İSMET İNÖNÜ: "İSTİKLÂL MÜCADELESİNİN BAŞARISI İNGİLİZLER'İN ESERİ"




Dr. Seyfi Say


Kurtuluş Savaşı da dediğimiz Atatürk liderliğindeki Millî Mücadele'nin başarısı, İngilizler'in buna karar vermesinin ve müttefikleri olan Fransızlar ile İtalyanlar'ı buna mecbur etmesinin, zorlamasının sonucudur.

Yani, ortada bir başarı varsa, bu, büyük ölçüde İngilizler'e ait.

Evet, bizim şu "çılgın Türkler" masalının özeti bundan ibaret. 

Bunu ben söylemiyorum.

Bunu söyleyen, İkinci Adam İsmet İnönü.

Atatürk'ün başbakanı, sağ kolu.. Türkiye'nin ikinci cumhurbaşkanı..

Kurtuluş Savaşı'nın içyüzünü biz ondan daha mı iyi bileceğiz?!

1973 yılında, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde bu gerçeği gayet açık, anlaşılır ve veciz bir biçimde ifade etmiş:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin?!

*

Demek ki, İngilizler, Padişah Vahideddin'in başarılı olmasını istememişler.

Asıl destekledikleri kişi, Atatürk.

Burada akla gelen soru şu: İngilizler buna niçin ve nasıl karar verdiler?

İstedikleri şey neydi?

*

Cevabı, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan tabloya bakarak vermek mümkün.

İngilizler, Osmanlı'nın hukukî varlığına son verilmesini, yerine, yönünü Batı'ya dönmüş bir ulusal (ırk esaslı, ümmetçi olmayan) devlet kurulmasını istiyorlardı.

Ayrıca, Ortadoğu petrollerinin üzerine oturmaya karar vermişlerdi.

Bu da, her ne kadar Misak-ı Millî (ulusal yemin, ahd-i millî) sınırları içinde olsa da, Musul ve Kerkük'ü almaları anlamına geliyordu.

İstiklâl Harbi'nden sonra bunlar oldu.

Oysa, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılanlar, TBMM'nin ilk milletvekilleri, Osmanlı Devleti'ni, hilafet makamını koruma yönünde yemin etmişlerdi.

Ayrıca, Misak-ı Millî sınırları içinde kalan toprağı kanlarının son damlasına kadar savunulacak "vatan" kabul ediyorlardı.

Onların değil, İngilizler'in istediği ve beklediği oldu.

Bir başka soru: 

Müttefikleriyle aralarının limonî olması pahasına Ankara'nın istiklâl mücadelesinin başarısına karar veren İngilizler, bu başarının kendi "ulusal çıkarlar"ına hizmet edeceğinden nasıl emin olmuşlardı?

Kime veya neye güveniyorlardı?

*

Diğer bir soru:

İngilizler bu kararı, Atatürk İstanbul'dan Anadolu'ya gitmeden önce mi, yoksa sonra mı vermişlerdi?

Sonra verdilerse, bunun nedeni, Erzurum Kongresi'nde gündüz saltanat ve hilafet makamını korumak için yola düştüğünü söyleyen Atatürk'ün gece de yakın arkadaşlarına "Osmanlı Devleti'ne son vereceğiz, cumhuriyet ilan edeceğiz, Latin (İngiliz) harflerini alacağız, şapka giyilecek, tesettür (İslamî örtünme) kalkacak ..." diyor olduğunu mu haber almışlardı?

Bu kararı, o Anadolu'ya gitmeden önce verdilerse, bunun nedeni, İngiliz komutanlarla Pera Palas Oteli'nde tanışıp görüşen Atatürk'ün İngilizler'e bazı sözler vermiş, taahhütte bulunmuş olması olabilir miydi?

Atatürk, (Nutuk'taki kendi itirafına göre bir iki, Rauf Orbay ile Cevat Abbas'ın tanıklığına göre ise iki üç kere mahrem/gizli görüşme yaptığı) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile anlaşmış mıydı?

*

Bilindiği gibi TBMM, Misak-ı Millî (ulusal yemin) ile ilan edilen vatan sınırlarının korunmasını millî mücadelenin hedefi olarak ilan etmişti.

Ancak, bunu kendileri icat etmiş değillerdi.

Kendilerinden önce Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı (Milletvekilleri Meclisi) Misak-ı Millî adı altında bir beyanname yayınlayarak söz konusu sınırlar içindeki toprakların bir başka devlet tarafından işgaline razı olmayacaklarını duyurmuşlardı. 

Doğal olarak, Atatürk'ün liderliğindeki TBMM, Osmanlı Parlamentosu'ndan daha az kahraman ve daha az vatansever olamazdı. 

Bu yüzden, Falih Rıfkı'nın belirttiği gibi, “Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez”di. ((Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

Bununla kalsa iyi, ayrıca bir de, "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" vecizesini üretmişti.

*

Ancak, sonraki gelişmeler, bu vecizenin bir palavra olduğunu ortaya koydu.. 

Hem de bütün palavraların anası..

İsmet İnönü Lozan’da epeyce bir taviz verince TBMM’de milletvekilleri itirazlarını dile getirmişler, bu arada Misak-ı Millî de gündeme gelmişti.

En sert eleştirileri yöneltenlerden biri İzmit milletvekili Sırrı Bey‘di (Hüseyin Sırrı Bellioğlu):

Arkadaşlar, biliyoruz ki, birkaç seneden beri Misâk-ı Millî nâmı altında toplanan bir kül [bütün] etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun  bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür Bu Misâk-ı Millî’nin lâ-yetegayyer [değişmez] olduğunu, harfinden vazgeçemiyeceğimizi âleme ilân için mümkün olsa Arş-ı Azam'a [göklerin üstüne] yazacakdık. …[Lozan delegeler kurulumuz] … Lozan’a gittiler ve orada …Misâk-ı Millî’den feragat ettilerarazi [vatan toprağı] meselesinde tamamen feragat etti. Hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misâk-ı Millî çiğnendi, heba oldu, İptal edildi, battal edildi.
(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3,  İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1310.)

