ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR







(https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olmaya-hazir-bir-yandas-medya-soytarisi/)

(BILDIR YAYINLANMIŞ BİR YAZI: 3 TEMMUZ 2021)


Metin HAKSÖZLÜ


Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın son yazısının başlığı şöyle: “Erem Şentürk niçin kâfir oldu?

Soyadında “Türk” kelimesi geçtiği için, “Atatürk niçin kâfir oldu?” kıvamında bir soru, fakat bu “Şen-Türk”ü tanımadığımız için biraz sakil duruyor.

Ancak, yarım Kemalist yazar için bu Erem Şentürk’ün, Atatürk kadar önemli biri olduğu anlaşılıyor.

Onun şahsında bir zihniyeti, resmî ideolojiyi (devlet/devletçilik dinini) savunma ve müslümanlara da “yutturma” misyonu için “kurşun” kaleminin ucunu sivriltmiş.

Yazısına şöyle başlamış:

Ne yazık ki bizim Erem Şentürk, durup dururken, öyle ortada hiçbir neden yokken, gül gibi dininden oldu. Üzüldüm mü? Elbette çok üzüldüm. Birinin durup dururken gül gibi dininden olması her zaman çok üzer beni.

Çünkü Erem, affedilmez bir hata yaptı ve giydiği şort yüzünden sözlü tacize uğrayan bir kız üzerinden tam tamına şöyle bir tweet attı: “Kadınların kıyafetlerine karışan erkeklere ‘SANA NE LAN’ demek yetmez. Bir sapık sürüsü var. ‘Sen başını örttün, sen şort giydin, sen niye çarşaflısın, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar. Bunları aynı hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım.”

Görüldüğü gibi, Erem Şentürk adlı şahıs, salt başörtüsü düşmanları için hiçbir zaman “Bunları hücreye tıkıp içerde ibreti âlem için süründürmek lazım” dememişken, diyemezken, evet salt başörtüsü düşmanları için asla bunu söyleyemeyecekken, hiç alâkası yokken işin içine başörtüsünü de dahil ederek müstehcenlik karşıtlarına kin ve nefret kusuyor.

*

Evet, medyaya bir şortlu kız meselesinin yansıdığını, bunun etrafında gürültü koparıldığını biliyorum.. Sadece haber başlıklarından.. Ayrıntıları okumuş değilim..

Ancak, şunu da biliyorum ki, “Sen şort giydin, senin eteğin niye kısa’ diye kadınlara saldırıp taciz ediyorlar” şeklindeki bir ifadede yer alan “taciz” suçlamasının sınırı belirsiz.

Çünkü, böylesi bir ifade, “Kadınlar istedikleri yerde istedikleri gibi giyinsinler, aksi yönde uyarıda bulunmak tacizdir” demek anlamına gelir.

*

Seyfi Say’ın “Geçmiş Zaman Olur ki…” başlıklı yazı dizisini yıllar önce okumuştum.

Bir tarikatın/cemaatin zihniyet olarak nasıl laikleştirildiğini anlatıyordu.

Kimden akıl ya da talimat aldılarsa bir parti kurmuşlar ve “Önce ahlâk ve maneviyat, millî ve manevî değerlere bağlılık” demeleri gerekirken, sanki üstlerine vazifeymiş ve memlekette bir bu eksikmiş gibi mini etek özgürlükçüğünü “dava” olarak benimsemeye başlamışlardı.

Okuyalım:

Böylece, sinsi ya da kurnazca bir taktikle, mini etek avukatlığı yapılıyordu. Eskilerin istifham-ı inkârî dedikleri bir soru sorma biçimiydi bu. Sözün açıklanan kısmı, güya akla takılan bir soruydu, “gizlenen kısmı” ise, mini etek müdafaasıydı. Dolaylı olarak, “Mini etek giymek ne herhangi bir kimsenin hakkına tecavüzdür, ne de herhangi bir kimseye zarar verir” deniliyordu. Başka hususlarda “herşeyi bilen” ve hiç kimseye kulak asmayan bu “çok bilmiş”ler, nedense mesele mini etek olunca birden bire ilkokul çocuğu saflığı tadında “saftirik” sorular yöneltiyorlardı.

Bu “edepsizlik avukatlığı”na karşı şunları yazmıştım:

“Hukukun amacı adalettir ve bir ‘hukuk düzeni’nin şunları sağlaması beklenir: Barış, güvenlik, eşitlik, özgürlük…. Ahlâka aykırı (edep dışı) kıyafetler giyenlerle giymeyenlerin aynı mekânı eşit bir şekilde paylaşmaları ve edebe riayet edenlerden, edepsizlerin farklılığına tahammül etmelerinin istenmesi doğru olabilir mi?! Başörtüsü baskıcı bir rejimde yasak olabilir, fakat ne temel hak ve hürriyetler açısından mahzurludur ne da ahlâka aykırıdır. Buna karşılık mesela mini eteğin ahlâksızca olmadığını savunacak insan sayısı azdır. Farklılıklara ancak hukuk ve ahlâk ilkeleri çerçevesinde tahammül edilebilir. ‘Bir arada yaşamak’ da ancak hukuk ve ahlâk ekseninde mümkün olabilir. ‘Bir arada yaşama’nın bizzat kendisi, hukukun ve ahlâkın çiğnenmesi pahasına savunulacak bir değer değildir. Farkların bir ‘ortak paydası’ olması gerekir; payda farklı olamaz. Mesela (yakınlarda yapılmış olan NATO zirvesinde olduğu gibi) ‘Farkların Ahengi’ diye bir müzik seçkisi yapıldığında ortak payda sanat değeridir. Toplumsal alanda da farklar kabullenilebilir, ama ‘hukuk ve ahlâk’ ortak paydasında buluşmak zorunludur. O halde savunulması gereken bizzat hukuk ve ahlâk olmalıdır. Günümüzde birileri ahlâktan bahsetmeyi neredeyse ‘ayıp’ saymaktalar. Böyleleri ahlâkı, ahlâksızlıkları ‘hoş görme’ye indirgiyorlar. Onlar bizi hukuksuzluk ve ahlâksızlık ortak paydasında ‘bir arada yaşamaya’ davet ediyor. Fakat böylesi bir ‘bir arada yaşama’ya ‘toplumsal yaşam’ denemez, ‘hayvansal yaşam’ denir. ‘Alenen hayasızca hareket’ bütün hukuk sistemlerinde suçtur. Mini etek de bu kapsama girer.”

Evet, Seyfi Say’ın satırları böyle..

“Hayır, mini etek, kısa don kadınlar için hayasızlık değildir, hatta donsuzluk da hayasızlık değildir” diyenlere diyeceğimiz bir şey yok.

İstiyorlarsa bunu savunabilirler, ancak, işin içine “din”i de katarsanız, din istismarı yaparsanız, işte orada size “Dur bakalım!” denilir.

Kılıçarslan için de aynı şey geçerli.

*

Yeni Şafak yazarı yazısını şöyle sürdürüyor:

Erem bu tweeti atınca artık tiksinerek “dindarlık mafyası” dediğim mafya sıvadı kolları; ne müşriklik, ne mürtetlik, ne kâfirlik, ne münafıklık bıraktılar Erem’de. Halbuki Erem’in dediği şey çok zayıf kalmış. Ben onu biraz daha ileri götürmek istiyorum ki bu “dindarlık mafyası” ile aramda hiçbir bağ olmadığı anlaşılsın. Aha da söylüyorum: “Ulan, sen kim köpek oluyorsun da sokakta kıyafetini beğenmediğin bir kadının ya da erkeğin elle ya da sözle taciz edilmesini gak-guk ederek normalleştirmeye çalışıyorsun? Akıl hastası Kamalistlerin başörtüsüne yaptığı şeyi, akıl hastası bir muhafazakâr, şortlu bir kıza yaptığında değişen nedir?”

