İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI: "BİR ŞAPKA, TÜM TÜRK DÜNYASINA BEDELDİR"

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 5



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

Terakkiperver Fırka'nın durumu budur. Yaşatmaya zaten imkân vermemişlerdir. Ondan sonra astığı astık, kestiği kestik devri başlamıştır.

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 157.)

Evet, "astığı astık kestiği kestik" devri. 

Zaten, Nutuk'unda itiraf ettiği gibi, Atatürk için "ilmin icabı"nın, müzakerenin, görüş alışverişinin vs. bir önemi yoktu. 

"Emrivaki"ler (emr-i vaki, vuku bulmuş iş, oldubitti) devredeydi. 

Ve bu emrivakilere "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesi eşlik ediyordu.

Böylece, gelecekte yaşanacak olan "astık astık, kestiği kestik" devrin müjdesi veriliyordu.

Reklamlarda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" filmi oynatılmakta, teslimatta ise iş yağlı iple sonuca bağlanmaktaydı.

*

Prof. Özergin'e yöneltilen diğer soru: 

"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuranlar Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa.. Daha sonra Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar da katıldı. İnkılap Tarihi kitaplarında bu partinin etkinliğinin birbirini tutmuyor olduğu yazılı. Bu ne derece doğrudur?"

Cevap:

"Zaten bu partinin yaşamasına müsade edilmedi ki etkinliği anlaşılsın. Ama son bir misal söyleyeyim: Refik Koraltan'ın hanımı ile TV'de mülakat yaptılar bir iki sene evvel. Dikkatli izleyiciler farkına varmışlardır. Orada diyor: 'Kocam Ankara'da çok meşguldü. Bazı geceler hiç göremezdim. Çünkü o sırada seçimler yaklaşıyordu. Ve "Terakkiperver Fırka'nın kazanma ihtimali çok kuvvetli" diyorlardı. Kocam da uğraşıp duruyordu sabahlara kadar' diye söz etti kadın. Bundan da anlaşılıyor ki, millet Terakkiperver Fırka'ya güvenmeye başlamıştı ve Halk Partisi bundan ürktü. İktidarı ele geçirmiş olanlar, seçimler yoluyla kaybedeceklerini anlayınca, işi zorbalığa döktüler. O sırada, (muhalefet saflarında) az miktarda olan mebus (milletvekili) adedinden faydalanarak Takrîr-i Sükun Kanunu'nu (Sessizliğin Yerleştirilmesi Yasası) çıkardılar. Meclis'i tatil ettirdiler. Ve Terakkiperver Fırka'yı kapatıp ileri gelenleri güçleri yettiğince idam ettiler. Bunun için de millete hiçbir şey sormadılar(s. 157)

Bu satırlar, İnkılap Tarihi denilen şeyin özetidir. Yani Atatürk ilke ve devrimleri/inkılapları tarihinin..

Prof. Özergin'in anlattıklarının hepsinin altında Atatürk'ün imzası var. Yaptıran o.

Bir sonraki soru:

"Hocam, Kâzım Karabekir ve arkadaşları tutuklanmıştı. Takrir-i Sükun Kanunu çıktı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu tutuklamalar ile ilgili birkaç olay veya hatıradan bahsedebilir misiniz?"

Cevap:

Bazı şeyler vardır, neşir de edildi (yayınlandı). Mesela idam etmişler, kararı yazılmamış, "Sonra yazarız" falan diyorlar. Adam idam edildikten sonra bir karar bulup yazıyorlar. Bu, olmuş vakadır. Bir seferinde adama idam kararı vermişler, vakit geç olmuş, "Kalsın" demişler, "yarın yapalım bu işi. Son anda bir vesileyle adamın suçsuzluğu meydana çıkmış. (...) O meşhur üç Aliler (mahkemenin yargıçları). Üç Ali'den biri Kılıç Ali'dir, biri Kel Ali, biri de Necip Ali. Necip Ali'ye Bakkal Ali de derlerdi. ... İstiklal Mahkemesi, hukuktan hiçbir şey anlamayan, hukuk nedir bilmeyen (hukukçu olmayan), saniyede karar veren iki üç tane ihtilalcinin elinde idi. 

Diğer soru: 

Bu Terakkiperver Fırka kurucularının hepsi mahkeme edildi, değil mi?

Cevap:

Hepsi tabiî.

Sonraki soru:

İnkılaplar hakkında ne dersiniz?

Yani devrimler.. Atatürk inkılapları ya da devrimleri denilen "emrivaki"ler.

Cevap şöyle:

İnkılaplar, kitlelerin hepsinin değil, genellikle çok azının istemesiyle alevlenen, fakat belirli bir güçlü grubun vaziyete hakim olmasıyla oturtulmaya çalışılan... Ve tabiî inkılaplardan sonra uzun bir mücadele ve hazım devresi oluyor. İtalya'da Faşizm'in gelmesi, Mussolini hareketi, Almanya'daki Hitler hareketi.. Geldiler, çöktüler, gittiler. Türkiye'de Kemalizm'in gelmesi.. Karabekir Paşa bu tabirin çok aleyhindedir, şahsa bağlanmayın diye çok ısrar etmiştir. Şahısçılık doğru değildir diyor. Bizde de eski ismi Kemalizm, şimdiki isim Atatürkçülük namı altında bir sistem oturtulmaya çalışılıyor. 

Yalnız, Atatürkçülüğün diğerlerinden farklı bir özelliği var. Diğerlerinin bir doktrini var, kitabı var. Lenin'in kitabı var, sosyalizmin kitabı var. Hitler'in kitabı var. Mussolini'nin kitabı var. Fakat M. Kemal Paşa'nın bir doktrini, bir kitabı yok. 

M. Kemal Paşa, günü ne gerektiriyorsa onu konuşmuş, onu söylemiştir.

Bazı demeçlerini alın, en koyu muhafazakârdır, bazı demeçlerini alın son derece ilericidir. Hoca kıyafeti içinde, hocaların içinde fotoğrafı var, altında "Mefkûre hatırası" yazıyor. Bu da, İstiklal Harbi kazanılmadan.. Mefkure demek, ideal demek. Yani orada diyor ki: "Ben hoca kıyafetliyim, hocaların arasındayim. Benim idealim budur. (s. 159)

Adam su gibi, içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alıyor.

İlkesi, ilkesizlik.. İlkesiz olacaksın ki, duruma ve yere göre ilke benimseyebilesin.