Mustafa Kemal, buna cevap olarak mugalata ve demagoji silahına sarılmış, “Misak-ı Millî diye bir harita yok” diye resmen yalan söylemişti:

Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınırlar] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [yüce Lozan kurulunun] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(A.g.e., C. 3, s. 1318.)

İnancına göre, milletin menfaatini bir tek kendisi biliyordu. 

Ve milletin menfaati, Musul'un İngilizler'e bırakılması demekti.

*

Sırrı Bey’in Atatürk'e cevabı şu olmuştu:

Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz min gayri haddin muharrirlerindenim [Meclis-i Mebusan'daki yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].

Baltayı taşa vurduğunu anlayan Atatürk'ün buna verdiği cevapsa, dilindeki vatan edebiyatının palavradan ibaret olduğunun kendi ağzından tescilinden ibarettir:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.”

(A.g.e., C. 3, s. 1319.)

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağını ilan eden babayiğit..

(Sırrı Bey, sonraki yıllarda sırf hükümetin politikalarını eleştirdiği için, evet sırf bu yüzden 9 yıl 4 ay hapse mahkum edilecektir. Nisan 1940 - Temmuz 1949 tarihleri arasında hapis yatacaktır.. Cumhuriyet devrinin gözünü sevdiğim fikir hürriyeti!..)


Ancak, ikinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey kürsüde şunu der:

Paşa hazretlerinin son beyanatlarından kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. 

Kırdığı potun farkına yeni varan Atatürk, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

Yıllar sonra has adamı Falih Rıfkı, bütün milleti kör ve sersem zannettiği için olacak, inadına şöyle yazacaktır: “Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne peygamber demez."  (Atay, Çankaya III, s. 21.)

Yalandan, palavradan kim ölmüş!..

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Atatürk'ün eline su dökemezler.


ATATÜRK'ÜN HUKUKU: "ON YIL HAPSİ BEĞENMEDİN Mİ?.. NANKÖR, AL SANA İDAM!"

 


                Adalar Kaymakamı İsmail Canbulad Bey

                 İsmail Canbulad idam sehpasında

                Halis Turgut idam sehpasında


ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 5


Dr. Seyfi Say


Halide Edib'in belirttiği gibi, Vahideddin tarafından Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal (sonradan Atatürk soyadını alacaktır), Samsun'a çıkışından üç hafta, yani 21 gün sonra, Anadolu'daki bazı subaylarla Amasya protokolüne imza koymuştur.

Buna göre, "Türk milleti, yabancı hâkimiyetini reddetmeye karar vermişti ve bunu memleketin her tarafındaki teşekküllerle [cemiyet, dernek gibi oluşumlarla] isbat etmişti. Bu, muhtelif teşekküllerin faaliyetleri birleştirilmeliydi".

Protokole, Mustafa Kemal'in yanı sıra, altı komutan daha imza atmıştı. 

Zaferden sonra, bunlardan biri (Miralay Arif), Atatürk'e suikast girişiminde parmağı olma iddiasıyla idam olunacak, biri (Hamidiye kahramanı, eski başbakan Rauf Orbay) 10 yıl hapse mahkum edilecek, geriye kalanları (Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Mersinli Cemal Paşa) ise, Mustafa Kemal'in başına geçtiği Halk Partisi'ne rakip bir parti kurdukları için, söz konusu suikast girişimine adlarının bir şekilde karışması suçlamasıyla idam tehdidinin gölgesinde yargılanacaklardı.

Sonra da, limon gibi sıkılmış halde bir kenara atılacaklardı.   

*

Atatürk, Şeriatçı (İslamcı, İslam hukukunu savunan müslüman) değildi.

Tam aksine, Allahu Teala'nın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa gönderdiği kitaplar için "gökten indiği sanılan" şeklindeki aşağılayıcı ifadeyi kullanabilmiş, Kur'an-ı Kerîm hakkında "Arap oğlunun yaveleri" hezeyanında bulunabilmiş saygısız bir dinsiz imansızdı. 

Ancak, İstiklal Harbi yıllarında bu şekilde konuşmuyor, yağdanlıklarından Mazhar Müfit'in ifadesiyle müftü efendi gibi dua ediyordu. (İslamî terminolojide buna münafıklık deniliyor. Kemalistlere göre ise kurmay zekâsı ürünü bir taktik.. İstiklâl Savaşı öncesi yıllarda İttihatçılar, henüz mazrufunu açıkça ortaya koymadığı için onun hakkında sadece "sarhoş, ahlâksız, harîs [hırslı, ihtiraslı], sefih" sıfatlarını kullanıyorlardı. Bkz. Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 20, 158.) 

Evet, Atatürk Şeriatçı olmadığı için, Allahu Teala'nın vahyi olan Tevrat ve Kur'an'daki kısas emrine inanmaz.

Yani, birisini öldürmenin cezasının ölüm olmasını kabul etmez.

Ancak, kendisi İzmir Suikasti meselesinde öldürülmediği halde, yani ortada kısası gerektiren bir durum bulunmadığı halde, tam 14 (yazıyla ondört) kişiyi astırdı. 

Öldürttü.

Aslında 15 kişi asılacaktı, fakat içlerinden biri intihar etti: İttihat ve Terakki hükümetinin İaşe Nazırı (Bakanı) Kara Kemal Bey.

Asılanlardan ikisi, İsmail Canbulat ve Halis Turgut, 10 yıl hapse mahkum edilmişler, fakat karara itiraz etmişlerdi. 

Bunun üzerine, "Madem hapsi beğenmediniz, alın size yağlı ip" dediler.

Şeriat değil.. Atatürk hukuku bu!.

Gökten inmiş yasanın hükmü değil.. Atatürk'ün "doğrudan doğruya hayattan", kendi hayatından aldığı prensip.

*

Suikast girişimi gerçekti.