Vatandaş tiksiniyormuş..

Hayır, kadınların şortlu halinden tiksinmiyor.. Tiksindiği başka birşey..

Ve de, birilerine “mafya” etiketini yapıştırıyor.

Hızını alamayıp köpek de diyor. 

Kurnaz ya, işin içine “elle taciz“i de katarak verdiği gak-guk tepkiyi normalleştirmeye çalışıyor.

Elle taciz, kadının şort giymesinden daha kötüdür, kimse de bunu İslam adına savunmaz, savunamaz.

Kemalistlere akıl hastası diyerek sövme rüşvet-i kelâmı, müptezellik ve müstehcenliğin yayılmasından rahatsız olanlara köpek diye hakaret edilmesi hakkını da kimseye kazandırmaz.

*

Yazının devamında bu şahıs, işi Allahu Teala’nın ayetlerini küçümsemeye kadar vardırıyor:

Hemen de cevap hazır: “Ama başörtüsü Allah’ın emri.” Hah. Çok yaşa yahu. Cidden bilmiyordum bunu. Hatırlattığın çok iyi oldu.

Bu yazar, neyle alay ettiğinin farkında mı?

Muhtemelen farkında.. Sözünü ettiği Kemalistler gibi “akıl hastası” değil..

Acaba şu ayet-i kerimeleri de cidden bilmiyor mu:

Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunmakta olduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinde hoşnudsuzluk sezersin (anlarsın). Nerede ise kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar! De ki: “Size bundan daha kötüsünü bildireyim mi? Ateş! Allah onu, inkâr edenlere va’d etmiştir. Ve (o,) ne kötü varılacak yerdir!” (Hac, 22/72)

İnkâr edenler ise dediler ki: “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin ve onda ma’nâsız sözler söyleyin (gürültü yapın), belki üstün gelirsiniz!” (Fussılet, 41/26)

Kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman da, sanki onları işitmemiş, sanki kulaklarında bir ağırlık varmış gibi kibirli bir kimse olarak yüz çevirir. İşte onu (pek) elemli bir azâb ile müjdele! (Lokman, 31/7)

Rablerinden kendilerine gelen her yeni nasîhati, ancak alaya alarak, onu kalbleri gaflet içinde dinlerler. (Enbiya, 21/2)

(O kimse), kendisine okunan Allah’ın âyetlerini dinler, sonra da sanki hiç onları duymamış gibi, büyüklük taslayarak (inkârında) direnir. İşte onu, (pek) elemli bir azâb ile müjdele!
Çünki (o), âyetlerimizden bir şey öğrendiği zaman, onları alaya alır. İşte onlar yok mu, kendileri için (pek) aşağılayıcı bir azab vardır! (Casiye, 45/8-9)

Yoksa gerçekten onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini veya akıl erdireceklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hattâ onlar yolca daha sapıktırlar. (Furkan, 25/44)

*

Yazar laflarını şöyle sürdürüyor:

Bak açık söyleyeyim. Kız babasıyım. Kızım o esnada ne giyiyor olursa olsun biri kızımın kıyafeti üzerinden ona saldıracak, onu taciz edecek olursa elimden ne gelirse yaparım. Ve şimdi de şunu açık söyleyeyim: Parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da.

Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.

Evet, parkta başörtüsü yüzünden dayak yiyen kız da bizim kızımız, şortu yüzünden taciz edilen kız da, bunda şüphe yok. Fakat (sözü edilen tacizden neyin kast edildiğini bilmiyorsam da), şunu biliyorum ki, ikisinin durumu aynı değil.

Bir başörtülü kıza “Başını açacaksın!” demekle, şortlu kıza “Evladım, bu kıyafet uygun değil” demek aynı şey değildir. Ancak, böylesi bir uyarı da, çoklarına göre taciz kapsamına girer.

*

Mevcut yasalar çerçevesinde bir şortlu kıza belki en fazla böyle bir uyarıda bulunabilirsiniz. Daha fazlasını söyleyemezsiniz.

Ancak, bu bile, sözlü taciz, hürriyeti kısıtlama, özel hayata müdahale vs. olarak yorumlanabilir, yorumlayanlar çıkar.

Mevcut “lastikli” kanınlar çerçevesinde durum bu..

Ancak, “insan yapısı kanunlar“ın yürürlükte olduğu (yani bazı insanların diğerlerine rablik tasladığı) hiçbir yerde yasalar hiçbir zaman tam olarak uygulanmaz.

Büyük balıklar yasaların ağlarını delip geçerler.

*

Bakın şimdi, Sedat Peker bir sürü suç duyurusunda bulunuyor, harekete geçen savcı var mı?

Çünkü, işin ucu imtiyazlı zümreye (en büyük hasletleri “kendini ve ayrıcalıklarını severlik” anlamına gelen bir vatanseverlik olan birinci sınıf vatandaşlara) dayanıyor.

Gümrüklerde uyuşturucu yakalanıyor, fakat o uyuşturucuların teslim edileceği adreslerde oturan kalantor vatanseverler hakkında yapılan birşey yok.

Çünkü, yasalar karşısında herkes eşitse de, bazıları daha eşit.

Aynı şekilde, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten nehy etme) hususunda da herkes eşit konumda değildir.

*

Benim gibi biri aşikâre olarak ortaya çıkıp yalvarırcasına emr-i maruf yapsa da okkanın altına gidebilir, kendisini parçalamak isteyen akbabalar derhal saldırabilir, fakat öyleleri de vardır ki, “dokunulmazlık” imtiyazına sahiptir. İşte öyle biri bir şortlu karşısında emr-i marufun yanı sıra nehy-i münker de yapabilir, ve kimsenin eli ona uzanamayabilir.

Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmuştur (ki bu hadîsi İmam Nevevî, özel önem verdiği kırk hadîs arasına almıştır):

“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” 

(Müslim, İman, 78; Tirmizî,Fiten. 1I; Nesaî, İman 1; İbn Mâce, Fiten, 20).

*

Gelelim yazarın şu satırlarına:

Eğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan. Çünkü sizin “emri bil maruf” anlayışınız buysa, sizin “iyiliği yayma anlayışınız” buysa, sizin “din anlayışınız” buysa zaten sizinle aynı dini paylaşmak istemem.

İmdi, bu soytarının, şayet İslam’ı ve imanı zerre kadar önemsiyorsa, bu sözlerinden derhal tevbe etmesi gerekir.

Ve, tevbesinin gereği olarak da bunu aynı şekilde gazete sütunundan yapması icap eder.

Çünkü, aşikâre günahın tevbesi aşikâre, gizli günahın tevbesi de gizli olur. (İnsanın, Allahu Teala’nın örttüğü günahını açması da ayrıca günahtır.)

*

Yazarın yukarıya aldığımız ifadeleri, ancak, muhataplarının kâfir olması durumunda caiz olur.

Yani burada açık bir tekfir var.

Ancak, mevcut hadise çerçevesinde ortada muhataplarının küfürle suçlanmasını gerektirecek bir delil yok.