Nitekim, Lozan'la birlikte İngiliz ilke ve inkılaplarını benimsemiş ve Türkiye'ye "ithal" etmiştir.

İlke ve inkılaplarının hiçbiri kendi icadı değil, hepsi İngiliz-Yahudi medeniyetinin malı..

Mesela, hatırı için adam astırdığı şapkayı kendisi icat etmiş değil. 

Kendi icadı varsa, belki lisan-ı hal ile ilan ettiği şu vecize olabilir: "Bir şapka, tüm Türk dünyasına bedeldir."

Bununla birlikte, adamın ilke ve inkılapları bir işe yaramadı dersek haksızlık olur, bu devrimler İngiliz tarafından adam yerine konulmasını sağlamış, Kral Edward tarafından ziyaret edilme onuruna erişmesine vesile olmuş.

Az şey mi!

*

Devam edeceğiz inşaallah.

E-KİTAP: SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU? (SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

 


https://www.academia.edu/86031186/Sa%C4%9Fduyu_mu_Solduyu_mu_Sa%C4%9Fduyu_Partisinin_Zihniyet_Karnesi_


SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU?

(SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

  

Dr. Seyfi SAY

 

 

MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.’DEN:

“Taasavvufu bugünün mukallid tasavvufcularından değil Cüneyd’in, Bazyezid-i Bestami’nin ve Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Nakşibend Bahaüddin’in, Abdülkadir Geylani’nin, İmam Ahmed Rüfai Hazretlerinin ve sair, yollar ehl-i sünnet olan mutasavvıfların yolları olmalıdır. Bugün ise onların yollarını takib, ateşten gömlek giymek demirden leblebi yemek gibidir, yani çok müşkildir ve zordur. Onun için bugün öyle hakiki mutasavvıf bulmak da mümkün değildir.”

(Hadîslerle Nasihatlar 2)

 

PROF. DR. MAHMUD ESAD COŞAN HOCA’DAN:

“Bir insanın doğru hareket edebilmesi için, önce doğrunun ne olduğunu bilmesi gerek. Hayatta birçokları doğruyu bilemiyor, bulamıyor; doğru diye eğrilere, yalanlara, yanlışlara, hatâlara sarılıyor; ömrünü boşa harcıyor, günaha giriyor, iyi sonuca ulaşamıyor, ziyan ediyor, hüsrana uğruyor.”

(İslâm Mecmuası, Kasım 1996)

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

BİRİNCİ PAYLAŞIM: “LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK 7

İKİNCİ PAYLAŞIM: İLKELER 14

ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: MEŞRUİYET, LAİKLİK, MİLLİYETÇİLİK 21

DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: DERGÂH’TAN “LAİK DEMOKRASİ”Cİ PARTİ ÜRETMEK 29

BEŞİNCİ PAYLAŞIM: UZLAŞMA HAVARİLİĞİ 34

ALTINCI PAYLAŞIM: AÇ TAVUĞUN RÜYASINDAKİ DARI AMBARI 36

YEDİNCİ PAYLAŞIM: MECAZI ANLAMAYAN TECAHÜL-İ ARİFANE 46

SEKİZİNCİ PAYLAŞIM: DERİN OYUN: MÜSLÜMANA YUTTURULAN “DEVRİMCİLİK/İNKILAPÇILIK SOSYALİSTLERİN VE ATATÜRKÇÜLERİN TAPULU ARAZİSİDİR, MÜSLÜMANIN ORAYA GİRMESİ HELAL OLMAZ” AFYONU 48

DOKUZUNCU PAYLAŞIM: GÜÇLÜ CEVAP: “LAN SEN KİM OLUYORSUN DA BANA CEVAP VERİYORSUN!” 51

ONUNCU PAYLAŞIM: TÜRK’ÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM, KERAMETİM KENDİMDEN MENKUL, LAİKİM DEMOKRATIM ÇAĞDAŞIM 53

ONBİRİNCİ PAYLAŞIM: “GEL VATANDAŞ GEL, AHLÂKIN İYİSİ BURDA, GERÇEĞİN EN TAZESİ BURDA!” 55

ONİKİNCİ PAYLAŞIM: “BENİM OĞLUM BİNA OKUR…” 59

ONÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: HAKKI BİLMEYEN SÖZDE HAKPERESTLİK 68

ONDÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: ATATÜRK DEVRİMİNE İMAN VE TESLİMİYET: LAİKLİK HAVARİLİĞİ 70

ONBEŞİNCİ PAYLAŞIM: “BİZ DE DEMOKRASİ İSTERÜK!” 74

ONALTINCI PAYLAŞIM: ŞAHISLAR, İLKELER VE SADAKAT 77

ONYEDİNCİ PAYLAŞIM; HAKKI VE SABRI TAVSİYE 79

ONSEKİZİNCİ PAYLAŞIM: TEMCİT PİLAVI 81

ONDOKUZUNCU PAYLAŞIM: “KELLİM KELLİM L YENF” 93

YİRMİNCİ PAYLAŞIM: ZALİME YARDIM 95

YİRMİBİRİNCİ PAYLAŞIM: SANKİ PARTİ KURMAK, PARTİ PROGRAMI YAZMAK FARZ YA DA VACİP 104

NUREDDİN COŞAN’A MESAJ (SEKRETERİ ARDA ARACILIĞIYLA) 110

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Bundan 21-22 yıl önce, Şubat 2001’de, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cenaze namazı öncesinde cemaate kendisini “Hocaefendi’nin varisi” olarak ilan ettiren Muharrem Nureddin Coşan, iki yıl sonra bir parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Bir süre sonra bize bir e-mail göndererek, birer cümleyle cevap verilmek üzere beş tane soru yöneltmişler, bu arada parti hakkındaki fikrimizi de sormuşlardı. Cevaplar, Nureddin Coşan için isteniyordu. Parti kurulmasını yersiz ve lüzumsuz bulduğumuzu söylemiştik.

Normalde bu, parti kurulmadan önce sorulması gereken bir soruydu.

2004 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında ise, teori ve analiz şura grupları adını verdikleri e-mail gruplarında parti programıyla ilgili düşüncemizi almak istediler. Bu grupların toplam üye sayısını 27 olarak hatırlıyorum.

Partinin görevlisi (Ki, Nureddin Coşan’ın ablasının kızıydı) parti programında yer alacak ifadeleri açıklıyor, görüş bildirilmesini istiyordu.

