HAYAT, HİÇ KİMSEYİ İDDİA VE PALAVRALARIYLA BAŞBAŞA BIRAKMAZ.. İMTİHAN SAĞANAĞI GELİR, YALANCI PALAVRACILAR KABAK GİBİ ORTAYA ÇIKAR

 


29-ANKEBUT:

1 - Elif, Lâm, Mîm.

2 - İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?

3 - Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.

4 - Yoksa kötülükleri yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü hüküm veriyorlar!

5 - Her kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa bilsin ki, Allah'ın tayin ettiği o vakit elbette gelecektir. O her şeyi işiten ve bilendir.

6 - Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.

7 - İman edip iyi işler yapanların kötülüklerini elbette örteriz ve onlara, yaptıklarının daha güzeli ile karşılık veririz.

8 - Biz insana, ana babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

9 - İman edip iyi işler yapanları, muhakkak salihler (zümresi) içine katarız.

10 - İnsanlardan kimi vardır ki, "Allah'a inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman, insanların işkencesini Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden bir yardım gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu biz de sizinle beraberdik" derler. Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen değil midir?!

11 - Allah, elbette (samimi) iman edenleri de, iki yüzlüleri de bilir.


BİR KÜÇÜK DECCAL OLARAK İBN ARABÎ

 







Türkçe’de kullandığımız “zevk”, Arapça bir kelime.. “Tatma, tadına varma” demek. Diyelim ki zehir gibi acı bir ilacı içtiniz, bu yaptığınız şey de “zevk”tir, tadını almadır.

Evet, tadına bakılan şey, acı, pis, bozuk ve kötü de olabilir. Mesela ateist ve Kemalist/Atatürkist prof. Celal Şengör, kendi pisliğinin tadına bakmış olduğunu açıklamıştı. Yani Arapça’daki anlamıyla “zevk alma” işlemini bu hususta gerçekleştirmiş.

Ancak, zevk kelimesi Türkçe’de anlam kaymasına uğramış durumda. Sadece hoşa giden şeyler için kullanılıyor.

TDK Türkçe Sözlük, bu kelimeye iki anlam veriyor. İlki şu: “Hoşa giden veya çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu.”. İkincisi de aynı minvalde: “Beğeni.” Bir de “mecaz” olarak “eğlence” anlamı yüklenmiş.

Müşâhede” kelimesi de tıpkı “zevk” gibi Arapça.. “Şahit olma, gözlemleme” demek.

Diyelim ki elinizde dolu bir bardak var, onun içindeki renksiz sıvının ne olduğunu anlamak için müşahede yeterli olmayabilir. O renksiz sıvı, su da olabilir, gazoz da, şarap da.. Bu ancak tadına bakılarak anlaşılabilir.

Yani müşahede, bazen tam bilgi vermeyebilir, hatta yanıltabilir. Zevk (tadına bakma), müşahedeyi de içeren bir farkındalığa karşılık gelir.

*

Bu girişten sonra asıl konumuza gelebiliriz.

İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

İbn Arabî tasavvuf ilminin hususiyeti (özelliği) olarak ‘zevk’ yani ‘tatma ve tecrübe’yi zikrettikten sonra, bir de ‘müşahede’ kavramını ilave etmekte ve bu hususta şöyle bir misal vermektedir: Bir kimse kendi eli ile inşa ettiği bir eve sahip olsa, sonra bu evin güzelliği vs. gibi sıfatları hakkında halk arasında sözler dolaşmaya başlasa, daha sonra ev sahibi seçkin dostlarından birini alıp evine götürse, bu kimse evi gezip gözü ile görse, sonra da görüp ‘müşahede’ ettiği şeyleri halka anlatsa, acaba bu kimseye ‘Evin öyle olduğuna delilin nedir?’ diye soru sorulur mu? İşte tasavvuf ilmi de bunun gibidir. “Gördüğünü anlatan” kimseye, delilin nedir sorusu sorulamaz. Gören kimseye hüsnüzannı olan onu kabul ve tasdik eder. Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz. Ancak bir kimse anlatılanların gerçekten doğru olup olmadığına vakıf olmak isterse, ‘ev sahibi’ne başvurmalı ve ‘ev’i gezip görmelidir. Vukuf için bundan başka çare yoktur (s. 53).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xix-xx.)

Bu ifadeler çerçevesinde tasavvuf; lüzumsuz, safça ve salakça bir “hüsnüzan” üzerine kurulu, delilden yoksun, doğru olup olmadığı bilinmeyen (hurafeden farksız) rivayetler yığını haline geliyor.

Fakat sorun sadece bu değil.

Ev sahibi, “ev” hakkında zaten bilgi vermişse, halka elçiler göndererek ev hakkında bilinmesi gerekenleri anlatmışsa, sonra da sen çıkıp “Ben evi gezip gördüm, şöyle şöyle” diyerek “elçiler”in anlattığına aykırı şeyler söylüyorsan, sana “Evi gerçekten gördüğüne dair delilin nedir?” sorusu yöneltilir.

