ATATÜRK İLE İNGİLİZ İSTİHBARATI'NIN (GİZLİ SERVİSİNİN) İSTANBUL ŞEFİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ŞİFRE VE KODLARI

 






Dr. Seyfi Say


Atatürk diyor ki:

[Ben İstanbul'dayken] Bir gün, Umumi Harpte [Birinci Dünya Savaşı'nda] İstanbul otellerinden birinin [Pera Palas'ın] müdürü iken tanıdığım M…. [Mösyö Martin] Şişli’deki evime geldi, Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

- "Burada ecnebilerle temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. … [İngiltere] Sefaretinde [Büyükelçiliğinde] Mösyö F… [Frew] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e [Fethi Okyar] doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

- "Konuşalım," dedim, "fakat eğer o istiyorsa…"

Davet günü Madam M….’nin [Martin] salonundayız. Biraz sonra:

- "Mösyö F…. ” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

- "Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim," diye söze başladı, "Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

- "Fakat," dedim, "siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet [rehberlik, aracılık] ettiler, sizinle konuşmamın faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

- "İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

- "Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili [temsilcisi, sözcüsü] değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

- "Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım. ...

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 131-3.)

*

salabet.wordpress.com adlı sitede yer alan bir yazıda, Atatürk'ün bu sözleri hakkında şu değerlendirmeler yapılmış:

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk'ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede "hayatın olağan akışı" açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var. Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, "Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?" diye düşündürtüyor.

Birincisi, bu Rahip Frew ile yaptığı görüşme zararsız bir görüşme idiyse, neden Falih Rıfkı'nın ilgili isimleri sansürlemesi icap etmiş?

Aynı şekilde ilgili sefaretin (büyükelçiliğin) ismi neden saklanmaktadır?

Neden?

Ayıp mıdır, günah mıdır, nedir yani?

Bugünkü bilgilerimiz çerçevesinde şu çok açık: Sözü edilen M....'ler İngiliz gizli servisinin ajanları ya da işbirlikçileri durumunda. Evlerini de servisin hizmetine açmışlar. Ve de bu M....'ler, Mustafa Kemal'le de samimi görüşüyor, evine gelip onu rahatça ziyaret edebiliyorlar. Öyle ki, Mustafa Kemal, onların ricasını kırmıyor. Anlatılan hikâyeye göre durum bu.

İkincisi, herşeyde inisiyatifin kendisinde olmasını huy edinmiş olan M. Kemal, neden bu görüşmeyi kabul sorumluluğunu "Fethi Bey' e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı" diyerek Fethi Okyar'a yıkmaya çalışmaktadır?

Üçüncüsü, hikâyeye göre teklifin Frew'dan geldiği açıkken, M....'ye "Konuşalım, fakat eğer o istiyorsa…" diye cevap vermiş olması mümkün olabilir mi?

Mustafa Kemal, M...'ye böyle dediğini söyleyerek (Ki, "hayatın olağan akışı" içinde aklı başında birinin söyleyebileceği bir söz değil) görüşme isteğinin kendisinden değil de karşıdan geldiğini vurgulama ihtiyacını neden duymaktadır?

Dördüncüsü, karşındaki adam (Ki, düşman milletten) İttihat ve Terakki'nin Osmanlı-Türk vatanseverliğini umursar mı ki, sen ona "Yanlışları var ama vatanseverler" diyorsun, ya da demiş olasın? Mesela sen İngilizler'in İstanbul'daki zulümlerini anlatacak olsaydın, ve de adam, "Askerlerimizin hataları var ama, vatanseverler.. İngiltere'ye sadıklar, bu her türlü tartışmanın üstündedir" şeklinde "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" türünden ilgisiz bir cevap verseydi ne düşünürdün? Öyle bir ortamda böyle bir konuşmanın cereyan etmiş olması "hayatın olağan akışı"na uygun düşer mi?

Beşincisi, sen neden o görüşmede işgalcilerin İstanbul'daki zulümlerini gündeme getirmedin?

Hamiyyetin neredeydi?

Altıncısı, canının sıkıldığını saklama ihtiyacını neden duydun? Neden canın sıkılmamış gibi davrandın? Ve bunu nasıl başarabildin? İstediğin zaman devreye koyabildiğin böylesi bir aktörlük ve rol yapma yeteneğin mi var? Hikâye çerçevesinde görüşme teklifi karşıdan geldiği ve sen teklifi kabul edip M....'lerin evine gitme zahmetine katlandığına göre psikolojik açıdan üstün taraf sen olmalısın. Böylesi bir durumda kıytırık bir "maceraperest"e karşı bu derece alttan almak, vatanı kurtarmak için dünyayı karşısına almaya hazır bir "kahraman"dan beklenecek birşey midir?

Yedincisi, adamlar, M....'den naklettiğin lafa göre sana önem veriyorlarsa, ve de seninle görüşmek için M....'den defalarca talepte bulundularsa, sen de nazlanarak kabul edip görüşmeye gittiysen, sanki sen bir talepte bulunmuşsun da onlar pazarlığa devam etmek için önüne bir ön şart getirmişler gibi nasıl "İttihat ve Terakki'nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz" diyebilirler?

Böyle bir sözün söylenmesi ancak sen onlardan bir talepte bulunduysan "hayatın olağan akışı"na uygun kabul edilebilir.

Bu kadar mantıksızlık ve tutarsızlık, ayağı yere değmezlik bir hikâye için fazla değil mi?

Sekizincisi, karşındaki adam, sanki Birinci Dünya Savaşı'na bir tek kendisi şahit olmuş, başka kimsenin haberi olmamış da kimsenin bilmediği birtakım esrarengiz sırları anlatacakmış gibi manyakça "Umumî Harp'te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye'yi mahveder" diye konuşmuş olabilir mi?

Diyelim ki konuştu, böyle bir manyaklığı yapan adama, "Sende utanma duygusu varsa, ki yok gibi görünüyor, kendi yaptıklarınızdan utanmalısın. Biz gidip İngiltere'ye, İngiliz topraklarına saldırmadık, siz gelip bize saldırdınız, şimdi de başkentimizi bile işgal ettiniz, Mondros Mütarekesi'nin şartlarını da çiğniyorsunuz" niye diyemedin?

