konuk) yazdığı Bosna'dan Afganistan'a Cihadın Mahrem Hikayesi adlı kitabıyla tanınan bir yazar, gençliğini anlattığı bir kitap yazmış ve İslamcılığı bıraktığını, millet-çi ve devlet-çi olduğunu açıklamış. 

Daha doğrusu hep milletçiymiş, bu da onu vatancı ve/veya devletçi yapmış.

Kendisinden dinleyelim:

... Birileri eşyaya, dekora, mekâna takılır, benim gözüm hep insanda, insanın yüzünde, gözünde oldu. Köylüler. İnsanlar. Benim insanlarım. (...) Benim milletim. (...) Halkım benim, milletim. (...) Halkım benim. Milletim. Onun yanında ben ne mesutum. Onu nasıl da sevdim. En çok onu sevdim. Hep onu sevdim.

Halk sevgisi en sabit, en geniş köşe taşı olarak varlık binamdaki yerini aldı. Bu ifade, hayır, onun kadrini ifadeye yetmedi; o daha dipte, daha merkezde, daha yukarda, daha daha daha ulvî idi, benim sadıklığım ona idi, bağlanışım, aidiyetim, kimliğim, mevcudiyetim ondandı ve ona doğruydu. (s. 23-4)

Milletine hizmet etmen, yani onun dünyasının ve ahiretinin selameti için çaba göstermen, sevgini ifade için yeterlidir. Böylesi ilan-ı aşklar, bazen sevileni borçlu çıkarıp psikolojik baskı altına alma ve minnet altında bırakma anlamına gelir. Mevlana Mesnevî'de (Veled Çelebi'nin tercümesine göre) "Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır" der.

Bazen de bu tür ilan-ı aşkların muhatabı, sevildiği söylenen kişi(ler) ya da nesne değıildir. Onlar üzerinden üçüncü kişilere mesaj verilir. "Bakın ben sizin sevdiğiniz, yücelttiğiniz şeylere değer veriyorum, sizin safınızda sayılırım" demek gibidir:

Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki muhabbet(e vesîle olmasın)dan dolayı, Allah'tan başka birtakım putları (ilâh) edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazıınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lânetleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün artık) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!” (Ankebut, 29/25)

İbrahim a.s., kâfir oldukları için, milletini sevmiyordu. Onları da, vatanını da terk etti.

*

Yazarın millete verdiği konum "arızalı". Millete ulviyet (yücelik, yükseklik) izafe etmek doğru birşey değildir. Mesela müslüman olmuş bir Ermeni, Ermeni milletinde bir ulvîlik bulunduğunu iddia eder, "Benim sadıklığım onadır, kimliğim, mevcudiyetim ondan olduğu gibi ona doğrudur" derse, bu söz başka kavimden bir müslüman, mesela bir müslüman Türk için ne ifade eder?

"Müslüman olmuş ama, ırkçılık putunu kırmayı başaramamış" diye düşünmez mi?! 

Hatta, İsmet Özel gibi "Türklük fikriyatçı"ları, "Oğlum sen müslüman olmuşsun ama, sade suya tirit müslüman olmuşsun, kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir, sen en iyisi Türk ol, Ermeniliği ağzına alma. 'Müslüman Ermeni' olmak birşey değil, Türk ol!" bile diyebilirler. 

*

Yazar, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Allah Teâlâ'ya ihanet edebilirim, ettim de, günah işleyebilirim, işledim de, ama milletime hıyanet edemez, onun hukukunu ihlal edemezdim. 

Allahu Teala'ya ihanet, ona şirk koşmak ve küfrü benimsemektir. Mücerret günah, ihanet anlamına gelmez. (Fakat günahta küfre götüren bir yol vardır. Hem kalbi karartması nedeniyle, hem de zamanla haramları helal görecek hale getirmesiyle.) Beşerî hukukta da benzer bir durum söz konusudur, birçok eylem, devlet nezdinde suçtur, fakat devlete ya da vatana ihanet olarak değerlendirilmez. (Hatta devleti ve dolayısıyla milleti dolandırmış olan bazı tipler için "Herşeye rağmen vatansever adam, devletine sadık" filan denildiği bile olur.)