Elçilerin elinde, ev sahibinin verdiği yetki belgesi ve yanlarında da fotoğraflar ve video kayıtları varsa, sen de salt “Ben gördüm, bana hüsnüzanda bulunun, bazı şeyler fotoğraflardaki gibi değil” diyorsan, senin yalancı bir sahtekâr olduğun anlaşılır.

Mucizeler, peygamberlerin elindeki yetki belgeleridir. Onların gerçekten peygamber oldukları böylece anlaşılır. 

Peki ya sen?

*

Endülüslü bu zampara soytarı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasındaki “gümüş kerpiç”, kendisini de binadaki noksanı tamamlayan “altın kerpiç” ilan etmiş bir edep yoksunu hadsiz durumunda.

Yani “İslam, Kur’an’da ve hadîslerde anlatıldığı gibi değil, ayette belirtilenin aksine Allah dinini tamamlamış değildi, benimle tamamlandı” diyen, "Ayet yanlış" demeye getiren bir deccal.

Kitaplarında “Yok Kâbe’nin yanında şöyle bir müşahedem oldu, yok bana şöyle bir melek göründü” diye birtakım zırvalar da anlatıyor.

Gerçekten böyle şeyler yaşadıysa, şeytanların (cinlerin, ifritlerin) elinde oyuncak olmuş bir ruh hastası olduğundan şüphe edilemez.

Ya da uyduruyor, bizzat kendisi şeytan olmuş. İns şeytanı.

İngiliz şeytanlarının son yarım yüzyıldır bu soytarının vahdet-i vücud zırvasını yaymak için kesenin ağzını açmış olmaları tesadüf olarak görülemez.

Ahir zaman Deccal’inin (Mesih Deccal’in) tanrılık davası güdeceği biliniyor. Tanrılığının ispatı sadedinde vahdet-i vücud hurafesinden yararlanacağı tahmininde bulunmak mümkün. Böyle iddiaları kabul etmeye hazır kalabalıklar mevcut.

Aklı başında bir müslüman, elde (yapışıldığında sapıtılmayacak olan) Kur’an ve Sünnet varken, kendisini “altın kerpiç” ilan eden böyle bir zampara soytarının anlattığı zırvalara itibar edebilir mi?!

*

Prof. Tahralı, İbn Arabî soytarısının yukarıya aldığımız laflarını aktardıktan sonra elindeki tahrayı körlemesine sağa sola sallıyor:

“Bu demek olur ki, ‘müşahede’ ehlinin söylediklerini aynı şekilde bir başka ‘müşahid’ görebilir ve gerçekten tasdik edebilir. Tasavvuf büyükleri arasında asırlar boyunca bir önceki sufîyi bir sonrakinin tasdik etmesi, onların esas ve prensiplerde daima ittifak etmeleri, aynı şeyi ‘zevk ve tecrübe’ etmelerinden ve aynı ‘müşahede’ye nail olmalarından ileri gelmektedir diyebiliriz.” (s. xx.)

Peki İmam-ı Rabbanî İbn Arabî’yi niye tasdik etmemiş?

Sonra, tasavvuf adına ortaya çıkanlar her zaman aynı şeyi mi söylüyorlar?! Mesela Aziz Mahmud Hüdaî ile Şeyh Bedreddin’in durumları aynı mı?!

Hallac için diğer sufîler niçin “Katli vaciptir” fetvası vermişlerdi? (Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî rh. a., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında, ondan nakledilen bazı sözlerin gerçekten ona ait olması durumunda katledilmeyi hak etmiş olduğunun kabul edilmesi gerektiğini, tereddüde mahal bulunmadığını belirtiyor.)

İngiliz iblisleri, “müşahede”ye nail oldukları için mi İbn Arabîcilik yapıyorlar?

Yerli ve milli İbn Arabîcilere gelelim.. 

İngiliz’in Ibn Arabi Society’sinin “onursal üyesi” Prof. Mahmut Erol Kılıç “müşahede” ehli olduğu için mi İbn Arabîcilik yapıyor, yoksa İngilizler tarafından pohpohlanmak (ve İngiliz hayranı yerliler tarafından) el üstünde tutulmak hoşuna gittiği için mi?

*

Yukarıda, İbn Arabî soytarısının müşahede için ortaya attığı “ev ziyareti” misalini görmüştük. Devamı da var:

“İbn Arabî tasavvufu ‘netice-i takva’ ve ‘yüksek bir ilim’ olarak tavsif edip: Biz bir kimseyi Allah’tan ittika eder (sakınır), onun çizdiği hudutlarda durur, zühd ve vera (şüpheli şeylerden sakınma) gibi vasıflarla sıfatlanmış, sonra da ‘akıllarımıza sığmayan’ bir ilim ile konuşur görürsek, ki Allah ledünnî ilmi ancak ona vermiştir, onun iddia ettiği şeyleri teslim ve tasdik etmek, ona hüsnüzan beslemek ve itirazı terk etmek bizim üzerimize vacip olur (s. 54) diyerek yukarıda verdiği misalin bu şekilde anlaşılması gerektiğini belirtir.” (s. xx.)