Parti adına açıklanan görüşler, dehşet verici bir savruluşu yansıtıyordu. Kemalist “düzen”bazlık nezdinde akredite olan “çağdaş” etiketli bayat ezberleri onaylamamız bekleniyordu. Yaptığım paylaşımlarla itirazlarımı dile getirince fark ettim ki, adı şura olan bu gruplar istişare için değil, bizi bir vebalin suç ortağı haline getirecek şekilde manipüle etmek üzere oluşturulmuştu.

Ne yazık ki, o platformda Kemalist “emrivaki” geleneği ile bize kabul ettirilmek istenen söz konusu harcıâlem çürük ve bozuk ezberlere benden başka itirazda bulunan çıkmadı. Hiç değilse birkaç kişi bana katıldıklarını söylerler diye bekledim, o da olmadı. Çünkü, Kemalist gelenekteki “emrivaki”lere eşlik eden “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” şarkısı icra edilmese de, Kilise geleneğindeki “aforoz”a benzeyen bir muameleye maruz kalacaklarını biliyorlardı.

Bir süre önce rüyamda Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile merhum Esad Coşan Hoca’nın kabirlerini yanmış ve kararmış olarak görmüş bulunuyordum. O e-posta gruplarında yapılan açıklamalar rüyamın tabiriydi.

Biz “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!” diye şiir okuyup zafer naraları atarken kalelerimiz düşman tarafından birer birer içerden teslim alınmıştı, haberimiz yoktu.

*

Sağduyu Partisi adına savunulan akla ziyan “istikamet”siz “düzen”baz laflar, burada tartıştığımız ifadelerden ibaret değil. İnternet sitelerinde yayınlamaya devam ettikleri ‘batıl’ ifadelere başka yazılarımızda dikkat çekmiştik.

Bununla birlikte zihniyet düzeyinde yaşanan bu savruluş, salt (adı İskenderpaşa Cemaati ile birlikte anılan) Sağduyu Partisi’ne özgü değil.

Benzer sapmalar mütedeyyin bilinen diğer birçok cemaat, parti, grup ve oluşumda da gözlemleniyor. O yüzden, Sağduyu’culara yaptığımız uyarılar, çok geniş bir kesimi ilgilendiriyor. “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana” diyen merhum Abdurrahim Karakoç gibi söylemek gerekirse, yazdıklarımızın adres hanesinde sadece Sağduyu Partisi’nin adı geçse de, muhatap kitlesi oldukça kalabalık.

Elimizden, merhum Necip Fazıl gibi “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye seslenmekten başkası gelmiyor ne yazık ki.

Üstelik, sesimiz çok kısık. Zayıf.

Herşeye kadir olan Allahu Teala’dan bu e-kitabı hayırlara vesile kılmasını niyaz ederim.

 

1 Eylül 2022, Üsküdar

 

BİRİNCİ PAYLAŞIM:

“LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK

 

1. “İdeal parti”den söz etmek pek anlamlı görünmüyor. Çünkü partiler demokratik sistemin bir parçasıdır, onların varlık nedeni demokratik sistemdir; “ideal parti” düşüncesi, beraberinde ideal bir “demokratik sistem” düşüncesini de getirir. Demokrasi ise bizzat kendi yapısının gereği olarak ideal olamaz. Bu konuyu tartışan bir yazıyı ekte gönderiyorum.

Öte yandan partiler kuruldukları ülkenin anayasa ve yasalarına bağlı ve bağımlı olmak zorundadırlar. Dolayısıyla ideal parti düşüncesi, o partilerin çerçevesini ve yapısını belirleyen anayasa ve yasaların da ideal nitelikte oldukları varsayımının kabulünü gerektirir.

Yine, insanların ‘ideal’ tasavvurlarının farklı olduğu da bir gerçektir. Böylece, ‘ideal’in neye göre belirleneceği sorunu ortaya çıkmaktadır. Buradan insan aklının sınırları ve imkanları sorununa gelinir. Günümüzde, insanın kendi algısal yetersizliğinin farkına varması ve öğrenmeye açık olması önemsenmektedir. İnsanın duyusal ve algısal (duyu verilerinin bir yapı ve organizasyona sokulmuş biçimi) sınırlılığı, aklın bunlara dayanarak vereceği hükümlerin “mutlak doğru” sayılamayacaklarını da göstermektedir. İşte bu yüzden İslam’da, bir müçtehidin yaptığı içtihat ‘mutlak doğru’ olarak kabul edilmez, başka bir müçtehidin farklı içtihatta bulunması yasaklanmaz. Mutlak doğrular ancak delaleti kat’i olan muhkem ayetlerden öğrenilebilir, bu konularda ise içtihada yer yoktur.

İdeal bir parti düşüncesi ise tamamen insan düşüncesinin ürünüdür. Bu nedenle, onun idealliği gerçek bir idealliği yansıtmaz. Şayet ideal bir parti düşüncesine ulaştığımızı kabul edersek, otoriter ve totaliter bir tavrı benimsememiz zor olmaz. Bu ise, bizzat parti kurumunun varlık nedenine aykırıdır, çünkü partiler demokratik sistemlere ait bir kurumdur.

 

2. Fikir ve eylemlerdeki ilkeler meselesi öncelikle ‘ilke’ kavramı üzerinde durmayı gerektiriyor. Son zamanlarda siyasî arenada “ilkesizlik, ilkeli bir duruş, ilkeli olma” gibi ifadelerin sıkça tekrarlandığı bir gerçektir. Doğal olarak bu ifadeler de, parti kurumunu kendilerinden ithal ettiğimiz Batılılardan alınma. Bununla birlikte, Batı’da yapılmış, ‘ilke merkezli olma’nın önemini vurgulayan çalışmaların yararsız oldukları söylenemez. Ancak, bu çalışmalar, Batı’nın siyasal, kültürel, dinî ve sosyal realiteleri dikkate alınarak okunmalıdır. Stephen Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” adıyla Türkçe’ye tercüme edilen kitabı bu açıdan iyi bir örnek. Covey, insanların ben-merkezli, grup-merkezli, iş-merkezli, para-merkezli, aile-merkezli, din-merkezli vs. olabileceklerini anlatıyor ve ilke-merkezli olmayı öneriyor. Yazdıkları tutarlı ve ikna edici. Fakat, böylesi yayınları okuyan müslümanların farkında olmadan laik bir bakış açısını benimsemeye başlamaları ihtimali yok değil. Covey, din-merkezli ifadesini kullanırken, Batı’daki Kilise kurumunu kastediyor, çünkü Batı’da din demek Kilise demektir. O nedenle Covey’in din-merkezli ifadesini Kilise-merkezli olarak anlamak gerekiyor. Covey’in “ilke”leri ise, kendisinin de kitabının sonunda belirttiği gibi büyük ölçüde İncil’e dayanan ahlâkî değerlerden oluşuyor: Tevazu, insana saygı, sözünde durma, merhamet, yardımseverlik vs.