Bu eleştiriler yerinde olmakla birlikte, yetersiz.

Konu dağılmış, böylece meselenin özü arada kaynayıp gitmiş.

*

Rahip (Reverend) Robert Frew'un, İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin, casusluk şebekesinin) o zamanki İstanbul şefi olduğu biliniyor.

Atatürk, yukarıdaki açıklamalarını, milleti aptal yerine koyarcasına "Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım" diyerek bitirmiş

O görüşmeyi niçin istediğini hâlâ anlamamışsa, sonraki görüşmeyi ya da görüşmeleri niçin yaptıklarını herhalde gayet iyi anlamıştır.

Çünkü, Falih Rıfkı'ya (Frew'la bir daha görüşmeyi kabul etmediği kaydıyla) bunları söyledikten bir yıl sonra yaptığı (Nutuk adıyla kitaplaştırılan) uzun konuşmasında, bu casusla İstanbul'da bir iki defa görüştüğünü söylemek suretiyle, daha sonra en az bir kez daha görüşmüş olduğunu ağzından kaçırmış bulunuyor.

*

Rauf Orbay'a göre, bu sayı üç de olabilir. (Bkz. Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul: Sinan Matbaası, 1965, s. 32)

Atatürk'ün sadık yaveri Cevat Abbas'a göre ise, Atatürk bu "fasılalı" görüşmelerden çok şey öğrenmişti:

Atatürk, İstanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru İtalya mümesilli [temsilcisi] Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü. Aldığı kanaat acı idi. Ağırdı. Samsun ve İzmir mıntıkalarının bir gün işgal altına alınacağı ve Ermeni yurdu yapılacağı kanaatini bu mülakatlar vermişti.

(Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, 5. b., İstanbul: Gürer Yayıncılık, 2007, s. 214.)

Kont Sforza, İtalyanlar'ı temsil ediyor, Frew ise, İngilizler'i.. 

Zaten, onu Atatürk'le buluşturan Martin, adresi olarak İngiliz Sefareti'ni/Büyükelçiliği'ni gösterecektir.

Adam İngilizler'i temsil etmese, onun Samsun ve İzmir'le ilgili kara haberlerine itibar etmek gerekmezdi. 

Durum buyken, Cevat Abbas'ın sadece kulaktan duymuş olduğu halde hatırladığı görüşmeyi Atatürk (kendisi yaptığı halde) sonradan unutacak, ve Falih Rıfkı'ya "Bir daha da görüşmedim, benimle niçin görüştüğünü de hâlâ anlayamadım" diyecektir.  

Hafızası mı çok zayıftır, yoksa bile bile yalan mı söylemektedir?

Bu "casus"lu hikâyede doğruluk ne yana düşer usta, yalan ne yana?

*

Evet, meşhur Nutuk'unda, Rahip Frew ile mektuplaşan Sait Molla'nın mektuplarını virgülünü atlamaksızın büyük bir iştahla okuyan, "Bakın nasıl da bir İngiliz'le işbirliği yapmış" diye heyecanla arşivini ve hafızasını konuşturan Atatürk, bu arada, söz konusu Frew'la kendisinin de bir iki defa görüştüğünü itiraf eder.

Ancak, yine "unuttuğu" şeyler vardır.

Birincisi, adamın İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi olduğunu söylemez.

İkincisi, onu sıradan bir "sergüzeşt-cû" (macera arayan, macera heveslisi) olarak gösterir. 

İmdi, hakkındaki yayınlarda bir "şifre uzmanı" olduğu belirtilen bu Frew, Sait Molla ile şifresiz mektuplaşıyor, fakat, Atatürk ile yaptığı görüşmelerde şifreye bile güvenmiyor.

Yüzyüze konuşuyor.

Ve ne konuşmuş oldukları hâlâ bir sır.

*

"Meselenin özü" demiştik, oraya gelelim.

Casus Frew ile Atatürk'ün sonraki görüşme ya da görüşmelerinde İzmir ve Samsun kelimelerinin geçmiş olması ilginç.

Bilindiği gibi, İngilizler ve müttefikleri, Yunanlılar'ın İzmir'e çıkarma yapmasına izin verdiler.

Bu arada Samsun ve havalisinde de müslümanlarla gayrimüslimler arasında çatışmalar yaşandı. İngilizler, o havalideki Ermeni ve Rumlar'ı harekete geçirdiler, ve müslüman halk da kendisini korumak için çeteleşmeye başladı.

Bunun üzerine İngilizler, İstanbul Hükümeti'nden, orada sükuneti sağlamak için hareket geçmesini sert bir üslupla istedi. ("Yunan İzmir'e çıktı, ona karşı milleti örgütlemesi için bir adamınızı Anadolu'ya gönderin" deseler olmazdı.)

Böylece, Vahideddin'in yaveri Atatürk'ün müfettiş olarak Samsun'a gitmesi olayı gündeme geldi. 

Vahideddin'i ve İstanbul Hükümeti'ni asıl telaşlandıran Samsun değildi, Yunan'ın İzmir çıkarmasıydı, fakat Samsun bahanesiyle gönderilecek bir komutan, Anadolu'yu Yunan'a karşı derleyip toparlayabilirdi.

İngilizler'in salakça kendilerine verdiği bir "pas"ı değerlendirerek onlara gol atacaklarını düşünüyor, içten içe seviniyorlardı. 

*

Vahideddin ve İstanbul Hükümeti, İttihatçı liderler tarafından sevilmeyen ve onlarla arası iyi olmayan Atatürk'ün bu iş için uygun olduğunu, İttihatçı bir isme İngilizler'in vize vermeyeceklerini düşündüler.

İngilizler'in İttihatçı liderlere yakın olanlara tahammülü yoktu. 

Nitekim, Atatürk'ün Fethi Okyar ve İsmail Canbulat gibi en yakın iki arkadaşını bu yüzden Malta'ya sürgün etmişlerdi. 