Yapacak olanlar da üç kişiydi: Lazistan milletvekili Ziya Hurşit, hırsızlıktan sabıkalı Laz İsmail, ve Gürcü Yusuf.

Bir ihbar sonucu yakalandılar. 

Ancak, bu girişim bahane edilerek, toplamda 131 (yazıyla yüzotuzbir) kişi sanık sandalyesine oturtuldu.

Dava, bir kumpasa dönüştürüldü.

İlk iş olarak, kapatılmış olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın tüm milletvekilleri tutuklanmış ve evlerinde arama yapılmıştı. (Bir kişi hariç, o da, Mustafa Kemal'in parti içindeki ajanı mıydı, bilmiyoruz, günahını almayalım.)

Böylece, iki tane Laz ile bir Gürcü bahane edilip, Halk Partisi'nin rakibi bir partide yer aldıkları için İstiklâl Harbi'nin önemli simaları tutuklanmış oluyordu: Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa, Refet Paşa, Rüştü Paşa, Bekir Sami Bey.

*

Yargılamaların bir İzmir, bir de Ankara ayağı var.

İzmir'deki dava, 13 Temmuz 1926 tarihinde son buldu. 

Yargılanan 49 kişiden 15'i idama mahkum edildi.

Bunlardan bazılarının suçu, suikast girişiminden haberdar olup da resmî makamlara ihbar etmemekten (katılma veya destekleme değil) ibaretti.

"Haberim yoktu" demelerine itibar edilmedi. "Bu girişimi o da duymuştu" denilmesi, idam için yeterli görülüyordu. Tavşanın suyunun suyunun suyu kabilinden idam gerekçesi..

İşte bu, ilhamını Allahu Teala'nın kitaplarından değil de "doğrudan doğruya hayattan" alan Atatürk rejiminin hukuku!.. 

Allahu Teala'nın indirdiği Şeriat'inin "kısas" emri çerçevesinde böyle bir ceza vermek mümkün değil.

Bu, Şeriat'i, Allahu Teala'nın kısas emrini beğenmeyenlerin, Atatürk'ü put yapıp tapanların çağdaş hukuku..

*

Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, davanın Ankara ayağında yargılandı.

Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki (Oramiral) ve Ayan Meclisi üyesi Abhaz kökenli Mehmet Muzaffer Paşa'ydı.

Orbay, Ekim 1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı (Denizcilik Bakanı) olarak vazife aldı.

Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. 

Ancak, bir İsmet ya da Fevzi değildi, Mustafa Kemal'e kayıtsız şartsız biat etmeyi kabul etmiyordu.

Başbakanlık rüşvetine rağmen bu tavrını sürdürdü, esnemedi. TBMM'deki Atatürk karşıtı İkinci Grup içinde yer aldı.

Daha sonra da Terakkiperver Cumhuriyet Partisi'nin kurucuları arasında boy gösterdi.

İzmir Suikasti davasında yargılanmayı hak etmişti.

*

Dava sırasında tedavi için Viyana'da bulunuyordu.

Bu yüzden sorgulaması yapılamadı ve savunması alınamadı.

Fakat dert değildi, onu yargılayan İstiklâl Mahkemesi için "hukukta çare tüzenmez"di. Önce idam edip sonra davasını görüp yargıladıkları adamlar bile olmuştu.

Orbay'ınki basit işti.. Gıyabında on yıl kalebentliğe (sürgün ve hapis cezasına) mahkum edildi.

Bitti mi?.. Hayır!

Vatandaş olmaktan, insan olmaktan kaynaklanan haklarını da kullanamamalıydı.

Bu yüzden mahkeme, ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine karar verdi.

Bitti mi?.. Yine hayır!

Mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî haklardan mahrumiyet yetmezdi.

O nedenle mahkeme, mallarının haczine hüküm verdi. 

Ne de olsa Selanikli Atatürk gelip memleketi uygarlıkla tanıştırmış, çağdaşlaştırmıştı.

*

Orbay, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na yurtdışından gönderdiği 12 Ekim 1926 tarihli mektubunda, suçlamaların iftira olduğunu belirtti. 

Bugünkü tabirle, kumpas olduğunu..

Ayrıca, milletvekili olması hasebiyle dokunulmazlığı kaldırılmadıkça kendisi hakkında yargılama yapılamayacağını, önce dokunulmazlığının kaldırılması gerektiğini belirtti.

Ancak, ona Selanikli Atatürk bir kere dokunmuştu. Yasaların ve TBMM'nin hükmü yoktu.

Daha kötüsü, İstiklâl Mahkemesi denilen bu hilkat garibesi ucubenin kararlarına itiraz edilemiyordu.

Temyiz yolu kapalıydı.

Daha önce davanın İzmir ayağında Orbay'ınkine benzer bir ceza alan İsmail Canbulat ile Halis Turgut, karara itiraz etmişler (yani Atatürk'ün yargıç rolü oynayan cellatlarına karşı "Kararı kabul etmiyoruz" diye konuşmuşlar, bunu içlerinden söylemek yerine yüksek sesle dile getirme gafletinde bulunmuşlar), bu yüzden de cezaları idama çevrilmişti.

Hiç yoktan ipe gitmişlerdi.

Şeriatçı olmayan, prensiplerini Allahu Teala'nın kitaplarından değil de kendi malum hayatından alan Atatürk'ün yağlı ipiyle tanışmışlardı. 

*

Rauf Orbay, yurda dönmedi. 

Dönseydi, karakteri gereği susmaz konuşur, ve İsmail Canbulat gibi idam edilirdi.

Sonraki yıllarda bir sürgün olarak diyar diyar dolaştı, İngiltere, Hindistan, Çin ve Mısır'da bulundu. 

1933'te çıkan af kanunundan yararlanmaya ise tenezzül etmedi. 

"Asla ve hiçbir suretle en ufak bir cürümle dahi suçlu olmadığım için, ilan edilen aftan katiller ve şakiler gibi faydalanmayı düşünmem mümkün değildir" dedi. 