Adam, muhataplarına karşı herhangi bir delil getirmiyor, getiremiyor, bütün delili, daha doğrusu demagoji, mugalata ve safsatasıEğer bu, beni sizin dininizden çıkarıyorsa açıklıkla beyan etmek isterim ki çok büyük bir memnuniyet duyarım bundan” demekten ibaret.

Kendin söylüyorsun, onların dininden değilsin.

Onların dini ne peki?

Kemalizm mi, Hristiyanlık mı, Yahudilik mi?

Buyrun işte, Yeni Şafak/Salak gazetesinin ve yandaşların hal-i pür melali..

Beş para etmez ciğeri..

*

Evet, müslümanlara, İslam dininden olanlara, şortlu bir kızın şortuna olan derin sevgi ve saygısından dolayı “Ben sizin dininizden değilim” diyen Kırmızı Pantolonlu’ya, “Tamam, İslam dini bizim gibilerde kalsın, o kızın şortu da senin olsun, bayrak olarak kullan” deyip yazıyı burada kesebiliriz, fakat kesmeyelim.

Sözlerinin devamı şöyle:

Erem’e yaptığınız “başörtüsü kullanmakla şort giymeyi eşitliyor” numarasının da bayat, pis bir numara olduğunu biliyorum. Çünkü Erem, başörtüsü kullanmakla şort giymenin aynı şeyler olduğunu söylemediği gibi onları asla eşitlemiyor da. Sadece o yalın gerçeği gözümüzün içine sokuyor: “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?”

İmam Nevevî’nin Kırk Hadîs kitabına almış bulunduğu hadîs-i şerîfi yukarıda aktarmıştık.

İmdi, o hadîs çerçevesinde bu “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden?” şeklindeki külhanbeyi fetvası neye karşılık gelir?

İmanın en zayıfı bile, sokaktaki müstehcen ve müptezel giyime karşı buğz olacakken, nehy-i münker yapmak yerine nehy-i maruf tavrı sergileyen, müptezellere değil de müptezelliğe tepki gösterenlere bu hayvanî üslupla saldıran bir sahte buldoga ne demek gerekir?

Kendisi zaten müslümanlara “Ben sizin dininizden değilim” diyor. Bizim birşey söylememize gerek var mı?

*

Müslümanlara, onların dininden olmadığını haykıran yazar, yazısının devamında “Bektaşî” makamından imanlı gazel okumaya başlıyor:

Bu “sana ne” kısmında biraz duralım. Ortalama bir Müslüman, kadınlara ve erkeklere mahsus tesettür kurallarının Allah tarafından koyulduğunu, Müslümanların buna uygun giyinmeleri gerektiğini bilir. Buna uygun şekilde giyinmeyen ve Müslüman olduğundan emin olduğu insanlara da tek bir şey yapabilir: “Allah’ın bu hususlardaki emirlerini hatırlatıp insanları tesettüre uygun giyinmeye teşvik etmek.”

Görüldüğü gibi yazar, Bektaşî gibi “namaza yaklaşmama” havalarında..

Hadîs-i şerîfin “elle düzeltme” faslının (yani imanın en kuvvetlisinin) karşısında.

Müslümanlara “Müslüman olarak sizin konuşmaya hiç hakkınız yok!” dese olmayacak..

O yüzden lutfedip teşvik hürriyeti bağışlıyor.

Büyük bir alicenaplıkla bize, tesettür kurallarının Allah tarafından konulduğuna inanma hakkı tanıyor.

*

Ancak, bu arada, müslümanlara tebliğ, davet ve emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker konusunda hadlerini bilmeleri için talimat da veriyor (yani misyonunu/görevini yerine getiriyor).

Buna göre, İslam’ın emirlerini anlatmak için önce karşımızdaki kişinin müslüman olduğundan emin olacağız.

Türk’e Türk propagandası kabilinden müslümana müslümanlık tebliğ edeceğiz.

Kişi müslüman değilse, ya da müslüman olduğundan emin değilsek, her haltı yemesini hakkı bileceğiz.

Elle düzeltmeyi geçtik, dil ile bile müdahale etmeyeceğiz. Hatta, buğz da etmeyeceğiz.

Tam aksine, müslüman olmayanların her haltı yeme hürriyetlerini (yukarıya aldığımız hadîs-i şerif mucibince) önemsemeyen müslümanlara “Sana ne lan milletin sokakta ne giydiğinden, ne yaptığından, ne ettiğinden?” diyerek saldıracağız.

Yani elimiz ve dilimiz, müslümanlara karşı keskin olacak.. Kızların kısa şortları, donları karşısında ise saygı duruşunda bulunacağız.

*

Yazar, buraya kadar “derin devlet dini“nin amentü esaslarının kolonlarını diktikten sonra inşaatın çatı faslına geçiyor:

Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da… Sadece emri bil maruf yapabilir. Tesettürün önemini, güzelliğini, faziletlerini anlatabilir. Tesettüre girme kampanyaları düzenleyebilir. Sokakta şortuyla dolaşan birine bırakın fiziki ya da sözlü tacizde bulunmayı, göz ucuyla dahi bakamaz, öf bile diyemez.

Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Atatürkçülük dinini korumak için çalışan MİT’i, ve MİT’in [doğrudan veya vatandaş ayağından ihbarda bulunan elemanları vasıtasıyla yaptığı] bilgilendirmesi ile harekete geçen savcıları ve hâkimleri, kurum amirleri bulunduğunu biliyoruz.

Ancak, bu memlekette, bize İslam’ı ne kadar ve nasıl benimseyeceğimizi “içeriden” öğreten, suret-i haktan gelerek insanları aldatan böylesi yazarlar da var.

*

İmdi, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletiymiş..

Söz konusu ifade Anayasa’da yer alıyor. Fakat aynı anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik olduğu vurgusu da var diye kimse, Türkiye’de gerçek ve tam bir demokrasi bulunduğunu savunmuyor.

Evet, Türkiye Cumhuriyeti tam demokratik devlet değildir. Hukuk devleti olma vasfı ise, demokratikliği kadar bile yoktur.

Mesela, konu şorttan açılmışken şu şapka yasasına bakalım..

Şapka yasası gerçekte hâlâ (en azından kâğıt üstünde) yürürlükte.. Bu ülkede Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına kanun olma imkânı tanınmaz, fakat Atatürk’ün saf ve som zulüm ve zorbalık olan uygulamaları, devrim adı verilen cinayetleri hâlâ yasa olarak kâğıt üstünde yürürlüktedir.

İmdi, geçmişte Mustafa Kemal için de güzellemeler yapmış olan bu yazardan Atatürk için de bir yazı kaleme almasını ve şöyle demesini bekliyor olabilirsiniz:

“Sana neydi lan milletin sokakta ne giydiğinden? Şapka giymiyor diye insanları taciz etmek bir tarafa nasıl asabildin, öldürebildin?. Senin çağdaşlığın buysa, senin insanlığın buysa, senin ideolojin buysa, senin vatanseverliğin buysa, senin ne mutlu Türklüğün buysa benim hiç biriyle ilgim yok.”

Evet, bu şahıstan böylesi bir yazı bekliyor olabilirsiniz. Fakat o, bunu yazmaz, Ata’sının izinde “Türk olduğum için özür dilemeyeceğim” filan diyerek ırkçılık yapar.

Ve sizden, müslüman olduğunuz için özür dilemenizi bekler.