Fakat Atatürk'e (anası Zübeyde Hanım'a Anadolu'dan yazdığı mektupta belirteceği gibi "nasılsa") dokunmamışlardı: "Bana nasılsa ilişememişlerdi." 

*

Demek ki, Vahideddin, İngilizler'in Atatürk konusundaki bu mülayemetini kullanabilir, onu gizli görevle Anadolu'ya gönderebilirdi. Vize sorunu yaşanmazdı.

Böylece Padişah, Atatürk'ü, onun ifadesiyle "Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!" diyerek, Anadolu Genel Valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Samsun'a göndermişti. 

Bilmediği ise, kendisine "[Zat-ı Şahane'nin] Kulları Mustafa Kemal" diye Anadolu'dan telgraflar gönderecek olan Atatürk'ün, yanındaki sadık adamlarına "Osmanlı Devleti'ni yıkacağız, cumhuriyet ilan edeceğiz, millete şapka giydireceğiz, tesettürü kaldıracağız" diye konuşacağı, takiyye ve gizli gündemle kendisini ve milleti aldatacağıydı.

Nitekim, TBMM'nin ilk açılışında yaptığı konuşmada şunları söyleyecekti: 

... İşte bu sırada idi ki, Anadolu'ya mülkî [idarî, yönetsel] ve askerî hususatla [konularla] muvazzaf [vazifeli, görevli] olmak üzere ordu müfettişliğine tayin edildim, bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i ilahiyye [Allah'ın lütfu] addeyledim. 

(TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, Ankara: TBMM Matbaası, s. 9. https://www5.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/24_04_1336.pdf)

*

Aslında Allahu Teala'nın lütfu olarak görmemişti.

Yalan söylüyor, "din istismarı" yapıyordu.

Nitekim yıllar sonra, ilhamını, "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almadığını söyleyecekti. (Daha Erzurum Kongresi günlerinde gizli kalması kaydıyla adamlarına düşman olarak tesettürü, ideal olarak da şapkayı gösteren adamda "dine hizmet" düşüncesi olabilir mi?!)

Ancak, Vahideddin'in kendisine olan teveccühünün, "din ve millete hizmet" etmesi için olduğunun farkındaydı.

Bu yüzden TBMM'nin açılışında bunları söylüyor, hilafet makamına bağlılık yemini ediyordu.

Fakat zaferden sonra Dolmabahçe'de karşılıklı oturup kahve içecekleri kişi Vahideddin değil, İngiltere Kralı Edward olacaktı.

Ancak, öncesi vardı, İstanbul'da İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Robert Frew'la karşılıklı kahve içip "geleceğe dair" görüş alışverişinde bulunmuşlardı. Fasılalı tarihlerde.

Cevat Abbas'ın anlattığına göre, daha ortada Yunan'ın İzmir işgali ve kendisinin Anadolu'da görevlendirilmesini sağlayacak Samsun meselesi yokken, casus Frew'la aralarında "içinden İzmir ve Samsun kelimeleri geçen" görüşmeler kotarmışlardı.

*

"Meselenin özü" demiştik, mevzu nereye geldi..

Atatürk'ün Falih Rıfkı'ya anlattığı kırıntı kabilinden eksik gedik sözler, onun Frew'la yaptığı ilk görüşmenin asıl gündemini ortaya koyuyor: İttihatçılar.

Evet, her ne kadar İttihat ve Terakki'nin üç lideri (Enver, Talat, Cemal) ülkeden kaçıp gitmiş idiyseler de, İttihatçılar ülke genelinde ve İstanbul'da hâlâ en örgütlü ve etkin siyasal hareket durumundaydı. 

Kaçak liderlerle bağlantılı isimler siyasal hayatı etkilemeye devam etmekteydi.

Atatürk'ün ise o sırada bütün "hava"sı, padişah yaverliğinden geliyordu. 

Vahideddin'in kendisini sadrazam veya hiç değilse Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) yapmasını istemekte ve beklemekte, fakat İstanbul'daki politik dengeler buna izin vermemekteydı.

*

İttihatçıların önde gelenleri tarafından ise hiç sevilmiyordu. Kendisi için, Falih Rıfkı'nın Çankaya'da yazdığına göre, "ahlâksız, sarhoş, gözü doymaz, harîs (hırslı, ihtiraslı), sefih" diyorlardı

Padişah'a gelince... Denklemdeki etkisiz eleman durumundaydı. Öyle de kalacaktı. 

Kendisinden önceki padişah Mehmet Reşat, İttihatçılar'ın elindeki acınası bir kukla olmaktan öteye gidememişti. 

İttihatçılar'dan enkaz devralan Vahideddin ise, ondan bile zavallı durumdaydı.

O gün için Atatürk'ün kaygılanacağı isim ya da odak, "kafaya aldığı" Vahideddin değildi, bir ahtapot gibi memleketi sarmış olan İttihatçılar'dı.

Ki onlar, Babıali'yi (Başbakanlığı) basıp İçişleri Bakanı'nı katletmeleri, gasp suretiyle iktidar olmaları, muhaliflerini tetikçileri vasıtasıyla sokak ortasında öldürmeleri gibi hukuksuzluklarıyla şöhret bulmuşlardı.

*

Meselenin özü burası.

İngilizler, İttihatçılar'ı Malta'ya sürerek siyaset denkleminden uzaklaştıracaklardır.

Ancak, onlar durmayacak, Kara Vasıf ile Kara Kemal, Karakol Cemiyeti'ni kuracaklar, başka oluşumlara da imza atacaklardır.

Fakat İngilizler, sonraki süreçte bu örgütlere yönelik operasyonlarıyla İstanbul'da İttihatçılar'in belini kıracaktır. İlginç ve kendileri açısından yararsız, Atatürk açısından ise çok faydalı bir zamanlamayla..

Defterlerinin tamamen dürülmesi ise, İzmir Suikasti bahanesiyle Atatürk'ün elinden olacaktır.

*

Atatürk'ün, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi ile yaptığı ilk özel görüşmeye ilişkin olarak sadece İttihatçılar'dan bahsetmiş olması, önemli bir ipucu..