Böylesi bir ilke anlayışı, insanın esnek, yapıcı ve doğruları kabul etmeye açık bir tavır içinde olmasını gerektirir. Buna karşılık Türkiye’de “ilkeli olma”nın şampiyonluğunu yapanların, bundan, inatçılık ve yanlışta ısrarı (tutarlılık; yanlışta tutarlılık) anladıkları da bir gerçektir.

Bununla birlikte, siyasî partilerin programlarına bakıldığında, ilke düzeyinde ‘ideal’ şeyler söyledikleri görülmektedir. Hemen hepsi de yönetimde ehliyet, liyakat ve dürüstlüğe vurgu yapmakta, hukukun üstünlüğü ve adalet gibi değerleri savunmaktadırlar. Ortaya atılan bütün görüşler savunulabilir nitelikte değillerse de önemli bir bölümünün doğruları yansıttıkları bir gerçektir. Doğal olarak, savundukları görüşlerde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve resmî ideolojinin (Atatürkçülük) izleri görülmektedir. Mesela laikliğe vurgu yapılmaktadır, fakat hemen ardından, bunun din ve vicdan hürriyetine olan katkısı dile getirilmektedir.

Böylece, partilerin ideal ilkelerle (adalet gibi) ideal olmayanları (laiklik gibi) harmanladıkları görülmektedir. İşte, Türkiye’de ‘ideal ilkeleri uygulama çabası sergileyecek’ bir partiyi bekleyen önemli sorunlardan biri budur: İdeal olmayan bir sistem, ideal olmayan ilkeleri dayatmaktadır. Burada yapabileceğiniz tek şey, o ideal olmayan ilkelere ideal bir içerik kazandırma çabası içinde olmaktır. Fakat, böylesi bir çabanın, son tahlilde, o kavramı ilk defa ortaya atıp onun ‘patent’ini almış olanların dünya görüşlerini ‘meşrulaştırmak’tan başka bir sonuç vermediği, yakın tarihimizde yaşananlardan anlaşılmaktadır.

Buradan, Türkiye’deki partilerin ‘ilke’ sorununun teorik olmaktan ziyade pratik açıdan önem taşıdığı sonucuna varmak mümkündür. Söylem düzeyinde ‘ideal ilkeler’den söz etmek yetmemektedir.

 

3. Bütün bunlar, “metodolojik ilkeler”in önemini ortaya koymaktadır. (Buna stratejik ilkeler demek daha doğru olabilir. Metodoloji, metod bilimi demek olduğu için, siyasal partiler söz konusu olduğunda metodolojiden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Metoda ilişkin ilkelerden söz etmek mümkünse de, bunlara metodolojik ilkeler diyemeyiz.) Bazı siyasî partilerin bu açıdan uzlaşmacılık, gerginlikten yana olmamak, toplumsal mutabakat vs. gibi ilkeler geliştirdikleri görülmektedir.

Yönteme ilişkin ilkelerin bazısı, yaşamın gerçeği olarak kendisini gösterir. Bunları benimseme konusunda tercih imkanımız bulunmaz. Bunlardan birisi “tedricîlik”tir. Sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerde tedricîlik esastır. Allahü Teala bile kainatı tedrîcen yaratmıştır, oysa bir anda yaratmak elindedir, Kıyamet’te haşr bu şekilde olacaktır. O halde teennî ve sabır önem taşımaktadır. Bu, fırsatların kaçırılması ve “demirin tavında dövüleceği” gerçeğini gözardı etmek anlamına gelmez.

Yönteme ilişkin diğer bir önemli nokta, yöntem-amaç birliğinin unutulmamasıdır. Yöntem, amaca uygun olmalıdır. Araçlar ve yöntem amaca aykırı olamaz.

Bir başka önemli nokta da araçların amaç haline getirilmemesidir. Araçlar amaç haline geldiğinde, araçların yaşaması için amaç feda edilir; amaç unutulmadığında ise, amaca zarar verildiği anlaşıldığında araçlar terk edilir veya değiştirilir.

Yukarıda, Türkiye’deki partilerin ‘ilke’ sorununun teorik olmaktan ziyade pratik açıdan önem taşıdığı sonucuna varmış ve bütün bunların, “metodolojik ilkeler”in önemini ortaya koyduğunu söylemiştik. Pozitif (halihazırda yürürlükte olan) hukuk, ideal olmayan ilkeleri ve yaşam biçimini dayatmaktadır. Böylece, pozitif hukukun ötesinde ilke ve idealleri olanların bir ‘hukukîlik’ sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunu aşma çabası içine girilmesi ise ahlakî bir soruna yol açmaktadır: Olduğu gibi görünme; şahsiyetin korunması sorunu. Laiklik meselesinde görüldüğü gibi, ‘takiyye’ suçlaması hazırda bekletilmektedir.

Meselenin diğer bir boyutu şudur: Hazreti Ömer’in ifadesiyle, ‘İnandıklarını yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.’ Buna herhalde şunu eklemek gerekir: ‘İnandıklarını söylemeyenler, söylediklerine inanmaya başlarlar.' Bir yazarın şöyle bir sözünü okumuştum: “Taktik bir yalan cahiller elinde önce stratejik yalana, sonra hakikate dönüşür.”

İşte, ideal ilkeleri savunma çabası içinde olan bir partinin temel sorunlarından biri, belki birincisi budur.

Bugüne kadar yaşananlar, uzlaşmacılık ve takiyye yöntemlerinin sonuç vermediğini göstermektedir. El-mücerreb la yücerreb; tecrübe edilmiş olan tecrübe edilmez.

Bu açıdan önemli olan bir ilke, Mecelle’de şöyle ifade edilmiştir: “Def-i mefasid celb-i menafiden evladır.” Uzlaşmacılık ve takiyye yöntemleriyle sonuç alınabileceği, bir faydaya ulaşılabileceği kesin değildir; buna karşılık takiyye yönteminin yol açtığı kişilik bölünmesi ve ahlâkî tutarsızlık ve zillet hali kesindir. Meçhul, malum ile değiştirilmez.