Ancak eniştesinin 1935'te vefatı üzerine ailesinin ısrarıyla yurda döndü. 

Ve, 12 Aralık 1940 tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa Vekaleti (Milli Savunma Bakanlığı) aleyhine dava açtı. 

Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı ile (Selanikli artık hayatta olmadığı için) söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil edebildi.

Ba'de harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..

*

Peki Rauf Orbay gibi 10 yıl hapse mahkum edilip de itiraz etme cüretinde bulunan ve böylece cezası idama çevrilen İsmail Canbulat'ın suçu neydi?

Geçmişte Atatürk'ün sinirlerine nasıl dokunmuştu ki Selanikli de "doğrudan doğruya hayat"tan, hayatından aldığı prensiplerle onun hayatına dokunmuştu?


ATATÜRK'E PADİŞAHIN SARAYI... MİLLÎ MÜCADELE'NİN FEDAKÂR KAHRAMANLARINA İDAM, HAPİS, SÜRGÜN, İTİBAR SUİKASTİ




Dr. Seyfi Say


Bir önceki yazıda, Halide Edib'in anlatımı çerçevesinde, Mustafa Kemal'in ikili oynadığını, takiyye yaptığını (daha açık ifadeyle ikiyüzlü davrandığını) ve insanlara yalan söylediğini görmüştük.

Görünüşte, Padişah ve İstanbul hükümeti tarafından kendisine verilen emirleri kabul etmiş ("Başüstüne efendim" demiş), fakat gizlice başka işler çevirmiş. 

İstanbul'da işgalci İngilizlerle Pera Palas Oteli'nde yaptığı görüşmeler de bu gizli kapaklı işler arasında yer alıyor. 

İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile iki üç defa yalnız başına buluşup konuşuyor. Bu mülakatlardan biri, otelin Fransız müdürü Mösyö Martin'in evinde gerçekleşiyor.

Dahası, İtalyanlar'ın İstanbul komiseri Kont Carlo Sforza ile de görüşüyor. 

Evetlerinin ve hayırlarının, verdiği sözlerin, ettiği yeminlerin bir çöp kadar bile kıymeti yok.. Çünkü, kendisine verilen emirleri kabul etmiş gibi görünürken gizlice başka işler çevirebilme, karakterinin en keskin hatlarından birini oluşturuyor. 

*

Onu, verdiği sözler ve ettiği yeminler değil, ancak şartlar durdurabiliyor ve sınırlandırabiliyor.

Evet, Halide Edib'in anlatımına göre, durum bu:

Padişah ve Damat Ferit, onu Doğu’yu yatıştırmak için göndermişti. Görünüşte hükûmetin emrini kabul etmiş gibi davranırken, gizliden gizliye Ali Fuad Paşa (Ankara’da On İkinci Ordu Kumandanı), Kâzım Karabekir Paşa (Erzurum’da Dokuzuncu Ordu Kumandanı) ve Rauf Bey ile anlaşmıştı. Onunla beraber [Samsun'a] gidenler arasında Miralay Refet (Refet Paşa) de bulunuyordu. Refet Paşa, Samsun’da Üçüncü Ordu Kumandanı’ydı. Bundan başka da Miralay Arif (Sakarya’da Mustafa Kemal Paşa ile beraberdi), Amasya’da ilk tarihî toplantıda hazır bulunmuştu.

Rauf Bey, İstanbul’dan Ankara’ya giderek orada Ali Fuad Paşa ile birleşip Amasya’ya hareket etmişti. 9 Haziran’da Amasya’da, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuad Paşa, Miralay Refet ve Rauf beylerin imzasıyla bir protokol imzalandı. Miralay Arif, Anadolu İnkılâbı adı altında [1924 yılında] yayımladığı kitapta bu protokolün diğerleri tarafından da tasdik edilen şeklini şöyle tarif ediyor:

“Mustafa Kemal Paşa, Amasya’dan muhtelif kimselere mektup yazmıştır. ... Meâli şudur: Merkezî hükûmet tamamen ecnebi kontrolü altındadır. Türk milleti, ecnebi hâkimiyetini reddetmeye karar vermiş ve bunu memleketin her tarafındaki teşekküllerle [cemiyet, dernek gibi oluşumlarla] isbat etmiştir. Bu, muhtelif teşekküllerin faaliyetleri birleştirilmelidir. Sivas’ta bir kongre toplanmalı ve bunun yeri ve tarihi –açılıncaya kadar– gizli tutulmalıdır. İstanbul’dan gönderilen ve millî nokta-i nazardan kanaatleri şüpheli olan kumandanlar kabul edilmemelidir.”

Aynı zamanda, ihtiyaç hâsıl olunca, Ali Fuad Paşa’nın Orta ve Batı Anadolu’da askerî ve sivil idareyi eline alması kararlaştırılmış. Konya’daki Kumandan Mersinli Cemal Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa bu kararları telgrafla kabul etmişlerdir. Amasya Protokolü’nün imzasına kadar İstanbul Hükûmeti’nden ayrılmak ve Anadolu’da yeni bir hükûmet kurmak arzusu belirmişti.

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 47-8.)

Asıl maksat, İstanbul Hükümeti'nden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak.

Bahaneyi de, donanmalarını İstanbul'a gelip yığan, Pera Palas Oteli'ni karargâh yapan ecnebiler (İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar) hazırlamışlar: Merkezî hükümet (İstanbul'daki hükümet) üzerindeki ecnebi baskısı.

Ecnebileri diline dolayan adam, İstanbul'da İngiliz ajanlarıyla, İtalyan ve Fransızlarla al takke ver külah samimi görüşmeler yapan adam. 

Kendisini Anadolu'ya gönderen de, "tamamen ecnebi kontrolü altında" olduğunu söylediği hükümet.

Vizeyi veren de doğrudan İngiliz...

Ve şu mutlu tesadüfe bakın ki, Atatürk'ün yapmayı düşündüğü şey, tam da bir İngiliz albayının Halide Edib'e açıkladığı projedir:

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden [meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih edeceğini de ekledi. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.» ...