"Mösyö Martin'in evine gittim.. Frew geldi.. Karşılıklı oturduk.. Hiç konuşmadık.. Hint fakirleri gibi gözümüzü yumduk, bir saat kadar öyle meditasyon yaptık. Çok yararlı oldu, verimli bir görüşmeydi" diyemezdi.

Ne konuştuklarına dair bir cümlecik de olsa birşey söylemesi gerekiyordu. Böylece "ana gündem"e değinmek zorunda kaldığı anlaşılıyor.

Sonrasında harcıalem laflarla meseleyi geçiştirmek istemiş fakat becerememiş, salabet.wordpress.com adlı sitede yer alan yazıda ifade edildiği gibi, cevap isteyen yeni soruların ortaya çıkmasına neden olmuş:

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk'ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede "hayatın olağan akışı" açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var. Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, "Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?" diye düşündürtüyor.

 

İSMET İNÖNÜ: "İSTİKLÂL MÜCADELESİNİN BAŞARISI İNGİLİZLER'İN ESERİ"




Dr. Seyfi Say


Kurtuluş Savaşı da dediğimiz Atatürk liderliğindeki Millî Mücadele'nin başarısı, İngilizler'in buna karar vermesinin ve müttefikleri olan Fransızlar ile İtalyanlar'ı buna mecbur etmesinin, zorlamasının sonucudur.

Yani, ortada bir başarı varsa, bu, büyük ölçüde İngilizler'e ait.

Evet, bizim şu "çılgın Türkler" masalının özeti bundan ibaret. 

Bunu ben söylemiyorum.

Bunu söyleyen, İkinci Adam İsmet İnönü.

Atatürk'ün başbakanı, sağ kolu.. Türkiye'nin ikinci cumhurbaşkanı..

Kurtuluş Savaşı'nın içyüzünü biz ondan daha mı iyi bileceğiz?!

1973 yılında, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde bu gerçeği gayet açık, anlaşılır ve veciz bir biçimde ifade etmiş:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin?!

*

Demek ki, İngilizler, Padişah Vahideddin'in başarılı olmasını istememişler.

Asıl destekledikleri kişi, Atatürk.

Burada akla gelen soru şu: İngilizler buna niçin ve nasıl karar verdiler?

İstedikleri şey neydi?

*

Cevabı, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan tabloya bakarak vermek mümkün.

İngilizler, Osmanlı'nın hukukî varlığına son verilmesini, yerine, yönünü Batı'ya dönmüş bir ulusal (ırk esaslı, ümmetçi olmayan) devlet kurulmasını istiyorlardı.

Ayrıca, Ortadoğu petrollerinin üzerine oturmaya karar vermişlerdi.

Bu da, her ne kadar Misak-ı Millî (ulusal yemin, ahd-i millî) sınırları içinde olsa da, Musul ve Kerkük'ü almaları anlamına geliyordu.

İstiklâl Harbi'nden sonra bunlar oldu.

Oysa, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılanlar, TBMM'nin ilk milletvekilleri, Osmanlı Devleti'ni, hilafet makamını koruma yönünde yemin etmişlerdi.

Ayrıca, Misak-ı Millî sınırları içinde kalan toprağı kanlarının son damlasına kadar savunulacak "vatan" kabul ediyorlardı.

Onların değil, İngilizler'in istediği ve beklediği oldu.

Bir başka soru: 

Müttefikleriyle aralarının limonî olması pahasına Ankara'nın istiklâl mücadelesinin başarısına karar veren İngilizler, bu başarının kendi "ulusal çıkarlar"ına hizmet edeceğinden nasıl emin olmuşlardı?

Kime veya neye güveniyorlardı?

*

Diğer bir soru:

İngilizler bu kararı, Atatürk İstanbul'dan Anadolu'ya gitmeden önce mi, yoksa sonra mı vermişlerdi?

Sonra verdilerse, bunun nedeni, Erzurum Kongresi'nde gündüz saltanat ve hilafet makamını korumak için yola düştüğünü söyleyen Atatürk'ün gece de yakın arkadaşlarına "Osmanlı Devleti'ne son vereceğiz, cumhuriyet ilan edeceğiz, Latin (İngiliz) harflerini alacağız, şapka giyilecek, tesettür (İslamî örtünme) kalkacak ..." diyor olduğunu mu haber almışlardı?

Bu kararı, o Anadolu'ya gitmeden önce verdilerse, bunun nedeni, İngiliz komutanlarla Pera Palas Oteli'nde tanışıp görüşen Atatürk'ün İngilizler'e bazı sözler vermiş, taahhütte bulunmuş olması olabilir miydi?

Atatürk, (Nutuk'taki kendi itirafına göre bir iki, Rauf Orbay ile Cevat Abbas'ın tanıklığına göre ise iki üç kere mahrem/gizli görüşme yaptığı) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile anlaşmış mıydı?

*

Bilindiği gibi TBMM, Misak-ı Millî (ulusal yemin) ile ilan edilen vatan sınırlarının korunmasını millî mücadelenin hedefi olarak ilan etmişti.

Ancak, bunu kendileri icat etmiş değillerdi.

Kendilerinden önce Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı (Milletvekilleri Meclisi) Misak-ı Millî adı altında bir beyanname yayınlayarak söz konusu sınırlar içindeki toprakların bir başka devlet tarafından işgaline razı olmayacaklarını duyurmuşlardı. 

Doğal olarak, Atatürk'ün liderliğindeki TBMM, Osmanlı Parlamentosu'ndan daha az kahraman ve daha az vatansever olamazdı. 

Bu yüzden, Falih Rıfkı'nın belirttiği gibi, “Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez”di. ((Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

Bununla kalsa iyi, ayrıca bir de, "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" vecizesini üretmişti.

*

Ancak, sonraki gelişmeler, bu vecizenin bir palavra olduğunu ortaya koydu.. 

Hem de bütün palavraların anası..

İsmet İnönü Lozan’da epeyce bir taviz verince TBMM’de milletvekilleri itirazlarını dile getirmişler, bu arada Misak-ı Millî de gündeme gelmişti.

