MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A. SELEFÎ MİYDİ? SÖZLERİNİ OKUYALIM, KARAR VERELİM




Kadınlar derler ki:

“—Biz de camiye gideceğiz, Peygamber’in hadisi var!” derler.

“—Yok!” diyemezsin.

Hac hususunda da var. Onun için kadınlar diyor ki:

“—Bak hac cihadmış, kadınların da cihadıymış, biz de gideriz. Peygamber öyle buyurdu.” diyorlar.

Ama erkeksiz gidemez hadisi var burada. Onu bilmiyor, işine geldiği gibi anlıyor.

Burada da, (İ’zenû li’n-nisâi bi’l-leyli ile’l-mesâcid) “Gece namazlarında müsade edin de, izin verin de kadınlar da camilere gelsinler!” buyruluyor.

Bu vakt-i evveldeydi, ilk gündeydi. Sonra “Namazlarınızı evlerinizde kılın!” dedi. “Benim arkamda kılmaktansa...” Bak Peygamberin devri efendi! Bugün değil, Peygamberin devrinde... Peygamber SAS diyor ki:

Benim arkamda namaz kılmanızdan, sizin mahalle caminizde kılmanız; hatta mahalle caminizde kılmanızdan, evlerinizin en derin odalarında kılmanız daha efdal! Benim camime gelinceye kadar çok mesafe kat edeceksin, o geliş-gidişte birçok günahlara girersin. Onun için bu caiz değil. Mahalle camiinde kıl!

Mahalle camiinde kılmaktansa evinde kılmak daha efdal. Hatta evinin meselâ çeşitli odaları olur ya; iç oda, dış oda... İç odaları daha âlâ. Dış odadan, pencerelerden belki görünür. Bu namazı sen görünmeyecek bir yerde kıl!

Kadınlarımız şimdi bugün erkeklerle beraber vaaz dinliyorlar; kat’iyyen caiz değil. Bunların efendileri varsa, vebal efendilerine de ait.

Camilerde Mevlid okunuyor, erkeklerle beraber gelip dinliyorlar. Camide Mevlid okutmak da caiz değil, dinlemek de caiz değil!.. Cami Allah’a ibadet yeridir, Mevlid yeri değil. Mevlid’i herkes evinde okutur, başka yerde okutur. Nasıl hanımlar salon tutuyorlar da, dünyanın parasını veriyor da, düğün masrafı yapıyor. Sen de tut bir salon, davet et edeceklerini, orada okusun hafız...

“—Camide olsa?..”

Camide yalnız ibadet olur.

“—E Mevlid fena mı?..”

Mevlid de iyi ama, Mevlid insan kelâmı... Süleyman Çelebi yazmış onu, insan kelâmıdır, şiirdir, manzumedir. Camide okunmasına ulemâ izin vermemiş. Ama bugün adet olmuş başka...

Camilerde konuşmak da caiz değil. Sen ile ben;

“—Nasılsın, iyi misin?” desek; o da caiz değil.

Sen beni sokakta sor, caminin içinde ne soruyorsun?.. Burası ibadethâne... Yâni Allah evi diyoruz ya, Allah evi olunca... Reis-i cumhurun evine gitsek, orada böyle laklak yapar mıyız ya? Orada yapamadığımız laklakıyyatı Allah’ın evinde nasıl yapıyoruz?.. Gayri alışmışız da, bize piknik gibi geliyor.

(Mehmed Zâhid KOTKU, RÂMÛZÜ’L-EHÀDÎS DERSLERİ 1, haz. Dr. Metin Erkaya, https://archive.org/details/ramuzulehadis/ramuzulehadis1/ s. 91-2)

*

Biz de bugün bütün servetimizi, adetâ taş devrinin devri gibi binalara sarf etmekten hiç de çekinmiyoruz. Tayyaremiz yok, topumuz yok, tankımız yok, motorumuz yok... Hep bunlar dışarıdan para ile alınacak; bizim paralarımız da demirlerle, çivilerle, göklere kadar çıkan binalara harcanacak.

Zâtın birisi bizim minarelere de kızmış da:

“—Siz göklerdeki meleklere mi ezan okuyacaksınız? Nedir, bu minarelerinizi bu kadar yükseltmişsiniz?” diyerekten büyük bir kitap yazmış. Birçok şeylerimize de çatmış.

Bugün orada hiç olmazsa, “Allahu ekber!” deniyor. Ya bu binalarda neler oluyor?.. Allah kusurlarımızı affetsin... Tevfîkàt-ı samedâniyesine mazhar etsin...

(s. 57-8)

*

Dün bir efendi geldi, Suud’da okumuş. İmtihan kâğıdını söyledi. İmtihan kâğıdındaki sorulardan birisi:

“—Bir adam mezarlıkta mezara karşı namaz kılsa, ne olur?..”

Bu demiş ki:

“—Mezara ibadet etmemek şartıyla, mezara karşı namaz kılınırsa caizdir.” demiş.

Numarasını kırmışlar. Ne demek lâzımmış?..

“—Mezara karşı namaz kılınmaz! İbadet ancak Allah’a olur, ölüye karşı ibadet olunmaz!” demesi gerekiyormuş.

Bu mezara karşı namaz kılmayı, ölüye karşı ibadet tasavvur ediyor. Halbuki ibadet yalnız Allah’adır. O şekilde namaz kılmak mekruh olur.

(s. 74)

*

Şirk günahların en büyüğüdür. Riyâkârâne hareketler de şirkten ibarettir. Gösteriş ile yapılan amellerin hepsi riyâya dahil.

Ameller sırf Allah için yapılır. Allah’tan gayrı, meselâ şimdi Mevlid’de o hafızların okuyuşlarını, seslerini beğendirmek için yaptıklarını bir düşünün... Zaten cami ufacık, bir de sesini salıverince, cami gümbür gümbür öter. Ona cevaz da yok... Haddini tecavüz etme! Öbürü kendimi beğendireceğim diye söylerken, bir sürü günaha girer.

(s. 94-5)

*

Bugün bütün bilgilerin altından mide çıkıyor. Bütün bilgilerin altında evvelâ mide yatıyor. Mide olmasa, hiçbir bilgiye kimse gitmeyecek. Mide nerede daha çok istifade edecek, oraya daha çok rağbet oluyor. Niçin?.. Mide orada daha rahat...