*

Evet, söz konusu yazar, “Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın bunun dışında bir şey yapmaya izni de yoktur, hakkı da” diyerek resmî ideolojinin ve rejimin yandaş medyadaki bekçiliğini yapıyor.

İzni yok, bunu kabul ediyoruz, fakat hakkı da yoktur diyebilmek için, mevcut kanunların saf ve pür haliyle “hak” olduğunu kabul etmek gerekir.

Peki, mevcut yasaların “hak” olduğunu kabul etmek, İslam’a göre ne anlama gelir?

*

Bu tür şahıslar nezdinde (Türk olması hasebiyle) İmam Matüridî’nin sözleri ayet ve hadîslerden daha kıymetli olabildiği için, ondan örnek verelim. TDV İslam Ansiklopedisi‘nde aktarıldığı gibi, İmam, kendi zamanındaki yönetimler için adil diyen kişinin, zulme adalet demiş olacağı için küfre düşeceğini söylemiştir:

Ancak zalim olduğu kesinlik derecesinde sübut bulan zamanının sultanına âdil diyen ve dolayısıyla zulmü adaletle vasıflandıran kimsenin küfre girdiği yolunda kanaat belirtmesi (Burhâneddin el-Buhârî, V, 577), Ebü’l-Kāsım el-Kâ‘bî’yi zalim devlet adamlarıyla ilişki içinde olduğu için kınaması (Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi, s. 452) devrin siyaset ve devlet adamlarıyla münasebetlerinin iyi olmadığını göstermektedir. 

Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî rh. a. de şunları yazmış bulunuyor:

Bezzâziyye’de şöyle denilmiştir: Zalime âdil diyen kimse kâfirdir. Zamanımızdaki zalimlere âdil diyenler kâfirdirler. Çünkü bunların adaletsizliği yakînen bilinmektedir. Zulmü adalet diye isimlendiren kimse kâfirdir.

İmam Ebu Mansur Matüridî şöyle demiştir: Zamanımızın sultanı (devlet başkanı) âdildir diyen kimse kâfir olur. Çünkü bunların zulmünde şüphe yoktur. Zulmün haram olduğu ise kesindir. Yakînen haram olan bir şeye helal veya adalet demek küfürdür.

Adalet, cüz’î (parça buçuk kabilinden) bir meselede tatbik edilmekle yerine getirilmiş sayılmaz. Şeriatı halk üzerinde tatbike devam etmek sureti ile ancak adalet yerini bulur.”

(Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 159-60.)

TDV İslam Ansiklopedisi‘nde bir başka maddede şu ifade de yer alıyor:

zalim bir devlet reisine âdil demek küfür sözü kabul edilmiştir. Zira devlet reisinin yaptığı zalimane icraat adaletli gösterilmek suretiyle İslâm’ın haram kıldığı zulmün dolaylı biçimde helâl telakki edildiği sonucuna varılmıştır 

Bunu ben demiyorum, İmam Matüridî diyor, Kılıçarslan gitsin İmam Matüridî’nin ruhuyla hesaplaşsın.

*

Ne yazık ki bu putperestlik cenneti ülkede müslümanın İslam’ı (kamusal alanda) tam olarak anlatma izni yoktur, ve bu hak ona, camide bile tanınmamaktadır.

Mesela Diyanet, Casiye Suresi’nin 18’nci ayetini bir cuma hutbesinde okusun da görelim.

Okuyamaz, okutmazlar!

Bizim gibi kıyıda köşede fısıltı kabilinden birkaç kişiye söyleyebilenlere de (bazen açık, bazen örtülü biçimde) neler yapıldığını, ne kumpaslar kurulduğunu da kaç kişiye anlatabilirsiniz?

*

Kılıçarslan'ın yazısını okumaya devam edelim:

“Vatandaşlık bağı bakımından şort giymeyi seçmekle başörtüsü kullanmayı seçmek aslında eşit bir şeydir” diyeyim de iyice atın beni Allah’ın dininden. Ama ben bunu söylemiş olayım. Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil. Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de. Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın. Şartlar böyleyken, durum buyken, Erem’in de benim de söylediğim açıkken bizi kâfir olmakla, münafık olmakla, müşrik olmakla suçlayamazsın. Erem’in de ne dediği açık, benim de… Erem’in de kim olduğu belli, benim de..

Seni bu halinle dinden atmaya gerek yok. Müslümanlara “Sizin dininizden değilim” diyerek kendin atmış durumdasın.

Tevbe edersen iyi olur, fakat sendeki kibir buna müsaade eder mi, bilmem.

*

Bu şahıs, “Toplumsallık senin değil, devlet senin değil, kurallar senin değil” diyor.

Bunu biliyoruz.

Ancak, şunu diyoruz:

Kurallar ne benim kurallarım olsun, ne senin!

Kurallar, millete bir put, bir tanrı olarak dayatılan Atatürk’ün kuralları da olmasın!

Kendilerini Atatürkçülük dininin kutsal mabedinin koruyucuları olarak gören MİT’çiler gibi kanunla korunan (kanunla dokunulmazlık kazandırılan) imtiyazlı grupların kuralları da olmasın!.. 

Allahu Teala’nın koyduğu kurallar olsun! 

Allahu Teala müslimiyle gayrimüslimiyle herkesin rabbidir ve onun kuralları (Şeriat’ı) herkes için en iyisidir.

*

Evet, yazar, bir derin devlet görevlisi üslubuyla şöyle parmak sallıyor:

Burası senin vatandaşlık bağıyla bağlı olduğun bir hukuk devleti ve bu devlette herhangi birinin şortuna da karışamazsın, herhangi birinin başörtüsüne de.

Gerçekten, bu güçsüz halimle kimsenin şortuna karışıp başıma bela almak istemem.. Şort, yazarın olsun, alsın hayrını görsün..

Düzenperestlik ve rejim avukatlığı yapmasını da anlarım.

Fakat, bunu, İslam’ı tahrif ederek yapmaya hakkı yok.

Ayrıca, demokratik olmayan bir devleti demokratik, hukuk devleti olamamış bir devleti de hukuk devleti gibi yutturmaya çalışmasın.

*

Kanun devleti olmak başka birşey, hukuk devleti olmak ise başka birşeydir.

Müslümanın hukuk anlayışı, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde, Fatiha Suresi’nin açıklarken anlattığı anlayıştır:

Sözlü ve yazılı İslami eserlerde hürriyet, kişi haklarına sahip olmaktır (Keşf-i Pezdevî). Bunun tam tersi, haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. [Orijinali: “Lisanı İslâm’da hürriyyet, hukukuna malikiyyet diye tarif olunur, (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir.”]

Hakların (hukukun) aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı her hangi bir kişi Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkûm olabiliyorsa  o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri (görev ve sorumlulukları) yalnız hakkın gereği için  değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. [Orijinali: Asl-ı hukuk ise vaz’-ı ilâhidir. Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahi olan hukuku kendi rızası munzam olmaksızın diğer bir vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalnız Allah’ın kulu değildir. Ve onda bir hisse-i esaret vardır. “Ve artık onun vecaib ü vezaifi mahzı hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.”]

Bundan dolayı Allahü Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına (hukukuna) sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allahü Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için hürriyete kâfil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. (Binaenaleyh Hak Tealâyı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz olduğu gibi, Hak tealâdan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır. Ve bunun için zâmini hürriyet yalnız Allah’a ubudiyettedir. Ve sırat-ı müstakimin mebdei bu ubudiyet ve ilk gaye-i dünyeviyesi de nimet-i uzma olan bu hakk-ı hürriyettir. Bunun başı da niam-ı vehbiyeden hayat, niam-ı kesbiyeden imandır.)