Bana kalırsa, bu konuda yapılması gereken şey, sorunu sistemin kendisine taşımak ve projektörleri bizzat sistem yandaşlarının takiyye ve ahlâksızlıklarına çevirmektir.

Bunu sağlayacak bir söylem geliştirmek gerekiyor. Bu mümkün olabilir mi, bilmiyorum, ama denemek faydalı olabilir.

Laiklik, devletin din kurallarına göre yönetilmemesi olarak tanımlanıyor. Ama, devletin temel amaçlarından olan ‘adalet’ dinî bir ilke/kural. Devlet hırsızlığı yasaklıyor, din de yasaklıyor. Demek oluyor ki, bir kural salt dinî olduğu için laikliğe aykırı kabul edilemez.

Bundan hareketle, dinî ilkeler konusunda ürkek olmamak, faizin yasaklanmasını da savunmak gerekir; fakat faizin yasaklanmasının gerekçesi oluşturulurken “iktisat felsefesi” alanında yapılmış tartışmalardan yararlanmak icab eder. İçkinin yasaklanmasını da savunmak gerekir, fakat bunu yaparken yine tıbbın verilerine, özgürlüklerin sınırlandırılması konusundaki ölçütlere (kendine ve topluma zarar vermeme) atıfta bulunulmalıdır. Yani dinî emir ve yasakların bizzat kendilerini değil de hikmetlerini öne çıkarmak ve aklî temellerine işaret etmek icab eder. Buna karşı yöneltilecek “dincilik” suçlamalarına da “dinsizlik” ve “din düşmanlığı” tespitiyle cevap vermek, bundan yılmamak gerekir.

Bazıları, siyasetin “sonuç alma sanatı” olduğunu söylüyorlar. Bunu söyleyenlerin, başörtüsü gibi konulara gelince “sonuç alma” heveslerinden vazgeçtikleri görülüyor. Sonuç almadan anladıklarının sadece iktidar mevkiine gelmek ve ne pahasına olursa olsun koltuğu korumak olduğu anlaşılıyor. Böyle olmakla birlikte, koltuklarını er geç kaybedeceklerdir, ‘idealler’ini de yitirmiş olarak. Takiyye yapanların da, takiyye yapmaktaki bütün maharetlerine rağmen partilerini kapanmaktan kurtaramadıkları görülmektedir. Böyleleri, teslimiyetçiliklerine gerekçe olarak “halkın kendilerine sahip çıkmayacağını” gösterebilirler. Fakat, halktan, kendilerinin benimsediği “takiyye” politikasını izlemekten başka bir şey beklemeye hakları olamaz. Ceza (karşılık), amelin misliyle olur.

Takiyye politikasının bir diğer mahzuru da, insanları motive edebilmek için “kapalı kapılar ardında” tam aksi yönde bir aşırılığa yol açmasıdır.

Bana göre, bir parti, ideal ilkeleri savunmalı, hukukî alanda kazanmak saikiyle kendi mesajını çarpıtmamalı, ‘kişiliğini’ zedelememeli, ahlakî bakımdan kaybetmekten kaçınmalıdır. Kendisini (kendi iktidarını) amaç haline getirmemelidir. Sistemden kaynaklanan haksızlıklara dikkat çekmelidir. Kendisinin laik olduğunu ispatlamaya çalışmak yerine, laikliği savunanların ‘laiklik yalanı’nı yüzlerine vurmalıdır. Mesela, cuma gününün tatil olması laikliğe aykırıysa, Yahudi şeriatine göre tatil olması gereken cumartesinin de tatil olmaması gerekir. O halde, laiklik yanlılarının kendi mantığına göre Türkiye laik değildir, din kurallarına göre yönetilmektedir.

Başarı ve tevfik, Allah’ın bir lütfudur. O halde Allah’ın yardımına layık olmaya çalışmak gerekir. Bu da ancak hakkı savunmakla olur. Haktan saparak kazanılan bir başarı ise istidrac anlamına gelir.

Gerçek amaç i’lâ-yı kelimetillah olmalıdır. Kelime, söz demektir, sözcük değil. Nitekim Kelime-i Şehadet tek bir kelimeden oluşmuyor; o, bir sözdür. İla-yi kelimetillah “Allah’ın sözü”nü, yani “vahyi” yüceltmektir. Bu, Tevhîd’in ve Şeriat’in üstünlüğünün savunulması anlamına gelir. Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Sonra da seni (din) iş(in)de bir şeriat [alâ şeriatin]sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine [ehva, hevalar] uyma.” (Casiye/18) “... Allah, ona [Hz. Peygamber’e] huzur ve güven (sekîne) indirdi ve onu görmediğiniz askerlerle kuvvetlendirdi. Böylece inkâr edenlerin sözünü (kelimetellezîne keferû) alçalttı. Allah’ın sözü (kelimetullah) ise, o çok yücedir (ulyâ). Allah, mutlak galiptir (azîz), eşsiz hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe/40)

İ’lâ ve ulyâ aynı kökten gelen kelimelerdir. Asıl mesele, Allah’ın sözünün (vahyinin, Şeriat’in) en yüce olduğunu anlama ve anlatma meselesidir; Allah’ın sözü zaten yücedir. İ’lâ-yı kelimetillah’ı bir slogan olarak söylemek bir anlam ifade etmez.

“İdeal” bir siyasî parti Allah’ın sözünü yüceltmeye çalışmalıdır; kendi sözünü veya kendisini değil. Türkiye açısından sorun ise, bir siyasî partinin, Anayasa’ya ve yasalara bağımlı bir organizasyon olmanın güçlükleriyle birlikte bunu yapmasına imkan veren bir söylem ve eylem planı geliştirebilmesiyle ilgilidir.

 


JOURDAIN VE KADER, BABANZADE VE AKIL

 




Charles Jourdain, Dictionnaire des Sciences Philosophiques’de  yer alan “Fatalisme” (Kadercilik) maddesinde (Babanzade Ahmed Naim Bey’in Ahlak-ı İslamiyenin Esasları adlı kitabında yer alan çeviriye göre) şöyle diyor (Bazı ifadeleri sadeleştirdik, köşeli parantez içinde de açıklamalar ekledik):

İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir.

Zira buna vicdan şahittir [Herkes, kendi içinde bu muhtariyeti bulur]. [Bu, meselenin insana bakan yönü. Allahu Teala’ya bakan diğer yöne gelince..]