Cenâb-ı Peygamber’in ashabının bundan çok uzak olduğunu biliyoruz. Binâen aleyh, bu uzaklık bizde olmadıkça, kemâle ulaşmak imkânı yok!.. Mideyi atmak lâzım!

Ne gelirse kâfî, iki günde bir, üç günde bir yemek kâfî insana... Günde bir kere gene kâfî... Ekmek kâfî... O bir hurma ile idare oluyormuş da, biz niçin olmayalım canım?.. Bizde de olur ama, biz çok güzel yemekler istiyoruz... Güzel, müreffeh evler istiyoruz... Rahatlıkların en üstününü istiyoruz.

“—Gâvur yaşasın da, biz niçin yaşamayalım?” diyoruz.

Bu bizim içimizde iken, kemâle ulaşmak çok zor!

Onun için, iki şey bu ümmetin belâsıdır: Birisi sarı altın, birisi de kadın... Kadınla sarı altına medyun olan insanlarda kemâl olmaz. Bu iki felâket onlar için kâfîdir.

(s. 58-9)

*

Allah cümlemizi affetsin… Bu iki felâketten bizleri de muhafaza buyursun...

Onun için, iyi ahlâk sahibi olmak mecburiyetindeyiz. Müslüman mısın?.. Mutlaka iyi ahlâk sahibi olacaksın!.. Kötü ahlâkların hepsini terk edeceksin!..

Kötü ahlâklar günahlardan ibaret. Sayısı bugün yedi yüzü bulan çeşitli günahlar var. Bu günahlardan kurtulmadıkça, insanın insan olması mümkün değildir. Bugün hatipler çok güzel konuştular: En güzel insan Allah’ın istediği insandır. O insan ki, kötülükleri bırakmış, iyilikleri elde etmiştir.

O kötülük bırakılmadıkça, zevkin peşinde, şehvetin peşinde, şeytanın peşinde...

“—E müslümanım!”

Ezan okunur, camiye gelmez. Vaaz olunur, gelmez. Radyosunun başından ayrılmaz, televizyonunun başından ayrılmaz. Sahillerdeki deniz alemlerinden ayrılmaz. Bütün sefâ yollarına gider... Müslümanlığı da kimseye vermez.

Halbuki bu isyan yerlerine gitmek, o kadar tehlikelidir ki... Gözün beş tane günahı var. Bu beş günahtan birisi, kötülükleri görmek... Kötülükleri görmek kâfî geliyor insan için... Çünkü insanın insanlığı, ancak gönlünün kemâle erişmesiyledir. Gönül ne kadar Allah’ıyla meşgul ise, Allah’ına ne kadar bağlıysa; o gönülde o kadar nur vardır.

Binâen aleyh, ma’sıyet yerlerine gidildiği vakitte, o gözler vasıtasıyla gönle zehirler akar. Sen diyeceksin ki:

“—Televizyonda ne zarar var?.. Bugün işte ilmin kemâlini gösteren bir şey bu. Onunla bütün dünyanın her şeyini görüyoruz.”

İyiliklerini gördüğün vakitte çok iyi ama, kötülüklerini gördüğün vakitte, gönle akan zehirler senin gönlünü öldürür. Gönül öldükten sonra vücudunun hiç kıymeti yok! Vücud yaşamış, yaşamamış; hiç kıymeti yok!.. İş gönüldedir.

Onun için, o gönlü muhafaza edecek olan gözün kötülere bakmaması lâzım, günahlara bakmaması lâzım!.. O dilin de kötü sözleri söylememesi lâzım!.. Bu kulakların da kötü şeyleri dinlememesi lâzım!.. Ancak ondan sonra mekârim-i ahlâk olan güzel ahlâklar insanda tebârüz eder.

(s. 37-8)

*

Fâcir de, hem haktan meyil var, hem de isyan yollarına gidiş var. Günah yolları yâni... Günah yollarının en çoğu bugün, işte çıplaklık alemini seyretmek... (s. 47-8)

*

Bir şey olmak için kılınmaz namaz... Bir fayda temin etmek için kılınmaz namaz... Bir feyze erişeyim, bir velî olayım diye kılınmaz namaz... Allah’ın emridir diye kılacağız.

O verirse, velî olursun; vermezse, ne yapalım?.. Ama emrini tutmak borcumuz. Onun için namazı kılacağız.

(s. 67-8)

*

Nikâh diyoruz, evleniyoruz. Evlenirken iki kimsenin de dindar olması lâzım! İkisinin de bir dinin sahibi olması lâzım! Dinsiz olduktan sonra nikâh sahih olmaz. Kim kıyarsa kıysın... Nikâh kıyılmakla sahih olmaz, ancak din ile sahih olur.

(s. 78)

*

(Ve lâ takrabü’z-zinâ) “Zinaya yakın da olmayın!” (İsrâ, 17/32) diyor.

Nasıl? Karşı karşıya geldin miydi, zinaya yakın olmaktır. Ateşle barut yaklaşınca yanar mı, yanmaz mı?.. Benzinle ateş yan yana gelince yanmadan durur mu?.. Durmaz. Binâen aleyh, kadınla erkeğin yanyana gelmesi tehlikedir. Cenâb-ı Hak diyor bunu: (Ve lâ takrabu’z-zinâ) “Zinaya da yakın olmayın!”

Sonra Cenâb-ı Peygamber Efendimiz’e:

قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ )النور: ٣٠ )

(Kul li’l-mü’minîne yeğuddù min ebsârihim ve yahfezû furûcehüm) “Ey Rasûlüm mü’minlere söyle gözlerini kapatsınlar, namuslarını muhafaza etsinler, nâ-mahreme bakmasınlar.” (Nur, 24/30) buyuruyor.

Bakınca; Allah-u Teàlâ hilkat itibariyle, yaradılış itibariyle erkekle kadını birbirine alâkalı yaratmış. Erkeğin kadına karşı bir ihtiyacı var, kadının da erkeğe karşı bir ihtiyacı var. İkisi karşı karşıya gelince sinirler oynar, damarlar oynar, huylar oynar, bozulur da bozulur her şey... İşte o zaman, o gönül perdelenir.