Evet, hukuk, işte budur!

Yazarın sözünü ettiği hukuk ise Allahu Teala’dan başkasının kulu ve kölesi haline gelmekten ibarettir.

İslam’ı olduğu gibi benimseyen, hristiyan ve yahudilerin dinlerini bozdukları gibi bozmayan, laikleştirmeyen müslümanlar, hukuk adı altında bu hukuksuzluğa zorlanıyorlar, zulüm görüyorlar.

Kılıçarslan gibiler ise bu şirk ve kölelik düzenini (İslam açısından böyle) hukuk diye yutturmaya çalışıyorlar.

*

Yazarın bir başka fetvası:

Toplumsallığın değişmesi, kuralların değişmesi, devletin değişmesi için her türlü meşru girişimde bulunabilir, elinden gelen her şeyi yapabilirsin ama öküzlük yapamazsın.

Bu da doğru.. Öküzlük bunların tekelinde, başkasıyla paylaşmazlar.

Öküzlükleri bizi ilgilendirmiyor, fakat “meşru” kelimesi bizin için önemli.

Meşru, kelime anlamı itibariyle “Şeriat‘e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uygun olan” demektir. Aynı kökten türemiş kelimelerdir.

Şeriat’e (Allahu Teala’nın koyduğu hukuka) uyan, öküzlük yapmış olmaz. Şeriat’e uymamak ise, (İslam’a göre) öküzlüğün (hayvanlığın) ta kendisidir.

Yazarın burada meşru diye nitelendirdiği şey ise, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın dile getirdiği “Allahu Teala’dan başkasına kul ve köle olma” keyfiyetinden ibaret.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini izah sadedinde dile getirdiği şu hakikatler ise, günümüzde pekçok müşriğin/puutperestin kendisini müslüman zannettiğini veya öyle gösterdiğini ortaya koymaktadır:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca (itikada, akaide), biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem (hüküm veren) ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur. İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur. Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur. Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar (gönüllü olmasalar bile) inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar. Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

Evet, gönüllü biçimde itaat ederseniz muhakkak müşrik/putperest olursunuz. Önümüzdeki sayısız örnekte olduğu gibi.

*

Gönülsüz itaat de amelî şirkten/müşriklikten/putperestlikten kurtulmuş değildir.

Bugünün sorunu şu: Boğazına, hatta alnına kadar şirke batmış olan bir sürü menfaatperest, kendi bu amelî şirkini/putperestliğini herkesin “doğru müslümanlık” kabul etmesini istiyor.

Böylece, amelî şirklerini itikadî şirke dönüştürüyor, başkalarını da zihniyet bakımından müşrikleştirmeye uğraşıyorlar. “Hüküm biraz Allah’ın olsun, biraz da tağutun” demeye getiriyorlar.

Hz. Ömer’in, “İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü gerçekleşiyor.

*

Kılıçarslan'ın yazısındaki saçmalıklar bunlarla sınırlı değil, fakat sözü çok uzattık.

Ona cevap vermeye değmez diye düşünüyor olabilirsiniz.. Onun için değil, üçüncü kişiler için yazıyoruz.

Sesimizi duyurabildiğimiz kadarıyla.


CUMA SOHBETLERİ — Dinde Zorlama Yoktur.Artık iyilik ve kötülük...

TALİBAN'A KARŞI TÜRKİYE'DE "TASAVVUF EHLİ" YETİŞTİRMEK

 (OCAK 2020'DEN BİR YAZI)









Cübbeli Ahmet’in Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında sarfettiği, Odatv‘nin yazıya aktarıp yayınladığı lafları tartışıyorduk.

Cübbeli’nin şu sözleri, görünüşte bir TSK ve MİT prodüksiyonu olan 28 Şubat‘ın mahiyetinin ve ardındaki dış güçlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak nitelikte:

 

Bana şöyle bir şey dendi: “Biz sana külliyeni geri verelim, 3 bin de Afganistanlı talebe alalım, Taliban’a karşı ‘vur kır yok’ şeklinde eğitim verirsin” dediler. Ben “külliyem, vakfım kapatılmış, etkim yok” dedim. Sonra dediler ki “para ayarlanabilir falanTaliban’a karşı tasavvuf ehli yetiştirelim“.

 

28 Şubatçılar Türkiye‘yi “ABD, NATO ve İsrail karşıtı müslümanlardan” kurtarmışlar, sıra Afganistan‘ı kurtarmaya gelmiş.

Hristiyan Amerikalı ve yahudi İsrailli efendilerinden, Afganistan için, 3 bin adet “TSE uygunluk belgesi” sahibi “devlet ile rejimi ayırma becerisi”ne sahip hoca yetiştirme ihalesi almış oldukları anlaşılıyor.

*

Demek ki, CIA böyle bir talepte bulunmuş, MİT de hemen "Emrin olur ağam!" demiş. Lafı ikiletmemiş. Halden anlayan kibar ve zarif adamlar.

Bu sözde “yerli ve milli, vatansever” işbirlikçi taşeronlar, sinekkaydı traşlı, kravat ve şapka tutkunu “modernist ilahiyatçılar“ı fazla “çağdaş” bulmuş olacaklar ki, bu iş için cübbeli-takkeli, orman sakallı bir tip arayışı içine girmişler.

Cübbeli Ahmet‘te karar kılmışlar.

Avlanacak kuşlar için avcı kekliği olarak onu uygun bulmuşlar.

Çünkü adamda maşallah sakal yonca tarlası gibi.. Takke cübbe, takım taklavat, ense göbek tam.. 

Görevi Diyanet İşleri'ne de vermiyorlar, çünkü o zaman "proje"nin "tasavvuf" ayağı eksik kalacak.

Ayrıca olay, "laik rejim"in "İslam'ı hristiyanlaştırıp haçlılaştırma projesi" olarak görülecek.

O yüzden maskeli olması, "sivil" görünmesi lâzım.

*

Adamlarda bu işler için para bol, Cübbeli'ye “Para ayarlanabilir” demişler..

"Dinî hizmetler"in din istismarı ve dini içinden bozma alt başlıkları söz konusu olduğunda olağanüstü cömertler.

CIA'le, hahamlar ve papazlarla "hayırda yarış" yapıyorlar.

Öğretmek istediklerinin özeti şu: “İslam’da vur kır yok.

Çünkü, vurma kırma, İslâm'a darbe vurmak isteyenlerin ayrıcalığı..

Onlar birşeyleri "kanla irfanla" kurarlar, canları sıkıldığı zaman "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" diye "fikri hür, vicdanı hür" nutuklar atarlar.

*

Vurup kırmak ABD’nin, NATO’nun, İsrail‘in, ve bir de onlarla işbirliği yapmayı kabul edenlerin tekelinde.. 

Afganistan’a gidip vurup kırarlar.. 

Gazze’de vurup kırarlar.. 

Kaddafi Libyası’na gelip vurup kırarlar.. 

Irak’a gelip vurup kırarlar..

Rahatça vurup kırabilmeleri için, karşılarındakilerin vurup kırmayı bilmemesi lazım.

Vurup kırmayacak adam yetiştirmenin formülünü de keşfetmişler: Türkiye Cumhuriyeti tipi tasavvuf ehli olma..

*

Memleket elden gidiyor, MİTçiler Amerikalılar'ın, Avrupalılar'ın rahatı için Afganistan'ı "kurtarmak"la meşguller.