İşte burası zurnanın zırt demeyi bırakıp zart zurt dediği yer.

Önceki ifadeleri cahilce idi.. Bu lafları ise, cahil olmanın ötesinde geri zekâlı bir ahmak, tutarlı ve mantıklı konuşmayı beceremeyen, ne dediğinin farkında olmayan bir angut olduğunu ispatlıyor.

Ya da ne dediğinden habersiz görünmeyi yeğleyen bir kaşar sahtekâr.. Maneviyat dolandırıcısı.. Tasavvuf kalpazanı.

Önce, “Tasdik etmeyen kimse buna zorlanamaz” demişti. Burada ise, “tasdik”i “vacip” hale getiriyor. Ya geri zekâlılıktan ya da şeytanca aşırı kurnazlıktan kaynaklanan bir çelişki.

*

Birincisi, İmam Gazzâlî’nin İhya’da etraflıca açıkladığı gibi, takva kalple alâkalı bir husustur. Yani bir kimsenin gerçekten takvalı (müttekî) olduğunu bilebilmemiz imkânı yoktur. 

Çünkü kalplere vakıf olamaz, kalpler hakkında hüküm veremeyiz.

Bir adam için “Abiddir, alimdir” filan diyebiliriz, çünkü bunlar (ibadet ve ilim) görünür, müşahede edilir şeylerdir, fakat takva öyle değildir. Nice sahtekârlar vardır ki, abid ve zahid görünerek insanları “takvalı” olduklarına inandırmışlardır. (Misal, Fethullah Gülen.. Şah İsmail’in Antalya’daki dâîsi Şahkulu lakaplı terörist de bir mağaraya kapanıp, "dünyayı terketmiş zahid ve abid" görünerek insanları etrafına toplamıştı.)

Takva, “iman” gibidir, özünde kalple ilgili bir husustur. Ashabın Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyükleri bile münafıkları bilemiyor, teşhis edemiyorlardı. Hz. Ömer, münafık olduğundan şüphelendiği kişiler için Huzeyfetü’l-Yemanî r. a.’in tutumuna bakıyordu (mesela onların cenaze namazlarını kılıp kılmadığına). Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem münafıkların isimlerini sadece ona bir sır olarak vermişti.

İmam Nevevî’nin Riyazü’s-Salihîn’e aldığı bir sahih hadiste, hiç kimsenin övülmemesi, illa da övülecekse de, “Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah’a karşı hiç kimseyi temize çıkaramam” denilmesi tavsiyesinde bulunuluyor. (Ashab hakkındaki övgümüz ayet ve hadîslere dayanır, salt hüsnüzannımıza değil.)

Endülüs’ün küçük deccali, yukarıdaki sözleriyle dinin temellerine kazmayı vurmuş durumda.. Dinî konularda esas olan “akıl” ve “delil”dir, falanın filanın takvasıyla ilgili zan değildir. (Peygamberlerin peygamberliklerinin delili, mücerret zühd ve takva değildir, mucizeleridir.)

Endülüs deccalinin yukarıya aldığımız sözleri Ehl-i Sünnet itikadına yüzde yüz aykırıdır. Saf ve pür batınî sapıklığıdır.

Akılsızlık çağrısıdır.

Allahu Teala akletmeye çağırıyor, bu sapık deccal ise akletmemeye.

Din işinde insanlara hüsn-ü zan yoktur, aklı hüsn-ü isti’mal (güzel kullanma) vardır:

“Allâhın izni olmadıkça hiç bir nefs için iyman edebilmek yoktur ve akıllarını husni isti'mal etmiyenleri o pislik içinde bırakır.” (Elmalılı meali, Yunus, 10/100)

"... Eğer doğru söylüyorsanız kesin delilinizi getirin!..." (Neml, 27/64)

*

Ledünnî ilim meselesine gelelim.

Bu tabire kaynaklık eden ifade, Kehf Suresi’nde Hz. Musa aleyhisselam’ın Hızır a.s. ile olan macerası anlatılırken geçiyor.

Surede Hızır ismi yok, kendisine Allah katından özel ilim verilmiş bir zat bahis konusu.

Ledünnî kelimesi, "ledâ" ve “inde” (yanında, katında) ile aynı anlamdaki “ledün”den geliyor. Ledünnî, “benim katımdan” demek. Yani Allahu Teala, Hızır a.s.’ı “katımdan ilim verdiğim bir zat” diyerek tanıtıyor. (Kehf Suresi'nin 65'inci ayetinde "ledünnâ/katımızdan" şeklinde geçiyor.)