“—Ne olacak?” diyeceksin ama, gönül aynası siyahlana, siyahlana ayna göstermez olur. Ayna göstermez olunca bu gözler vasıtasıyla, bakmalar dolayısıyla, zehirler gönle iniyor.

“—Bir şey yok, ne olacak? Bir şey yapmayız birbirimize. Biz iyiyiyiz, biz kardeş gibiyiz. Kurtla koyunun geçindiği bir devir...”

Fakat gözler vasıtasıyla zehirler gönüle iner. O gönül perdesi kapanır. En büyük felâket odur. Ruhumuz olur hapis…

(s. 101)

*

... Nasıl ölüm?.. Ruhen ölüm... Ruhen ölüm ceseden ölümden beterdir. Çünkü insanın insanlığı cisminde değil, ruhu iledir. Ruhu olmadıktan sonra hayvan mertebesinde. Ancak o insanlık ruhuyla insan olur. O ruh gitti miydi, hayvandan farkı olmaz. Yemek, içmek, o da her hayvanın vazifesi...

(s. 102)

*

Hikmetin başı Allah korkusudur. Bu Allah korkusu gönle yerleşmeden, sen dünyaya da hakim olsan ne olacak? (...) Dünyaya hakim olmak hüner değil. Hüner Allah’tan korkmaktadır.

... Allah korkusu kimde olur?.. Allah korkusu, okumanın neticesinde elde edilir. Okumak Allah korkusunu celbeder. Ama dînî bilgileri okumak... Dînî okumalar Allah korkusunu celbeder. Kur’an’ı oku, Peygamber SAS’in sözlerini oku... Bak, Allah korkusu nasıl yerleşir içine. Bu, Allah korkusu yerleşmemişse içinde, çok fena bir şey...

(s. 106)


MEHMED ZAHİD KOTKU OLMAK

 










Yeni Şafak gazetesinin bazen İslamcı, bazen Kemalist olan yazarı İsmail Kılıçarslan, Halil Konakçı adlı bir imama kendince ayar vermeye çalışırken lafı Mehmed Zahid Kotku rh. a.'e getirmiş.

Şöyle diyor:

Açık konuşacağım: Sözgelimi Mehmet Zahit Kotku merhumun üslubundan buralara gerilemek tarifi zor bir gerileyiştir. Hacı Veyiszade merhumun üslubundan buralara gerilemek tarifi zor bir gerileyiştir.

Hacı Veyiszade yahut Mehmet Zahit Kotku Allah’ın dininin emir ve yasaklarında bir gevşeklik gösteren adamlar mıydı? Hayır ve asla. Halil Konakçı’dan daha mı azdı ilimleri ve kitleleri? Hayır ve asla.

Sen Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i ne kadar tanıyorsun?

Kaç kitabını okudun?


*

2018 yılında, Nazım Kıbrısî'nin müridi Mehmet Şevket Eygi'nin "rüyalı" bir yazısına cevap verirken şunları yazmıştım:

Mehmed Şevket Eygi, son yazısında bir rüyasından bahsediyor. (...)

Şöyle diyor: 

[Yazma konusunda] Beni teşvik eden iki husus var: ... İkincisi: Sadece bu fakiri bağlayan bir rüyadır. Bundan beş sene kadar önce rüyamda, yirminci asrın büyük şeyhlerinden mürşid-i kâmil bir zatı gördüm, elini öptüm, bendenizi üç kelimelik bir cümle ile taltif buyurdular. Bu iki hadise bana şevk verdi.

(...)  Gelelim “yirminci asrın büyük şeyhlerinden mürşid-i kâmil bir zat“a..

Bunun da ismi yok..

Acaba, Kıbrıslı soytarı Nazım olabilir mi?

Malum, bu Mehmet Şevket’in “mürşid”i Kıbrıslı Nazım’dır. ...

Üç yıl önceydi.

Rüyamda Mehmed Zahid Kotku rh. a. (ki Turgut Özal ve Erbakan gibi isimlerin şeyhidir), içinde bulunduğu bir topluluğa beni “Bu, sufîdir” diye takdim etmiş, sonra da, tasrih etmeksizin ve müşahhas bir şekilde dile getirmeksizin bir hatama/günahıma işaret ederek beni ikaz etmişti. Rüyamda, kast ettiği günahımı bilmekteydim.

Mehmed Zahid Efendi’yi rüyamda ilk kez 1991 yılında, İslâm Dergisi‘nin Kasım sayısı için, vefatının yıldönümü münasebetiyle “Hocaefendi rh. a.’i Anarken” başlıklı yazıyı kaleme aldığım sırada görmüştüm. Havada uçarak onun bulunduğu yere gidiyor ve bir cemaatle birlikte ardında namaz kılıyordum. Ondan beş altı ay kadar önce de Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi ile ilgili bir yazı kaleme almıştım ve onu da o sırada rüyamda görmüştüm. Rüyadaki dikkate değer ayrıntılar, yanımda bir mushafın bulunuyor olması ve ortamın olağanüstü nurlu/aydınlık/ışıklı olmasıydı. Mevlana Celaleddin-i Rumî‘yi de rüyamda gördüm. Fakat şu bilinen resimdeki gibi değil, Eflakî’nin tasvir ettiği şekilde gerçek suretinde.. Bana ilimle ilgili birşey söylemişti, fakat günlük tutmak ve bu tür rüyalarımı kaydetmek gibi bir alışkanlığım olmadığı için, ne söylediğini unutmuş durumdayım.

Senin birini kendi yarım aklınla mürşid-i kâmil ilan etmen, sonra da ismini vermeden onu referans göstermen bir anlam taşımaz.

Bundan altı yıl önce Fethullah‘ın “evliya”lığına Erdoğan‘ın bile itirazı yoktu.

The Cemaat‘ten birisinin Fethullah’ı rüyasında görmüş olması, ne ifade ederdi?

Dinî hizmetlerde ve meselelerde rüyaların kendi başına bir önemi yoktur.

Esas olan, edille-i şer’iyyedir, Şeriat‘in delilleridir.

Falanca “yaşayan âlim zat”ın senin hakkındaki yersiz, lüzumsuz, hatalı hüsnüzannı seni aklamaya yetmez.

Kendi kafandan mürşid-i kâmil ilan ettiğin bir İngiliz ajanını rüyanda görmüş olman da değer taşımaz.