Doğumuzda, güneydoğumuzda tasavvufla, tarikatla uğraştıkları, sabah akşam milliyetçiliğin ve laikliğin faziletlerini anlattıkları, ümmet bilincine sövüp ulus-devlet methiyesi yaptıkları için, oradaki Kürt tutup "laik Kürt milliyetçisi" haline gelmiş, "Ula benim Türk'ten neyim eksiktir, ben de laik, demokratik, sosyal bir Kürt hukuk devleti isterem, bu devleti kanla irfanla kururam lo" demeye başlamış.

Kim sayesinde?.. Sözde bu devleti korumaya çalışan aklı kıt adamlar sayesinde..

Ağaca tutup ahmak dostu çıkarırsan, bindiği dalı keser.

*

Şeyh Şamil tipi tasavvuf ehli CIA'e de, MİT'e de uymaz.

O yüzden, Türkiye'deki tarikatları büyük ölçüde hizaya getirmiş, bir yerli ve milli "Türkiye tipi tasavvuf" üretmiş durumdalar.

Bu “Türkiye tipi tasavvuf”a güvendikleri için, “Taliban’a karşı tasavvuf ehli yetiştirelim” diyerek kolları sıvamışlar.

Haksız sayılmazlar.. Türkiye’deki “tasavvuf ehli”nin irfan ve kemali ortada..

28 Şubatçılar, “son kale Türkiye”deki tasavvuf ehlinden yüksek verim alındığını gördükleri için Afganistan’a da “tasavvuf” ihraç etmeyi kafaya koymuşlar.

“Afganistan da biraz irfan ve kemal görsün” demişler.

*

Ancak, şartlanma ve ezberlerini aşamayan derinlerin ve MİT'çilerin göremediği şuydu:

Üretmeye çalıştıkları "Türkiye tipi tasavvuf, Türkiye tipi dindarlık", yani Kur'an ve Sünnet'e kayıtsız şartsız bağlılığı bir tarafa bırakıp "güç sahipleriyle işbirliğine razı olan" dindarlık, yarın seni de satıp senden daha güçlü olanla işbirliği yapabilirdi.

Doğal olarak, yerli ve milli akılsızlık bunu anlayamadı. Anlamak işine gelmedi.

Böylece "hoşgörücülerin, muhabbet fedailerinin, sevgi ve diyalog havarilerinin" 15 Temmuz'unu yaşama fırsatını yakaladık.

Bu devletin "İslam devleti, müslüman devlet" olmasını geçtik, "tam laik" devlet olsaydı, yani devlete dini karıştırmadığı gibi kendisi de devlet olarak dine karışmasaydı, bunlar yaşanmazdı.

Devletin, devlet bürokrasisinin destek vermediği hiçbir cemaat, (mafya tipi suç örgütleri de dahil) hiçbir hareket, onlar lehine olarak başka birilerinin engellenmediği serbest rekabet ortamında baskın güç haline gelemez. 

Biraz palazlanıp başkaları üzerinde tahakküm kurmaya çalıştığı anda devlete toslar.

Fakat, anayasasında demokratik bir devlet olduğu belirtildiği halde Türkiye'de demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilemediğini sürekli söyleyen birileri, sıra laikliğe gelince, "Türkiye'deki laiklik, tıpkı demokrasisi gibi saçmasapan, kadük bir laiklik, bu laiklikle bu ülke batar" diyenlere diş gıcırdatıyor, "Sizi gidi devlet düşmanı hainler!" diye bağırıyor, ağızlarından köpükler saçarak darağaçlı ve İstiklal Mahkemeli yılları hatırlatıyorlar.

*

Cübbeli’ye yapılan teklifin bir benzerinin, 2000 yılında, vefatından beş ay kadar önce, hac sırasında Hicaz’da, MİT‘çiler tarafından, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya da yapıldığını biliyoruz.

Yanlarında getirdikleri nadide ve görkemli "uzlaşmacılık ve ihsan" halısını önüne hediye olarak sermişlerdi.

Esad Efendi, kendisine yapılan “gizli işbirlikçilik” teklifini, "dünyevî rahatlık" rüşvetini cemaate anlatmış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz. Fakat kabul edilecek şey değil” demişti.

Bunu, o yıl hacca gidip Esad Efendi'yi görenlerden Av. Yalçın Ünal, kendi evinde, Av. Kemal Yavuz Ataman‘la üçümüz bir aradayken anlatmıştı.

Şayet teklifi, MİT'çi "uzlaşma ve ihsan"ını kabul etmiş olsaydı, Nisan 1997‘den beri, yani üç buçuk yıldır gelemediği Türkiye’ye dönebilir, keyfine bakabilirdi.

*

Soru şu: 

O dönemde “stratejik müttefik” ABD’nin ve İsrail’in taşeronluğunu ve de işbirlikçiliğini “açıkça” yapan, CIA ile ortak iş tutan MİT’çilerin, Esad Efendi'yle ilgili bir “B planı” var mıydı?

Ya da, yok muydu?

"Hoca'yla da, cemaatiyle de artık uğraşmayalım, kendi hallerine bırakalım" mı demişlerdi.

Böyle demek onların "kitabında yazıyor" muydu?

İşin bir de "MİT'çi kibri" boyutu var.

Taa Hicaz’a kadar gidip yağlı-ballı bir teklifte bulundukları halde eli boş kös kös geri dönmek, herkesi kolayca satın almaya alışmış bu "birinci sınıf" vatandaşlarda acaba nasıl bir halet-i ruhiyeye yol açmıştı?

*

Esad Efendi, bu görüşmeden sadece beş ay sonra, 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya’da “şüpheli” bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

Ve MİT'çilerin ona sipariş etmiş olabileceklerini tahmin ettiğimiz "söylemler"in,  "Esad Coşan sonrası İskenderpaşa"da gecikmeksizin hayata geçirildiğini gördük.

Şaşkınlık, hayret, teessüf ve ibretle..

 

HALİD-İ BAĞDADÎ, ŞEYH ŞAMİL, VE CÜBBELİ ZAHMET

 


(OCAK 2020'DEN BİR YAZI)









"Dağlar Şamil'in heykelleridir."

Lesley Blanch

 

Cübbeli Zahmet, Habertürk TV’de Türkiye’nin Nabzı Özel programında şu ifadeleri kullanmış:

 

Şeyh Şamil, Mevlana Halid'e bağlı. Orada kartal diye lakaplanmış büyük mücahit. Bizim tarikat anlayışımızda köşeye çekilin, zikir yapın, memleket işgal olmuş, savaşa katılmayın diye bir şey yok. Mevlana Halid, Buhara, Maturidi ekolü.

 

Cübbeli Cehalet, cahilliği anlaşılmasın diye, bilmediği konularda da kafadan atıyor.

Dinleyicilerinin "yutacağından" emin. Çünkü, bu tür konuları bilenler Cübbeli Cehalet'i dinleme zahmetine zaten katlanamazlar.

Büyük işkence..

Saçlarını başlarını yolmak zorunda kalırlar.

Evet Cübbeli, Halid-i Bağdadî k. s.'yu tanımıyor, bilmiyor.

Kafasında, kendisine göre bir "olması gereken Halid-i Bağdadî" var, masal formatında onu anlatıyor.

*

Bir defa, Halid-i Bağdadî rh. a., kesinlikle Matüridî değildir.