«Buna devam ediniz. ... Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder

(A.g.e., s. 43-5.)

*

Atatürk'ün Samsun'a çıktığı tarih, 19 Mayıs.. 

Amasya'da protokolün hazırlandığı tarih ise 9 Haziran.. Yani 21 gün (üç hafta) sonrası.

Altında imzası olan isimlere gelince..

Biri, Mustafa Kemal.. Sonradan "Cumhuriyet ilan ettik, ben ebedî (sonsuza kadar) şefim, cumhurbaşkanıyım" demiştir. 

Padişah gibi köşk ve saraylarda yaşamış ve ölmüştür.

*

İkincisi Hamidiye kahramanı Rauf Orbay..  

Zaferden sonra, Atatürk'ün başında bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi'nin rakibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucuları arasında yer aldı. 1926 yılında Atatürk'e karşı tertiplenen İzmir suikasti girişiminde tuzu biberi bulunduğu iddiasıyla yargılandı ve 10 yıl hapse mahkum edildi. 

Üçüncüsü, Miralay Arif.. 

Meşhur Ayıcı Arif.. 

Aynı İzmir Suikasti davasında yargılandı ve idam olundu. Yağlı iple astılar.

Dördüncüsü Refet Paşa.. 

Rauf Orbay gibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucularından... 

Aynı İzmir Suikasti davasında yargılanıp terbiye edilmiş, ıslah olup Atatürk'e layıkıyla biat edeceği anlaşılmış olacak ki beraat etmiştir. 

*

Beşincisi Ali Fuat Cebesoy.. 

O da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucularından.. 

Böylece, İzmir Suikasti davasının sanık kadrosu içindeki yerini garantiye almış.. 

Fakat şanslılardan, Refet Paşa gibi beraat etmiş, yani ıslah olacağı düşünülmüş. (Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal daha ortada yokken Batı Anadolu'da millî mücadeleyi başlatan adam.. Batıdaki en üst düzey komutan.. Mustafa Kemal onu görevden alıp yerine İsmet'i getirecektir. Yeni görevi Moskova büyükelçiliğidir. Sakarya Savaşı öncesinde kendisinin başkomutan olup cepheye gitmesini isteyenlere "Amacınız beni Ankara'dan uzaklaştırmak" diyen Mustafa Kemal Atatürk, gelecekte kendisine rakip olabilecek adamları araziden uzaklaştırıp yerlerine sadık ve uysal yardakçılarını getirmekte mahirdir.)

*

Bir de, protokolü telgraf vasıtasıyla onaylayan Kâzım Karabekir var.. 

Yeni hükümet ve devlet fikrini, daha İstanbul'dayken ilk dillendiren adam.. (Ancak onun kafasındaki yeni hükümet ve devlet, halka dayanma iddiasıyla Padişah'ı ve hilafet kurumunu İngiliz'le birlikte tarihe gömecek bir devlet değil, onların da hukukunu savunup koruyacak bir devlet.)

Yalnız bir kusuru var: Mustafa Kemal gibi birilerine görünüşte evet deyip gizliden gizliye iş çevirme, yüze gülüp arkadan kuyu kazma gibi "zekâ ürünü" bir meziyet, karakterinde yok.

O da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi kurucularından ve İzmir Suikasti davasının yargılanan sanıklarından.. Karabekir yanlısı muvazzaf subaylar mahkemeye silahlı olarak gelip gövde gösterisi yaptıkları, istenmeyen bir karar çıkması durumunda mahkeme üyelerini vurmayı kararlaştırdıkları izlenimi verdikleri için, beraat ediyor.

Sonrası trajedi.. En düşük maaşla emeklilik, fakr u zaruret, polis takibi, suikast tezgâhı, medyada "İstiklal Harbi'ne, Millî Mücadele'ye karşıydı, Atatürk'ün zoruyla katıldı, vatan hainiydi" şeklinde algı operasyonu, itibar suikasti...

*

Geriye Mersinli Cemal Paşa (Mehmed Cemal Mersinli) kalıyor.. 

Sonraki süreçte TBMM'de Atatürk karşıtı (Şeriatçı, Hilafetçi) İkinci Grup içinde yer alacaktır. 

Ancak, öncesi var.. 

Her ne kadar Amasya kararlarını onaylamışsa da, İstanbul'a başkaldıranlardan değil. 

Bu yüzden olacak ki, İngilizler bu Padişah yanlısı adamın görevden alınmasını istiyorlar. 

Kimden? İstanbul Hükümeti'nden.. 

Ve Amasya protokolünün imzalanmasından yedi ay sonra, bu yüzden, 20 Ocak 1920'de görevinden ayrılıyor.

İstanbul hükümeti "tamamen ecnebi kontrolü altında" olduğuna, ve Mersinli Cemal Paşa da hükümete itaat ettiğine göre, İngilizler onu ödüllendirmeliydi, değil mi? 

Hayır, Mustafa Kemal'in âlâ-yı vâlâ ile kalabalık bir maiyetle Samsun'a gitmesi için vize veren İngilizler onu tutuklayıp Malta'ya sürüyorlar. 18 Mart'ta, yaklaşık bir ay sonra.. 

Sürgünden dönünce TBMM'ye katılıyor. Safı, Atatürk karşıtı İkinci Grup..

1926 yılında ise, tahmin edilebileceği gibi, İzmir Suikasti davasında yargılanıp terbiye ediliyor.

*

Kısacası, Mustafa Kemal, Atatürk olmasının önünü açan ilk kadroyu idamla, hapisle, idam tehdidiyle tasfiye etmiş durumda. 

Suikast davasına bakan (hakimleri hukukçu olmayan, hukuk bilmeyen) İstiklal Mahkemesi adlı ucube, doğrudan Mustafa Kemal'e bağlıydı.

Gizliden gizliye ondan talimat alıyorlardı. Malum, gizliden gizliye iş çevirmek, Atatürk'ün karakterinin karakteristik özelliği.