Değil Nazım‘ı, Mehmed Zahid Efendi gibi bir zatı bile rüyanda görmüş olsan, yine önemi yoktur.

Çünkü, devlet-düzen ayrımı konusunda Şeriat‘e aykırı bir düşünceyi, ucu putperestliğe varan Faşizm ideolojisini savunuyorsun.

Allahu Teala insanı, rüyalarıyla da imtihan edebilir.

Şeriat‘in hükümleriyle çelişmesi durumunda ne kendi rüyalarının, ne de başkasının rüyalarının herhangi bir değeri yoktur.

Senin için mazeret teşkil etmezler.

Hayatü’s-Sahabe‘de nakledildiğine göre, Hz. Aişe validemiz Hz. Osman’ın kanını dava ederek Hz. Ali’ye karşı harekete geçtiğinde, Ammar bin Yasir r. a., “Ben de biliyorum ki Aişe, Resulullah’ın Cennet’teki zevcesidir, fakat Allahu Teala, bakalım hakkı mı öne alacağız, yoksa Aişe’ye itaati mi diye bizi onunla imtihan ediyor” anlamında konuşmuştu. (Hz. Osman’ın katillerinin kısası için izlenecek prosedür konusunda iki tarafın ictihadı farklıydı, fakat Hz. Ali’nin emirlik hakkı vardı, onun ictihadına tabi olunması gerekiyordu.)

Şeriat‘in hükümleriyle çelişmesi durumunda insan kendi rüyasını da, başkalarının rüyalarını da dikkate almamak, önemsiz görmek durumundadır.

Değil şeyhleri, (farz-ı muhal) Peygamber Efendimiz s.a.s.’i bile rüyanda görsen (Ki O'nun rüyanda Şeriat'e aykırı birşey söylemesi imkânsızdır, fakat öyle olduğunu farzedelim), durum değişmez. Ve değil Peygamber Efendimiz s.a.s.’i rüyanda görmen, O’nu gerçek hayatta görsen ve O’nun tarafından Cennet’le müjdelensen (rüyada değil, gerçek hayatta), bu yine de, senin sonraki hayatında hiç hata yapmayacağın, günaha düşmeyeceğin anlamına gelmez. Hataya düşebilir, günah işleyebilirsin, ve Allahu Teala sana tevbe nasip edip günahını affedebilir, Cennet’e öyle koyabilir.

Mesela Zübeyr bin Avvam r. a., Resulullah s.a.s. tarafından Cennet’le müjdelenmişti. Ve Hz. Ali r. a. ile bir savaş ortamında karşı karşıya geldiklerinde Hz. Ali ona unuttuğu bir şeyi hatırlatmıştı:

“Zübeyr, Allah aşkına sana söylüyorum, hatırlıyor musun biz falan yerdeydik, Resulullah geçiyordu, sana hitaben, ‘Zübeyr, Ali’yi seviyor musun?’ dedi. Sen de, ‘Sevmez miyim, dayımın oğlu, (büyük) amcamın oğlu ve dinimden’ dedin. O tekrar, ‘Dikkat et, gün gelecek, haksız olduğun halde onunla savaşacaksın’ buyurduydu.” Zübeyr hemen, “Elbette, tabiî. Resulullah söyledikten sonra onu unutmuştum. Ama işte şimdi (sen söyleyince) hatırladım. Vallahi ben seninle savaşmam artık” dedi ve Zübeyr, safları yara yara geri dönüp gitti. (Said Ramazan el-Bûtî, Fıkhu’s-Siyre, İstanbul: Millî Gazete, s. 542.) * 

*

Kılıçarslan söz konusu yazısında şöyle diyor:

Şimdi soru şu: Halil Hoca çok açık giyinen kadınlara “kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık” dediğinde çok açık giyinen kadınlar üzerindeki etkisi “hoca çok haklı” cümlesi mi oldu yoksa “yahu bu ne ayıp bir benzetme” cümlesi mi oldu? Dahası, Halil Hoca bu kadınların abilerine, babalarına, kocalarına “namus” üzerinden çeşitli imalarda bulunduğunda o abiler, o babalar, o kocalar ne hissetti?

İmamın sözleri arasında namus diye bir kelime geçmiyor. Kılıçarslan'ın abartması.

Kıskanmadan söz ediyor. Laflarında bir ima aranacaksa, "Demek ki bunlar kıskanmıyorlar"dan ibaret.

İma ettiği şey bu.. 

Bu da yanlış olabilir.. Belki kıskanıyorlardır da söz dinletemiyorlardır. 

Fakat Yeni Şafak yazarının işi "çeşitli imalar"a getirip bağlaması, lafı namus kavramına taşıması, son derece çirkin.

Çünkü imamın “kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık” şeklindeki tespitinde bir yanlışlık yok.

Bu kadarı da söylenmeyecekse emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker (iyilikle emredip kötülükten nehyetme) nasıl yapılacak?

*

Mezkur imamın varlığından, Kılıçarslan'ın konu edindiği sözlerini aktaran odatv sayesinde haberdar olmuştum.

Odatv'nin haberinde şu ifadeler yer alıyor:

Çeşitli aralıklarla Cumhuriyet’i ve laikliği açıkça hedef aldığı konuşmalar yapan, Ankara Melike Hatun Camii İmamı olarak bilinen Halil Konakçı, bu kez kadın-erkek eşitliğine karşı provokatif ifadeler kullandı.

İmam Halil Konakçı daha önce de Bursa’da Mihraplı Camisi’nde verdiği vaazda Sezen Aksu’yu hedef alıp hilafet çağrısı yapmıştı. Konakçı, “O sahip olsaydı başımızda, o makam hala başımızda olsaydı ne başörtüsüne ne çarşafa ne sarığa ne minareye ne ezana kimse konuşamazdı. Biz o makamı geri istiyoruz arkadaş. İslâm adına istiyoruz” ifadelerini kullanmıştı.

İmdi, bu odatv her yerde gözü kulağı olan, herkesi takip edip fişleyen bir istihbarat örgütü (gizli servis) olmadığına göre, nasıl oluyor da böylesi konuşmalardan anında haberdar oluyor?

Böyle bir imamı gidip camide dinleme zahmetine katlanan cami cemaatinden sıradan bir vatandaş, rahatsız olsa bile tutup bu sözleri odatv'ye taşımaz.