İmdi, Hz. Musa, Hızır a.s.’ın “Allah katından verilmiş bir ilme” sahip olduğunu vahiyle biliyordu, bu kesindi, hüsnüzanna dayanan birşey değildi, peki bizim herhangi bir kimse için “Allah katından ilim verilmiş bir kimse” olduğunu söyleyebilme imkânımız var mı?

Yok!

Böyle birşey Allah adına konuşmaya kalkışmak olur. Tabiri caizse yetki gasbıdır. Senin gibi aciz bir kul olan cumhurbaşkanı adına konuş ve hüküm ver bakalım, sana ne yapıyorlar! Cumhurbaşkanını geçtik, askerlikte bir er olarak onbaşının yerine hüküm vermeye kalkışsan yine burnunu sürterler. Acımazlar.

Dolayısıyla, herhangi bir kimse için, ne kadar abid ve alim bilinirse bilinsin, “Allah katından ilim sahibi” olduğunu iddia etme hakkımız ve yetkimiz yoktur.

Endülüs’ün deccali büyük zırva yumurtlamış.. Tescilli sapık olduğunu söylemek için sadece bu kadarı bile yeterli.

Bu, bir..

İkincisi, Hz. Musa, Hızır a.s.’a, aklına yatmayan hususlarda itiraz etmişti. İtiraz etmeme ve soru sormama sözü verdiği halde.. 

Verdiği söz bir yana, onun “Allah katından ilim verilmiş” bir zat olduğunu da vahiyle biliyordu. Buna rağmen itiraz etti.

Endülüslü deccal ise, “masum” (günah işlemez, sapıtmaz) olduğuna ve “Allah katından verilmiş ilme sahip bulunduğuna” dair hakkında vahiy olmayan insanlar için, "kuru kuruya zühd ve abidlik görüntüsü"nden hareketle peygamber muamelesi yapılmasını istiyor.

İşkembeden fetva vererek bunu “vacip” ilan ediyor.

Oysa bu, vacip olmasını geçtik, mübah ve caiz bile değildir. Çünkü dinin aslî delilleri (edille-i şer'iyye) Kitap ve Sünnet'ten ibarettir. İcma ve kıyas (içtihat) da bu iki asla dayanır, onlardan hareketle teşekkül eder.

Endülüslü deccalin sözünü ettiği uyduruk "vacip" ise, "bid'at" ihdası anlamına geliyor. 

Şer'î delillere dayanmadan, "Müşahede ehliyim" diyen herhangi bir kimseye "rab" muamelesi yapmak, onun ortaya attığı "yeni" şeyleri "dine dahil etmek" oluyor:

"Hahamlarını, rahiplerini, Meryemoğlu Mesih'i Allah'tan başka rabler edindiler. ..." (Tevbe, 9/31)

Adam en temel usûl kaidesini bile ayağının altına almış durumda. Sapığın önde gideni.. 

Deccal..

*

Bu zampara deccalin yapması gereken bütün ömrünü Mekinüddin’in güzel kızı Nizam için aşk şiirleri ve aşk kitabı yazmakla geçirmek olmalıydı.

Sadece "Arzuların Tercümanı"nı yazmakla yetinmeyip bu işe devam etmeliydi.

Her ne kadar bu da boş ve yanlış birşeyse de, edebiyata katkı gibi olumlu bir tarafından söz etmek mümkün olurdu.

Orada durmamış, İslam’ı ve tasavvufu tahrif etmek için şeytanî zırvalar yumurtlamış.

İngiliz iblisi uyanıktır, kime yatırım yapacağını bilir.



SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ

 






Mehmet Hasan Bulut, İngiliz ajan Herbert Aubrey’le ilgili kitabında, ABD’de yayınlanmakta olan New York Herald adlı gazetede Nisan 1919’da çıkmış olan bir makaleden bir bölüm aktarıyor.

Yazarı William T. Ellis..

Şunları yazmış:

“’Maminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedî ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarım muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. İki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e [Mesihlik iddiasıyla ortaya çıkmışken “dönme” olup canını kurtaran Sabetay Sevi’ye] sadık kaldılar.

“Bu müslüman [görünen] Yahudilerin saflarından ticâret ve siyâset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkîci insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilâli meydana geldi. Umûmîyetle anlaşıldığı haliyle İttihâd ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan İttihâd ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilâline Selânikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talât ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

“Dünyanın bu köşesi {Türkiye] yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selânik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 358.)

Soy sop işlerine meraklı bazılarına göre, Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkardılar: Mustafa Kemal.

*

Bulut, Selanikli Mustafa Atatürk’ten şöyle söz ediyor:

“Bu arada, Fransız İhtilâline ve Napolyon’a olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmış, buradaki İngiliz subaylarla bir toplantı yaptıktan sonra Havza ve Amasya’ya gitmişti. Anadolu’daki İngiliz istihbaratı, onun asıl niyetinin Yunan ordusuna karşı milliyetçi bir hareket kurmak olduğunu anlamıştı, fakat bu hareketin durdurulması için İstanbul’a ve İngiltere’ye gönderdikleri raporlar nedense ciddiye alınmıyordu.” (s. 359-60.)