En sert eleştirileri yöneltenlerden biri İzmit milletvekili Sırrı Bey‘di (Hüseyin Sırrı Bellioğlu):

Arkadaşlar, biliyoruz ki, birkaç seneden beri Misâk-ı Millî nâmı altında toplanan bir kül [bütün] etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun  bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür Bu Misâk-ı Millî’nin lâ-yetegayyer [değişmez] olduğunu, harfinden vazgeçemiyeceğimizi âleme ilân için mümkün olsa Arş-ı Azam'a [göklerin üstüne] yazacakdık. …[Lozan delegeler kurulumuz] … Lozan’a gittiler ve orada …Misâk-ı Millî’den feragat ettilerarazi [vatan toprağı] meselesinde tamamen feragat etti. Hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misâk-ı Millî çiğnendi, heba oldu, İptal edildi, battal edildi.
(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3,  İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1310.)

Mustafa Kemal, buna cevap olarak mugalata ve demagoji silahına sarılmış, “Misak-ı Millî diye bir harita yok” diye resmen yalan söylemişti:

Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınırlar] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [yüce Lozan kurulunun] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(A.g.e., C. 3, s. 1318.)

İnancına göre, milletin menfaatini bir tek kendisi biliyordu. 

Ve milletin menfaati, Musul'un İngilizler'e bırakılması demekti.

*

Sırrı Bey’in Atatürk'e cevabı şu olmuştu:

Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz min gayri haddin muharrirlerindenim [Meclis-i Mebusan'daki yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].

Baltayı taşa vurduğunu anlayan Atatürk'ün buna verdiği cevapsa, dilindeki vatan edebiyatının palavradan ibaret olduğunun kendi ağzından tescilinden ibarettir:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.”

(A.g.e., C. 3, s. 1319.)

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağını ilan eden babayiğit..

(Sırrı Bey, sonraki yıllarda sırf hükümetin politikalarını eleştirdiği için, evet sırf bu yüzden 9 yıl 4 ay hapse mahkum edilecektir. Nisan 1940 - Temmuz 1949 tarihleri arasında hapis yatacaktır.. Cumhuriyet devrinin gözünü sevdiğim fikir hürriyeti!..)


Ancak, ikinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey kürsüde şunu der:

Paşa hazretlerinin son beyanatlarından kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. 

Kırdığı potun farkına yeni varan Atatürk, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

Yıllar sonra has adamı Falih Rıfkı, bütün milleti kör ve sersem zannettiği için olacak, inadına şöyle yazacaktır: “Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne peygamber demez."  (Atay, Çankaya III, s. 21.)

Yalandan, palavradan kim ölmüş!..

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Atatürk'ün eline su dökemezler.


ATATÜRK'ÜN HUKUKU: "ON YIL HAPSİ BEĞENMEDİN Mİ?.. NANKÖR, AL SANA İDAM!"

 


                Adalar Kaymakamı İsmail Canbulad Bey

                 İsmail Canbulad idam sehpasında

                Halis Turgut idam sehpasında


ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 5


Dr. Seyfi Say


Halide Edib'in belirttiği gibi, Vahideddin tarafından Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal (sonradan Atatürk soyadını alacaktır), Samsun'a çıkışından üç hafta, yani 21 gün sonra, Anadolu'daki bazı subaylarla Amasya protokolüne imza koymuştur.

Buna göre, "Türk milleti, yabancı hâkimiyetini reddetmeye karar vermişti ve bunu memleketin her tarafındaki teşekküllerle [cemiyet, dernek gibi oluşumlarla] isbat etmişti. Bu, muhtelif teşekküllerin faaliyetleri birleştirilmeliydi".

Protokole, Mustafa Kemal'in yanı sıra, altı komutan daha imza atmıştı. 

Zaferden sonra, bunlardan biri (Miralay Arif), Atatürk'e suikast girişiminde parmağı olma iddiasıyla idam olunacak, biri (Hamidiye kahramanı, eski başbakan Rauf Orbay) 10 yıl hapse mahkum edilecek, geriye kalanları (Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Mersinli Cemal Paşa) ise, Mustafa Kemal'in başına geçtiği Halk Partisi'ne rakip bir parti kurdukları için, söz konusu suikast girişimine adlarının bir şekilde karışması suçlamasıyla idam tehdidinin gölgesinde yargılanacaklardı.

Sonra da, limon gibi sıkılmış halde bir kenara atılacaklardı.   

*

Atatürk, Şeriatçı (İslamcı, İslam hukukunu savunan müslüman) değildi.

Tam aksine, Allahu Teala'nın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa gönderdiği kitaplar için "gökten indiği sanılan" şeklindeki aşağılayıcı ifadeyi kullanabilmiş, Kur'an-ı Kerîm hakkında "Arap oğlunun yaveleri" hezeyanında bulunabilmiş saygısız bir dinsiz imansızdı. 

Ancak, İstiklal Harbi yıllarında bu şekilde konuşmuyor, yağdanlıklarından Mazhar Müfit'in ifadesiyle müftü efendi gibi dua ediyordu. (İslamî terminolojide buna münafıklık deniliyor. Kemalistlere göre ise kurmay zekâsı ürünü bir taktik.. İstiklâl Savaşı öncesi yıllarda İttihatçılar, henüz mazrufunu açıkça ortaya koymadığı için onun hakkında sadece "sarhoş, ahlâksız, harîs [hırslı, ihtiraslı], sefih" sıfatlarını kullanıyorlardı. Bkz. Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 20, 158.) 

Evet, Atatürk Şeriatçı olmadığı için, Allahu Teala'nın vahyi olan Tevrat ve Kur'an'daki kısas emrine inanmaz.

Yani, birisini öldürmenin cezasının ölüm olmasını kabul etmez.

Ancak, kendisi İzmir Suikasti meselesinde öldürülmediği halde, yani ortada kısası gerektiren bir durum bulunmadığı halde, tam 14 (yazıyla ondört) kişiyi astırdı. 

Öldürttü.

Aslında 15 kişi asılacaktı, fakat içlerinden biri intihar etti: İttihat ve Terakki hükümetinin İaşe Nazırı (Bakanı) Kara Kemal Bey.