Hele de imamın konuşmalarını dinleyip geçme yerine kaydedecek kadar fanatik bir takipçiyse..

*

Tezgâh böyle işliyor.

Önce "dövülecek" kişi ile ilgili kayıtlar odatv gibi mecralara ulaştırılıyor.

Olay köpürtülüyor.

Gerekiyorsa devreye siyasetçiler de konuluyor.

Ardından, dövülecek kişi ile aynı mahalledeki "bağlantılar" devreye konuluyor.

Suret-i haktan gelerek, kısmen savunuyormuş gibi görünerek bir de bunlar dayak atıyorlar.

"Tamam onlar haksız da, kardeşim sen de biraz ölçülü ol, böyle de olmaz ki" diye konuşturuluyor.

*

Gelelim geçen yüzyılın müstesna şahsiyetlerinden Mehmed Zahid Kotku rh. a. hazretlerine..

Şu satırlar, onun bir kitabında yer alıyor:

Bir hatıra

Yahya Efendi Dergâhı'ndan gelen bir zat şöyle bir hikaye nakletti:

Müslümanların başına gelen bu çirkin hareketlerin her zaman tekerrür etmekte olduğu malumdur. Bu sene (1979) hacca gidecek müslümanlardan, güya himaye ediyorlarmış gibi görünerek, onlardan sıhhat raporu isterler. Bir zat doktora müracaat etmiş, o da muayenehanesinde gözlerinin gördüğünü, kulaklarının işitttiğini ve ayaklarının sağlam olduğunu belirterek "sağlam" diye rapor vermiş. O zat da doktor beye demiş ki: "Müsaade ederseniz benim de size bir sorum var." Doktor bey de "Buyurun" demiş. "Efendim, siz bu camiyi görüyor musunuz? Müezzin efendinin ezanını duyuyor ve camiye gidebiliyor musunuz?" demiş. Tabiî cevaplar menfî olduğundan "Kusura bakmayın ama sizin gözleriniz kör, kulaklarınız sağır, ayaklarınız da herhalde topal olacak ki, asıl tedavi size lazım" demiş. (Nefsin Terbiyesi, İstanbul: Seha Neşriyat, 1994, s. 51-2.)

 Bunu beğenmediyse şu ifadeleri okusun:

"Çocuklar, Allah'tan şeker isteyin, bakalım verecek mi?" (...)

Diğer birisi de, "Çocuklar! Allah'ın (haşa) resmini çiziniz!" diye emreder. (...)

İnsan öyle zannediyor ki, bunlar muhakkak delidir. Zira bir parça aklı olan, böyle cinayeti irtikab edemez. (...)

Mantığınız bu kadar basit birşeyi halledemiyorsa, insan diye gezmeye de hakkınız olmasa gerektir. Bu yaramaz insanlar bunları bilmez değildirler. Fakat ne yazık ki, beş on kuruş için ya satılmıştır veya tam kâfirdirler.

İnançsız insanlar, beşeriyet için mutlaka pek büyük bir beladır. ... Bu kâfirlere itaat edip boyun büken zavallılara da ne demek lazım olduğunu artık sen söyle.. (s. 24-5)

*

Kılıçarslan adlı cesur cahilin yazısının ilk cümleleri şöyle:

Âyet-i kerime şöyle: “Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”

Dikkat isterim. Peygamber’e (s.a.v) bir uyarı olarak gelen bu âyet, Müslümanların toplumsal olarak zayıf oldukları Mekke döneminde değil, başat unsur oldukları Medine döneminde nazil olmuş. Yani şu: Müslümanların toplumsal üstünlüğü elde ettikleri bir atmosferde bile âdetullah ve sünnetullah hikmeti, güzel öğüdü önceliyor ve mücadelenin “en güzel şekilde” yapılmasını şart koşuyor.

Bunun yazan şahıs, Fethullahçılar söz konusu olduğunda en çirkin lafları makinalı tüfek gibi peşpeşe sıralayan adam..

Benzerleri gibi, geçmişte Fethullah'a ve adamlarına "yağ" çekmiş biri..

Mesela Twitter'daki bir paylaşımı şöyle:

FETÖ denen pislik yapıyı bundan daha iyi anlatan hiçbir şey yok neredeyse. Vatansız, kimliksiz, renksiz bir nesebi gayri sahihler sürüsü...

Yazılarında da onları ifade için sıkça PİÇ tabirini kullanıyor.

Peki o nesebi gayri sahih ilan edilen, piç diye yaftalanan insanların birer anası babası, kardeşleri, çocukları, yeğenleri, teyzeleri, halaları, amcaları, dayıları yok mu?

Böylesi laflar karşısında onlar ne hissediyorlardır?

Aynı konumda olsanız siz ne hissedersiniz?

Böyle konuşan adam, sıra Kemalistler'in yararı için din istismarı yapmaya gelince de âyet-i kerîmeyi gözümüze dayıyor:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”

*

Bari bu şahsın yazısının başlığını da verelim: 

"Halil Konakçı kasap mı?"

Çünkü imam, “Kasap vitrini seyreder gibiyiz, et pazarı ortalık" demiş.

Uyanık ya, sözde soru sormuş oluyor, imama "kasap" dememiş oluyor.

İmdi, sözü edilen açık saçık kadınların günah işlediği kesin.. 

Hepsinin değilse de önemli bir bölümünün "ziynetlerini teşhir" için böyle yaptıkları malum..

Buna karşılık, bu cesur cahilin nesebi gayri sahih diye nitelendirdiği, piç diye vasıflandırdığı insanlar için bunu söylemek açıkça iftira.. 

Münafıklara özgü yalancılığın en çirkini..

*

İmam bir günahı zemmederken "et" benzetmesi yaptı diye ona kasaplık mesleğini reva görüyorsan, yüzbinlerce insanı piç ilan etmenden hareketle sana nasıl bir mesleği yakıştırmalıyız?

(Sağ gösterip sol vurmak derinlerin vazgeçilmez taktiklerinden biridir. Umarım Halil Konakçı da “oyunu sonradan ortaya çıkacak Karaman koyunları”ndan değildir.)