İşin gerçeği ise şu: Allahu Teala'ya ihanet eden, milletine dünden ihanet eder, edebilir. Misal, Fethullah Gülen.. Türkiye'nin derin devletiyle işbirliği yapmak suretiyle Allahu Teala'ya ihanet etti, ve bu ihaneti onu, millete ihanet noktasına götürdü. İslamî hakikatler söz konusu olduğunda devlet de, millet de teferruattır. Devletin ya da milletin hatırı için hakkı eğip bükmek olmaz.

Eğer milletin Allah yolunda ise, hak yolda ise, Allahu Teala'ya ihanet etmekle milletine de ihanet etmiş olursun. Milletin Allah yolunda değilse, o takdirde de, milletini "bağlanışın" merkezine koyduğun sürece Allahu Teala'ya ihanet durumundasın demektir.

*

Yazar aktardığımız türden birkaç cümle daha yazdıktan sonra "Çokları millete bir şey anlatmaya çalışır, ben milletimi anlamaya çalışırım" diyor. Bu durumda tuğla kalınlığındaki kitapları niye yazmış, anlamak mümkün değil. Bu cümleyi "Çokları Müslümanlar'a bir şey anlatmaya çalışır, ben (gerçek) Müslümanlar'ı anlamaya çalışırım" diye kurabilecek bir pozisyonda olsaydı kendisi için daha iyi olurdu.

Devam ediyor:

... Halkım. Milletim. Çocukluğum, Varlığım. Tandığım bütün elle tutulur, gözle görülür, en maddî, en manevî, en dünyevî, en ilahî güzelliklerin yurdu. Yurdum. Vatanım.

Vatan sevgisi, evet. Deminki cümlelerin tamamı aslında Vatan içindi. Vatan sevgisi bana başat aşk, bana yar oldu daima. Onun olmadığı hiçbir yerde bulunmadım, demiyorum, bulundum ama orada bulunmamam gerektiğini hep bildim ve sonunda olması gereken oldu, ayrıldım. İslamcı ideolojiden kopuşumda bu izleğin de derin izleri vardır. (s. 24-5)

İmdi, İslamcı ideoloji dediğin şey, İslam ise, sen aslında hiçbir zaman gerçekten iman etmemişsin demektir.

Yok, İslamcı ideolojiden kastın, İslam'dan farklı birşeyse, "İslam'ı tutma, İslam taraftarlığı yapma" vs. gibi İslam'ın kendisi değil de İslam'a yöneliş anlamına gelen birşeyse, ve insanlar tarafından üretilen bir ideoloji ya da fikir durumundaysa, o zaman sen kendin, sana uygun gelen bir İslamcılık anlayışı üretebilir ve benimseyebilirdin. (Bu, son tahlilde, farklı bir tebliğ anlayışını ya da yöntemini benimsemen anlamına gelirdi.)

Fakat, İslam'la özdeş sayılabilecek bir İslamcılık, ya da gerçekten İslamcılık denilebilecek (İslam'ı referans alan ve almayı öneren) bir İslamcılık, benimsediğin vatanseverlik ideolojine izin vermiyorsa, doğal olarak senin bir tercih yapman gerekir. Ya İslamcı ideolojiyi seçersin ya da vatanseverlikçilik ideolojisini.. Bu durumda İslamcı ideoloji, İslam'a karşılık gelir. Vatanseverlik denilen şey ise, gerçekte "devletçilik"tir. 

Nitekim yazar, bu minvaldeki sözlerini "... yerim vatanın yanından başkası değildi. Vatanın. Yani Devlet'in" diyerek noktalıyor. Yani vatancılığı aslında devletçilik anlamına geliyor.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

İslamcılık vatan sevgisini kırılması gereken bir put olarak gösterip ondan bir arazi gibi bahsetmeye başladığı, onu küstahça ve haince pazarlık yapılabilecek, vazgeçilebilecek, bölünüp parçalanabilecek bir nesne, bir şey olarak gördüğünü izhar ettikten sonra onunla yürünecek yolum kalmadığı bana zahir oldu.