MUSTAFA KEMAL, NASIL ATATÜRK OLDU?

 

PADİŞAH VAHİDEDDİN İLE KÂZIM KARABEKİR'İN SIRTINDAN..





ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) -3


Dr. Seyfi Say


Evet, Halide Edib'e göre, Atatürk'ü Anadolu'ya Padişah Vahideddin göndermişti.

Ona göre, 19 Nisan 1919 tarihinde Trabzon'a ulaşan Kâzım Karabekir'in (Artık kaç günde Erzurum'a ulaştıysa?) doğudaki, düşmana karşı halkı silahlandırma şeklinde kendisini gösteren "kuvvetli hareket"i Padişah’ı korkutmuştu: 

... Mustafa Kemal Paşa’yı, Kâzım Karabekir Paşa’nın bu tehlikeli isteğini önlemek için oraya [Anadolu'ya] göndermişti. 

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 21.)

Bilindiği gibi, Atatürk'ün Samsun'a varış tarihi, Kâzım Karabekir'in Trabzon'a varışından tam bir ay (30 gün) sonrası.. 

Ancak, Padişah iradesiyle (emriyle) resmî görevlendiriliş tarihi, 30 Nisan..

Yani, Karabekir'in Trabzon'a varışından (Erzurum'a değil) sadece 11 gün sonra.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde de dile getirdiğimiz gibi, Padişah'ı, Karabekir'in icraatı değil, İstanbul'da başta Mustafa Kemal olmak üzere tanıdığı komutanlara söylediği, "İAnadolu'da, doğuda gerekirse yeni bir hükümet, yeni bir devlet kuralım, sonra da batıyı, bu tarafı kurtaralım" şeklindeki sözleri rahatsız etmiş olabilir.

Ve Padişah'ın bunu, sadık bende rolü oynayan ve sık görüştüğü yaveri Mustafa Kemal Atatürk'ten duymuş olması ihtimali çok yüksek.

Halide Edib'in aktardığı gibi, Padişah, Atatürk'ten, komutanların kendisi hakkındaki düşüncelerini sormakta, onu muhbir gibi kullanmaktadır. (A.g.e., s. 20.)

*

Türkiye'nin Atatürkçüleri/Kemalistleri, akıl edebiyatını kimseye bırakmamakla birlikte akıllarını kullanmayan, kullanamayan bir topluluk durumunda..

Bir taraftan Falih Rıfkı ve Halide Edib gibi isimlerin kitaplarını basarlar, okunmasını tavsiye ederler, diğer taraftan, onlar açıkça "Atatürk'ü Anadolu'ya Vahideddin gönderdi" diye yazdıkları halde, "Hayır, göndermedi" derler.

Falih Rıfkı, şunu söylemektedir:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi [Malta'ya sürülenlerdendi]. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır.

Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır.

Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 143-4.)

*

Halide Edib de, kitabında bunu ikinci kez şöyle ifade etmektedir:

Mustafa Kemal Paşa, İzmir’in işgalinden bir gün sonra, yani Mayıs’ın 16. günü Anadolu’ya hareket etti. Bu tarih, Millî Mücadele’de bir dönüm noktasıdır. Padişah ve Damat Ferit, onu Doğu’yu yatıştırmak için göndermişti.

(Adıvar, s. 20.)

Rivayetlerdeki farklılık şurada, Falih Rıfkı'nın anlatımına göre, Vahideddin, Atatürk'ün "memlekette faydalı şeyler yapabileceğine" inanıyor.

Halide Edib'e göre ise, zararlı şeyler yapsın diye gönderiyor.

Ancak, bizzat Atatürk'ün kendisi, Falih Rıfkı'ya tam aksi yönde şeyler söylemiş durumda:

Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu. Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayına doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola çevirmek kafi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:

-Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe geçmiştir.”

O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum:

-Bunları unutun, dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Sena Matbaası, 1980, s. 173)

*

Vahideddin, bunları, Trabzon'a hareketinden önce kendisine teşekkür ve veda ziyareti yapan Kâzım Karabekir'e de söyleyebilir, "Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunları unut, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir" diyebilirdi.

Çünkü, Kâzım Karabekir kendisine metanet tavsiye ediyor, ümit veriyor, "Devleti kurtarabiliriz" diyordu.

"Evet, devleti kurtarabilirsin!! Paşa paşa, sana güveniyorum" diye karşılık verebilirdi.

Dememiş, "Cuma selamlığıdır, fazla konuşmayalım" diyerek başından savmış:

11 Nisan cuma günü Padişaha arz-ı veda için selamlığa gittim ve huzura kabul olundum.

Beni Şarktaki dokuzuncu ordu kıtaatından müteşekkil olan [oluşan] onbeşinci kolordu kumandanlığına tayin buyurduklarından dolayı teşekkür ettim, ve İstanbulda kolordu kumandanlıklarından gelmiş genç kumandanların Anadoluya kıtaatın başına geçirilmesi için istical buyurmalarını [acele etmelerini], aksi halde telafisi gayri mümkün [giderilmesi imkansız] felaketlerle karşılaşacağımızı hatırlattım ve itilaf devletlerinin ordularımızın silahlarını toplamağa başladıklarını ve bunun neticesinin korkunç olacağını izah ettim. 

Sultan Vahdettin iltifat ve dua etti. Büyük bir korku içinde kıvranıyordu. Sözlerim iyi tesir etti fakat uzun görüşmeden endişe ile: 

- (Fazla görüşmek münasip değil cuma selamlığıdır. Fakat fikrinizi takdir ediyorum) dediler, arz-ı veda ile metanet tavsiye ettim. 

(Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1933-1951, s. 41.)

*

Padişah Vahideddin, Karabekir'i başından savıyor.

Sonra ne yapıyor?

Halide Edib'e göre, "kuvvetli hareketinden korktuğu" Kâzım Karabekir'i engellesin ve doğuyu yatıştırsın diye hemen arkasından olağanüstü yetkilerle (Ki bu yetkiler çerçevesinde Karabekir de onun emri altına girmiş oluyor) Atatürk'ü Anadolu'ya gönderiyor. 