VATANDAŞLAR DİNİ DEĞİL, ATATÜRK'Ü İSTİSMAR ETMELİYMİŞ






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 2


Şöyle başlamıştık:

Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında Prof. Dr. Faruk Özergin ile yapılmış bir röportaj yer alıyor.

Özergin, Kâzım Karabekir'in damadı. 

İlk soru, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi'nin varlık gerekçesi ile ilgili..

Kurulmasına gerek var mıydı?

Cevap şöyle:

Türkiye, İstiklal Harbi'ni kazandıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa'nın etrafında bu harpte emeği olmayan bir dalkavuk kitlesi toplandı. Bunlar Ankara'da büyük bir dalkavuklukla Mustafa Kemal Paşa'yı göklere çıkarıcı bir harekete geçtiler. 

Apaşikâr görülüyor ki, ve günün birinde de neşriyatı [yayını] çıkınca görülecek ki, devlet belgeleri açılırsa, tarihçiler buna eğilirse, görülecektir ki, Mustafa Kemal Paşa, bütün iktidarı avucunda toplayabilmek, Padişahlığı atmak, kendisi hem Büyük Millet Meclisi başkanı, hem halife olmak suretiyle, büyük gücü elinde toplama hareketine girişti. 

Bunun üzerine İstiklal Harbi'ni yapmış olan belli başlı kişiler, bu kadar aşırılığı doğru bulmadıkları için, bunu frenlemek için karşı durmaya başladılar. Keza Meclis'te de ilk muhalefetler, İkinci Grup falan denilen, bu şekilde çıktı. 

Daha sonra birden bire fikirler değişti. Hilafet meselesi olmayınca, Kemal Paşa büyük bir yıldırım hızıyla, bir gece yarısı Halife'yi [Vahideddin'in yerine halife ilan edilen Abdülmecid'i Sirkeci'den trene] bindirip göndermek suretiyle o fikirden vazgeçti. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 151-2.)

Kaldığımız yerden devam edelim.

Prof. Özergin, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu sefer de laisizm ve aşırı din düşmanlığı şeklinde bir cereyan Ankara'da doğdu. Bu büyük zikzaklar, ileri geri gidişler, kararsızlıklar... Bir grup insan, "Bizim kendi öz kültürümüzü muhafaza ederek gelişelim" fikriyle bu gruptan uzaklaşmaya başladı. [Böylece] Meclis dışı muhalefet, artık bir nâzım (nizam koyan) rolü oynamak için bir parti kurma fikri ortaya çıktı. (A.g.e., s. 152.)

Büyük zikzaklar, ileri geri gidişler olmakla birlikte, gerçekte bir "kararsızlık" yok.

Kararsızlık gibi görünen çelişkiler, Atatürk'ün birilerini manipüle edip kullanmak için başvurduğu taktiklerden ve takiyyeden ibaret.

Yoksa o (daha Erzurum Kongresi sırasında kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e "kimseye söylenmemesi, aralarında kalması" kaydıyla açıkladığı gibi), Osmanlı Devleti'ni yıkmayı, kendisinin cumhurbaşkanı olarak devletin başına geçeceği bir cumhuriyeti hedeflemiş durumda.

Cumhurbaşkanı (devlet başkanı) sıfatıyla uygulayacağı program da kafasında oluşmuş.

Buna göre, tesettür, yani İslamî örtünme kalkacak, erkekler şapka giyecekler, Kur'an elifbası olan Arap harflerinin yerini Latin (Avrupa) alfabesi alacak. 

*

Daha başka şeyler de var.. Fakat, Mazhar Müfit bu kadarının bile olacağına inanamadığı için gerisini dinlememiş, "Ben gidip yatacağım" demiş. 

Biraz sabırlı olsaydı, Atatürk'ün gelecekte yapacağı ve yapmak isteyip de gerçekleştiremediği birçok şeyi öğrenecektik.

Her neyse, biz Özergin'in cevabına dönelim: 

Ve o tarihte de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası [İlerlemesever Cumhuriyet Partisi] kuruldu. Bunun [tüzüğünün] bir maddesinde de "Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası dine hürmetkârdır" der ve o tarihte de Türkiye Anayasası'nda "Türk Devleti'nin dini İslam'dır" yazılıdır. (A.g.e., s. 152.)

Bugüne gelirsek, bir parti dine hürmetkâr (saygılı) olduğunu tüzüğüne yazarsa derhal kapatılır.

Din istismarcılığı ile suçlanır.

Yani partiler, dine saygı duymamak, saygısız olmak zorundalar. 

Ama Atatürk'ün şahsı, laiklik, vatanseverlik, Türklük vs. gibi kavramlar söz konusu olduğunda bu aşırı duyarlı ve göz yaşartıcı istismar hassasiyeti şipşak kayboluyor.

"Böyle günde beş vakit, en azından üç öğün Atatürk'e hürmetkâr olduğunuzu, saygı duyduğunuzu söyleyemezsiniz. Atatürk istismarı yapamazsınız" diyene rastlamıyoruz. 

Vatan edebiyatı yapan kalpazanlara kimse, "Alçaklığa lüzum yok, Samuel Johnson'ın 'Vatanseverlikçilik her alçağın en son sığınağıdır' dediğini bilmiyor musunuz? Vatan istismarı yapmayın!" demiyor.

*

Dine saygı serbest de, "bütün dinlere, bütün inançlara" diyerek "dine şerik/ortak koşmak" şartıyla..

Bir ara (duruşlarıyla, çocukluğumuzda kutladığımız "yerli malı" haftasını hatırlatan) sivri akıllı milli ve yerli siyasetçilerimiz Fethullah'a böyle sesleniyorlardı: Devlete şerik koşamazsın!  

Bütün dinlere ve inançlara saygılı oldukları için, Allahu Teala'ya şerik koşulmasına (küfre ve şirke) saygılılar.

Yunus Emre'nin mısraını ters döndürmüş durumdalar: "Bu ne imandır ki küfürden içeru."

Demek ki bunlara göre devlet, haşa Allahu Teala'dan daha yüce..

O yüzden, devlet için gösterdikleri celadet, hamiyyet ve hamaseti İslam için gösteremiyor, "Ben sadece ed-Din'e, Hak Din'e saygı duyarım. Bütün batıl inanç ve dinler, insan şeref ve haysiyetine yakışmayan birer manevî necasettir" diyemiyorlar.