Asılanlardan ikisi, İsmail Canbulat ve Halis Turgut, 10 yıl hapse mahkum edilmişler, fakat karara itiraz etmişlerdi. 

Bunun üzerine, "Madem hapsi beğenmediniz, alın size yağlı ip" dediler.

Şeriat değil.. Atatürk hukuku bu!.

Gökten inmiş yasanın hükmü değil.. Atatürk'ün "doğrudan doğruya hayattan", kendi hayatından aldığı prensip.

*

Suikast girişimi gerçekti.

Yapacak olanlar da üç kişiydi: Lazistan milletvekili Ziya Hurşit, hırsızlıktan sabıkalı Laz İsmail, ve Gürcü Yusuf.

Bir ihbar sonucu yakalandılar. 

Ancak, bu girişim bahane edilerek, toplamda 131 (yazıyla yüzotuzbir) kişi sanık sandalyesine oturtuldu.

Dava, bir kumpasa dönüştürüldü.

İlk iş olarak, kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın tüm milletvekilleri tutuklanmış ve evlerinde arama yapılmıştı. (Bir kişi hariç, o da, Mustafa Kemal'in parti içindeki ajanı mıydı, bilmiyoruz, günahını almayalım.)

Böylece, iki tane Laz ile bir Gürcü bahane edilip, Halk Partisi'nin rakibi bir partide yer aldıkları için İstiklâl Harbi'nin önemli simaları tutuklanmış oluyordu: Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Refet Paşa, Rüştü Paşa, Bekir Sami Bey.

*

Yargılamaların bir İzmir, bir de Ankara ayağı var.

İzmir'deki dava, 13 Temmuz 1926 tarihinde son buldu. 

Yargılanan 49 kişiden 15'i idama mahkum edildi.

Bunlardan bazılarının suçu, suikast girişiminden haberdar olup da resmî makamlara ihbar etmemekten (katılma veya destekleme değil) ibaretti.

"Haberim yoktu" demelerine itibar edilmedi. "Bu girişimi o da duymuştu" denilmesi, idam için yeterli görülüyordu. Tavşanın suyunun suyunun suyu kabilinden idam gerekçesi..

İşte bu, ilhamını Allahu Teala'nın kitaplarından değil de "doğrudan doğruya hayattan" alan Atatürk rejiminin hukuku!.. 

Allahu Teala'nın indirdiği Şeriat'inin "kısas" emri çerçevesinde böyle bir ceza vermek mümkün değil.

Bu, Şeriat'i, Allahu Teala'nın kısas emrini beğenmeyenlerin, Atatürk'ü put yapıp tapanların çağdaş hukuku..

*

Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, davanın Ankara ayağında yargılandı.

Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki (Oramiral) ve Ayan Meclisi üyesi Abhaz kökenli Mehmet Muzaffer Paşa'ydı.

Orbay, Ekim 1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) olarak vazife aldı.

Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. 

Ancak, bir İsmet ya da Fevzi değildi, Mustafa Kemal'e kayıtsız şartsız biat etmeyi kabul etmiyordu.

Başbakanlık rüşvetine rağmen bu tavrını sürdürdü, esnemedi. TBMM'deki Atatürk karşıtı İkinci Grup içinde yer aldı.

Daha sonra da Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nin kurucuları arasında boy gösterdi.

İzmir Suikasti davasında yargılanmayı hak etmişti.

*

Dava sırasında tedavi için Viyana'da bulunuyordu.

Bu yüzden sorgulaması yapılamadı ve savunması alınamadı.

Fakat dert değildi, onu yargılayan İstiklâl Mahkemesi için "hukukta çare tüzenmez"di. Önce idam edip sonra davasını görüp yargıladıkları adamlar bile olmuştu.

Orbay'ınki basit işti.. Gıyabında on yıl kalebentliğe (sürgün ve hapis cezasına) mahkum edildi.

Bitti mi?.. Hayır!

Vatandaş olmaktan, insan olmaktan kaynaklanan haklarını da kullanamamalıydı.

Bu yüzden mahkeme, ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine karar verdi.

Bitti mi?.. Yine hayır!

Mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî haklardan mahrumiyet yetmezdi.

O nedenle mahkeme, mallarının haczine hüküm verdi. 

Ne de olsa Selanikli Atatürk gelip memleketi uygarlıkla tanıştırmış, çağdaşlaştırmıştı.

*

Orbay, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na yurtdışından gönderdiği 12 Ekim 1926 tarihli mektubunda, suçlamaların iftira olduğunu belirtti. 

Bugünkü tabirle, kumpas olduğunu..

Ayrıca, milletvekili olması hasebiyle dokunulmazlığı kaldırılmadıkça kendisi hakkında yargılama yapılamayacağını, önce dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini belirtti.

Ancak, ona Selanikli Atatürk bir kere dokunmuştu. Yasaların ve TBMM'nin hükmü yoktu.

Daha kötüsü, İstiklâl Mahkemesi denilen bu hilkat garibesi ucubenin kararlarına itiraz edilemiyordu.

Temyiz yolu kapalıydı.

Daha önce davanın İzmir ayağında Orbay'ınkine benzer bir ceza alan İsmail Canbulat ile Halis Turgut, karara itiraz etmişler (yani Atatürk'ün yargıç rolü oynayan cellatlarına karşı "Kararı kabul etmiyoruz" diye konuşmuşlar, bunu içlerinden söylemek yerine yüksek sesle dile getirme gafletinde bulunmuşlar), bu yüzden de cezaları idama çevrilmişti.

Hiç yoktan ipe gitmişlerdi.

Şeriatçı olmayan, prensiplerini Allahu Teala'nın kitaplarından değil de kendi malum hayatından alan Atatürk'ün yağlı ipiyle tanışmışlardı. 

*

Rauf Orbay, yurda dönmedi. 

Dönseydi, karakteri gereği susmaz konuşur, ve İsmail Canbulat gibi idam edilirdi.

Sonraki yıllarda bir sürgün olarak diyar diyar dolaştı, İngiltere, Hindistan, Çin ve Mısır'da bulundu. 