Atatürk ne yapıyor?

Halide Edib'e göre, ikili oynuyor, takiyye yapıyor, yalan söyleyerek Padişah'ı aldatıyor:

Padişah ve Damat Ferit, onu Doğu’yu yatıştırmak için göndermişti. Görünüşte hükûmetin emrini kabul etmiş gibi davranırken, gizliden gizliye Ali Fuad Paşa (Ankara’da On İkinci Ordu Kumandanı), Kâzım Karabekir Paşa (Erzurum’da Dokuzuncu Ordu Kumandanı) ve Rauf Bey ile anlaşmıştı.

(Adıvar, s. 20.)

Görünüşte Padişah'ın ve hükümetin emrini kabul etmiş gibi davranmış.. 

Halide Edib öyle söylüyor.

"Evet efendim, başüstüne efendim, nasıl emir buyuruyorsanız efendim, kulunuz her emrinizi ifaya hazırım" filan demiş..

Bir taraftan da arkadan dolap çevirmiş. Gizliden gizliye başka şeyler yapmış.

Bu gizli saklıları arasında, İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew'la başbaşa yaptığı mahrem görüşmeler de var.

*

Ancak, Anadolu'ya gider gitmez foyası (kısmen) meydana çıkıyor. 

Vatan savunması değil, yeni bir hükümet kurmak için kolları sıvıyor. (Foyası kısmen meydana çıkıyor, çünkü, Erzurum Kongresi sırasında bile, gelecekte Türkiye'de tesettürü/örtünmeyi kaldıracağını, millete zorla şapka giydireceğini sadece yakın arkadaşlarına söylüyor. Gizlice.. Aralarında kalma kaydıyla.. Bunları yapabilmek için yeni bir hükümete ve devlete ihtiyaç var. İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi ile ne tür gizli şeyler konuştuğunu ise görünüşe göre ancak ahirette Mahkeme-i Kübra'da öğreneceğiz.)

Bunun üzerine Vahideddin, Mustafa Kemal'i görevden alıyor, üzerindeki müfettiş etiketli Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri Karabekir'e veriyor.

*

Fakat Karabekir'in karakteri Ali Rıza ile Zübeyde'nin oğlu Selanikli Mustafa'nınki gibi değil.

Bu görevlendirmeyi kabul etmiyor. Mustafa Kemal'e "Emrindeyim" diyor.

Ve Mustafa Kemal, doğudaki tek önemli güç olan Karabekir'in ordusuna güvenerek resmî görevlerinden istifa ediyor. 

Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz.. Böylece, ilerde, "Beni millet lider yaptı" deme imkânına da kolayca kavuşmuş oluyor. 

*

Halide Edib'in yazdıklarına bakılırsa, yaptığı şey, İngilizler'i de memnun edecektir:

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden [meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih edeceğini de ekledi. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.»

Bu sefer ben şaşırdım. Gerçi böyle bir fikir aramızda konuşuluyorduysa da, bunu kongrenin toplantısında söylememiştik. Böyle bir karar alırsak, bunu İngilizlere söyleyecektik ama, onlar bunu nereden haber almışlardı? Yüzümdeki şaşkınlığı anlamış olacak ki, zafer kazanmış bir gülümsemeyle:

«Buna devam ediniz. Büyük bir miting yapınız. Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder

(A.g.e., s. 43-5.)

Nasıl bir anlaşma olacaktır bu?

Hangi konularda anlaşacaklardır?

*

Atatürk, daha sonraki süreçte, kendisini Anadolu'ya gönderen Vahideddin'e de, orada konumunu sağlama almasına imkân veren Kâzım Karabekir'e de şükran duygularını fazlasıyla sunacaktır. 

Özet kabilinden yazdığımız bu son ifadeleri, bir sonraki yazıda inşaallah, Halide Edib'in şahitliği çerçevesinde detaylandıralım.


İHTİRAS RÜZGÂRLARI

 




ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) -2


Dr. Seyfi Say 


Halide Edib'in Atatürk için yazdıklarını okumaya devam edelim:

Benim ve herkesin Mustafa Kemal Paşa hakkındaki fikrimiz bu devrede [İstiklal Harbi öncesi devrede] şöyle ifade edilebilir: Çanakkale'de Anafartalar kahramanı; padişahın yaveri; ve olağanüstü bir zekâ ve ihtirası olan bir insan diye tanınıyordu.

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 21.)

Yani muhteris ya da harîs diye tanınıyormuş.

Bunu, Falih Rıfkı da doğruluyor:

İttihatçıların daha Selânik’te iken vurdukları damga üstündedir: ‘Haris’dir, hiçbir rütbe ve makamla doymaz. İnsanca yaşamayı, eğlenmeyi ve içmeyi sevdiği için o devir anlayışına göre ‘sefih’tir.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. s. 20.)

 Evet ona, “sarhoş, ahlâksız ve haris” damgasını vurmuş bulunuyorlardı (A.g.e., s. 158).

*

Halide Edib'e göre, Atatürk'ün bir başka özelliği, "siyasî meselelerde çok hassas" olması:

Bütün dünyada kuvvetli bir etki yapan ve yenilmiş milletlere biraz umut veren Wilson prensipleri bizi de büyük çapta etkiledi ve istanbul'da Wilson Prensipleri Cemiyeti tanınmış yazarlar ve avukatlar tarafından kuruldu. ... İki ay içinde de ortadan kalktı.

Çünkü, Doğu Anadolu ta başlangıçtan beri bunun aleyhindeydi. Erzurum'da 1919'da Rusların Ermeni generali Antranik halkı göçe zorlayan kıtaller (toplu öldürmeler) yaptırmıştı. Amerika'nın sadece bizim Ermenilere karşı daha önceden (ta Abdülhamit zamanından beri) yapmış olduğumuz kıtal ve tehcirlerden dolayı tamamıyle Ermeni taraftarı olduğu görülüyordu.