*

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Onların çoğu, Allah'a ancak ortak koşarak iman ederler." (Yusuf, 12/106)

Ortak koşmadan iman etmek işlerine gelmez.

Laikçilik de böyle..

Din'e/İslam'a saygı duymaz.

İslam'a, layık olduğu şekilde tek başına (şeriksiz, ortaksız) saygı duyulmasına izin vermez.

Saygı duyarsa ancak ineğe tapma, puta tapma, ateşe tapma, toteme tapma, Şeytan'a tapma gibi inançlarla aynı torbaya koyarak saygı duyar.

İslam'ı önce, ata, ite, öküze, ineğe tapma şeklindeki hurafeler derekesine indirir, aşağılar, sonra da onlarla birlikte "Bütün inançlar saygıdeğerdir" abrakadabra ve gözbağcılığı ile sövgüden beter bir saygıya layık görür.

İnsana en acı gelen de, sözde Ehl-i Sünnet müdafisi şaşkın birtakım kalemlerin de bu kervana katılıyor olması.

Gâvura gösterdiği hoşgörüyü müslümandan esirgeyen FETÖ'cülerden farksızlar, mesela onlara "Selefîliğe de saygı duyarım" dedirtemezsiniz.

*

Bir de, kendilerini çok akıllı zannettikleri için "Devlet insan mı ki dili olsun" diye konuşan dinozor ve molozlar var. 

Devlet insan olmadığına göre niye dili var?

Niye resmî dil Türkçe..

Devlet insan olmadığına göre, ırkı da olmamalı.. Yani devlet Arap devleti, Türk devleti, Çerkez devleti vs. olmamalı..

Hayır, ona gelince ezberler değişiyor. Devlet sanki insanmış gibi hemen bir ırkı oluyor.

*

Küfürde ve şirkte, tutarlılık diye birşey olmaz.

Çifte standarda tenezzül etmeyen br dürüstlük de bulunmaz. 

Çünkü batıldır.

Kökü bireysel veya kolektif (yerli ve milli) heva ve hevestir. Nefsanî arzu ve tutkudur.

Hak değildir.

"Heva ve hevesini (hevâhu) tanrı edineni gördün mü, böyleyken ona sen, vekâlet eden bir savunucu (vekîl) olur musun?!" (Furkan, 25/43)

*

Prof. Özergin'i dinlemeye devam edelim inşaallah.


"SELEFÎ BOMBALAR"DAN, TEKFİRDEN SÖZ EDEN CÜBBESİZ

 

(ÜÇ-DÖRT YIL ÖNCESİNDEN BİR YAZI)






OKUMUŞ CAHİL (CAHİLLİĞİNDEN HABERSİZ CEHL-İ MÜREKKEP) MÜSLÜMANLIĞI


Yeni Şafak maskeli balosu efradından Prof. Ergun Yıldırım’ın bugünkü yazısı, başlıkta ifade ettiğimiz duruma karşılık geliyor.

Yazısının başlığı “Kültürel tekfircilik: Anlama düşen Selefî bombalar“.

Okuyup öyle devam edelim..

 

Kültür anlamdır. Dil, sanat ve anlatımlar aracılığıyla insanları ve toplumları anlamlandırır. Menkıbeler, hikayeler, mitolojiler, şiirler, şarkılar ve türküler hep bunun için var. Terry Eagleton, önemli bir kültür teorisyeni. İnsan tabiatı pancar tarlası değil, ancak yine de bir tarla gibi işlenmesi gerekir diyor. Bunu sağlayan kültürdür. Zaten kültür ekip biçmek demektir. Fakat kültür tabiattan ruhani olana kaydıkça insanı anlamlandırma (efsunlama/büyüleme) yönü de öne çıkar.

Kültür doğadan ayrışarak ve onu yeniden üreterek oluşur. İnsan kendisini içine katar. Toplumlar, muhayyileleriyle meydana getirirler onu. Ancak Eagleton’ın de dediği gibi doğal olandan tinsel olana doğru da yol alır. İslam kültürü de budur. Kuran ve sünnetten ilham alır. Dönemin örf ve geleneklerinden yararlanarak oluşur. İslam ümmetinin tarihi yolculuğunda ve medeniyet serüveninde geliştirdiği bir yaşam felsefesi. Büyük çevre kültürler, İslamın yeniden yapılandırdığı, ürettiği, yorumladığı ve kendisiyle en azından uyumlu hale getirdiği bir yapıya dönüşürler. Pers kültürü, Türk Kültürü ve Arap kültürü İslamlaşır. Nevruz bunun en iyi örneklerinden biridir. Hz. Ali ile hz. Fatmanın evlilik tarihi, Adem ve Havvanın karşılaştığı gün, Hz. Yunus’un balığın karnından çıktığı gün olarak yorumlanır ve İslamlaşır. Müslümanlar da o bölgesel tarihi geleneği kendi anlam dünyalarını yerleştirmiş olurlar.

İslam ümmetinin sosyolojik muhayyilesinde gelişen anlamlar, Müslümanların gündelik hayatına çok şey katar. Onlara değerler, standartlar, eğlenceler, dayanışmalar sağlar. Kahramanlık, zafer, mücadele, yardımlaşma gibi değerler verir. Özellikle ortak ümmet muhayyilesinde yer alarak kolektif kimliğini inşa eder. Her Müslüman ortak kültürel anlam dizgesi içinde birbirine tanış olurlar. Ortak dünyada, büyük dünyada beraber olma bilinci taşırlar. Güven duygusunun geniş toplumsal bağlamıdır bu.

Battal Gazi, Saru Saltuk , Ebu Müslim El Horasani cenklerini konu alan menkıbeler ve hatta Hz. Ali Cenkleri Müslüman toplumun cihat ve mücadele bilincini canlı tutar. Bu menkıbelerin anlatım, dil, kurmaca yapısı ile toplum bir estetik duygusu da kazanır. Tarihsel bilincin devamlılığı bunlar üzerinden sağlanır. Leyla ve Mecnun hikayesi yüzlerce versiyonu ile gerçek olmayan bir hikayeyi millet ve ümmet bilincine kazır. Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler hepsi de Leyla ve Mecnun hikayesinde, Yusuf ve Züleyha, Aslı ve Kerem hikayelerinde aşkı, sevgiyi, namusu, sadakati öğrenirler. Bu kültürün anlam güzelliğinden yudumlarlar. Beşeri aşkın ilahi olanla bağlantısı ve beraberliğini kavrarlar. Ruh ve madde, güzellik ve sadakat, dünya ve ahiret, ilahi aşk ve beşeri aşk beraberdir. Edebiyatın kültür dünyası ile ebediyete kanatlanırız.