Allahu Teala’nın namütenahî (sonsuz) sıfat-ı kâmile sahibi olduğu yine yakînen sabittir [Kemal sıfatlarıyla muttasıf olmayan, yani Tanrılığa yakışan vasıflarla vasıflanmamış olan, Tanrı olamaz. Akla aykırıdır]. Zira akıl bunu idrak ediyor.

Bu yakîn-i muzaaf [İnsanın kendisinin seçim sahibi olduğunu kesin bilgiyle bilmesine eklenen bu ikinci kesin bilgi], kuvve-i akliyenin (aklî potansiyelin) ilk devre-i inkişafında (ilk gelişim döneminde) teemmül-i i’male (aklı kullanarak düşünmeye) başlamadan evvel kalpte [vicdanda] kemal-i metanetle (tam bir sağlamlıkla) rasih ve mütemekkindir (sağlam ve yerleşiktir).

Binaenaleyh felsefe bunları tefekkürat-ı gunagun (çeşit çeşit akıl yürütmeler) ile isbat etmeye muhtaç olmadığı gibi [Çünkü bunlar, insanın kendisinin kendisi olduğunu bilmesi gibi doğrudan bilinen ve ispat istemeyen kesin bilgilerdir] bunları safsatalarıyla da tevhin etmeye (zayıflatmaya) salahiyettar (yetkili) değildir.

Felsefenin bütün himmeti (çaba ve gayreti) bizatiha (zaten) gayri kabil-i red ve cerh (reddedilmesi ve çürütülmesi mümkün olmayan bu) iki hakikati nazar-ı itibardan dûr tutmamaya (göz önünden uzak tutmamaya) maksur olmalıdır.

Felsefenin bu iki hakikatin nokta-i esrarengiz ictimaını (esrarengiz birleşim noktasını) keşfettiği gün, âlem-i insaniyetin en büyük günlerinden biri olup kalacaktır.

Maamafih bu iki hakikatin keyfiyet-i te’lifini [İnsanın hem özgür irade sahibi olması hem de Allahu Teala’nın kemal sıfatlarıyla muttasıf olması itibariyle insan için bir kader takdir etmiş olması hakikatlerinin birbirleriyle nasıl uzlaştırılacağını] bilmemekle (insan) bunları inkâra ve akl-ı selimin kendisine tevdi ettiği vazifeden inhirafa (sapmaya) salahiyet kazanamaz.

Merhum Babanzade’nin eseri sadeleştirilerek yayınlanmış bulunuyor.

Sadeleştiren Dr. Recep Kılıç (O şimdi prof.).

Bu vatandaş “İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir” şeklindeki cümleyi şöyle çevirmiş:

"İnsanın seçilmiş bir varlık olduğu kesin olarak sabittir.” (Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, sad. Recep Kılıç, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, s. 43.)

Buyur burdan yak!

Sözün bittiği yerdeyiz, ne desek boş.

İlk düğmeyi yanlış ilikleyen adam, son düğmeye kadar öyle gider.

Bu vatandaş da aklınca kitabı sadeleştirmiş, fakat anlamadan.

Kendi anlayışsızlığını merhum Babanzade’nin sırtına yüklemiş.

“Muhtar” kelimesine hiç dokunmasaydı, kelimeyi doğru bildiğini ve genel okuyucu kitlesi tarafından da bilindiğini zannettiğini düşünebilirdik.

Keşke bu kadar cesur olmasa, cümleyi olduğu gibi bıraksaydı.

(Muhtar kelimesi hem seçilmiş hem de seçen anlamına gelir. Bunun nedeni iftial babından gelmesi ve kelimenin aslının ecvef, yani orta harfi 'ya' olan bir fiil olmasıdır. Geçmiş zaman kipi ihteyera, masdarı ihtiyârun'dur. Muhtarlıklardaki "ihtiyar heyeti" de buradan geliyor. "Ya" "elif"e dönüştüğü için ism-i faili muhteyirun yerine muhtarun, ism-i mef'ulü de muhteyerun yerine yine muhtarun olur. Türkçe'de daha çok ism-i fail anlamı kullanılmıştır, nitekim dilde yenileşme ile birlikte muhtar kelimesi yerine özerk/otonom kelimesi tercih edilmiştir. Otonomi, bağımsız karar verme kabiliyeti anlamına gelmektedir.) 

*

Neyse ki bu şahıs, bütün kelimeleri sadeleştirmeye kalkışmamış. Hafazanallah akıl, vicdan vs. gibi kelimeleri de sadeleştirmeye kalkışsaydı kim bilir ortaya nasıl bir metin çıkardı.

Babanzade’nin cümlelerini olduğu gibi aktardığında, merhumu anlayıp anlamadığından emin olamasak da, ortaya düzgün bir metin çıkıyor.

Bu ilahiyatçı akademisyen, sadeleştirmenin baş tarafında Babanzade’nin görüşlerini özetlemeye de çalışmış.

Bunu yaparken, “akıl” konusunda yazdıklarına bakarak, onu mezheben Matüridî ilan etme anlamına gelen bir ifade kullanmış.

Oysa, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde de belirtildiği gibi, Babanzade mezheben Şafiî idi. Şafiîler de itikatta genelde Eş’arîdir. Babanzade bunun istisnası değil.

Buradaki hatanın kaynağı, Eş’arîlik konusundaki cehalet..

Aklın dindeki önemi ve dinî gerçekleri anlamadaki rolü ve işlevi konusunda İmam Matüridî ile İmam Eş’arî arasında önemsenecek bir fark yoktur.

*

Merhum Babanzade’nin Matüridîyye mezhebinden zannedilmesine yol açan düşüncelerine gelince..

Kitabı sadeleştiren Recep Kılıç, bunları, yazmış olduğu ‘giriş’ anlamına gelen bir bölümde aktarmış.

Okuyalım:

İslâm ahlâkmın "vahiy" veya "din" ile temellendirilmiş olması, ahlâkî sahada "akıl’ın önemini azaltmadığı gibi, İslâm dininde ahlâkî görevlerle ilgili buyrukların oldukça çok olması da, yine İslâm ahlâkına aklî niteliğinden bir şey kaybettirmez. Düşünürümüze göre insanm, kendi dışındaki bir otorite tarafından belirlenmiş olan bu ahlâk buyruklarma itaat etmesi, gerçekte, yine ahlâkî görev tasavvurunu, akıl'dan alması demektir. Çünkü başlangıçta "insanm esasen müslüman oluşu, iman etmesi, zaten aklî delillendirme sonucu gerçekleşmiştir."