İslam'a uygun olmayan hiçbir şey İslamcılık olamaz. Küstahlık ve hainlik İslam'ın tasvip etmediği özellikler olduğuna göre, İslamcılık da bunu savunamaz. 

Ancak İslam, vatan topraklarına kutsallık da izafe etmez. Onun arazi parçası olduğunu unutmaz, onu put yapmaz. Milletin de, "zalûm ve cehûl" olan insanlardan oluştuğunu görmezden gelmez. Fertleri birer peygamber olmayan, hatta her ferdi müslüman olmayan, hatta müslüman bireylerinin hepsi de müttekî olmayan, çoğunluğu fasık ve facirlerden müteşekkil bir millete ulviyet atfedilmesine izin vermez.

Çocuğunu sevmen doğal karşılanır, fakat sevgin ona ulviyet atfetme noktasına vardığında marazîleşmiş olur.

Kayıtsız ve şartsız bir bağlılık ancak "masum" olana, haktan hiç sapmayana olabilir. İnsanlardan bu vasfa sahip olanlar ise sadece peygamberlerdir, Allahu Teala'nın "elçi"leridir. Bir millet, Allahu Teala'nın kendilerine gönderdiği peygambere tam itaat ettiğinde, o millete sadakatten söz etmek (doğru yolda olduğu için) belki anlamlı olabilir, fakat bu durumda bile sadakat gerçekte peygamberedir. Ve peygamber vasıtasıyla Allahu Teala'yadır.

"Masum" olmayan fertlerden oluşan bu millete gelince.. Bunlar topluluk halinde bir araya gelince ve millet diye adlandırılınca masum hale gelmezler. Çürük elmaları topladığın zaman ortaya sağlam elma çıkmaz, çürük elmalar yığını çıkar. 

*

Vatanı küstahça ve haince pazarlık konusu yapanlara gelince..

Bunu yapanlar, "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" diyen palavracılardı.

Millî Mücadele sırasında TBMM, daha önce Meclis-i Mebusan'ın (İstanbul'da İngiliz-Fransız-İtalyan baskısı altında olduğu halde) ilan etmiş bulunduğu Misak-ı Millî'yi (Ulusal Yemin) kabul etmiş bulunuyordu.

TBMM'yi kuranlar, Meclis-i Mebusan'dan daha az vatansever görünmek istemediler.

Misak'a göre, ilan edilen vatan sınırlarından asla taviz verilmeyecekti. Trakya'nın sadece doğusu değil, şu anda Yunan'ın elinde olan batısı da Misak-ı Millî'yi dahildi. Aynı şekilde Halep, Kerkük ve Musul da vatan toprağıydı. Bunlar asla terk olunamazdı. Olunmayacaktı. 

Mustafa Kemal Atatürk de, Misak-ı Millî'yi dilinden düşürmüyordu.

Fakat sonra, kendisi Halep'i tek kurşun atmadan Fransız'a bıraktı. (Maraş, Urfa ve Antep halk tarafından kurtarıldı.)

*

Yazara göre, İslamcılık vatan sevgisini kırılması gereken bir put olarak gösterip ondan bir arazi gibi bahsetmeye başlamışmış, onu küstahça ve haince pazarlık yapılabilecek, vazgeçilebilecek, bölünüp parçalanabilecek bir nesne, bir şey olarak gördüğünü izhar etmişmiş..

İslamcılığın (İslam'a dayanan, İslam'dan delili olan, yani Kur'an ve Sünnet'ten delil getirebilen İslamcılığın) böyle birşey izhar ettiği yok, fakat, İslamcılıkla uğraşanlar, tam da bunu yaptılar, vatanı vazgeçilebilecek birşey olarak gördüler.