Bir mektubunda şöyle demektedir:

 

“Bu miskin kulun mezhebi seleflerin mezhebi, Sıddıkiyye olan tarikatı da, sahabe ve tabiîn büyüklerinin yolu olduğundan, onların yasakladıkları şeylere dalmak [kader, irade vs. konularını tartışmak] ona zor gelir.”

(Esad Sahib, Mektubat-ı Mevlâna Halid, haz. Dilaver Selvi ve Kemal Yıldız, İstanbul: Umran Yayınları, 1993, s. 138.)

 

Halid-i Bağdadî rh. a.'in mektuplarını biraraya getirmiş olan yeğeni ve Nakşî şeyhi Esad Sahib, eserde yer alan son mektubun yazılmış bulunduğu zat (Allame Muhammed Emin Süveydî) hakkında şu bilgiyi vermektedir:

 

“Kendisi itikadda selefî, [amelî] mezhebde Şafiî, meşrebte Nakşibendî ve Halidî idi.”

(A.g.e., s. 315.)

 

Yani bu "ılımlı Kemalist" ahir zaman fenomeninin ifadelerinin aksine, Nakşbendî tarikatından olmak, itikadda Selefî olmaya engel değildir.

Ve her Selefî de Mücessime'den olacak, veya İbn Teymiyye'ci olacak diye birşey yoktur.

*

Bununla birlikte Halid-i Bağdadî rh. a., (selefin tutumunun aksine) itikadî konuları genişçe tartıştığı mektuplarında Eş'ariyye paralelinde görüşler ortaya koymuştur.

Matüridiyye değil.

*

Gelelim İmam Şamil rh. a.'e..

Şeyh Şamil’le ilgili en güvenilir kaynak, onun kâtipliğini yapan Muhammed Tahir el-Karahî adlı bir âlimin Arapça olarak tuttuğu notlar..

Mehmed Âkif bu kitabı hacca gittiği sırada Şeyh Şamil’in vârislerinden alıp Türkiye’ye getirmiş ve Tahirü’l-Mevlevî tercüme ederek Osmanlıca olarak (yani eski harflerle) yayınlamıştı.

(Kitabın Osmanlıca'sını 1986 yılında Beyazıt Kütüphanesi kataloğunu karıştırırken tesadüfen görmüş, asıl araştırdığım konuyu bir yana bırakıp, ilgimi çektiği için alıp incelemiştim. Ve o günlerde şöyle bir rüya görmüştüm: Beyazıt Kütüphanesi'nin eski binasının avlusundayım ve Karahî'nin kitabı önümde açık bir şekilde duruyor, fakat boyu yarım metreyi bulan bir uzunlukta.. Ve Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan hoca, bana, "Bu kitabı sadeleştirip yayınlat" diyor. Bunun üzerine kitabın fotokopisini alıp okumuş, sonra da, onunla ilgili olarak Kitap Dergisi'ne bir tanıtım yazısı yazmıştım. Bir yıl sonra kitap, Tarık Cemal Kutlu tarafından yayınlandı. Bendeki fotokopiyi de, Kitap Dergisi'ndeki yazımı okumuş olan Hacı Ahmet Özdemir'e vermiştim, bugünün Akparti milletvekili Prof. Dr. Özdemir'e. O, kitabın ilmî bir neşrini yaptı.)

*

Söz konusu kitap, 19’uncu yüzyıl başlarında Dağıstan’ın Rus egemenliği altına girdiği dönemi anlatarak söze başlıyor.

İmam Şamil gibi Gimrili olan Gazi Muhammed’in önce köy köy gezerek halkı direnişe davet ettiğini, sonra da, etrafında toplanan İmam Şamil gibi birkaç arkadaşıyla beraber, kendisine mukavemet eden köyleri cezalandırmaya başladığını görüyoruz.

Ne yazık ki, en çok sorun çıkaranlar da, köylerdeki imamlar ve kadılar oluyor.

İlim bakımından İmam Şamil’den üstün olan (Ki bunu bizzat İmam Şamil söylüyor) Gazi Muhammed’in gece gündüz demeden çaba sarfettiği ve bir süre sonra, üzerine silahlı birlikler gönderen Ruslar’a karşı savaşmaya başladığı ve onlar tarafından şehit edildiği biliniyor.

*

Gazi Muhammed, tarihte eşine az rastlanan bir mücahitti.

Ne yazık ki, ilk mücadele ettiği, ona ilk zorluk çıkaran kişiler, Ruslar değil..

Gâvur işbirlikçisi "ılımlı" hoca taifesi..

Gazi Muhammed'in şehadetinden sonraki süreçte İmam Şamil cihada devam ederken, ona, bu tip hocaların yanı sıra, bazı tarikat şeyhleri de muhalefet ettiler ne yazık ki.


EHL-İ SÜNNET'İN SÜNNETİ

 






TABERÎ’NİN RİVAYETİ:

 

‘Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamd eder, ondan yardım diler, ondan af talep eder, ondan hidayet dilerim. Ona iman eder, onu inkâr etmem. Onu inkâr edene de düşmanlık ederim. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, bir olduğuna, onun ortağının olmadığına, Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna, Muhammed’i hidayet, hak din, nur ve fetret döneminde öğütle gönderdiğine şahitlik ederim.

O ki, Muhammed’i, ilmin az olduğu, insanların sapıklıkta bulunduğu, kıyametin yakın olduğu, ölümün yaklaştığı bir zamanda elçi olarak göndermiştir. Allah’a ve Resûlü’ne itaat eden doğruyu bulmuştur. Onlara isyan eden dalalete gitmiş, doğrudan uzak bir sapıklığa düşmüştür. Size de Allah’a karşı gelmekten sakınmanızı tavsiye ederim. Müslüman’ın Müslüman’a yapacağı en hayırlı tavsiye onu ahirete teşvik etmesi, Allah’a karşı gelmekten sakınmayı ona emretmesidir.

Allah’ın sizi kendi nefsinden korkuttuğu şekilde siz, ondan korkup sakının. Bundan daha faziletli bir öğüt, bundan daha üstün bir nasihat yoktur. Doğrusu bu, Allah’tan korkup, sakınarak amel eden kimseler için bir sakınma ve takvadır. Arzu ettiğiniz ahiret işleri için de gerçek bir dost ve yardımcıdır.

Kendisiyle Allah arasındaki gizli ve aşikâr işleri düzelten ve bununla sadece Allah rızasını amaçlayan kimseye gelince, bu yaptığı iş onun dünyası için bir nasihat, ölüm sonrası için de bir azık olur. Çünkü o zaman insan dünyada yaptığı güzel amellere muhtaç olur.

Dünyada sâlih amel işlememiş kimselere gelince onlar ahirette kendileri ile kötü amelleri arasına uzak bir mesafe konulmasını isterler. Allah sizi kendi nefsinden sakındırıyor. Allah kullarına karşı şefkatlidir. O Allah ki onun sözü doğrudur. Allah vaadini yerine getirir. Bu hususta kesinlikle bir hilâf yoktur. Çünkü o; ‘Benim katımda söz değişmez, ben kullara asla zulmetmem!’ [Kâf Sûresi, 29] diye buyuruyor.

Dünyada ve ahrette gizli ve aşikâr her hususta ve her zamanda Allah’tan korkun. Çünkü o buyuruyor ki; Kim Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa Allah, onun kötülüklerini örter. Kim Allah’ın buyruğuna karşı gelmekten sakınırsa şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, insanı Allah’ın gazabına, azabına ve öfkesine karşı korur. Allah’a karşı gelmekten sakınmak, insanın yüzünü aydınlatır. Rabbi hoşnut kılar. Kişinin derecesini de yükseltir. Payınızı alın, Allah’ın hukuku konusunda aşırıya kaçmayın.