Görüldüğü gibi A. Naîm'e göre, aklî delillendirme (istidlâl-i aklî) neticesinde dini kabul eden müslüman için ahlâk buyruklarını din'den almak, esasen onları akıl'dan almak anlamına gelir. Çünkü daha başlangıçta din'in kabûlü, aklî istidlal ile gerçekleşmiştir.

Ahmed Naîm'in anlayışmda akıl'ın önemi, sanıldığından da büyüktür. Ahlâk'ı din ile temellendiren Naîm, din'i de akıl ile temellendirir gibi gözükür. Ona göre "dinimizin mebnâsı, mebâdi-i akliyyedir".

Gözükür değil, öyledir.

Recep Kılıç, “Din'in temelinin akıl ilkeleri olduğunu söyleyen bu satırlar…” diyerek sözlerini sürdürüyor ve “(Babanzade) aklın dinî delillerden biri olduğunda bütün İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde olduğunu düşünür” diyor.

Onun kendi düşüncesi değil, vakıa böyle.

Sözde İslam’ı savunma adına akıl düşmanlığı yapan ahmak cahillerin türemesi modern/çağdaş bir olay.

Bu akıl düşmanlığı, münafık, kâfir, fasık ve facirlerin de işine geliyor, çünkü “İslam akla aykırıdır” şeklindeki palavralarına “içerden” şahit bulmuş oluyorlar. Ve böylesi ahmakları “Sahici dindar, gerçek müslüman, dini din olarak gören, ideolojileştirmeyen samimiler” olarak adlandırıyorlar.  

Recep Kılıç sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Dinin temeli akıl ilkeleridir" derken A. Naîm'in vurgulamak istediği, iki esas konu vardır: Bunlardan birisi, İslâm'da taklidi imanın önemli olmadığını vurgulamak; İkincisi de İslâm dini'ndeki iman ilkeleri ile Hrıstiyanlıktaki iman esasları arasındaki farka dikkat çekmektir.

Evet, Mutezile’ye göre iman “tahkîkî” olmalıdır, “taklîdî” iman geçersizdir. Ehl-i Sünnet’e göre taklîdî iman önemsiz değildir, önemlidir (tabiî doğru/sahih olması kaydıyla), fakat kişi tahkiki (araştırmayı) terk ettiği için günahkârdır. Babanzade de taklîdî iman önemsizdir demiyor. Buradaki sorun imanda değildir, aklın kullanılmamasındadır, taklitle yetinilmesindedir.

Recep Kılıç, bunun ardından, Babanzade’den şu alıntıları yapıyor:

"İman denilen şey, kalbî bir iş ise de, her halde aklen güzel görülmesi de gerekir. İslâm ulemasının büyük çoğunluğu taklid seviyesindeki imana pek o kadar hoş bir gözle bakmazlar.

"İmaıun esası ve dayanağı bizde akıldır. Gerek Allah'm varhğma ve gerek şerefli Nebi Hz.Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğine ve bildirdiklerinin Allah tarafından indirildiğine iman eden her müslüman, her halde aklî delillere baş vurarak bu hakikatleri kabul eder... İslâm dininde aklın keşfedemiyeceği nitelikte sadece iman edilmesi gereken sır yoktur. Hiçbir kimseye 'aklın alsın almasın herhalde iman ile yükümlüsün, iman edilmesi gereken konuları tartışmaya aklın yetkisi yoktur' denilmemiş ve denilemez."

Merhum Babanzade’nin bu sözleri doğrudur.

Allahu Teala’nın zatı hakkında düşünmenin yasak olması da yine aklın gerektirdiği birşeydir. Çünkü insan düşüncesi, beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler çerçevesinde faaliyet gösterir. Mesela anadan doğma körler renkleri, aydınlık ve karanlığı asla zihinlerinde canlandıramazlar. Zihnin çalışma düzeni böyle. Zihnimizde, doğada var olmayan birşeyi tasavvur edebiliriz, fakat o, parçaları ve özellikleri itibariyle doğada mevcut olan birşeydir. Sadece terkip (bileşim) farklılık gösterir. Kafamızda icat ettiğimiz yeni nesneler, renkleri ve parçalarının geometrik biçimleri itibariyle doğada zaten var olan şeylerdir. Bir müzisyen yeni bir beste yapabilir, fakat yeni bir nota icat edemez. Yeni beste, aynı notaların farklı bir terkibinden ibarettir. İmdi, insan Allahu Teala’yı zihninde canlandırmak istediğinde de, ancak yaratılmış olan ve o güne kadar duyularıyla algılamış olduğu nesnelere ait özellikler çerçevesinde düşünebilir. Olayın diğer bir boyutu da şu: Zihnin faaliyeti de Allahu Teala’nın yarattığı birşeydir.

Bu yüzden, gerçek mutasavvıfların marifetullah hakkındaki sözleri haddini bilir nitelikte ve ölçülüdür.  Mesela Ebu Said Harrâz şöyle demiştir: “Allah hakkındaki marifet, Allah’ı bulmadan (vuslat) önce O’nu araştırmakla ilgili olmak üzere elde edilen ilimdir.” (Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf - Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Y., s. 98.) Yani varlığını ve birliğini bilmeyi sağlayan ilimden ibarettir. Kelâbâzî şunu da söylemektedir:

“... 'Marifet iki nevidir: Hakk’ı tanımak, hakikatı tanımak. Hakk ile ilgili olan marifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teala’nın birliğini kabul etmektir. Hakikatla ilgili olan marifet, “Allah Teala’nın birliğine ulaşmanın yolu yoktur” diye arifin inanmasıdır. Zira samediyet bunu imkansız hale getirmiştir.’ Bu sebeple Rabb’ın ihata edilemeyeceği bir hakikat olarak ortaya çıkmıştır. Allah Teala, ‘İlim yönünden onu ihata edemezler’ (Taha, 20/110) buyurmuştur. Samed, sıfat ve vasıflarının mahiyeti idrak edilmeyen varlık demektir.” (A.g.e., s. 193)