Bulut, raporların ciddiye alınmama nedenini tabiî ki biliyor.

Nedeni, Selanikli Mustafa Atatürk’ün daha İstanbul’dayken, İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) Türkiye şefi Robert Frew (Fru, Fro) vasıtası ile İngiliz devleti ile anlaşmış olması.

Bu gerçeği, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973 yılında “resmen” açıklayacaktır:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngiliz istihbaratının Anadolu’daki ajan, eleman ve muhbirlerinin raporlarının İngiliz karar mercîleri tarafından kaale alınmamış olmasının nedeni buydu.

İstihbaratçılığın, gizli servis operasyonlarının “doğa”sı gereği, Selanikli’nin aslında kendilerine çalıştığını, kendileriyle işbirliği içinde hareket ettiğini alt düzey elemanlarına söylemiyorlardı.

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“Amasya’da bir tamim neşreden [genelge yayınlayan] Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetini yok sayarak Kemalist İhtilâli başlattı. Ayrıca Mehmed Konitza’nın Arnavutluk’ta yaptığı gibi, Sivas’ta millî bir kongre toplanacağını telgrafla İttihâd ve Terakki Komitesinin Anadolu teşkilatına duyurdu. Ardından Sivas’a ve oradan Vilâyet-i Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından dâvet edildiği Erzurum’a geçti. Burada iken İstanbul’dan askerlik vazifesinden alındığına dâir haber geldi, artık sıradan sivil bir insandı.” (s. 360.)

Kurulan tezgâhın bir parçası olarak, Selanikli zamparanın askerlik vazifesinden alınması, Osmanlı Devleti’nin “memur”u olmaktan çıkarılması gerekiyordu.

Millet iradesine (millî iradeye) dayandığını, kendisinin millet tarafından görevlendirilmiş olduğunu söyleyebilmesi ve bir sonraki aşamada Osmanlı Hükümeti’ni ve Devleti’ni tanımadığını ilan edebilmesi için bu gerekliydi.

İlk başta doğrudan devleti ve Padişah’ı hedef almadı, Osmanlı Hükümeti’ni suçlamakla yetindi. Tüm tuşlara aynı anda basmıyor, merdiven basamaklarını teker teker çıkıyordu.

Padişah’ı suçlama aşamasına TBMM’nin açılıp Selanikli’nin kişisel otoritesini kurmasından sonra geçildi.

*

İngilizler, Selanikli’nin Samsun’a (Anadolu genel valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle gönderilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.

Osmanlı Devleti’nden, Karadeniz’deki karışıklıklara son vermek için bir yetkili görevlendirmelerini istemişler, Selanikli için yolu hazırlamışlardı.

Pekçok Osmanlı devlet adamını, subayını ve aydınını tutuklayıp Malta’ya sürgün etmişken Selanikli zamparaya dokunmamışlar, Samsun vizesini de hemen vermişlerdi.

Selanikli, cebinde dünya kadar para, altında (Padişah'ta bile olmayan) iki otomobil, ve maiyetinde 20 küsur adam olduğu halde olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya kapağı atınca da, onun “sivil” hale gelmesi, “devlet memuru” olmaktan çıkarılması için bir sonraki hamleyi yapmışlardı. 

Hükümet'ten, Selanikli’nin tekrar İstanbul’a çağırılmasını istemişlerdi.

*

Osmanlı Hükümeti ise, İngilizler’in bu tutarsız politikalarının ardındaki tuzağı anlayamıyordu:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler’in baskısıyla Selanikli’yi geri çağırması, İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun bir taşla birkaç kuş vurmasını sağlıyordu.

Böylece, birincisi, Selanikli’nin başına buyruk hareket etmesi için gereken meşruiyet temeli "resmen" oluşturulmuş oluyordu.

İkincisi, Selanikli’nin, “resmî görev”ine değil de “halkın tensib ve seçimine, millet iradesine” dayandığını ilan edebilmesinin önü açılıyordu.

Üçüncüsü, bu sayede Osmanlı Devleti ve Hükümeti’nin İngiliz işbirlikçisi hain gibi gösterilmesinin, buna karşılık Selanikli hain zamparanın İngiliz’e kafa tutan kahraman gibi tanıtılmasının zemini oluşturuluyordu.

Doğal olarak, Osmanlı Hükümeti, Selanikli ile olan ilişkisini (İngilizler’i avutmak ve aldatmak için) sürdürülmesi gereken bir “danışıklı döğüş” olarak görüyordu. Fakat bu, Selanikli zampara açısından bir danışıklı döğüş değildi, hain bir imha operasyonuydu. 