1933'te çıkan af kanunundan yararlanmaya ise tenezzül etmedi. 

"Asla ve hiçbir suretle en ufak bir cürümle dahi suçlu olmadığım için, ilan edilen aftan katiller ve şakiler gibi faydalanmayı düşünmem mümkün değildir" dedi. 

Ancak eniştesinin 1935'te vefatı üzerine ailesinin ısrarıyla yurda döndü. 

Ve, 12 Aralık 1940 tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa Vekaleti (Milli Savunma Bakanlığı) aleyhine dava açtı. 

Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı ile (Selanikli artık hayatta olmadığı için) söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil edebildi.

Ba'de harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..

*

Peki Rauf Orbay gibi 10 yıl hapse mahkum edilip de itiraz etme cüretinde bulunan ve böylece cezası idama çevrilen İsmail Canbulat'ın suçu neydi?

Geçmişte Atatürk'ün sinirlerine nasıl dokunmuştu ki Selanikli de "doğrudan doğruya hayat"tan, hayatından aldığı prensiplerle onun hayatına dokunmuştu?


ATATÜRK'E PADİŞAHIN SARAYI... MİLLÎ MÜCADELE'NİN FEDAKÂR KAHRAMANLARINA İDAM, HAPİS, SÜRGÜN, İTİBAR SUİKASTİ




Dr. Seyfi Say


Bir önceki yazıda, Halide Edib'in anlatımı çerçevesinde, Mustafa Kemal'in ikili oynadığını, takiyye yaptığını (daha açık ifadeyle ikiyüzlü davrandığını) ve insanlara yalan söylediğini görmüştük.

Görünüşte, Padişah ve İstanbul hükümeti tarafından kendisine verilen emirleri kabul etmiş ("Başüstüne efendim" demiş), fakat gizlice başka işler çevirmiş. 

İstanbul'da işgalci İngilizlerle Pera Palas Oteli'nde yaptığı görüşmeler de bu gizli kapaklı işler arasında yer alıyor. 

İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile iki üç defa yalnız başına buluşup konuşuyor. Bu mülakatlardan biri, otelin Fransız müdürü Mösyö Martin'in evinde gerçekleşiyor.

Dahası, İtalyanlar'ın İstanbul komiseri Kont Carlo Sforza ile de görüşüyor. 

Evetlerinin ve hayırlarının, verdiği sözlerin, ettiği yeminlerin bir çöp kadar bile kıymeti yok.. Çünkü, kendisine verilen emirleri kabul etmiş gibi görünürken gizlice başka işler çevirebilme, karakterinin en keskin hatlarından birini oluşturuyor. 

*

Onu, verdiği sözler ve ettiği yeminler değil, ancak şartlar durdurabiliyor ve sınırlandırabiliyor.

Evet, Halide Edib'in anlatımına göre, durum bu:

Padişah ve Damat Ferit, onu Doğu’yu yatıştırmak için göndermişti. Görünüşte hükûmetin emrini kabul etmiş gibi davranırken, gizliden gizliye Ali Fuad Paşa (Ankara’da On İkinci Ordu Kumandanı), Kâzım Karabekir Paşa (Erzurum’da Dokuzuncu Ordu Kumandanı) ve Rauf Bey ile anlaşmıştı. Onunla beraber [Samsun'a] gidenler arasında Miralay Refet (Refet Paşa) de bulunuyordu. Refet Paşa, Samsun’da Üçüncü Ordu Kumandanı’ydı. Bundan başka da Miralay Arif (Sakarya’da Mustafa Kemal Paşa ile beraberdi), Amasya’da ilk tarihî toplantıda hazır bulunmuştu.

Rauf Bey, İstanbul’dan Ankara’ya giderek orada Ali Fuad Paşa ile birleşip Amasya’ya hareket etmişti. 9 Haziran’da Amasya’da, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuad Paşa, Miralay Refet ve Rauf beylerin imzasıyla bir protokol imzalandı. Miralay Arif, Anadolu İnkılâbı adı altında [1924 yılında] yayımladığı kitapta bu protokolün diğerleri tarafından da tasdik edilen şeklini şöyle tarif ediyor:

“Mustafa Kemal Paşa, Amasya’dan muhtelif kimselere mektup yazmıştır. ... Meâli şudur: Merkezî hükûmet tamamen ecnebi kontrolü altındadır. Türk milleti, ecnebi hâkimiyetini reddetmeye karar vermiş ve bunu memleketin her tarafındaki teşekküllerle [cemiyet, dernek gibi oluşumlarla] isbat etmiştir. Bu, muhtelif teşekküllerin faaliyetleri birleştirilmelidir. Sivas’ta bir kongre toplanmalı ve bunun yeri ve tarihi –açılıncaya kadar– gizli tutulmalıdır. İstanbul’dan gönderilen ve millî nokta-i nazardan kanaatleri şüpheli olan kumandanlar kabul edilmemelidir.”

Aynı zamanda, ihtiyaç hâsıl olunca, Ali Fuad Paşa’nın Orta ve Batı Anadolu’da askerî ve sivil idareyi eline alması kararlaştırılmış. Konya’daki Kumandan Mersinli Cemal Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa bu kararları telgrafla kabul etmişlerdir. Amasya Protokolü’nün imzasına kadar İstanbul Hükûmeti’nden ayrılmak ve Anadolu’da yeni bir hükûmet kurmak arzusu belirmişti.

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 47-8.)

Asıl maksat, İstanbul Hükümeti'nden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak.

Bahaneyi de, donanmalarını İstanbul'a gelip yığan, Pera Palas Oteli'ni karargâh yapan ecnebiler (İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar) hazırlamışlar: Merkezî hükümet (İstanbul'daki hükümet) üzerindeki ecnebi baskısı.

Ecnebileri diline dolayan adam, İstanbul'da İngiliz ajanlarıyla, İtalyan ve Fransızlarla al takke ver külah samimi görüşmeler yapan adam. 

Kendisini Anadolu'ya gönderen de, "tamamen ecnebi kontrolü altında" olduğunu söylediği hükümet.

Vizeyi veren de doğrudan İngiliz...