Benzer şekilde Zünnun-ı Mısrî’den şu söz nakledilir: “Allah’tan en uzak kalan, zahir itibariyle O’na en fazla işarette bulunandır.” (Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Erdem Y., 1991, s. 192.) Cüneyd-i Bağdadî de şöyle demiştir: “Marifet, Allahü Teala’nın mekri, yani oyunudur. Arif olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.” (A.g.e., s. 463.) Ondan şu söz de nakledilmiştir: “İlim, ihata eden (kuşatan) birşeydir, keza marifet de ihata eden birşeydir. Şu halde (ihata olunmaktan münezzeh bulunan) Allah nerede, kul nerede?” Yine şu söz de ona aittir: “Allah’ın vahdaniyetine dair olan ilim, O’nun varlığından farklıdır, keza O’nun varlığı, O’na dair olan ilimden farklıdır.” Ebu Bekir Vasıtî ise şöyle der: “İbare ve ifade Tevhid yolunun mahremi değildir. Bilmek tevhid yolunda, yabancıdır. Tevehhüm ve zan gibi şeylerin tümünde hudus (sonradan oluş) tohumu vardır (ve Allahu Teala bunda münezzehtir). Tevhid ise kendi mukaddes aleminde tertemiz bir halde olup konuşmak, dinlemek, ibare, ifade, işaret, görmek, suret, hayal, öyle veya böyle olmak gibi şeylerden münezzehtir. Bütün bunlarda beşeriyet kiri vardır, halbuki tevhiddeki marifet kirli olmaktan münezzehtir....” (A.g.e., s. 739.) Yine şöyle demiştir: “Muamele (amel) yoluna dair söz söylemek güzel birşeydir. Lakin söz, hakikatlar bahsinde şirk çölünden esen bir rüzgar, beşeriyet aleminden zahir olan bir inkar ve tanınma halidir.” (A.g.e., s. 743.) Ebu Abbas Seyyarî ise, “Hakiki marifet, marifetlerden çıkmaktır” demiştir. (A.g.e., s. 777.)

Kader meselesi de aynı durumdadır. Kader, Allahu Teala’nın “irade” sıfatıyla ilgili bir meseledir. Allahu Teala’nın sıfatlarının künhüne vakıf olamayacağımız için kaderi anlayamayız. Kader yoktur da diyemeyiz, bu, Allahu Teala’nın irade ve kudretine noksanlık izafe etme sonucunu verir. Bunu da yine akıl söylemektedir.

İslam’da akla aykırı hiçbir inanç esası, emir ve yasak mevcut değildir. Bazı emir ve yasaklar ile Şeriat’in getirdiği bazı cezalar insanların heva ve heveslerine, şehvetlerine aykırıdır, akla değil.

Recep Kılıç, söz konusu alıntıları yaptıktan sonra şu aceleci hükmü veriyor:

Görüldüğü gibi Ahmet Naîm; İslâm dini’nin temeli olarak akıl ilkelerini gösterirken, taklidi seviyede kalan imarım önemsiz olduğunu dile getirmek ister,

Önemsiz değil, iman önemsiz olmaz. Fakat, aklın delaletiyle güçlendirilmediği için, büyük bir fırtınayı geçtik, hafif bir rüzgârda bile yıkılabilir. Nitekim günümüzde birçok kişi bu yüzden iman zaafiyetine, hatta imansızlığa müptela.. Kendisini müslüman zannediyor (veya öyle bilinmek istiyor) fakat dini yalanlıyor, dinin hükümlerini neddediyor. Mesela, bir müslüman, “Ben müslümanım ama dinci, şeriatçı değilim” diyemez. Bu, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinin inkârı olduğu için küfürdür. Başka pekçok ayetin de yine doğrudan ya da dolaylı inkârı anlamına gelir. Tahkîkî iman sahibi hiçbir mümin böylesi kepazelikleri sergilemez.

Bugün Müslümanlar’ın sorunu, salt ‘amel’sizlik (Şeriat’i tam uygula/ya/mamak) değildir; Şeriat karşısındaki söylemlerinin birçok durumda onları “iman” problemiyle karşı karşıya getirmesidir. Merhum Said-i Nursi zamanındakinden farklı bir iman sorunuyla karşı karşıyayız. O zamanlar, pozitivizmin etkisiyle küfre düşme tehlikesi vardı. Bugün bu tehlike (deizme kayan üç beş kişi bir tarafa bırakılırsa) hemen hemen yok. Fakat, beşerî ideolojileri Şeriat’e tercih edecek duruma gelenler var.

Mesela demokrasinin ve laikliğin benimsenmesi, içselleştirilmesi...

Demokrasiyi bir “araç” olarak kullanmak zorunda kalabilirsiniz, de facto olan ile de jure olan arasında bir fark oluşabilir. Ama idealiniz demokrasi ise, yani Allahu Teala’nın hükümlerinin geçerli olması değil de kulların “hükmetme”si ise, bir başka deyişle, birilerinin kafalarından hüküm koyarak diğer insanlara bir nevi tanrılık taslamalarını onaylıyorsanız, diğer insanların da onların bu adı konulmamış tanrılık davalarına itiraz etmeyerek kendilerini onların “kul”u haline getirmelerini güzel buluyorsanız, Şeriat kelimesini duymak bile istemiyorsanız, ortada önemli bir iman sorunu var demektir.

İslam’ı bir Batılı gibi, “kültürel-siyasal” vs. kavramları ile anlamaya çalışıyorsanız, yine ortada bir sorun vardır.

Recep Kılıç yorumlarını şöyle sürdürüyor:

Düşünürümüze göre din'e iman eden insan, bu iman ile birlikte mantıken başka bir takım temel ilkeleri de kabul etmiş olur. Bu kabul, birtakım bilgileri de beraberinde getirir. Bu bilgilerin en önemlileri şunlardır, (…) Yaratılmış varlık dünyasından hiçbir şeye ihtiyacı olmaması dolayısıyla Yaratıcı Zât'ın emirlerinin daima iyilikle ilgili, yasaklarının da daima kötülükle ilgili olduğunu bilir. Ayrıca din'in koymuş olduğu buyruklann, emir veya yasakların fayda ve zararları da sayılmış, bu konuda yapılan açıklama ve yorumlar ile hidayet yolu da aydmlatlılmıştır.

İşte bunu anlamayan, Şeriat’in önemini ve değerini kabul etmeyen kişi iman etmiş olmaz.

Recep Kılıç, sözlerini şöyle noktalıyor:

Bütün bunlar Ahmet Naîm'in vahiy ve akıl ilişkisi konusunda Maturidî gibi düşündüğünü gösterir. İmam Maturidî de; Allah'ın peygamberler gönderip, vahiyle emir ve yasaklarım bildirmesini "akıl için bir kolaylaştırma ve hafifletme kabilinden yardım ve irşad" olarak görmektedir.

Sadece Matüridî gibi değil, aynı zamanda Eş’arî gibi düşünüyor, inanıyor. Eş’ariyye bunlardan farklı birşeyi savunmuyor.

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...