Kavga eder gibi göründüğü İngilizler’le birlikte Osmanıl Devleti’nin temellerine dinamit koymaktaydı.

(Selanikli’nin ihanetinin farkında olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibiler ise kimseye söz dinletemiyorlardı. Şeyhülislam, İskilipli Atıf Hoca’yı bile ikna edememişti. Merhum şehid, Selanikli’nin samimi olarak cihad niyeti taşıdığını zannediyordu. Bediüzzaman da durumu ancak Ankara’ya gelince anlayabilmişti. 

Birinci Meclis’in birçok üyesi zamanla Selanikli’nin gerçek yüzünü anlamaya başladılar, fakat geç kalınmıştı, atı alan Üskudar’ı geçmişti, Selanikli, Ali Şükrü Bey’i Topal Osman’a öldürterek herkesin gözünü korkuttu, gürültülü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” oratoryosuyla herkesin aklını başından aldı.)

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“İngiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a Mustafa Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’ı arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütâreke (ateşkes) şartlarının tatbikine nezâret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki İngiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağhyordu. [Albay Rawlinson bu silahların Türklere verildiğini söylemiyor, nakliye esnasında kaybolduğunu iddia ediyordu (Alfred Ravdinson, Adventures in the Near East, Jonathan Gape, Londra 1934, s. 152-154). Fakat Arnold J. Toynbee, 1921’de Yunanlıların ele geçirdiği Türk siperlerini gezerken, bu silahların Kemalist ordu tarafından kullanıldığını görmüştü (Arnold Joseph Toynbee, The Western Question in Greece and Turkey, Constable and Company, Londra 1922, s. 257).] Erzurum Kongresi başlamadan önce Mustafa Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta (1919) şehirden ayrılmadan evvel Mustafa Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dâir ihtimâllerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. Mustafa Kemal ona kongrenin İstanbul idâresini tanımadığını ve Millî Hareketin aslında ihtilâlci olduğunu söyledi.” (s. 360-1.)

Selanikli hain, Rawlinson’a ayrıntılı rapor vermiş durumda. 

“İşler istediğimiz gibi gidiyor, saf Kâzım Karabekir’i kafaya aldım, ağımı yavaş fakat sağlam örüyorum, bana güvenin, mutlaka başaracağım” dediği, İngilizler’e umut verdiği anlaşılıyor.

*

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce İstanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Hârbiye Nezâretine (Dışişleri Bakanlığı’na) raporunu sunup, Mustafa Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Hârbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Sir Henry Wilson ile görüştü. Ona Millî Hareket hakkında malûmat verdi. Ardından Hâriciye Nezâretinde Lord Curzon ile görüştü. Mevzu daha çok Mustafa Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükümetine karşı yapacağı ihtilâl ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı. Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayrıresmî bir vazifeyle Mustafa Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.” (s. 361.)

Evet, Rawlinson, Selanikli hain zamparaya “Seninle konuştuklarımızı İngiliz hükümetinin ve ordusunun başındaki isimlere anlattım, çok memnun oldular, sana güvenleri tam” demek, ona “gaz” vermek için tekrar Selanikli’nin yanına geliyor.

Hain zampara, riyakâr münafık, “gizli gündem” virtüözü takiyye kumkuması, gündüz Erzurum Kongresi’nde milletin huzurunda (Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken, Halife-Padişah’ı, dini imanı korumaktan dem vururken, işgalci düşman İngiliz’in subayıyla başbaşa kaldığında ihanet kilimi dokuyor, Osmanlı Devleti’ni bir “ihtilal” ile yıkmaktan, kendisinin cumhurbaşkanı olacağı bir cumhuriyet ilan etmekten söz ediyor.

Gerçek gündeminde vatanı kurtarma diye birşey yok.. 

Zaten İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Aydın civarında durdurmuşlar, Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve otları yolmakla görevlendirmişler.

 Yunan, Selanikli hain zampara cumhurbaşkanlığı etiketli kendi krallığını rahatça kurabilsin diye bekletilecektir. 

(Daha sonra Anadolu içlerine yürümeleri, Almanya yanlısı devrik kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos’un başbakanlık makamını kaybetmesi yüzünden olacaktır.)

*

Hain zampara, gerçekte çok sinsi olduğu ve kafasındaki ihanet planlarını saklamayı iyi becerdiği halde, Rawlisonson ile yaptığı uzun görüşmenin etkisinden sıyrılamamış olacak ki, o gece, hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e içindeki cerahati boşaltmış.

Sırlarının küçük bir kısmını anlatmış.

Mazhar Müfit’in ifadeleri şöyle:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- Mazhar not defterin yanında mı?

- Hayır Paşam!

- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin! Şartım bu!’ dedi.

Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik….

-‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’

Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var’ dedim. Gülerek;

-‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim:

-‘Beş; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)


İLBER ORTAYLI HAKKINDA SAĞLIĞINDA YAZDIKLARIM - 3

 

ÜLKENDEKİ KÂFİRLERDEN NE HABER VARDIR? MEZARLARDAN BİLE YÜKSELEN BİR TEKFİR VARDIR

 



KONUMUZ SELEFÎLER VE VEHHABÎLER DEĞİL.. OSMANLI...

 

Önce İlber Ortaylı’nın satırlarını okuyalım:

… Bektaşîliğe dışarıdan yapılan tenkitler ve medrese mensuplarının söyleminde, Bektaşîliği, Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolundan sapan ve onun ismini ve düşüncesini istismar edenlerin topluluğu olarak görme ve gösterme eğilimi vardır. (…)

… {Ahmed} Cevdet Paşa o yıl Zilhicce’nin ikinci günü Topkapı Sarayı‘nda toplanan cemiyet (Şeyhülislâm, Nakşîbendî, Halvetiye, Mevlevî, Celvetiye vs. şeyhleri) toplantısında Şeyhülislâm Efendi‘nin nutkunu Mehmed Esad Efendi’yi kaynak olarak göstererek alıyor. Şeyhülislâm Efendi, “Hacı Bektaş-ı Velî ve sâir pîran-ı îzam kaddese esrarehum hep Ehlullah olub, anlara kat’an diyeceğimiz yokdur. Fakat şerîatta mekrûh olan, tarîkatda haramdır. Bazı cühelâ ise Bektaşîlik nâmiyle heva-ı nefsine tebaen ferâiz-i eda değil, belki istihfaf-ı ibâdet ile [farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek] kâfir oldukları şayî ve mütevâtir olmağla”, bu gibi bildikleri olayları {şeyhlere} soruyor. Burada çıkan karar; 60 yıldan eskiye giden Bektaşî tekkeleri ve türbelerini ehl-i sünnetten tarîkatlara vermek, diğerlerini {yenileri} kapatıp yıkmak ve içindeki şeyh ve müridleri (mürîd namını alan veled-i zînaları) tashih-i itikad ettirilmek üzere Hadım ve Birgi ve Kayseri gibi ulema merkezi beldelere nefy ettirmektir.

(İlber Ortaylı, Osmanlı’da Milletler ve Diplomasi, 8. b., İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Y., 2018, s. 104-5.)

Bu ifadelerden ne anlıyoruz?

Şunu:

Osmanlı uleması ve meşayihi, bir kısım Bektaşîleri, farzları eda etmemek bir tarafa istihfaf ettikleri için tekfir etmişler.

Evet, tekfir etmişler..

Arabistan’ın Necid çölünden Vehhabîler gelmemiş.. Tekfir edenler Osmanlı uleması ve (irfan sahibi, gönül ehli kabul edilen) tasavvuf erbabı..

*

İlber Ortaylı hem Ehl-i Sünnet itikadı hem de Osmanlıca hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı için, istihfaf-ı ibâdet tabirine köşeli parantez içinde “farzları yerine getirmeyip ibadeti hafifletmek” açıklamasını eklemiş.

Arapça kökenli Türkçe kelimelere hakimiyetinin zayıf olduğu anlaşılıyor. Biraz cahil.

Burada istihfaf kelimesiyle kastedilen şey “hafifletme” değil, küçümseme, önemsememe..

İstihfaf, hafife alma demektir, hafifletme ise “tahfîf”tir.

Farzları yerine getirmemek ibadetleri hafifletmek değildir, yerle yeksan etmektir.

Bununla birlikte, farzları yerine getirmeyenler bile öyle ceffelkalem tekfir edilmezler, edilemezler.

*

Adam vardır, farzları yerine getirmiyor veya getiremiyordur, fakat suçunun büyüklüğünü itiraf ediyor, yaptığına kulp takmaktan kaçınıyordur.

Böylesi tekfir edilmez.. Böylelerini de tekfir edenler olmuşsa da, onlar Haricîler gibi gruplardır, Ehl-i Sünnet’in tavrı bu değildir (Sünnet’e tabi oldukları için).

Adam vardır, diyelim ki Necip Fazıl merhum gibi namazlarında filan gevşeklik göstermiştir, fakat “Ben Allahu Teala’nın ayetleri ve Resulü’nün sözleri mevzubahis olduğunda başka lafı kaale almam.. Şeriat’in en küçük bir hakikatini bile dünyalara değişmem.. Sonuna kadar Şeriatçıyım” demiştir.

Böylesini tekfir edemezsiniz..