Bölünüp parçalanbilecek bir nesne kabul edip bir kısmını Fransız'a, diğer bir kısmını İngiliz'e (Musul ve Kerkük), kalan bir kısmı da Yunan'a (Batı Trakya) bıraktılar. 

*

Sonra da, tehditkâr tavırlarıyla ve Ali Kemal'in linç edilmesi gibi olaylarla gözünü korkuttukları, kaçıp gitmesine neden oldukları gariban Vahideddin'e vatanı satma suçlaması yöneltip onu günah keçisi yaptılar. 

Madem vatan hainiydi, İngiliz'den, İtalyan'dan onun iadesini isteseydiniz, bir mahkeme kurup yargılasaydınız. Hesaba çekip konuştursaydınız. İhanetini itiraf etmesini sağlasaydınız.

Neden bunu yapmadınız?

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Vahideddin'e vatanı satma iftirasında bulunanlara şöyle seslenmişti:

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar.

Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?

Aslında Vahideddin'in sattığı hiçbir şey yoktu. Satan adam, karşılığında birşey alırdı..

Vahideddin'in aldığı şey sadece yoksulluk, yalnızlık, aşağılanma, korku, borç, ve tabutuna konulan hacizdi. 

Kaçıp gitmesi, vatanı satmasından, suçlu olmasından kaynaklanmıyordu. Can korkusundandı.

Öldürüleceğini düşünüyordu. 

Bence, yanılmıyordu.

Çünkü, saltanatın kaldırılması bir darbeydi, ihtilaldi. Hukukî hiçbir temeli yoktu. Kanunsuz bir zorbalıktı.

Nitekim Atatürk, Nutuk'unda, bunun bir emrivaki (oldubittiye getirilen iş) olduğunu, TBMM'nin onayının "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" denilerek zorla alındığını söylüyor.

Darbelerden sonra ne olduğunu da biliyoruz. Mesela, darbeyle devrilen Adnan Menderes'e ne yapmışlardı?

"Kardeş, çok yoruldun, seni emekli edelim" demediler, astılar.

Atatürk'ün insan hayatına ve canına saygısının ne olduğu da sonraki şapka idamlarıyla zaten iyice anlaşılacaktı.

Vahideddin'in karşısında, millete olan sevgisini millet fertlerini bir şapka için asarak gösteren "emrivaki"ci bir darbeci vardı.

"Kafa kesme"ye hazır, ve bunu milletvekillerine (milletin vekillerine) söyleyen bir darbeci..

Sonradan da Nutuk'unda bunu övünerek anlatan bir "fikri hür, vicdanı hür" edebiyatçısı..

Şapka için adam asan birinden, Vahideddin'e nasıl davranması beklenirdi?

*

Bunların vatan-millet sevgisi ve vatan için ettikleri yeminler böyle birşeydi.. Vatanı bölünüp parçalanabilecek, pazarlık konusu yapılabilecek bir arazi parçası olarak görüp İngiliz'e, Fransız'a ve Yunan'a bırakabiliyorlardı. 

Onlardaki insan (halk, millet) sevgisi, şapka giymeyenlerin asılmasında olduğu gibi pek ateşliydi.

Evet, bu ülke, vatanı bölünüp parçalanbilecek bir nesne olarak görüp bir kısmını Fransız'a, diğer bir kısmını İngiliz'e (Musul ve Kerkük), kalan bir kısmı da Yunan'a (Batı Trakya) bırakanları gördü.

Halkçıydılar, milletçiydiler, devletçiydiler, devrimciydiler, cumhuriyetçiydiler, ve de laikçiydiler.

Bir tek İslamcı değillerdi.

Bununla birlikte, "Misak-ı Millî bahsinde yaptıkları şey, küstahça ve haince bir pazarlıktı" şeklinde cümleler kuranlara rastlamıyoruz.

Vatancılık için İslamcılığı bırakabilen yazar, belki bunu yapan ilk kişi olarak karşımıza çıkar. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...