Dini geceler de bu kültür medeniyetinin bir parçası. Miraç gecesinde miraca çıkarız, kadir gecesiyle Allah’ın yeryüzüne konuşmasıyla hemhal oluruz, beraat gecesiyle Allah’ın affetme büyüklüğüne sığınırız, Regaip ile “güneş insanıyla” müjdeleniriz. Müslüman toplum bu gecelerle şenlenir, duygulanır, sevinir, ağlar. Ruhsal arınmalar yaşar. Dünyanın ürettiği anlamsızlıklara karşı kendisini yeniden anlamlandırır.

Bu geceler şiirlerimizle, hikayelerimizle, minyatürümüzle, hatlarımızla sanatın ve güzelliğin onlarca ufkuna bürünür. Şairlerimiz, edebiyatçılarımız ve sanatçılarımız ümmet bilincimizin bu kolektif canlanışını güzelleştirirler. Ümmet coğrafyasının kavimler, diller, tarihler ve mezheplerle farklılaşan gerçekliği yeniden ortak bir anlam içinde inşa edilir. Hepimiz aynı gecelerin anlam ruhunda yıkanırız. Yeniden tazeleniriz. Kur’an ve Sünnet, kendisini müminlere yeni idraklerle sunar.

İslam medeniyetinin bu büyük geleneğin anlam varlığına karşı çıkanlar kültür tekfircileridir. Bunlar iki yüzyıldır sahnedeler. Batı kültürüne meydan açmak için bizim kültürümüzü inkar ediyorlar. Menkıbelerimizi, gazavetnamelerimizi, divanlarımızı, mevlitlerimizi, Muhammediyelerimizi küçümsüyorlar. İlerlemeci tarih anlayışı ve pozitivizmle bunları hizaya çekiyorlar. Bunları karikatürize ediyorlar. Oysa bunlardan kopan her birey, her grup ve her toplum batı kültürüne koşuyor. Onun anlam dünyasına yerleşiyor. İslamın anlam dünyasından çıkıyor. Bu da anlamını kaybetmektir. Maymunlaşmaktır. Kültür tekfircileri yine iş başında. Anlamlarımızı bombalıyorlar. İŞİD tekfircileri evleri ve camileri bombalarken bunlar da anlam dünyamızı bombalıyorlar. Batılı modern kültüre gedikler açıyorlar. Kültür surlarımızın gedikleridir bunlar. Ancak nafile! Ebedi inancın ebedi kültürü, her zaman edebiyatımızla, musikimizle, mimarimizle ve hayır gecelerimizle ebediyete kanatlanmaya devam edecek.

 

Yazarın temel hatası, seküler, İslam’a yabancı bir mevziden meseleye bakıyor olması..

İşin kötü tarafı, bunun farkında değil..

Kılavuzun Terry Eagleton olunca İslam’ı ne kadar doğru anlayabilir, yorumlayabilirsin?

Sonra, böylesi çok önemli bir konu “kültür” kavramı ekseninde mi analiz edilir ya da çözümlenir?

İslam’ın kendi kavramsal çerçevesini, ıstılahatını, terminolojisini, paradigmasını bir tarafa bırakıp seküler sosyal bilimlerin birkaç yüzyıllık “kültür” icadı ile (ve de sekülerliğin usûlü/yöntemi ile) yol almaya çalışırsan nereye gidersin?

*

İslam itikadının, fıkhının (anlam/a dünyasının), geleneğinin, düşünce evreninin en temel kavramlarından biri “bid’at“tir.

Yazarın yukarıdaki türrehatı çerçevesinde ise bid’at buhar olup anlamını yitirmektedir.

*

Yazar, “Pers kültürü, Türk Kültürü ve Arap kültürü İslamlaşır. Nevruz bunun en iyi örneklerinden biridir” diyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi‘nin “Bayram” maddesinde ise şunu görüyoruz:

 

… Medine’ye hicret ettikten sonra, bura sakinlerinin İran’dan alınma Nevruz ve Mihricân [21 Eylül] bayramlarını kutladıklarını gören Hz. Peygamber, “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, kurban ve ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir” (Müsned, III, 103, 235, 250; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 245; Nesâî, “Salâtü’l-ʿîdeyn”, 1) meâlindeki hadisiyle İran menşeli bu iki bayramın kutlanmasını yasaklamıştır.

 

Bay Ergun’a bakılacak olursa, Nevruz’u kutlamakla İran kültürü karşısında teslim bayrağını çekmiş olmuyorsunuz, onu İslamlaştırıyorsunuz..

Fakat, Resulullah s.a.s. bunu anlayamamış..

Kültür tekfirciliği yapmış..

Çünkü, Terry Eagleton‘u okuyup irşad olma fırsatı ve imkânına kavuşamamış..

*

Yani Ergun gibilerin lafından çıkan “anlam” bu.. 

Şunu da ekleyelim, Ergun’un fotoğrafına bakınca insan onun “mecusi bıyığı”nı da İslamlaştırma işine soyunmuş olduğu izlenimine kapılabilir. 

“Resulullah s.a.s. bunu da yasakladı” diyerek kültürel tekfircilik yapmak yanlış olur, değil mi Ergun?!

Kısacası, Ergun efendi gibi “selefî olmayanlar“ın kafası(zlığı)na göre, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir” ayet-i kerîmesi (Haşr, 59/7) ile amel etmek, kültür tekfirciliği..

Evet, müfrit Selefîler‘in çok ciddi hataları var..

Fakat, onların alan ve mevzi kazanmalarının en temel sebebi, Ergun gibilerin “okumuş cahil müslümanlığı” ne yazık ki..

*

Ergun’un türrehatına dair söylenecek çok şey var da, içimden yazmak gelmiyor..

Bu insanların hangi bir hatasını düzelteceksin, bilmem ki!..

Hangi birine yetişeceksin!..


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...