Halkın Amerika'ya karşı bu devirdeki duygularını Erzurum Kongresi'ndeki bir olay açıkça anlatır. Burada Mustafa Kemal Paşa Türk toprakları üzerinde gözü olma'yan büyük bir devletin bize iktisadi, teknik ve siyasi yardım etmesi lüzumundan söz etmişti. O zaman İngiltere, Fransa, hatta İtalya da Türk topraklarını işgal etmiş bulunduklarından, bu teklifin Amerika'yı kastettiği hissediliyordu. Erzurum Kongresi'nde Doğu Anadolu'yu temsil edenlerden biri ayağa kalkarak, Mustafa KemalPaşa'nın hangi devleti kastettiğini sormuştu. Siyasal meselelerde çok hassas olan Mustafa Kemal Paşa, Doğu Anadolu'nun Amerika'ya karşı hislerini sezdiği için hangi devleti kastettiğini söylememişti.

(Adıvar, s. 22-23.)

Başka bir devleti kastetseydi herhalde söylerdi.

*

Halide Edib'in bir İngiliz allbayı ile arasında geçen konuşma, İngilizler'in Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarında yaşanmasını istedikleri gelişmeler hakkında bir fikir vermektedir: "Milleti temsil eden" (yani bir millet meclisine dayanan) hükümeti, mutlakiyete (padişahlığa) tercih etmektedirler.

Ayrıca, İstanbul'daki önemli simalara yönelik tutuklama politikalarına bakılırsa, Mustafa Kemal'i (sonradan Atatürk soyadını alacaktır) "kahraman tabiatlı" görmedikleri sonucuna varılabilir.

Çünkü, tutuklamak bir yana, onun Samsun'a olağanüstü yetkilerle gitmesi için önüne vize halısını döşemişlerdir.

Okuyalım:

Rumelihisarı'nın yokuşunu tırmanırken saat dokuz buçuktu. ... Mahmure abla geldi ve  

«Dün gece Kolonel Heathcote Symythe geldi, seni görmek istedi. Şimdi sen gelmeden önce de geldi, tekrar geleceğini söyledi.»

Kolonel H. Symthe, Amerikalı Galthorp'un sağ koluydu ve Rumelihisarı'da bize komşuydu. ...

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden bir hükümeti mutlakiyete tercih edeceğini de ekledi.

«Sizin bu düşüncede olan adamları Malta'ya göndermiş olduğunuzu haber aldım,» derken içimdeki alayı zor tutuyordum.

«Onlar İttihatçıydılar.»

«... Meselâ bugün İttihatçılara muhalif olan Fethi [Okyar] bey [tutuklanıp Malta'ya gönderildi].»

«Şu Trablusgarp kahramanı, değil mi?»

Demek kahraman tabiatlılar aforozluydular. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.»

Bu sefer ben şaşırdım. Gerçi böyle bir fikir aramızda konuşuluyorduysa da, bunu kongrenin toplantısında söylememiştik. Böyle bir karar alırsak, bunu İngilizlere söyleyecektik ama, onlar bunu nereden haber almışlardı? Yüzümdeki şaşkınlığı anlamış olacak ki, zafer kazanmış bir gülümsemeyle:

«Buna devam ediniz. Büyük bir miting yapınız. Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder.»

Ben: «Bakalım» dedim.

Nihayet bize başarı diledi ve gülümseyerek ayrılırken:

«Bunu dostlarınızla konuşunuz» dedi.

Bunu kimseye açmadan önce Kolonel Symythe'in söyledikleri üzerinde hayli düşündüm. Acaba, bu resmî makamların ilhamı mıydı [Padişah'a olan muhalefetimizi onayladıkları için yol mu gösteriyorlardı]? Acaba İngiltere doğudaki siyasetinden bahsederek, [kafamızı karıştırıp] halkın hareketine engel mi olmak istiyordu? Yoksa, Kolonel H. Symythe sadece benim ağzımı mı arıyordu? İçimdeki bu sorulara ben cevap bulamadım (Kolonel Symythe bir gün hatıralarını yazarsa, her halde okuyacağım.)

(A.g.e., s. 43-5.)

*

Evet, İngilizler'in istihbaratı kuvvetli, kimin nerede ne konuştuğunu anında öğreniyorlar. 

Halide Edib'in "içindeki sorular" lüzumsuz, çünkü, olayların seyri ortada soru bırakmadı.

Daha sonraki süreçte İngilizler'in istediği türden bir "millete dayanan hükümet" ortaya çıktı.

Başlangıçta "Padişah'a dayanan" birileri sonradan "millete dayandıklarını" söylemeye başladılar, "Hayır, siz bize dayanmıyorsunuz, bize dayanan, Padişah" diyen millet fertlerini de kendi icatları "Hıyanet-i Vataniye" (vatan hainliği) Kanunu gereğince asıp kestiler, doğrayıp biçtiler.

Ve Lozan'da İngilizler'le anlaştılar.

Aynı İngilizler Padişah'ı da bir gemiye bindirip beş parasız İtalya topraklarına attılar. 

Onunla anlaşmadılar.

*

Halide Edib, asıl şu soruya cevap aramalıydı: 

Albay Symythe'in kendisine söylediklerini, Anadolu'ya gitmesinden önce Atatürk'le (onun Nutuk'taki itirafına göre bir iki, Fethi Bey ile Cevat Abbas'ın tanıklığına göre iki üç kere) başbaşa mahrem görüşmeler yapan İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew da, bu "ihtiraslı" paşaya söylemiş olabilir miydi? 

"Bir şekilde Anadolu'ya güçlü bir biçimde gider ve orada millete dayanan bir hükümet kurarsan İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder" demiş olabilir miydi?

Yoksa, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul'daki şefi, Mustafa Kemal Atatürk'ün, Shakespeare'in İngiliz edebiyatına katkıları konusundaki ince ve derin fikirlerini mi merak etmişti?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."