*

Adam da vardır ki, şöyle diyordur: 

"Önemli olan kalp temizliği.. Kalbin temiz olmadıktan sonra istediğin kadar namaz kıl, ne faydası varsa.. Önemli olan insan olmaktır, insan-ı kâmil olmaktır, temiz kalpli olmaktır. Allah'ın senin ibadetine ihtiyacı yok ki.. Hacca gidip elin Arab'ını zengin edeceğine mahallendeki fakir fukaraya yardım etsene!.. O daha sevap.. Bak sana ne diyeceğim, İslam en iyi Türkiye’de yaşanıyor. Aziz vatanımız gibisi yok. Amma içimizde Vehhabîlerin, Selefîlerin filan etkisinde kalmış bazı bağnazlar, yobazlar var, tutturmuşlar bir Şeriat da Şeriat.. Daha ne istiyorsun bak herşey serbest.. Camiler açık değil mi, istediğin gibi Kur’an okuyamıyor musun? Daha ne istiyorlarsa? Ulu önder Gazi Mustafa Kemal Paşa sayesinde kavuştuğumuz laikliği din ve vicdan hürriyeti olarak yorumladığımızda mesele bitmiştir. O yüzden ben Başkan Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta Şeriat'a karşı laiklik tavsiye etmesinden çok memnun olmuştum. Zaten bu bağnazlar İslam’ı Şeriat’e, Şeriat’i de ceza hukukuna indirgiyorlar. Oysa İslam bir medeniyettir, irfandır, gönül zenginliğidir, kalp temizliğidir, güzel ahlâktır, insan olmaktır.. Aaah, ah, bu yobazlar olmasa bütün dünya müslüman olacak, fakat bu bağnazlar yok mu!"

Ameli olmasa da itikadı düzgün olan kişi tekfir edilmez. Fakat yukarıdaki türden safsataları savunan riyakârlar küfre düşer.

*

Bugünkü düzen sözde millet iradesini esas alıyor.

Buna göre, egemenlik/hakimiyet (hüküm koyma) kayıtsız şartsız milletin.

Kayıtsız şartsız.

Gel gör ki, bir taraftan da millete, "Hakimiyet kayıtsız şartsız senindir dediysek o kadar da değil.. Sen de haddini bileceksin! Bizim değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez 'millet iradesi üstü' hükümlerimiz var. Bu kutsallarımıza dokunmak istersen sana dokunuruz, hem de fena dokunuruz, zehir gibi dokunuruz" deniliyor. 

Kendilerini devletin ta kendisi kabul eden devletlular zümresi dışındaki bütün bir millet biraraya gelseler, "Değiştirilemez denilen bu lafların devri geçti, artık eskidiler, değiştirelim" deseler, devletlular tarafından derhal "rejimsel tekfir"e tabi tutulur, vatan haini diye yaftalanır, Anayasa'ya imana davet edilirler.

Millet iradesi ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" balonu işte orada tıss diye söner.

Senin "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" beşerî kutsalların var da ilahî nizamın sabiteleri yok mu?!

*

Şu anki felâketimiz, 200 yıl önceki “Biz kediye kedi deriz” diyebilen ulema ve meşayihin bugün mevcut olmamasından kaynaklanıyor.

Bu zamanın ulema geçinenleri, büyük çoğunlukla, ya kendilerine ya da evlad ü ıyallerine ihsanda bulunulsun (veya ulufeleri kesilmesin) diye yüksek rakımlı tepelere gözlerini çevirmiş ve o tepelerdeki bestelere göre güfte kotarma derdine düşmüş durumdalar.

Evet, Selefî olduklarını söyleyenlerden, şirk ile alâkası olmayan söz ve davranışları bile bazen şirk olarak değerlendirenler yok değil, var.

Mesela, duada salih insanların vesile edinilmesini (tevessül) şirk saymaları gibi hataları mevcut.

Ancak, şirk olarak nitelendirdikleri pekçok husus da gerçekten şirktir.

*

Mesela Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçen Yahudi ve Hristiyanlar’ın alimlerini rab edinmeleri hususunu ele alalım. Bunu nasıl yaptıklarını, eski bir hristiyan olan Adiyy bin Hatem’in (r.a.) rivayeti ile biliyoruz. Ki, merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca da, Hak Dini Kur’an Dili‘nde ilgili ayetin tefsirinde o hadîsi naklediyor. Ve ayrıca şunu söylüyor: “Günümüzde o papazların yerini, (laikleşmeyle birlikte) parlamenterler, parlamentolar (milletvekilleri, millet meclisleri) almıştır.”

Demek istediği açık: Bir kimse, bu devirde Şeriat yerine parlamentoların, parlamenterlerin çıkardıkları kanunlarla yönetilmeyi isterse, o parlamentoları rab (tanrı) edinmiş olur ve şirke düşer, kâfir olur.

Bunu, bir Vehhabî söylemiyor. Bunu, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle kendisine tefsir yazdırılan bir Hanefî-Matüridî alimi söylüyor.


İSTİKLAL HARBİ HİKÂYESİNİN UNUTTURULAN YÜZÜ

  Türkiye’nin “istiklal harbi / kurtuluş savaşı / milli mücadele” hikâyesinin içyüzünü en güzel özletleyen cümle, İsmet’e ait. Bu İsmet, h...