Ve şu mutlu tesadüfe bakın ki, Atatürk'ün yapmayı düşündüğü şey, tam da bir İngiliz albayının Halide Edib'e açıkladığı projedir:

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden [meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih edeceğini de ekledi. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.» ...

«Buna devam ediniz. ... Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder

(A.g.e., s. 43-5.)

*

Atatürk'ün Samsun'a çıktığı tarih, 19 Mayıs.. 

Amasya'da protokolün hazırlandığı tarih ise 9 Haziran.. Yani 21 gün (üç hafta) sonrası.

Altında imzası olan isimlere gelince..

Biri, Mustafa Kemal.. Sonradan "Cumhuriyet ilan ettik, ben ebedî (sonsuza kadar) şefim, cumhurbaşkanıyım" demiştir. 

Padişah gibi köşk ve saraylarda yaşamış ve ölmüştür.

*

İkincisi Hamidiye kahramanı Rauf Orbay..  

Zaferden sonra, Atatürk'ün başında bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin rakibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında Atatürk'e karşı tertiplenen İzmir suikasti girişiminde tuzu biberi bulunduğu iddiasıyla yargılandı ve 10 yıl hapse mahkum edildi. 

Üçüncüsü, Miralay Arif.. 

Meşhur Ayıcı Arif.. 

Aynı İzmir Suikasti davasında yargılandı ve idam olundu. Yağlı iple astılar.

Dördüncüsü Refet Paşa.. 

Rauf Orbay gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucularından... 

Aynı İzmir Suikasti davasında yargılanıp terbiye edilmiş, ıslah olup Atatürk'e layıkıyla biat edeceği anlaşılmış olacak ki beraat etmiştir. 

*

Beşincisi Ali Fuat Cebesoy.. 

O da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucularından.. 

Böylece, İzmir Suikasti davasının sanık kadrosu içindeki yerini garantiye almış.. 

Fakat şanslılardan, Refet Paşa gibi beraat etmiş, yani ıslah olacağı düşünülmüş. (Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal daha ortada yokken Batı Anadolu'da millî mücadeleyi başlatan adam.. Batıdaki en üst düzey komutan.. Mustafa Kemal onu görevden alıp yerine İsmet'i getirecektir. Yeni görevi Moskova büyükelçiliğidir. Sakarya Savaşı öncesinde kendisinin başkomutan olup cepheye gitmesini isteyenlere "Amacınız beni Ankara'dan uzaklaştırmak" diyen Mustafa Kemal Atatürk, gelecekte kendisine rakip olabilecek adamları araziden uzaklaştırıp yerlerine sadık ve uysal yardakçılarını getirmekte mahirdir.)

*

Bir de, protokolü telgraf vasıtasıyla onaylayan Kâzım Karabekir var.. 

Yeni hükümet ve devlet fikrini, daha İstanbul'dayken ilk dillendiren adam.. (Ancak onun kafasındaki yeni hükümet ve devlet, halka dayanma iddiasıyla Padişah'ı ve hilafet kurumunu İngiliz'le birlikte tarihe gömecek bir devlet değil, onların da hukukunu savunup koruyacak bir devlet.)

Yalnız bir kusuru var: Mustafa Kemal gibi birilerine görünüşte evet deyip gizliden gizliye iş çevirme, yüze gülüp arkadan kuyu kazma gibi "zekâ ürünü" bir meziyet, karakterinde yok.

O da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucularından ve İzmir Suikasti davasının yargılanan sanıklarından.. Karabekir yanlısı muvazzaf subaylar mahkemeye silahlı olarak gelip gövde gösterisi yaptıkları, istenmeyen bir karar çıkması durumunda mahkeme üyelerini vurmayı kararlaştırdıkları izlenimi verdikleri için, beraat ediyor.

Sonrası trajedi.. En düşük maaşla emeklilik, fakr u zaruret, polis takibi, suikast tezgâhı, medyada "İstiklal Harbi'ne, Millî Mücadele'ye karşıydı, Atatürk'ün zoruyla katıldı, vatan hainiydi" şeklinde algı operasyonu, itibar suikasti...

*

Geriye Mersinli Cemal Paşa (Mehmed Cemal Mersinli) kalıyor.. 

Sonraki süreçte TBMM'de Atatürk karşıtı (Şeriatçı, Hilafetçi) İkinci Grup içinde yer alacaktır. 

Ancak, öncesi var.. 

Her ne kadar Amasya kararlarını onaylamışsa da, İstanbul'a başkaldıranlardan değil. 

Bu yüzden olacak ki, İngilizler bu Padişah yanlısı adamın görevden alınmasını istiyorlar. 

Kimden? İstanbul Hükümeti'nden.. 

Ve Amasya protokolünün imzalanmasından yedi ay sonra, bu yüzden, 20 Ocak 1920'de görevinden ayrılıyor.

İstanbul hükümeti "tamamen ecnebi kontrolü altında" olduğuna, ve Mersinli Cemal Paşa da hükümete itaat ettiğine göre, İngilizler onu ödüllendirmeliydi, değil mi? 

Hayır, Mustafa Kemal'in âlâ-yı vâlâ ile kalabalık bir maiyetle Samsun'a gitmesi için vize veren İngilizler onu tutuklayıp Malta'ya sürüyorlar. 18 Mart'ta, yaklaşık bir ay sonra.. 

Sürgünden dönünce TBMM'ye katılıyor. Safı, Atatürk karşıtı İkinci Grup..

1926 yılında ise, tahmin edilebileceği gibi, İzmir Suikasti davasında yargılanıp terbiye ediliyor.

*

Kısacası, Mustafa Kemal, Atatürk olmasının önünü açan ilk kadroyu idamla, hapisle, idam tehdidiyle tasfiye etmiş durumda. 

Suikast davasına bakan (hakimleri hukukçu olmayan, hukuk bilmeyen) İstiklal Mahkemesi adlı ucube, doğrudan Mustafa Kemal'e bağlıydı.

Gizliden gizliye ondan talimat alıyorlardı. Malum, gizliden gizliye iş çevirmek, Atatürk'ün karakterinin karakteristik özelliği.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."