Allah size kitabını öğretmiş, yolunu göstermiştir ki doğru sözlü olanlarla yalancılar ortaya çıksın, onları bilsin. Allah size nasıl ihsanda bulunduysa, siz de ihsanda bulunun ve iyilik yapın. Onun düşmanlarına karşı düşmanlık edin. Allah yolunda hakkıyla savaşın. O, sizleri seçti. Sizleri Müslüman olarak adlandırdı ki helak olanlar bir delile bağlı olarak helak olsun, yaşayanlar da bir delile bağlı olarak yaşasın. Güç ve kuvvet Allah’ındır.

Allah’ı çokça zikredin. Ölüm sonrası için çalışın. Allah ile kendisi arasındaki münasebeti düzelten kimsenin, insanlarla kendisi arasındaki ilişkiler kendiliğinden düzelir. Çünkü Allah, insanlara hükmeder. İnsanlar ona hükmedemezler. O, insanlara sahiptir. İnsanlar ona sahip olamazlar.

Allah, her şeyden daha büyüktür. Güç, kuvvet ve büyüklük Allah’a mahsustur.

 

BEYHAKÎ’NİN RİVAYETİ:

(İlk iki hutbe)

‘Ey insanlar! Kendiniz için bir şeyler hazırlayın. Allah’a yemin ederim ki ayrılacaksınız. Sonra sürünüzü çobansız olarak bırakacaksınız. Sonra Rabbiniz tercümansız ve arada bir şey olmaksızın diyecek ki; Resûlüm tebliğ etmedi mi? Size mal vermedim mi, ihsanda bulunmadım mı? Kendinize ne hazırladınız?

Fakat insan sağına soluna bakar, bir şey göremez. Sonra önüne bakar, Cehennem’den başka bir şey göremez. Madem böyle olacak, kendisini ateşten korumaya gücü olan bir hurmanın yarısıyla da olsa bunu yapsın. Bunu bulamayan kimse güzel bir söz söyleyerek bunu yapsın. Çünkü onun sebebiyle iyilikler, on mislinden yedi yüz misline kadar mükâfatlandırılır.

Selam ve Allah’ın rahmetiyle bereketi üzerinize olsun.’

 

(Diğer bir hutbe):

‘Hamd, Allah’a mahsustur. Ona hamd ederim. Ondan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah, kime doğru yolu gösterirse onu sapıklıkta bırakacak kimse yoktur. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ibadete layık hiçbir ilâh yoktur. Yalnız o vardır. Onun ortağı da yoktur.

Sözlerin en güzeli yüce Allah’ın kitabıdır. Allah’ın, kalbinde o kelamı güzel gösterdiği ve küfürden sonra İslâm’a getirdiği ve o kelamı, insanların sözlerine tercih eden kişi kurtulmuştur. O, sözün en güzeli ve en anlaşılırıdır.

Allah’ın sevdiğini seviniz. Allah’ı bütün kalbinizle seviniz. Allah’ın kelamından ve zikrinden bıkmayınız. Kalpleriniz ona karşı katı kalmasın. Çünkü Allah, yaratıklarından ve insanlardan seçer. Allah seçtiği amelleri, seçtiği kulları, sözün iyisini ve insanlara kıldığı her haram ile helali zikretmiş, ismini belirtmiştir.

O halde Allah’a ibadet edin. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve ondan hakkıyla sakınıp takvalı olun. Ağızlarınızla söylediğiniz şeylerin iyisi ile Allah’a doğru söz söyleyin. Ve ilâhî bir ruhla birbirinizi sevin.

Allah, ahdinin bozulmasına gazaplanır.

Allah’ın selamı üzerinize olsun.’

 

(http://isamveri.org/pdfdrg/D03262/2013_7/2013_7_KULEKCIC.pdf)

BUNLARI SÖYLEYENE ARTIK SELEFÎ YA DA VEHHABÎ DİYORLAR

 

 










Çalgı Dinlemek ve Çalgı Meclisinde Oturmaktan Hoşlanmak

Bunların her biri ayrı ayrı günahtır. 

Bazı ulema bunları kebairden [büyük günahlardan] saymışlardır. Çalgı dinlemek günahtır. Çalgı meclisinde oturmak fısktır. Fasıklık alâmetidir. [Fısk, aşikâre ve alenî günah işlemektir. Kendi başına çalgı dinlemek salt günahken, böyle bir mecliste oturmak ayrıca fısktır.] 

‘Bunlarla telezzüz [lezzet ve keyif almayı] eğer helal itikad edilirse, küfürdür.’ Bu, hadis-i şerif mealidir.” 

(Mehmed Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, 3. b., İstanbul: Seha Neşriyat, t.y., s. 129.)

 *

Enbiya, Evliya ve Kâbe Hakkı İçin Diye Cenab-ı Hakk'a Dua Etmek: 

Mekruhtur. 

Zira hiçbir mahluk, ister enbiya ister evliya olsun, Allahu Teala üzerinde hiçbir hakkı yoktur ki, onu yâd ederek dua etsin. Amma '[Ya Rabbi] zatın hakkı için' veya 'enbiya, evliya veya Kâbe hürmetine' demek suretiyle dua etmek caizdir....

 *

Taklid

Huccetsiz, delilsiz, tahkiksiz mücerred hüsn-ü zan sebebiyle, amelde, kavilde, itikadda başkalarına iktida ve taklid etmek caiz değildir ve günah-ı kebairdendir.

Bazıları da segâirdendir [küçük günahlardandır] demişlerse de, huccet ve burhana müstenit olan amel ve itikada taklidî denmez. [Mezhebinin delillerini bilmesi durumunda salt taklit ehli olmaktan kurtulur.] 

Eğer bu gayr-ı taklid itikadda olursa, icmalen [özet olarak] olsun, nazar [inceleme/araştırma] ve istidlale [delil getirme] müracaatla taklidden kurtulmak lazımdır. 

Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre mukallidin imanı her ne kadar sahih ise de, itikadda mukallid olanların, üzerine vacip olan nazar ve istidlali terk etmelerinden dolayı, günahkâr olduklarından şüphe edilemez....

(Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, s. 159.)

 *

Mezarların Üzerini Bina Gibi Yaptırmak; Kabri Kireç ve Harçla Yapmak

Caiz değildir, israftır, yazıktır. 

Belki bu paralar hayır ve hasenata, fakir ve fukaraya, ilim cemiyetlerine teberru edilse daha güzel olur. Çünkü o yapılan mezar ve binanın ölüye hiçbir faydası yoktur. Ölmeden kabir yeri almak ve onu hazırlamak da caiz değildir.

(Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, s. 255.)

 *

Mezar Taşlarına Yazı Yazmak, Mezarların ve Mezar Taşlarının Üzerine Basmak

Caiz değildir. Mezartaşına ancak mevtanın adını yazmak kâfidir.

 Allahu Teala’nın isimlerinden veya Kur’an’dan birşey yazmak veya ‘La ilahe illallah’ veya ‘Hüve’l-bakî’ gibi yazıları yazmak doğru değildir. 

Sonra bir gün bunların ayaklar altında çiğneneceğini unutmamak lazımdır.

(Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, s. 255-256.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...